Mirza Bala Mehmetzade’nin Milliyet Gazetesi Yazılarında İran Türklüğü

Şubat 2017 - Yıl 106 - Sayı 354


        Çağdaş Azerbaycan tarihinin önemli siması Mirza Bala Mehmetzade1 keşmekeşli siyasi hayatıyla birlikte kaleme aldığı kitap ve makalelerle çağdaş Azerbaycan Türkü’nün özgürlük mücadelesini tarih sayfalarında ölümsüz kılmıştır. Mirza Bala Mehmetzade, 1920’de Azerbaycan Demokrat Cumhuriyeti yıkıldıktan sonra uzun süre Türkiye’de yaşamıştır. Mirza Bala, Türkiye’de yaşadığı sürede yazarlık hayatına devam ettirerek Tanin, Cumhuriyet ve Milliyet gazetelerinde çeşitli güncel yazılar kaleme almıştır. Mirza Bala’nın o gün kaleme aldığı güncel yazılar bugün çağdaş Azerbaycan tarihiyle ilgili bilgiler. Mirza Bala Mehmetzade, 1952-1954 yılları arası Türkiye’nin Milliyet Gazetesi’nde çalışmış ve bu gazetenin ikinci sayfasında “Günün Meseleleri” başlığıyla köşe yazısı olmuştur. İran iç siyasetini yakından takip eden Mirza Bala’nın bazı yazıları İran ile ilgili olmuştur. 

        1952-1954 yılları arası Mirza Bala Mehmetzade’nın Milliyet Gazetesi’ndeki İran ile ilgili yazılarında Sovyet Rusya ve İran, Musaddık ve Azerbaycan ve İran’daki Kaşkay Türkleri güncel gündem ekseninde İran Türklüğünü ele almıştır. Bu yazıları dönemin Azerbaycanlı Türk milliyetçilerinin İran’daki Türklükle ilgili bakış açılarını aktarmaktadır.

        Mirza Bala Mehmetzade Milliyet gazetesinin 26.07.1952 tarihli sayısında Sovyet Rusya ve İran yazısıyla Güney Azerbaycan’da (İran Azerbaycanı’nda) cereyan eden özgürlük mücadeleyi Azerbaycan Türkünün milli kurtuluş ve milli istiklal mücadelesi olarak ele alırken Birleşik Azerbaycan idealinin Kuzey Azerbaycan’da bazı komünist şair ve yazarlar tarafından istismar edilmesini kınıyor. Mirza Bala’ya göre Kuzey Azerbaycan’da bazı Sovyet yanlısı şair ve yazarlar Güney Azerbaycanlılara, Sovyetleri cennet gibi göstermekle İran irticasına karşı savaşan Güney Azerbaycan Türklerine, Sovyet diktatörlüğünde ölümü öneriyorlar.  Mirza Bala bu düşüncesini şu cümlelerle aktarmıştır:

        “Sovyetlerin Kafkasya’yı İran ve Türkiye’ye karşı askeri bir üs haline getirmiş olduğundan bahsedilirken bu hazırlığın ideolojik cephesi üzerinde şimdiye kadar durulmamıştır. Hâlbuki Sovyetlerin İran’a karşı ideolojik seferi, mürettep ve muntazam bir plan dâhilinde ve geniş ölçüde, bütün şiddetiyle devam etmektedir. Radyo ve matbuat gibi günlük propagandalar hariç şiir, hikâye, roman ve piyes gibi nevileri ile bütün edebiyat, bu ideolojik seferin keskin bir silahı hâline getirilmiştir. Bilhassa Kafkasya’daki Şimali Azerbaycan’da Rus tahakkümünü ve bu tahakkümden doğan milli ıstırabı unutturmağa çalışan ve Lenin ile Stalin’i birer milli kahraman gibi göklere çıkaran bu edebiyat, Azeri gençliğinin fikir ve zihinlerini İran’a karşı sevk etmekle meşguldür. İran hâkimiyeti altındaki beş milyonluk esir Türk bu anti-İran Sovyet edebiyatının ana mevzuunu teşkil etmektedir. Moskova’da intişar eden Literaturnaya Gazeta (Edebiyat Gazetesi) 1950 yılında Azerbaycan Türkçesinde intişar eden edebi eserler arasında M. İbrahimof’un bir romanını da methetmektedir. Türkçe aslını bilmediğimiz ve Rusçadan tercüme ile adını Gelecek Bir Gün ve yahut Gün Gelecek şeklinde nakledebileceğimiz bu romanda M. İbrahimof , Cenubi Azerbaycan halkının İran ve Anglo-Amerikan tahakkümüne karşı mücadelesinden” bahsetmekte imiş. M. İbrahimof’u biz daha İran Sovyet işgali altında bulunduğu zamandan beri tanıyoruz. Ala, Sovyet Demokrat Cenubi Azerbaycan Hükümeti zamanında Tebriz’de bulunuyordu. Ve Birleşmiş Milletlerin müdahale ve tazyiki sayesinde Kızıl Ordu İran’ı ve Cenubi Azerbaycan’ı boşaltmağa mecbur olduğu zaman, Arap yazılarıyla intişar eden Türkçe Azerbaycan dergisinin Mayıs 1946 tarihli beşinci sayısındaki bir Mersiye’ sinde şu satırları yazıyordu:

        “.. Yarın Kızıl Ordu Tebriz’i terk edecektir. Tebrizli dostlarımız: Doğrudan mı gidiyorsunuz? diye gülümsüyor ve gözlerinin yaşlarını siliyorlar. 

        - Biz size o kadar alıştık, öyle ünsiyet bulduk ki ayrılmak muhal görünüyor. 

        Diye bir dost bana hitap etti.

        … İki Sovyet generalini götüren otomobile çarşaflı üç kadın yaklaşıyor. Bunlardan birisi otomobilin kapısını açıp generalin elini tutuyor! Gitmeyiniz, Gitmeyiniz, nereye gidiyorsunuz? diye ağlıyorlar. Zorla gülümseyen general:

        - Uzağa gitmiyoruz. Arazın karşı tarafındayız. Nereye gitsek aşkımız ve yüreğimiz sizinledir, diyor. Otomobili ihata eden halktan birisi haykırıyor:

        - Göreyim Aras dibinden kurusun!...

        Mecazi manada sembolik bir tabir olarak kullanılan “Aras kurusun - Azerbaycan birleşsin” cümlesi Azerbaycan şairlerinden Süleyman Rüstem’i de vecde getirmektedir. Azerbaycan’ın birleşmesinden ziyade Sovyetlerin İran ve Türkiye üzerinden Yakınşark’a yayılmasını ve iki Azerbaycan’ın Rus esaretine düşmesini ifade eden bir mevzuu Moskova’da intişar eden Pravda gazetesine göre Süleyman Rüstem İki Kardeş adlı şiirler mecmuasında istemiştir. Stalin mükâfatını kazanmış olan bu eserden Pravda şöyle bahsetmektedir: “Harp sonu edebi eserlerden Süleyman Rüstem ile Resul Rızanın büyük Rus milleti mevzuundaki şiirlerini ve M. Rahimi’n Stalin mükâfatını kazanan Leningrad üzerinde adlı eserini zikretmek lazımdır. Resul Rıza Lenin hakkındaki büyük manzum romanını da bitirmiş bulunmaktadır. Sovyet milletinin mesut hayatına ve komünizmin tatbikatına dair olan bu gibi eserlerden başka, Azerbaycan edebiyatı, İran irticaının tahakkümü altında inleyen Cenubi Azerbaycan halkının milli kurtuluş mücadelesine dair birçok eserler dahi meydana getirmiştir. Süleyman Rüstem’in Stalin mükâfatına mazhar olan İki Kardeş adlı şiirler mecmuası bu cümledendir. Süleyman Rüstem bu eserinde, Aras ırmağının her iki cenup ve şimal sahillerin de aynı milletin iki parçası yaşamakta olduğunu, şimaldekinin hür ve mesut (?) Cenuptakinin ise esir ve bedbaht bulunduğunu heyecanla anlatmaktadır. İran irticaının tahakkümü altındaki beş milyonu mütecaviz Azerbaycanlının milli kurtuluşları uğrunda çarpıştıkları bir zamanda mesut ve hür (?) Sovyet Azerbaycan’ı komünistinin ışıklı binasını inşa etmekle meşgul imiş…

        Bir ölüm karargâhından başka bir şey olmayan kızıl cehennemde, milletin ve insanların ne kadar Hür ve mesut bulunduğunu bütün dünyanın bildiği bir zamanda bir millet olarak topyekûn imhaya maruz bulunan Azerbaycan Türklerinin Sovyet Azerbaycan’ındaki zindan hayatını cenuptakiler için, herhangi bir mülahaza ile olursa olsun bir Hürriyet ve saadet örneği teşkil edebileceği hiç de zannetmem. Moskova’nın birer emirberi olan kızıl şairler, bu eserleri ile Azerbaycan Türküne ölümlerden ölüm beğenmeyi telkine çalışıyorlar. Milli hürriyet ve milli istiklali cebren elinden alınmış, yazısı, dili, kültürü ve tarihi Ruslaştırılan, dini, örf, adet ve ananesi, milli ve dini bayramları kanun haricinde ilan olunan, vatanı Rus muhaceretine maruz, münevverleri Siberya’nın ölüm kamplarında ve şimal kutbunun buzlu cehennemlerinde inleyen esir ve köle bir milletin Hürriyet ve saadet örneği değil, yalnız ve ancak sefalet, esaret, ölüm ve intihar örneği teşkil edebileceği şüphesizdir. Bu inkar edilmez bir hakikat iken Kızıl şairler; Azerbaycan Türkünün Sovyet zindanındaki hudutsuz ıstırabına halka ve dünyaya duyurmak için cehennemden de beter olduğunu şiirlerinde, hikayelerinde, roman ve piyeslerinde canlandırmağa çalışıyor. Azerbaycan milliyetçiliğini hayâsızca istismara yelteniyorlar. Ve bu hareket yalnız şair, edip ve muharrirlere münhasır olarak kalmış değildir. Resmi Sovyet şahsiyetleri de bu meseleyi zaman-zaman bahis mevzuu etmekten çekinmiyorlar. Azerbaycan komünist partisinin merkez komitesi kâtiplerinden T. Yakubof, geçen yıl Pravda gazetesinin 3 Şubat 1951 tarihli sayısında Azerbaycan Yüksek Sovyet Meclisine icr edilen seçimler münasebetiyle yazdığı bir makalesinde İran derebeyleri ile İran kapitalistlerinin tahakküm ve esareti altında inleyen kan kardeşi cenubi Azerbaycan halkının ağır durumundan bahsediyordu. Yakubof’a göre bu memlekette (Onunla beraber Türkiye’de dahi) Bütün insan hakları çiğnenmiş ve herhangi fikir ve hürriyeti amansız bir surette boğdurulmuş imiş. Anlaşılan Çebka ve G.P.U.‘ların namı diğeri olan N.K.V.D. ve M.G.B. gibi ölüm sehpalarına dayanan Komünist Partisi diktatörlüğünün kan kusturan rejiminde seçimleri kazanmak için İnsan hakları, Hürriyet ve Azerbaycan Türkünün milli davası gibi komünist ve Sovyetizm ile taban tabana zıt, meseleler gölgesine sığınmağa ihtiyaç vardır. Fakat bu kızıl yalan kimseyi aldatmayacaktır. Azerbaycan Türkü Kızıl Rus emperyalizmi için bir alet rolünü oynamayacaktır.”2

        Mirza Bala Mehmetzade, Milliyet gazetesinin 18.04.1953 tarihli sayısında Musaddık3 ve Azerbaycan başlıklı yazısıyla dönemin İran Şah’ı Mehmet Rıza Şah ve dönemin başbakanı Mehmet Musaddık arasındaki anlaşmazlığa değinmiştir. CIA’nın İran’da darbesiyle devrilen Türk asıllı Musaddık’ın Şah’a karşı İran Azerbaycan’ı (Güney Azerbaycan) Türk’lerine yardım talebine dikkat çeken Mirza Bala neden Azerbaycan Türkleri, Musaddık’a yardım etmediler sorusuna cevap vermeğe çalışmıştır. Mirza Bala makalesinde Musaddık’ın Kaçar Türkü olup kendi ırktaşı olan Güney Azerbaycanlılardan yardım talep etmesi, talebin niteliği ve sonuçları analiz ederken İran siyasetçilerinin Güney Azerbaycan’a stratejik bakış açıları, Güney Azerbaycan Türklerinin Şeyh Mehmet Hiyabanı önderliğinde özerklik çabaları, Musaddık’ın neden Kaçarlar derildiği zaman Rıza Şah’a menfi oy vermesi, Şeyh Mehmet Hiyabanı’ın isyanının nedenleri ve bazı diğer yerel ayaklanmalar anlatmıştır. Mirza Bala’nın Musaddık ve Azerbaycan başlıklı yazısı:

        “Şah Mehmet Rıza Pehlevi ile Hükümet Reisi Doktor Mehmet Musaddık arasındaki saltanat kavgasının, siyasi safhadan kanlı safhaya intikali haberinin Tahran hudutlarını aşarak bütün memlekete yayılması ve Kraliçe Süreyya’nın mensup bulunduğu Bahtiyari aşiretinin elde silah olarak ayaklanması üzerine Musaddık da kendi ırkdaşları ile meskûn Türk Azerbaycan’ı hatırladı. Tahran’da intişar eden Tahran-i Musavver (sayı 497) dergisinin Musaddık ve Azerbaycan başlıklı makalesi, Azerbaycan’ın İran’dan ayrılmasına mani olmak için Musaddık’ın vaktiyle sarf etmiş olduğu gayretleri sayıp dökmekte ve ezcümle şöyle demektedir: “Azerbaycan İran’ın başıdır; baş ağrımağa başladığı zaman bütün vücut ve can dahi ateş içinde yanar.”

        İran hâkimiyeti altındaki Cenubi Azerbaycan’a ait olan teşbih aslında Kaçarlar devrindeki eski bir hikâyenin vecizelendirilmiş bir şeklidir. Hikâye ederler ki: Kaçar sülalesine mensup hükümdarlardan birine, memlekette merkeze karşı ayaklanmalar başladığını ve Horasan eyaletinin ayrıldığını haber verirler:

        - Yaz Azerbaycan ne halde?

        Diye sorar. “Azerbaycan saltanata sadık kalmakta devam ediyor.” cevabını alınca:

        - Öyle ise tehlike yoktur!

        Diye cevap verir. Bir müddet sonra başka eyaletlerin de ayaklandığını bildirirler. Hükümdar yine sorar:

        - Azerbaycan?

        Ona yine “Azerbaycan’da sükûnet hüküm sürmektedir.” cevabını verirler.

        Hükümdar rahat bir nefes alır ve:

        - Öyle ise tehlike yoktur, cevabını verir. Çünkü Türk olan Kaçarlar Türk Azerbaycan’a istinat ederlerdi. Kaçar Veliahdı Azerbaycan’ın Darüssaltana sayılan baş şehri Tebriz’de otururdu. Irak Selçukluları, İldenizliler, İlhanlılar, Karakoyunlu ve Akkoyunlular ve nihayet Safeviler devrinde olduğu gibi, Azerbaycan bütün İran’a hâkimdi ve İran Azerbaycan demekti. Vaktaki, Birinci Dünya Savaşını müteakip, Rusya’nın İran’dan çekilmesi üzerine rakipsiz kalan İngiltere Tahran hükümeti ile maruf 1919 muahedesini akdetti ve İran’ı kendi müstemlekelerine ekledi. Müstemleke olmak istemeyen Azerbaycan ayaklandı. Ve İran’ın başı gövdesinden ayrıldı. Başında Şeyh Mehmet Hiyabanı duran bu kıyam neticesinde Cenubi Azerbaycan’da Azadistan Cumhuriyeti kurulmuştu. Kafkasya’daki Şimali Azerbaycan ise müstakil bir cumhuriyet halinde idi. İşte Musaddık ve Azerbaycan yazısının muharriri bu günleri hatırlıyor ve başın gövdeden ayrılması neticesinde gövdenin hiç de acı duymadığına işaretle diyor ki: 

        “Hiyabanı kıyamına milli bir renk verilmişti. Eğer Muharibüssaltana (o zamanki Azerbaycan vali umumisi) tedbir ve kiyasetle onu söndürmeseydi bu gün Azerbaycan, Sovyet cumhuriyetlerinden biri haline gelecekti. Hayret edilecek cihet şudur ki, Tahran’daki eller ve diller bu kıyamın lehinde propaganda yapıyordu. Hakikati söylemeye kimse cesaret etmiyordu. Azerbaycan’ımız için her zaman böyle rüyalar görülüyor ve Azerbaycan’ı İran’dan ayırmak isterler. İlk önce milliyetçiler ve hürriyetçiler peyda olur ve kıyam ederler. Ve Tahran’da da kıyamı mukaddes sayan Tahran hükümetini mülteci ilan edenler meydana çıkar. O zaman dahi böyle olmuştu…”

        Muharrir yalnız birkaç noktada yanılmış gibidir. Evvela, başın ayrılması gövdeni hastalanmış olmasından doğuyordu. İran’ın Farslarla meskun kısmı İngiltere’nin müstemlekesi haline gelmişti, Saniyen: Kaçarları devirip saltanatı eline alan Rıza Şah’ı Pehlevi devrinde yazıları eserler bu kıyamın tenkilini Musaddık’a değil bizzat Pehlevi’ye atfederler. Gerçekten Şeyh Mehmet Hiyabani’yi tenkil ve idam eden Rus generallerinin kumandası altındaki İran Kazak Kıtası içerisinde Rıza Han sonra Rıza Şah’ da bulunuyordu. En mühimi o devirde Rusya ve Osmanlı İmparatorlukları çökmüş, dağılmış ve parçalanmıştı. Rusya fiilen ve hukuken bir devlet olmaktan çıkmış iç harp içinde kıvranıyordu. Anadolu ise İstiklal harbine henüz başlamak üzereydi. Anadolu ile harp halinde kuvvetler, İran’ı Türkiye aleyhinde bir üs haline getirmişlerdi. Kürt ve Ermeni hareketleri bu zamana tesadüf ediyordu. Kürt reislerinden İsmail Aga Simitko ilk önce İran’a dayanarak Türkiye’ye saldırırken, sonra Türkiye’de milli hükümet kurulunca yüzünü İran’a çevirmişti. Kafkasya’daki yeni milli devletler ise İran ile anlaşmış dost komşu devletler haline gelmişlerdi. Bütün bu hakikatler meydanda iken Musaddık için bir destan uydurmak isteyen muharrir diyor ki:

        “… Azerbaycan kıyamlar merkezi hükümet faydasına olarak tenkil edildikten sonra dahi kargaşalık ve inkılap ateşi devam ediyordu. Rusya İmparatorluğunun medyandan kalkması üzerine İran’ı terk eden Rus ordusu külli miktarda para, zahire, top, tüfek ve mühimmat bırakmışlardı. Bunlarda Karacadağ aşiret reislerinin eline geçmişti. Bunlar hükümet kuvvetlerinden çok üstündüler. Para, zahire, silah ve mühimmatlarına güvenen bu aşiret reislerini dinlemek bile istemiyorlardı. Devlet, kuvvetleri ile İsmail Aka Simitko arasında da harp cereyan etmekteydi. İran’ın en aziz ve güzel bir parçası olan Azerbaycan meselelerine hükümet her zaman ehemmiyet veriyordu. Burada komşuların gözleri olup daima fitne ve fesat çıkarıyorlardı.”

        İşte böyle bir zamanda Musaddık Azerbaycan ferman ferma başkumandanlığını eline alıyor. Azerbaycan Türklerinin en cengâver aşiretlerini ihtiva eden Karacadağ reislerinden Serdar Reşid’in Simitko ile harpte maktul düşmesi Musaddık’ın işini kolaylaştırıyor. Serdar Reşid’in ikinci kardeşi olan Serdar-ı aşairi Karcadağ da bir hile ile silahtan tecride ve hapse muvaffak oluyor. Simitko mağlup olduktan ve Azerbaycan temizlendikten sonra Musaddık ordunun kendisini dinlemediğini bahane ederek Tahran’a dönüyor. Burada meclis azalığı sıralarında Rıza Şah saltanatına karşı muhalefeti başlıyor ki muharririn belirttiğine göre “işitilecek bir destandır.”

        İşte bu gün daha şiddetli bir şekil almış olan bu muhalefet destandır ki Musaddık’a Azerbaycan’ı hatırlatmıştı. Ocak ayında buraya, İşi Nazır’ının reisliği altında bir teknik komisyonu gönderilmiştir. Azerbaycan’ı karış karış dolaşan bu komisyon reisine göre: (Bak: İttilaat-i hefteği (14 Şubat- 1953), İran perestliğin ebedi ateş ocağı olan bu memlekette “Doktor Musaddık’a karşı beslenen tavsifi kabul olmayan hissiyat” sönecek kabilinden bir ateşe benzemiyormuş. Azerbaycan’ın ümran ve iktisadiyat bakımından ihmal edilmiş geride ve kalmış olduğunu kabul eden Nazır, Musaddık’ın bu cihetleri düşünerek birçok projeler hazırlamış olduğunu da söylemiştir. Nazır’a şu soruyu sormuşlar:

        - Azerbaycan’da müşkülat çıkaran bazı bozguncu unsurların mevcut olduğunu işitiyoruz doğru mu?

        Nazır şu cevabı vermiş.

        - Bozgunculuk, garaz ve çekememezlik yalnız bir şehre ve bir vilayete mahsus şeylerden değildir. Bozgunculuk tarla ve bahçelerde biten zararlı otlara benzer, bununla beraber Azerbaycan’daki fesatçı ve bozguncu unsurlar söylendiği kadar da çok değildir…

        Nazır’ın işaret ettiği bozguncu unsurlar her halde Tüdehciler olmasa gerektir. Şah taraftarları ile Musaddık taraftarlarının çarpışmakta oldukları Tebriz’de Tüdehciler, Tahran’da olduğu gibi Musaddık’ı desteklemektedir. Bunlar daha dün Azerbaycan’ı İran’dan ayırmak ve Sovyetlere eklemek üzere ala-bolşevik bir “Demokrat Hükümet” kurmuşlardır. Kıvamussaltana burasını şimdi Musddık-Tüdeh blokunun ateş püskürdüğü Demokrasilerin yardımıyla kurtarabilmişti. Fakat Musaddık ve onun taraftarları bu bahse hiç de temas etmiyorlar. Azerbaycan’ı yeniden İran’a şerefini bir türlü bölüşemeyen kuvvetler arasında Kıvamussaltana çok ağır basmaktadır, ondan nasıl bahsedilebilir? Mamafih, her yıl kutlanan “Azerbaycan Kurtuluşu” gününe bakılırsa genç hükümdar Azerbaycan’ın “Fetih ve İlhak” hakkını kendisine mal etmiş bulunuyor. Kendisiyle mücadele halinde bulunan Musaddık, Şah’ın bu hakkını nasıl müdafaa eder? Sonra, Tüdeh’çileri de darıltmak lazım…

        Tebriz ve dolayısıyla Azerbaycan hürriyetperverliğiyle tanınmıştır. Mehmet Ali Şah Kaçar’ın istibdadını yıkan ve kurduğu meşruti rejim ile İran’a bir nevi hukuki devlet şeklini veren Azerbaycanlılar olmuştu. O zaman müstebit Mehmet Ali Şah müstebit ve emperyalist Rusya’nın bir uşağı idi. Bugün ise roller değişmiştir. Genç hükümdar meşruti rejimin müdafi’i Doktor Musaddık ise keyfi bir idare olan diktatörlüğün alemdarıdır.

        Şah’ın mutaassıp din ulemasına ve göçebe Bahtiyarı aşiretine dayanmak temayülüne karşı Musaddık’da talimatını Kremlin’den alan Tüdehçilere4 dayanmaktadır. 

        Mücadelenin seyri Şah’ın demokrasinden uzaklaşmasını mucip olabileceği gibi Musaddık’ın diktatörlüğünü de kızıllaştırabilir. Böyle bir faciayı hürriyet ve istiklal aşığı Azerbaycanlıların karışması yalnız kendi milli, mukadderatı bahis konusu olduğu zaman varit görülebilir. Azerbaycanlılar yabancıların tarlasında gübre rolünü oynamaktan kurtulmalıdırlar.”5

        Mirza Bala Mehmetzade Milliyet gazetesinin 29.08.1953 tarihli sayısında İran’daki Kaşkay Türkleri yazısıyla Kaşkayların nüfusu ve aşiret isimleri, I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı İmparatorluğunun Kaşkaylara yardımını, Kaşkayların toplumsal psikolojisini ve Rıza Şah’la mücadelelerini ele almıştır. Türkiye kamuoyuna Kaşkay Türklerini tanıtma amacıyla yazılmış bu yazıda Mirza Bala, Kaşkay Türklerini şu şekilde anlatmıştır:

        “Doktor Muhammed Musaddıkın devrilmesi ile neticelenen son İran hadiseleri dolayısıyla ayaklandıkları bildirilen İran’daki Kaşkay Türklerine dair yayınlanan haberlerde ve yazılan makalelerde bu mühim Türk kolunun adlarının bile doğru dürüst yazılmadığını gördük. Bazılarının Kaşgari, bazılarının da Gacgaç şeklinde kaydettikleri, fakat asıl adlarının Kaşgai veya Kaşkay olduğu malum olan bu Türkler İran’ın Kuzey Batısını işgal eden Azerbaycan Türkleri ile Kuzey Doğudaki Türkmenistan Türklerinden ayrı olup merkezi Şiraz olan Fars eyaletinin Kaşkay velayeti dahilinde yaşarlar. Dil ve şive bakımından Azeri, Türkmen ve Anadolu Türk kültür camiasına giren Kaşkaylar bir zamanlar Fars eyaletinin Kuh-i Geluye ve Hamse Türkleri ile Kum eyaletinin Halacistan bölgesinde ve Sâve eyaletinde yaşayan Halaç Türklerini de içlerine almakta idiler. Kuzeyde Bahtiyarı aşiretinin yaşadığı saha hududundan güneyde Basra körfezine kadar olan geniş arazi dahilinde göçebe hayatı yaşayan ve koyun sürüleri beslemekle iştigal eden Kaşkayların sayıları 1870’de, 60,000 aile olarak tahmin edilmişti. Müteakip yıllarda kıtlık yüzünden nüfusları azalan Kaşkaylar 1906’da 35,555 ve 1914’de ise 55,000 aileye yükselmişlerdir. Çok mahir binici, atıcı ve cengâver olan bu Türkler, cari örf ve adete göre her ailenin bir muharip vermesi usulü ile 40-50,000 süvari çıkarabiliyorlardı. Fakat iaşe darlığı, hayvan ve teslihat yokluğu yüzünden birinci dünya savaşı sıralarında, Osmanlı kuvvetleri tarafından İngilizlere karşı çarpışmak üzere yalnız 20,000 muharip çıkarabilmişlerdi. Mamafih Kaşkaylarla çarpışan İngiliz kuvvetleri kumandanlarında General Sir Perey Sykes’e göre, Mayıs 1918’de İngilizlerle savaşan muharip Kaşkayların sayısı 8990’dan ibaret olmuştur. Aynı generale göre iaşe darlığı olmasaydı, kâfi miktarda silah ve cephaneye malik bulunan Kaşkaylar 25,000 muharip de çıkarabilirlerdi. 

        Vaktiyle Kaşkay camiasına dahil olup bugün aynı Fars eyaletinin Kuh-i Geluye ve Hamsa vilayetleri dahilinde yerleşip hayat süren İnanlu, Baharlu, Nefer, Basiri, Ağaceri, Karagözlü ve başka Türk boylarının nüfusu en eski bir istatistiğe göre 25-30,000 aile olarak tahmin edilmiştir. Bunlardan İnanlu ve Baharlu birinci dünya savaşı sıralarında 3000 süvari muharip çıkarmışlardı ve Basra körfezi sahilindeki Bender Abbas’tan Kirman’a ve Yezd’e giden yol, bu Türklerden Baharluların kontrolü altında bulunuyordu. 

        77 meskûn mahallede yerleşik bir hayat süren Kum Halacistanındaki Türkler yine çok eski bir istatistiğe göre 18,000 kadar tahmin edilmiştir. İran nüfusunun 8-9,000,000 (8-9 milyon) tahmin edildiği zamana ait olan bütün bu rakamların yarı yarıya az olduğu şüphesizdir. 1947’de İran’ın umumi nüfusu 17,000,000 olarak gösterildiği için, bundan 40 yıl önce 100,000 aileye baliğ olan Kaşkay nüfusunun en az iki misli artmış ve sayılarının milyonu bulmuş olması icap eder. (her aile beş kişi olarak alınmak şartıyla)  Kaşkayların başında İlhan adını taşıyan bir reis durur. Onun yanında sayıları 12 olarak kabul edilen her kabilenin bir İlbeyi’si vardır. Kabilenin başında Kalantar durmaktadır. Kalantarları, sırası ile Kethüda ve Aksakallar takip eder. 

        İlhanlarına sımsıkı bağlı olan Kaşkaylar Tahran’dan tayin olunan Valilere hiçbir zaman itaat etmemişlerdi. Merkezi hükümetin memurlarını da tanımazlar. Bu sebeplerdir ki Kaçar hanedanı devrinde ve ondan önce, İlhanların hükümranlıklarını tanımak mecburiyetinde kalan İran hükümeti vergi tahsilini de bu sayede tahakkuk ettirebiliyordu. Kaçarlara nihayet veren yeni bir sülale kuran Rıza Han Pehlevi, Kaşkayların hürriyetine de nihayet vermek isteyince umumi ayaklanma ile karşılandı. İkinci dünya savaşı, sırasında işgal altına alınan İran’da (Rus ve İngiliz işgali) merkezi hükümetin otoritesi sarsılınca Kaşkaylar yeniden hareket geldiler. Ve anlaşılan, petrol bölgesinin yanı başında duran bu Türkler son hadiselere de sürüklenmiş bulunuyorlar. Kafkasya ve İran üzerinden Basra körfezine ve Hind denizine ulaşmak isteyen Rusya’nın daha Çarlar devrinde Kaşkayların dil, folklor, tarih, hayat ve maişetlerini inceden inceye tetkike koyulmuş olması, bu Türkler, mevcudiyetlerini tehdit eden, maceraya sürükleyen tahrikin ne taraftan geldiğini izaha lüzum bırakmamaktadır. Türk olmayan unsurlarla mahsur bir hâlde, ana topluluklardan çok uzaklarda yaşayan Kaşkayların varlığına Şöven Fars milliyetçileri zaten tahammül etmez ve onları bir an evvel dağıtıp eritmek isterler. Bu gibi şartlar dahilinde Kaşkayların ayaklanması Pan-İranistlere fırsat vermiş olacaktır. Resmi Fars müelliflerinin Kaşkayların aslen Türk olmadıklarını, belki Türkleşmiş Fars olduklarını tekrarlayıp durmaları, bu asıl Türk topluluğunu bekleyen feci akıbete bir işaret sayılabilir. İran’daki Kaşkay Türklerini feci akıbete sürükleyen maceralardan alıkoymak her Türk’e terettüp eden milli bir vazife sayılmalıdır.” Kaşkay Türkleri İran merkezinde yaşayan önemli Türk topluluğudurlar. Kaşkaylar 1925’de İran’da Kaçarlar devrildiği zaman Rıza Şah’a en sert tepki veren etniklerden olmuşlar. Mirza Bala Mehmetzade bu makalesinde Kaşkayların nüfusu ve aşiret isimleri, Osmanlı İmparatorluğunun Kaşkaylara yardımını, Kaşkayların toplumsal psikolojisini ve Rıza Şah’la mücadelelerini incelemiştir.”6 

Türk Yurdu Şubat 2017
Türk Yurdu Şubat 2017
Şubat 2017 - Yıl 106 - Sayı 354

Basılı: 12 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele