Türk Tarihinde “Amasya Tamimi”nin Yeri ve Önemi

Ocak 2017 - Yıl 106 - Sayı 353


        Tamimin ilk cümlesi ve tespiti şudur: “Vatanın tamamiyeti, milletin istiklali tehlikededir.”. O hâlde öncelikle şunu iyi anlamamız gerekiyor: bu şartlara nasıl gelindi? 

        Milletlerin tarihinde yer alan önemli değişiklikler, siyasi, sosyal çalkantılar veya gelişmeler, en az bir-iki nesli içine alan zaman sürecinde oluşurlar. Bir başka ifade ile milletlerin kaderini etkileyen önemli hadiselere, en az bir asırlık bir perspektiften bakılabilirse, sebep ve sonuçlar daha sağlıklı tespit edilebilir. Amasya Tamimi’nin Türk tarihindeki yeri ve önemini doğru kavrayabilmek için bu şartlara nasıl gelindiğinin iyi analiz edilmesi gerektiği kanaatindeyiz. 

        “Vatanın tamamiyetini (bütünlüğünü) ve milletin istiklalini tehlikeye düşürecek” gelişmelerin düğmesine – daha gerilere gitmek mümkün olmakla birlikte- somut olarak 1815’te basıldığını söyleyebiliriz. Napolyon’un istila hareketleriyle alt-üst ettiği Avrupa haritasını düzene koymak maksadıyla 1815’te Viyana’da toplanan konferans sırasında Rus Çarı Aleksandr, diğer kongre delegeleriyle gizlice görüşmeler yaparak, “önümüzde hasta adam Osmanlı var, gelin bunun mirasını birlikte paylaşalım bu bizim için şark meselesidir.” dedi. Bu şekilde, tarih literatürüne “Osmanlı yani Türk pastasını paylaşma” anlamı taşıyan “şark meselesi” kavramı girmiş oldu. Aslında Batı’nın Türklere ve Müslümanlara karşı niyetini ortaya koyan bu kavram, anlayış olarak yani zihniyet olarak çok daha gerilere hatta 1071’e kadar götürebileceğimiz bir zaman diliminden itibaren vardı, ama bu politikanın adı 1815’te konmuş oldu. 

        Zaman içerisinde “şark meselesi”, Batılı emperyalistlerin “Anadolu’da Türk-İslam siyasi hâkimiyetini tamamen kırmak ve 1071 öncesine dönmeyi amaçlayan” bir ideali hâline dönüştü. Ve bu ideal, safha safha uygulamaya kondu. Amasya Tamimi’ne kadar uzanan bu aşamaları şöyle ele alabiliriz; 

        1- Öncelikle Balkan coğrafyasında, pax-Ottomana denilen asırlardır süregelen Osmanlı barışını bozmak. Bu coğrafyadaki gayrimüslimleri kışkırtmak, huzuru bozmak ve arkasından çeşitli imtiyazlar elde ederek, bu unsurları bağımsızlığa kavuşturmak. (İlk meyvesini 1821 Yunan isyanıyla verdi. Arkasından diğer isyanlar birbirini takip etti. Bosna-Hersek isyanı vs.) 

        2- Türkleri Balkanlardan atmak. (Bu hedef, 1877-78 Osmanlı- Rus Savaşı ve 1912-13 Balkan Savaşlarıyla uygulamaya kondu.) 

        3- İstanbul’u almak. (Çanakkale Muharebelerinin hedeflerinden biri buydu. Yine bu hedefe yönelik olarak; Mütareke sonrası İtilaf donanmalarının İstanbul’a gelişi, 16 Mart 1920 resmen işgali, Fransız General De Spraiye’in Fatih’ten intikam alırcasına bir at üzerinde yerlere Türk bayrağı serilmiş Beyoğlu sokaklarında dolaşması, Papa II. Jean Paul’un 1979 Kasım sonunda Türkiye’ye ziyareti ve İstanbul’da uçaktan iner inmez toprağı öpmesi hatırlanmalı.) 

        4- Osmanlı’nın Asya Topraklarındaki Azınlıkları İsyana teşvik etmek (Ermeni Meselesi) ve 

        5- Son hedef Anadolu’da Türk-İslam hâkimiyetine ve varlığına son vermek. 

        İşte, Amasya tamiminde vurgulanan ilk tespit yani “Vatanın tamamiyeti, milletin istiklali tehlikededir.” cümlesi, “şark meselesi”nde hedeflenen son noktaya gelindiği anlamını taşımaktadır. Bir başka ifade ile Amasya tamimi; aşağı-yukarı bir asırdır Türk milleti üzerine yapılan baskı ve onu yok etme sistematiğine karşı millî bir refleksi, millî bir uyanışı dile getirmektedir.  

        Amasya Tamimi’nin Türk tarihindeki yerini anlamak için önce bu tespiti yapmamız gerekmektedir. Amasya Tamimi “şark meselesi” heveslilerinin hevesini kursağında koyacak millî refleksin başlangıç noktasıdır. O bakımdan, artık ömrünü tamamlamak üzere olan bir Osmanlı çınarından yeni bir filiz “Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş tohumlarının atıldığı ilk yer Amasya’dır” desek hiç de abartmamış oluruz. 

        Amasya Tamimi’nin diğer hükümlerini analize geçmeden önce Mondros Mütarekesi sonrasındaki siyasi gelişmelere Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul’dan Amasya’ya geliş seyrine kısaca bakmamızda fayda vardır. 

        Mondros Mütarekesi, biraz önce ifade ettiğimiz “şark meselesi”nin son safhasının gerçekleşmek üzere olduğu acı gerçeği ortaya koyuyordu. Başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere pek çok vatansever, vatanın ve milletin akıbetinin nereye doğru sürüklendiğinin farkında idi. Bu yüzden, Mütarekenin hemen sonrasında çeşitli hâl çareleri aranmaya başlanmıştı. 

        Bu noktada, Mustafa Kemal Paşa ve etrafındaki kadronun Samsun’a çıkış ve öncesinde İstanbul’daki gelişmeleri ve yaşananları muhakkak bilmemiz gerekiyor. 

        Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bulunduğu sürede diğer silah arkadaşları Kâzım Karabekir, Ali Fuad (Cebesoy), Rauf (Orbay) ve İsmet (İnönü) beylerle birlikte Şişli’de yaptıkları toplantılarda vatanın içinde bulunduğu durum karşısında Türk milletinin kurtuluş çarelerini arıyorlardı. Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Anadolu’ya geçme hazırlıkları sırasında istenilen fırsat doğmuş, Samsun ve çevresindeki asayişi sağlamak için Mustafa Kemal Paşa, 30 Nisan 1919’da askerî ve sivil yetkilerle Dokuzuncu Ordu Müfettişliğine tayin olunmuştur. Bunun gibi, Kâzım Karabekir Paşa, Doğu’daki 15. Kolorduya atanarak; Ali Fuad Paşa da 20. Kolordu Komutanı olarak Anadolu’ya geçmişlerdi. 

        Mustafa Kemal Paşa’nın bu tayini aslında müfettişlik bölgesindeki asayişi sağlamak olarak görünse de esas amaç Milli Mücadele’yi başlatmak idi. Başta Ali Fuad (Cebesoy), Fevzi (Çakmak) ve Cevat (Çobanlı) olmak üzere Genelkurmaydaki vatansever subayların da katkıları ile tayin hazırlıkları tamamlanan Mustafa Kemal, İstanbul’dan ayrılmadan Hükümet ve Sarayla görüşmeler yaptı. Padişah’la yapılan son görüşmeyi Mustafa Kemal Paşa şöyle dile getirmektedir; 

        “Yıldız Sarayı’nın ufak bir salonunda Vahdettin’le adeta diz dize denecek kadar yakın oturduk. Sağında dirseğini dayamış olduğu bir masa ve üstünde bir kitap var. Salonun Boğaziçi’ne doğru açılan penceresinden gördüğümüz manzara şu: Birbirine paralel hatlar üzerine düşman zırhlıları … Toplar sanki Yıldız Sarayı’na doğrulmuş!... Vahdettin hiç unutmayacağım şu sözlerle konuşmaya başladı: ‘Paşa, Paşa, şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin, bunların hepsi artık bu kitaba girmiştir (Elini demin bahsettiğim kitabın üstüne bastı ve ilave etti) tarihe geçmiştir.’ O zaman bunun bir tarih kitabı olduğunu anladım. Dikkatle ve sükunla dinliyordum: ‘Bunları unutun’ dedi. ‘Asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden mühim olabilir. Paşa, Paşa devleti kurtarabilirsin!’”1. dedi. 

        Mustafa Kemal Paşa da; “Merak buyurmayınız efendimiz.”, “Nokta-i nazar-ı şahanenizi anladım.” deyince Padişah “Muvaffak ol.” demek süratiyle mülâkata son verdi2.

        Mustafa Kemal bu görüşmenin akşamı 16 Mayıs’ta yanında karargâh heyeti olduğu hâlde Bandırma vapuru ile Samsun’a hareket etti ve Anadolu vatan coğrafyasında Türk milletini teşkilatlandırarak, Türk istiklalini korumak ve yeniden doğuş için Millî Mücadele’yi başlatmak üzere 19 Mayıs’ta Samsun’a çıktı. Mustafa Kemal Paşa, Samsun’a çıkar çıkmaz ülkenin her tarafındaki askerî ve mülkî erkan ile irtibata geçerek halkı Millî Mücadele fikri etrafında birleştirmeye çalıştı. Bu arada yaptığı incelemelerde, bölgedeki asayişi Türkler değil, Rumların bozduğu, özellikle İngiliz destekli Pontusçuların niyetlerinden ve terör faaliyetlerinden vazgeçtikleri takdirde bölgede asayişin düzeleceğini ilgililere rapor etmişti3.

        Bugünlerdeki şartlar çerçevesinde Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’da kalması uygun olmadığından, Anadolu’nun daha iç kısımlarına gitmek ve milletle daha yakın temasta bulunabilmek için 25 Mayıs’ta karargâhıyla Havza’ya ve oradan da 12 Haziran’da, 18 arkadaşıyla birlikte Amasya’ya geldi ve çalışmalarına burada devam etti. Bu sıralarda toplanmakta olan Balıkesir ve Erzurum kongrelerinin mahallî özellik taşımasından dolayı bütün milleti içine alacak millî bir kongrenin toplanmasını gerekli gören Mustafa Kemal, 21-22 Haziran gecesi o meşhur Amasya Tamimi’ni hazırladı. Yanında bulunan Ali Fuad, Refet ve Rauf beylerle birlikte karargah heyetinin de imzaladığı ve Erzurum’da bulunan Kâzım Karabekir ve Konya’da Mersinli Cemal Paşa’nın da telgrafla onayladığı genelge, 22 Haziran günü askerî ve sivil makamlara gönderildi. 

        Yazının başında ifade ettiğimiz üzere, 4 maddelik tamimin esas hükümleri 1. maddede vurgulanmış olup ilk hüküm biraz önce üzerinde durduğumuz; “Vatanın tamamiyeti, milletin istiklali tehlikededir.” tespiti ile birlikte diğer tespit ve kararlar şunlardı; 

        1- Vatanın tamamiyeti, milletin istiklali tehlikededir.

        2- İstanbul Hükümeti üzerine aldığı sorumluluğun gereklerini gereği gibi yerine getirememektedir, bu durum milletimizi yok olmuş göstermektedir. (Hükümet-i merkeziyemiz İtilaf Devletlerinin tesir ve murakabesi altında mahsur, deruhte ettiği mesuliyetin icabâtını ifade edememektedir. Bu hâl milletimizi ma’dum tanıttırıyor) 

        Burada dikkat edilirse, muhatap İstanbul Hükümeti’dir. 

        3- Milletin istiklalini gene milletin azim ve kararı kurtaracaktır.

        Bu karar ve tespit fevkalâde önemlidir. Bir taraftan başlayacak olan İstiklal Savaşı’nın yöntemi ortaya konurken, diğer taraftan da ileride kurulacak olan yeni Türk devletinin rejimini demokrasiden yana koyacağının mesajları saklı bulunmaktadır. Bu bakımdan Amasya Tamimi’nin Türk demokrasi tarihinde de ayrı bir yeri ve önemi aşikârdır. 

        4- Milletin içinde bulunduğu durum ve şartlara göre harekete geçmek ve haklarını yüksek sesle cihana duyurmak için her türlü etki ve denetimden uzak millî bir kurulun varlığı zarurîdir.

        Burada “milli bir kurulun varlığı”ndan söz edilmekle, yukarıda bahsedilen ve acziyeti ortaya konan İstanbul Hükümeti’nin artık devre dışı bırakılması vurgulanırken, aynı zamanda -biraz sonra açıklayacağımız üzere- “demokratik” diyebileceğimiz olgularla karşılaşıyoruz.

        5- Anadolu’nun her bakımdan en güvenli yeri olan Sivas’ta millî bir kongrenin acele toplanması kararlaştırılmıştır.

        6- Bunun için bütün illerin her sancağından milletin güvenini kazanmış üç temsilcinin mümkün olduğu kadar çabuk yetişmek üzere yola çıkarılması gerekmektedir.

        7- Her ihtimale karşı bu meselenin milli bir sır hâlinde tutulması ve temsilcilerin lüzum görülen yerlerde seyahatlerini kendilerini tanıtmadan yapmaları lazımdır.

        8- Doğu İlleri adına 10 Temmuz’da Erzurum’da bir kongre toplanacaktır. Bu tarihe kadar diğer illerin temsilcileri de Sivas’a gelebilirlerse, Erzurum Kongresi üyeleri de Sivas Kongresine katılmak üzere hareket edecektir. (Orijinal metinde 2. maddedir) 

        Yukarıdaki esaslara uygun Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri ve belediye başkanlıklarınca seçilecek delegelerin isimleri ve hareket zamanının bildirilmesi ve gereğinin yapılması istenmiştir (Orijinal metin 3. ve 4. maddelerde). 

        Peki, Türk tarihi ve kültürü içinde fevkalade özel bir yeri bulunan bu metin yayımlandıktan sonra ne gibi gelişmeler oldu? Kısaca bu gelişmelere baktıktan sonra tamimin analizine tekrar dönmek istiyoruz;

        Bu genelge İstanbul Hükümeti’ni, oldukça rahatsız etmişti. 7-8 Temmuz gecesi makine başında resmi görevinden azl edilmesi üzerine Mustafa Kemal de istifasını bildirdi. Mustafa Kemal Paşa aslında üzgündü. Çünkü başlamış olduğu mücadele yarıda kalabilir miydi? Acaba komutanlar ve arkadaşları kendisinden ayrılabilirler mi idi? Nitekim karargâhının kurmay başkanı Kâzım (Dirik) Bey, koltuğu altındaki dosya ile odaya girerek; “Paşam, askerlikten istifa ettiğinize göre, bundan sonra benim göreve devam etme imkânım kalmadı evrakı kime teslim etmemi emir buyurursunuz.”4 diyerek ilk örneğini vermiş idi. Ama bu örnek iki olmadı. Aksine, arkadaşları ona bağlılığını ortaya koydular. 15. Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir Paşa, Mustafa Kemal Paşa’yı ziyarete geldi. Hazır ol durumunda selam verdikten sonra; “Kolordum ve ben emrinizdeyim Paşam.”5 diyerek yüksek bir karakter örneği sergiledi. Mustafa Kemal Paşa, üniformasından ve resmi görevinden ayrılmış milletin bir ferdi olarak mücadeleye devam edecekti. Erzurum Kongresi’nin hazırlıkları da devam ediyordu.

        Şimdi bütün bu gelişmeler içerisinde, yukarıda esasları verilen Amasya Tamimi’nin Türk tarihi ve kültürü içinde nasıl bir anlam ifade ettiğine bakacak olursak; 

        Yazımızın başında özellikle vurguladığımız üzere, öncelikle durum tespiti yapılmıştır. Bu tespit, “şark meselesi”nin nihaî hedefini hatırlatmakta ve esarete düşmemek ve vatansız kalmamak için verilecek mücadelenin yöntem ve esaslarını ortaya koymaktadır. Bu bakımdan, öncelikle Amasya Tamimi’nin Türk istiklal mücadeleleri tarihi açısından çok önemli bir metin olduğunu ifade etmeliyiz. 

        İkinci önemli yönü; “Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararının kurtaracağı”, “millî heyet”, “millî bir kongre”den bahsedilmesi, Türk tarihinde ilk defa, millî iradeye yani demokrasiye dayalı yeni bir yapılanmanın ve gelişmelerin habercisi olarak da karşımıza çıkıyor. Bu bakımdan, söz konusu belge, Türk demokrasi tarihi açısından da ayrı bir değer taşımaktadır. Yani; 1808 Sened-i ittifak, 1839 Tanzimat Fermanı, 1856 Islahat Fermanı, 1876 Kanun-i Esasi ve 1877 İlk Meclis (Meşrutiyet), 1908 II. Meşrutiyet çizgisinde varılan çok önemli bir gelişmeyi ifade etmektedir.

        Üçüncü olarak; metne bir bütün olarak baktığımızda, “millet” ve “millîlik” kavramının inşasına yönelik bir hassasiyetin varlığı kendiliğinden göze çarpmaktadır. “millet”, “heyet-i milliye”, “arzu-yı millî”, “millî bir kongre”, “sırr-ı millî” vb. kavramlar, Amasya Tamimi’nin karakteristiğini açıkça ortaya koyuyor. Bu durumu çok önemsiyoruz, çünkü burada çok uluslu bir yapıdan “üniter” “millî” bir yapıya “bir millet inşası”na yönelik fevkalâde önemli hassasiyetleri görüyoruz. Kısaca ifade etmek gerekirse Amasya Tamimi, “millî kimlik”in inşası yönünde de çok önemli bir vesika durumundadır.

        Görüleceği üzere Amasya Tamimi; 

        1- Türk istiklal mücadeleleri tarihinde,  

        2- Türk demokrasi tarihinde ve 

        3- Millî kimliğin inşası yönünde fevkalâde özel bir öneme sahip bulunmaktadır. 

        Vakıa bu iken, acaba ilkokuldan üniversiteye, tarih ve Atatürk ilkeleri ve inkılap tarihi dersleri alan çocuklarımıza, yukarıdaki gerçekleri ve ruhu ne kadar verebildik? Millî kimliğin inşasında fevkalade önemli yeri olan disiplinler arasındaki tarih eğitimini lâyıkıyla uygulayabildik mi? Okullarımızda uygulanan tarih eğitiminde, önemli olay ve olguları ezberletmek yerine, analitik bir yaklaşımla hadisenin ruhunu anlayarak ve kavrayarak verebildiğimiz oranda, ancak tarih eğitiminden beklenen amaçlar gerçekleşebilecektir. Yoksa “Benim oğlum bina okur, döner döner yine okur.” misali, okuduğunu anlamayan nesillerin yetişmesi kaçınılmaz olacaktır. 

Türk Yurdu Ocak 2017
Türk Yurdu Ocak 2017
Ocak 2017 - Yıl 106 - Sayı 353

Basılı: 12 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele