Ahmed Yesevi’de İman-Değer İlişkisi

Aralık 2016 - Yıl 105 - Sayı 352


        Ahmed Yesevî hazretlerinden bize kalan manzumelerin “Hikmetler” adıyla anılıyor olması, daha ilk anda orada bulunabilecek olan değerlere ilişkin bir fikir vermektedir. Zira hikmet, en genel anlamıyla; en yüce varlığı, en yüksek bilgi ile bilmektir. Lakin böyle bir bilgi, aynı zamanda bir hâl bilgisi de olacağından, esasen en yüce varlıkla onu bilen arasındaki ilişki üzerinden oluşabilecek bir ahlâkı ima eder. Zira hikmetin talibi olmak bile, hakikatin talibi olmak, yani hakikat yolcusu olmak demektir. Bu yolculuk ise, bir ahlâk varlığı olarak insanın serüvenidir. Hikmet böylece, en yüce varlıkla kurulan ilişkide bir referans noktası oluşturur. Ahmed Yesevî’nin hikmetleri de bu anlamda, insanın bir ahlâk varlığı olarak yürüyebileceği yolda, yolu aydınlatan kandiller misali, çeşitli referans noktaları olarak okunabilir. Bu noktaların her birinin, bir değeri işaret ettiği de düşünülebilir. Böylece değerler üzerinden inşa edilecek olan bir hayat söz konusu olur. Bu değerler, Ahmed Yesevî için, kaynağını en yüce varlıktan alır. Yani değerlerin aşkınlığı ve “Mutlak Varlık”ın bu değerlerin koyucusu ve koruyucusu olması söz konusudur. İnsanın en yüce varlıkla olan ilişkisi, bir tanıma, bilme, anlama ilişkisinden ziyade bir iman hareketi olduğunda, değerler o insan için bir varoluş biçimi hâlini alır. Böylece “Mutlak” olana iman, yüce değerlere bağlanmak anlamına gelir ve varlığın hikmetine, hakikatine yönelmek, en anlamlı bir varoluş hâli olur. 

        Bu noktada değere bağlanmak, aslında Mutlak’a bağlanmaktır. Mutlak olana iman da değere iman olarak tezahür eder nerede ise. İnsanı değerden soyutladığımızda, bencil bir tabiat varlığı kalır. İnsanın tabiatla, toplumla, yek-diğeri ile kuracağı ilişkiler, onun değerle olan ilişkisi ile belirlenir.

        Değerler, bir kerede bütün zamanlar için tanımlanmış, statik mahiyetler değildir. Değer, herhangi bir toplumda, herhangi bir coğrafyada yaşanan ve son tahlilde örflere, âdetlere ve alışkanlıklara indirgenmiş olabilecek olan o şey değildir. Değerler bir tabiat nesnesi, birer “şey” ya da bilimin ele alabileceği herhangi bir fenomen değildirler. Onları yaşayan, temsil eden, ihya eden şahsiyetlerle ortak bir varoluşa sahiptirler. 

        Değer, insanın kâinattaki anlamını gerçekleştirmesi için bir itici kuvvettir. Şahsiyeti oluşturan prensiptir. İnsan, tekâmül edebilme potansiyelidir. O yüzden olmuş bitmiş bir şahsiyet değil, tekâmül eden bir şahsiyet esastır. Tekâmül, bir iman hamlesi ile başlar, değerlerin yaşanması ile gerçekleşir. Değer; insanın biyolojik varlığına sığmayan o şeydir. İnsanın varlık skalasında nerede duracağını değerler belirler. Değerler, insanoğlunu biyolojik varlık düzeyinden bir özne ve şahsiyet düzeyine yükselten, insana asıl anlamını (ontik-otantik anlamını) kazandıran manevi bir varlık alanıdır. 

        Ahmed Yesevî düşüncesinde değer, imanın yaşanması demektir. Değerin yaşanması ise; “asıl olanda, asıl olanla olmak” olacaktır. İman ve değer kavramları birbirlerini zorunlu kılan iki kavramdır. Nerede imandan bahsediliyorsa, orada esasen bir değerler manzumesine bağlanmaktan bahsediliyor demektir. Fakat özellikle Ahmed Yesevî’nin başında olduğu bir gelenek olan Tasavvuf düşüncesinde iman ve değer kavramları birlikte düşünülür. Zira bu düşünceye göre Vahdet, kâinatta “Kozmos”, insanda “nomos” yani etik ve estetik değerlerin tecessüm etmiş hâli olarak tezahür eder. 

        Ahmed Yesevî varlığa, iman penceresinden bakar. İman, insanın bütün anlamlı eylemlerinin temelinde ve merkezindedir. Yesevî için insan, iman ile yaşayan varlık demektir. Bu sebepten iman ile aksiyon birbirine işaret eder ve yansıtır. İman öyle bir temel değer ve referanstır ki, insanın bütün anlamlı faaliyetlerini kapsar ve yönlendirir. İman, hikmet ve hakikatin peşine düşebilmek için motor kuvvettir. Bütün bir âlem, iman edilmiş olan Mutlak Varlık’ın iradesi ve kudreti eseridir. Mutlak varlığa iman etmek, beraberinde insanın kendisini bir değer varlığı olarak da fark etmesini ve dinamik bir inşaa faaliyetine girmesini zorunlu kılar. İman, insanı pasiflikten alıkoyar ve bir dinamizm ve aksiyon kazandırır. İmanı, pasif bir teslimiyet olarak değil, bilen, eyleyen, irade eden insanın temel itici gücü olarak okumak gerekir. Nitekim Hoca Ahmed Yesevî’nin tasavvufî düşüncesinde de iman, bilgi ve değer olarak açığa çıkmakta ve yaşanmaktadır. 

        İslâm dünyasının içinde bulunduğu temel bunalım dün de bugün de iman ve aksiyon bütünlüğünü bir türlü tesis edememiş olmasıdır. Zira iman, bir son değil, bir başlangıç ve hareket noktasıdır. Her şeyden önce, iman edilmiş olan hakikatin; insan, toplum ve kâinat planında fark edilmesi, bilinmesi ve yorumlanması gerekmektedir. Ancak böylelikle iman-aksiyon birliği kurulabilir. İman, Kâdir-i Mutlak, aşkın bir varlık referansı ile bilgi ve değer alanlarını da kapsar. Aşkın Varlık, gücü her şeye yeten, ilmi her şeyi kuşatan ve varlığa getiren Mutlak Varlık’tır. Böylece insanın yöneldiği varlık nizamı ve bütün anlamlı faaliyetlerinin dayandığı değerlerin de kaynağıdır.

        İman, insana neyi ve nasıl bilmesi gerektiğini öğretir. İman, insana ne uğrunda ve nasıl yaşaması gerektiğini söyler. İman, insanın nereden geldiğini, ne yapması gerektiğini ve nereye gideceğini de aydınlatır. Böyle bakıldığında iman, insana bir şuur ve irade varlığı olarak, kendi varoluşunu nasıl gerçekleştirebileceği veya gerçekleştirmesi gerektiği hususunda da yol gösterir. 

        Ebedî ve sonsuz bir tinsel varlık inşasının hareket noktasıdır iman. Ve iman bir değer alanıdır. Mutlak varlığa iman, beraberinde bir değerler manzumesi getirir çünkü Mutlak Varlık aynı zamanda iyi, doğru, güzel ve yüce değerlerin hem kaynağı hem de teminatıdır. Mutlak Varlık’ın olmadığı bir düşünce sistematiğinde değerler de rölatif olarak tanımlanır. 

        Değerler, Allah’ın isim ve sıfatlarıdır Yesevî’ye göre. Bu, Asıl Varlığı bilmenin de, bağlanmanın da değerleri yaşamakla mümkün olacağı anlamına gelir. Böyle bir kavrayışta iman etmenin, muhakkak etik ve estetik tazammunları vardır, yoksa “iman ettim” deyip, değerden azade yaşamanın adı açıkça riyadır, hatta putperestliktir. Etik ve estetik değerden yoksun bir İslâm düşünülemez. Yesevî’nin “Hikmetler”i bu değerlerin bir ifadesidir.

        İnsan ancak değerler ile insan olur. Değerler olmaksızın insan, tabiattaki diğer varlıklar gibi yalın bir tabiat varlığıdır. İnsan ancak değer yoluyla bir şahsiyet varlığına dönüşür. Değerleri yaşayarak, temsil ederek, hatta kendinde inşa ederek, insan olur. Bu bakımdan insanın değerle ilişkisi dinamik bir mahiyettedir. Buna paralel olarak tekrar edebiliriz ki iman, insanı değerin yaşanması için bir aksiyona sevk eder. 

        İman, Mutlak Varlık’ı yakinen bilmektir. İman, bir bilgi türüdür ve fakat yalnızca bir bilgi türü değildir bir oluş biçimidir. İman, ontik ve epistemikdir. İman, bilme ve olma kapısını açar. Sadece bilme alanı değildir. “İman etmek” ve “salih amel işlemek” birlikte düşünülür burada1. Hikmet bilgisinde “olmak” vardır. Hikmeti arayan, hakikate yönelmiş bir insanın, kemâle yönelmiş bir ahlâk varlığı olduğu söylenebilir. Bu noktada insan; hikmet, hakikat ve ahlâk açısından birlenir. Birliğe yönelir.

        Her bir insan, kendi bulunduğu o seviyeden fakat her seferinde gelişerek o Birliğe katılır. Birliğe katılmak, değere katılmakla ( ya da değerden pay almakla) mümkündür. Hakiki değere bağlı olanlar, “ben şimdi oldum” deyip kendi içine kapanıp beklemezler. Değeri insanlığa insanlık için hatırlatırlar. Değerin ihyası sadece değere gönül vermekle olmaz. Değerle olmak bir oluş sürecidir. Hiçbir değer mutlak manada tüketilemez ve tanımlanamaz. İşte bu, değer fanatizmi olur. Ahmed Yesevî böyle bir değer fanatizminin de önüne geçecek şekilde, değerleri Mutlak’a bağlar. Referansı Mutlak olan, Hakk olan değerler, hakiki değerlerdir. Bir değerin hakiki olup olmadığı, o değere bağlanılarak gerçekleştirilecek olan davranışın daha üst bir insani yaşayışa çıkarıp çıkarmadığı ile ölçülür. Evrenselleştirilip evrenselleştirilemeyeceği ile ölçülür. Hatta belki, insanı madde derekesine mi indiriyor yoksa kendinden aşkın bir manaya mı götürüyor olduğu ile ölçülebilir. Değerin hakiki olup olmadığı, insanı kendi kendisine, kendi nefsine mi hapsedeceği yoksa evrensel, insani, bütünleyici bir düzeye mi taşıyacağı ile ölçülebilir. Kısacası değerin hakikiliği, insanı insanla birlikte-varoluş sürecine dâhil edip etmediği ile anlaşılabilir. Bu birlikte varoluş bir sen varlığı ile başlar, değerlerle bütünleşerek sonsuzluğa açılır. 

        Ahmed Yesevî’nin bize hatırlattığı değerler, hikmetler, bizi böyle bir sonsuzluğa taşır. Hikmetler’in kaynağı Kur’an-ı Kerim’dir. Vahyin içeriği hikmettir. Aslında hikmet, vahyedilmiş ya da edilmemiş bütün sahih inanç ve düşünceleri kapsar. Ancak hikmetlerin hikmeti Kur’an-ı Kerim’dir. Doğru bilgi, doğru düşünme, doğru inanç, doğru amel olarak da anlaşılabilecek olan hikmetler, bize bilmekle olmak arasındaki vahdeti anlatır. Zira ilm ile amel etmek hikmettir. Yesevî’nin “Hikmetler”inden anlıyoruz ki, burada hikmetle iman, cehaletle imansızlık eş anlamlı neredeyse. Çünkü cehalet, Hakk ile bâtılı ayırt edememek demektir. Hikmet ise, yaratıcı karşısında kulluğun idrakidir. “Kul benim deyip Hak emrini kılmayanlar, Kudretini görüp ibret almayanlar, iman, İslâm ahkâmını bilmeyenler”2 kıyamette mahçup olurlar. İman, bu nedenle hikmettir. Kendini bilen Rabbini bilir. Böyle bir bilgi, beraberinde bir yaşama biçimi, bir olma hâli getirir. İşte bu hâl, hikmetlerde sıkça vurgulanan değerlerle kendini gösterir.

        Ahmed Yesevî’nin hatırlattığı; adalet, yani her şeyi yerli yerinde değerlendirmek, nefse kul olmamak, iyi doğru ve güzele yönelmek, Hakk’ı Hakk için istemek, ölmeden önce ölmek, dünyaperest olmamak, riyakâr olmamak gibi çoğaltılabilecek pek çok değerin bize işaret etmiş olabileceği ahlâki, insani hayatın bugün adına evrensel, etik bir insanlık tasavvurunun da kapılarını araladığını söyleyebiliriz. 

        İmanın, hikmetle ve değerle birlikte düşünülüyor olması; bilen, fark eden, idrak eden bir insan varlığına dikkat çeker. Hikmetsiz ilmin de değersiz imanın da mümkün olmadığı ya da hakiki olmadığı vurgusu; Hakk karşısında kendi konumunu idrak etmiş, Hakk’a, hakikate yönelmiş, O’nun rızası için yola koyulmuş bir insan varlığına dikkat çeker. “Hakikat bilmeyen âdem imesdür”3 yani “Hakikat bilmeyen insan değildir.” Yesevî’ye göre. Hakikat bilmemek ise imansızlıktır. Hakk bilmemektir çünkü. Oysa Yesevî’nin bağlısı olduğu değer sistematiğinde, Hakk bilenler yani “iman edenler, salih amel işleyenler, birbirine Hakk’ı ve sabrı tavsiye edenlerden”4 olmak esas kabul edilmiştir. 
Yazının devamını okumak için üye olun, abone üye için tıklayınız.
Türk Yurdu Aralık 2016
Türk Yurdu Aralık 2016
Aralık 2016 - Yıl 105 - Sayı 352

Basılı: 12 TL

E-Dergi: 5 TL

Sayının Makaleleri İncele