Özer Ravanoğlu’ndan Beklenen Kitap: Tanrı Dağları’nın Gözyaşları

Ocak 2017 - Yıl 106 - Sayı 353


        Özer Ravanoğlu Ağabey’in “Doğudan Batıdan Hikâyeler” isimli kitabından sonra “Tanrı Dağları’nın Gözyaşları” isimli kitabı da Ötüken Yayınları arasında çıktı. Ben Özer Ağabey’in bu çalışmasından haberdardım ve Türk dünyasında gönüllü bir nefer gibi yıllarca çalışıp duran biri olarak anlatacağı çok şey olduğunu biliyordum. Hele birilerine ders vermek için anlattığı bir fıkra vardı ve kitaba bu konuyu yazacak mısın diye sorduğumda: “Karar veremedim.” demişti. Ben de bazı gerçeklerin bilinmesinde fayda olduğunu ve mutlaka yazmasını söylemiştim. Doğrusu, kitabı elime aldığımda baştan sona okumadan önce şöyle bir karıştırıp o fıkrayı aradım ve anlatmayıp geçiştirdiğini fark ettim. Kendisini defalarca aramama rağmen de ulaşamadığıma göre yine Tanrı Dağları’nın gölgelediği bir yerlere gitmiş olmalı idi.

        Nitekim tahminim doğru çıktı ve 15 Kasım günü Kırgızistan’da kullandığı hattan kendisi ile konuşabildim. Söz açılmışken önce o fıkrayı anlatayım. Kitabı okuyacak olanlar sanırım anlatılanlarla bu fıkra arasında bir bağ kurabilirler. Ben yalnızca küçük bir ipucu vereyim. Aynı hacimli projeler, maliyetler, kaş yapayım derken göz çıkarmalar ve elbette insan unsuru!

        Fıkra anlatmayı beceremesem de bu anlamlı fıkrayı yazarak nakledebilirim: 

        Ormanda dolaşırken bir kediye rastlayan aslan şaşkınlık içinde onu süzdükten sonra merakla sorar:

        -Sen bana benziyorsun ama niye böyle küçücük kaldın?

        Zavallı kedi korkudan tir tir titreyerek cevap verir:

        -İnsanoğlu efendim, beni insanoğlu bu hâle getirdi!

        -Kimdir o? Göster bana bakalım!

        Sonra birlikte ormanın derinliklerinde balta ile ağaç kesmekte olan bir oduncunun yanına doğru yürürler. Kedi, adamı gösterince aslan kükreyerek,

        - İnsanoğlu, insanoğlu, der; sen benim kardeşime ne yaptın da böyle çelimsiz bıraktın bakalım? Şimdi seni parçalayıp yutayım da cezanı çek!

        Korkudan ne yapıp ne diyeceğini şaşıran adam etrafına bakınır ki, kaçsa kaçamaz, karşı koysa aslanla baş edemez. Aklına bir oyun gelir... Elindeki baltayı koca kütüğe var gücü ile saplar ki, ne saplama! Sonra da,

        Aslan kardeş, ben bu baltayı çıkaramıyorum, der. Çoluk çocuk da evde üşümüş, yolumu gözler.

        Hele bir yardım ediver de baltayı çıkaralım!

        Aslan bir elini kütüğe yaslayıp öbür eli ile baltaya yüklenince baltayı çıkarır çıkarmasına da kütüğün üstüne koyduğu eli baltanın çıktığı yere sıkışıp kalır. Aslan feryat – figan kükrerken adam çoktan sırra kadem basarak, köyünün yolunu tutuverir. Zor bela elini kurtaran aslan, kediye dönerek, 

        Haklısın kedi kardeş, der.  İnsanoğlunun eline düşmeye gör; ben de onların eline düşsem kim bilir 

        ne hâle gelirdim!  Hadi hadi,  sen yine de bu hâline şükret!

        Özer Ağabey’den daha önce dinlediğim bu fıkrayı “incelemelerde bulunmak için” Bişkek’e gelen heyete de anlatır ama tepki vermezler. Ravanoğlu kitabında bu konuyu bir cümle ile geçiştiriyor: “Hiç kimse bu fıkrayı bize niye anlattın demedi… Eğer sorulsaydı niye anlattığımı da söyleyecektim.” Fıkranın kitapta yer almamasının sebebi, sanırım kitabın 30 Temmuz 2016 tarihli Önsöz’ünde gizli:

        “Çalışmam boyunca bu ülkelerde resmi ve gayrı resmi olarak bizimkilerin yaptığı yanlışlıklara ve yapılması gerekirken yapılamayan işlere de temas edilmiş, ‘mümkün mertebe müesseselerimiz yıpratılmadan’ olaylara ışık tutulmaya çalışılmıştır…”

        Dile kolay, 25 yıla yakın bir süre Kazakistan ve Kırgızistan ağırlıklı olmak üzere Orta Asya Türk Cumhuriyetlerindeki kardeşlerimiz için canla başla çalışan, onlarla birlikte oturup kalkan, evlerine, yurtlarına, çadırlarına konuk olan, Türkiye Diyanet Vakfı’nca oralarda yaptırılan camilerle Manas Üniversitesi yerleşkesinin inşaat sorumluluğunu yürüten Özer Ravanoğlu, verdiği hizmetlerin yanında elbette pek çok hatıra biriktirdi. Orada bir “yabancı” gibi değil, onlardan biri ve aile fertleri gibi hareket edip çabucak kaynaştığı için de sevildi. Gerektiği zaman dert babası, gerektiği zaman aile büyüğü oldu ve kendisini misafir gibi hissetmedi. Bulunduğu yerlerde her nereye bakarsa baksın Türk dünyası sevdalılarının hayallerini süsleyen Tanrı Dağları ile uzantıları karşısında duruyordu. Çoğu zaman başından karları buzları hiç eksik olmayan o yüce dağlara bakıp ağlıyor, Türklüğün haşmetli çağlarından ayrı kalmanın hüznüyle dağların da sanki gözyaşı döktüklerini hissediyordu. Onun için, 574 sayfalık bir kitaba dönüşen hatıralarına bu adı vermeyi uygun buldu: “Tanrı Dağları’nın Gözyaşları.”

          Kitap, Türk Dünyasından İzlenimler, Kırgızistan Günleri, Batı Kazakistan, ana başlıkları altında 3 bölümden oluşuyor ve bu üç bölümde 183 ara başlık var. Kısacası, millî duygular, ticaret, iş kurma, araştırma yapma, genel kültür ve benzeri konulardan dolayı Türk dünyasına ilgi duyan herkes bu kitapta bir şeyler bulacak ve faydalanacaktır.

        Ben de kitabı okurken, oralarda yaşananları ilgi ve heyecanla okuyup kimi zaman duygu seline kapılarak ağlamaklı olmanın dışında -serde yayıncılık olduğu için- ilk dikkatimi çeken hususlardan biri de 66. sayfadaki TRT İNT konusu oldu. Yıl 1990’lı yılların başları. Büyük bir heyecanla TRT İNT Kanalı kurulmuştur ve Türk dünyası başta olmak üzere dış dünyaya Türkiye’mizin sesini duyuracak, oralardan haberler, görüntüler verecektir. Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan derken kendisini oralardaki işine kaptırıp Türkiye’den habersiz kalan Özer Bey, Kırgızistan’da görev yapan Din Hizmetleri Müşaviri Orhan Bey’in evindeki televizyona heyecanla bakar. Verilen haber, İstanbul’da su kesintisi yapılacak semtlerle ilgilidir. “Allah aşkına, İstanbul’da yapılacak su kesintisi bu coğrafyada yaşayan hangi insanı ilgilendirir?” diye hayıflanır ve işine döner. O kanal da zaten amacına ulaşamadan sessiz sedasız kapanıp gitti ve şimdi TRT Avaz bizim ve kardeşlerimizin avazına tercüman olmaya çalışıyor.

        Özer Bey’in asıl işi Kazakistan ve Kırgızistan’daki cami inşaatlarının sorumluluğu. Onları büyük bir titizlikle yerine getiriyor ve anlaşmalar da yapılmış olmasına rağmen sürüncemede kalan inşaatlara hız veriyor, bir türlü başlanamayan inşaatları başlatıyor ve gittiği her yerde Ahıska Türkleri ile karşılaşıyor, dertlerini dinliyor. Şu sıralarda büyük Ahıska sürgününün 72. yılını yaşıyoruz ve onlar hâlâ kendi topraklarına kavuşamadılar. Kazakistan’da, Kırgızistan’da, Azerbaycan’da, Türkiye’de bölük pörçük yaşamaya devam ediyorlar. Keza aynı akıbete uğrayan Kırımlıların çilesi de bitmedi. Vatanlarına dönenler bile adeta esaret hayatı yaşıyorlar.

        Ya Karabağlılar? Ya kitapta serencamı anlatılan ve Kazakistan’daki Talgar pazarında patates soğan satarken kendisiyle pazarlık yapmaya kalkan Aslan Usta’ya, “Allah’tan kork, men üç yetime bakarım.” diye çıkışıp “Men Azeriyem, Karabağlıyam. Bahtı karalıyam. Kader meni bu yere getirip attı.” diyen Rahime bacımız? O, dünyanın sessiz kaldığı Ermeni zulmünden kaçıp kurtulabilen, üç yetim çocuğu ve karnındaki doğmamış yavrusu ile birlikte kardeş ülke Kazakistan’da hayat mücadelesi veren bir Türk kadınıdır. Bu serzenişten sonra artık pazar alışverişlerinde mutlaka uğranılan bir yerdir onun tezgâhı. Artık şantiyedeki herkesin dostu olmuştur Rahime. Dinledikleri hayat hikâyesi yüreklerini burkmuş, ona yardımcı olan Gulmira ve Bahtıgül hanımlardan sonra koruyuculuğunu devralıp çocuklarıyla sıcak bir yuvaya kavuşmasını sağlamışlardır. Onlar, Türkiye’den götürdükleri beş – on işçi ile Kazakistan ve Kırgızistan’da yalnızca cami yapmamışlar, gönüllere de girip dostluklar inşa etmişlerdir. Öyle ki, Rahime Bacı gurbet elde doğan oğluna şehit kocasının adını değil, ısrarlarına rağmen mühendis Muzaffer’in adını verecektir. 

        Peki, ya Doğu Türkistanlılar? Arkadaşlarımla birlikte benim de on saat rehin kalıp sınır dışı edildiğimiz Urumçi’de kocası ile oğlunu rehin bırakıp Kırgızistan’a gelen Uygur Türkü bir kadınla kızının dramı da ayrı bir yürek yangınıdır. Bu kadın, Bişkek’te iş kuran bir Türk’ün olduğunu öğrenir ve kapısını çalar. “Ben dönmek zorundayım, dönmezsem kocamla oğluma çok zulmederler ama kızımı götürmek istemiyorum. Oraya giderse onun için çok kötü bir hayat olur. Kızımı kendine nikâhlar mısın?” 

        Orada Türkiye’den gelen bir Türk olduğunu öğrenip çaresizlik içinde kapısını çalan Uygur Türk’ü kadın hiç tanımadığı, ilk defa karşılaştığı birine yalnızca Türk olduğu, Türkiye’den geldiğini duyduğu için böylesine güveniyor, sığınacak bir liman gibi görüyor. Hani, TRT’deki programda benzer örnekler verirken ağlaya ağlaya “Tarih Türk’ü çağırıyor kardeşim, tarih Türk’ü çağırıyor.” demişti ya Prof. Dr. Tufan Gündüz; evet, tarih Türk’ü çağırıyor ve bundan kaçıp kurtulamayız. Irak, Suriye, Balkanlar, Orta Asya, hatta Sibirya… Biz her yere ulaşmak, nerede bir Türk varsa dertleriyle dertlenmek ve onlara çare olmak zorundayız.

        Nasıl olmayız ki?

        İşte Bişkek Sosyal Bilimler (Humaniter) Üniversitesi’nde dersler veren Edibe Hanım ve öğrencilerinin hazırladığı Duvar Gazetesi’ne aldıkları Ziya Gökalp’ın dörtlüğü de bizi çağırıyor:

        “Deme bana Oğuz, Kayı, Osmanlı

        Türküm, bu ad her unvandan üstündür

        Yoktur Özbek, Nogay, Kırgız, Kazanlı

        Türk Milleti bir bölünmez bütündür.” 

        Kırgızistan’a yaptığım seyahat sırasında, 1937 yılında, aralarında ünlü yazar Cengiz Aytmatov’un babasının da bulunduğu 153 Türk aydınının Stalin’in zulmüne uğrayıp bir kireç kuyusunda yakıldıkları yeri ben de ziyaret etmiştim. Aytmatov da vasiyeti üzerine oraya defnedilmişti. Özer Ağabey, konu ile ilgili olarak hazırladığım ve bu sayfalarda yayımlanan yazımda, “Atabeyt, bir hüzün durağı” diye ifade ettiğim o yerle ilgili daha teferruatlı bilgiler veriyor. Kırgızistan’da uzun süre kaldığı, cami inşaatları yanında Manas Üniversitesi binalarının kurulmasında da görev aldığı için gözlemleri sonucu tespitlerde bulunuyor. Ona göre Kırgızistan’ı bekleyen “iki büyük tehlike” var: “Çin ve misyonerlik faaliyetleri.”

        Dünyada her alanda söz sahibi olma yolunda hızla ilerleyen Çin’in, kendisine yakın konumda olan Orta Asya Türk Cumhuriyetleri üzerinde daha etkin rol oynamakta olduğuna iki günlük ziyaretimiz sırasında ben de şahit olmuştum Bilge Kağan atamızın asırlar öncesinden “Çinli’nin güler yüzüne, yumuşak ipeğine aldanmayın.” diye ikaz ettiği bu ülke günümüzde sahip olduğu ekonomik güç ve teknoloji ile her kapıyı açmaktadır. Misyonerlik faaliyetleri ise baştan sona Kırgızistan’ı sarmış durumdadır. Diyanet ya da özel kuruluşların oralarda yaptığı birkaç cami için ileri geri konuşanlar herhalde bu tehlikenin farkında değillerdir. Oysa Atatürk ta 1933 yılında bu tehlikeye işaret etmiş ve “Sovyetler Birliği yarın dağılabilir ve sımsıkı tuğu dili bir soyu bir kardeşlerimiz bir boşluğa düşebilir; bugünden yarına hazırlıklı olmalıyız.” diye ikazda bulunmuştu. Biz devlet olarak o hazırlığı yapmadığımız için pek çok fırsatı kaçırdık. Öyle ki, artık 1991 yılından beri bağımsız birer cumhuriyet olan Orta Asya Türk devletlerinden bazıları ile hâlâ sağlıklı bir ilişki kurulamadı. 

        Kırgızistan, bu konuda en iyi işbirliği yaptığımız Türk Cumhuriyetlerinden biri. Devletimizin TİKA aracılığı ile Kırgızistan’a verdiği hizmetler kitapta bir bir sıralanıyor. Özel teşebbüs tarafından açılan işyerlerinin çoğu ise ne yazık ki bir ara ülkede baş gösteren istikrarsızlık yüzünden kapanmış, faaliyetlerini durdurmuştur. Buna rağmen bugün bu ülkeye gidecek kardeşlerimiz hiç yabancılık çekmeyeceklerdir.

          Türk Ocaklarının daha çok Türk dünyasına yönelik olarak organize ettiği kurban kampanyasının Kırgızistan bölümünü de yıllarca yürüten Özer Ravanoğlu, bir hatırasını şöyle anlatıyor: 

        “…Bana gönderilen isim listesine göre her şahıs için bir kurban keserek sorumluluğu yerine getirdim. (Orada Türkiye’ye göre ucuz olduğu için) artan bedelle de Türkistan şehitleri için kurban keserek onların ruhlarına hediye etmeyi düşündüm. Bu konuyu rahmetli kardeşim, elli yıllık dava arkadaşım Nevzat Kösoğlu’na danıştım… O da yürekten tasvip ederek, çok iyi düşünmüşsün deyince otuz kişi adına gelen parayla elli altı koyun temin edildi. Otuz adedi asli şahıslarla ilgili, yirmi altı adedi Türkistan şehitlerimizle ilgili olmak üzere elli altı kurban kestik.

        Ölüm tutanağına ‘Şehid-i Âlâ, Gazi-yi Namdar Enver Paşa’ olarak yazılan Enver Paşa başta olmak üzere Kuşçubaşı Hacı Selim, Derment Bey, Buhara Genelkurmay Başkanı Osmanlı Binbaşısı Ali Rıza Efendi ve kıymetli eşi Meryem Hanım olmak üzere kurbanlarımızı kestik. Yapmış olduğumuz bu ibadetten ruhlarını haberdar etmesi için Cenab- Hakk’a niyazda bulunduk…”

        Evet… Biz ne yaparsak yapalım, nereye kaçarsak kaçalım tarih bizi çağırıyordu ve Özer Bey de bu sese kulak vermişti. O, insanların dinî hassasiyetlerini kullanarak kirli emellerine alet eden birtakım güruhtan ayrı olarak Türk dünyasında okullar kuran Prof. Dr. Turan Yazgan ve tıpkı Kırgızistanlı öğrencilerin yetişmesine, orada cami yapılmasına önayak olan Prof. Dr. Mustafa Erdem hocalar gibi sesiz ve derinden, büyük bir ihlâsla gösterişsiz hizmet etmeye çalıştı ve başardı. Hatıralarını da dostlarının teşviki ile yazdığını biliyorum. Okuduktan sonra diyorum ki iyi ki de yazmış. Kitabın her sayfası bize Türk dünyasını daha yakından tanıtıyor ve yol gösteriyor. Alınacak dersler ve yapılacak çok daha büyük işler olduğunu da görüyoruz. Bu işler için devlet imkânlarımızın yanında daha nice Özer Ravanoğulları’na ihtiyaç olduğu da ortada.

Türk Yurdu Ocak 2017
Türk Yurdu Ocak 2017
Ocak 2017 - Yıl 106 - Sayı 353

Basılı: 12 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele