Küreselleşen Dünyanın ve Bilgi Çağının Türkiye’sinde Eğitim: Eğitimimizin Bugününe ve Geleceğine Bakış

Ekim 2016 - Yıl 105 - Sayı 350


        Günümüzde hayatın her alanında baş döndürücü bir değişim yaşanmakta, yeni yeni sorunlar ortaya çıkmakta ve yeni paradigmalara (bakış açılarına) ihtiyaç duyulmaktadır. İçinde yaşadığımız çağ çeşitli şekillerde (uzay çağı, internet çağı, siber çağ, yalnızlık çağı, yabancılaşma çağı, sanal bir dünyada yaşama çağı) isimlendirilmekte ve ağırlıklı kabul ile bu çağa “Bilgi Çağı”, bu çağın gereklerini yerine getirerek çağa ayak uyduran toplumlara da “Bilgi Toplumu” adı verilmektedir. Eskiden uzun süre alan insanlık bilgisinin artması günümüzde oldukça kısa süreye inmiş, eğitimin bilgi toplumu olmanın önemli bir aracı olduğu hemen herkes tarafından kabul edilmiştir. 

        Eğitim, varlığı insan yapma bilim ve sanatıdır. Eğitim ile toplumun sahip olduğu değer yargıları ile bilgi ve beceri birikiminin yeni kuşaklara aktarılması amaçlanır. Eğitim, karşılığı çoğunlukla uzun zaman alan önemli ve maliyetli bir yatırımdır. Bireyi ve toplumu değiştirme, dönüştürme ve geliştirme süreci olan eğitim, toplumun bireylerini, bütün kesimlerini (cemaat, tarikat, cemiyet, partiler, sivil toplum kuruluşları vs.) ilgilendiren bir çatışma, mücadele, tartışma ve ilgi alanı olmaya devam etmektedir. Eğitim yoluyla bireyin eksik davranışları tamamlanır, yanlış davranışları düzeltilir. Böylelikle tek tek bireyleri iyi eğitmek yoluyla değerleriyle uyumlu, üretken, güçlü, başarılı, mutlu ve iyi yetişmiş bireyler ve bu bireylerin oluşturduğu bir toplum oluşturmak hedeflenir. Bu yönüyle eğitimin bir toplum mühendisliği alanı olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. 

        Gerek Osmanlı İmparatorluğu gerekse cumhuriyetin ilanından bu yana aydınlanma sürecini ıskalayan bir ülke olarak Türkiye, eğitiminde çeşitli reformlar yapma gayretinde olmuş, ancak bu gayretler istenen sonuçları verememiştir. Bunun en önemli nedeni olarak eğitimle doğrudan ya da dolaylı olarak ilgili olan herkesin, diğer bir deyişle bu ülkede yaşayan herkesin nasıl bir birey, nasıl bir toplum ve nasıl bir dünya istediğine dair bir fikrinin olmayışının, fikri olanların ise kendi aralarında bir uzlaşısının olmayışı olduğu söylenebilir. Bu yönüyle eğitim sistemimiz siyasal iktidarların, o hükümetlerin milli eğitim bakanının kendi uygulamalarını dahi sürekli değiştirdiği, değişen milli eğitim bakanlarının önceki bakanının uygulamalarını değiştirdiği, yap-boz hâline getirdiği bir alan olma şanssızlığı yaşamaktadır. Bunu yakın zamanda orta öğretimde ders geçme ve kredi sisteminde, eğitimin kademelendirilmesinde (5 yıl zorunlu+3 +3, kesintisiz 8 yıllık zorunlu+3, 4+4+4 ile 12 yıl zorunlu eğitim sistemi) somut olarak görmek mümkündür. Eğitimimizin vizyon ve misyonu nedir sorusuna net olarak verilecek bir cevap olmadığı gibi henüz ülkemize özgü bir “Milli Eğitim”den söz etmek de mümkün değildir.

        Türk eğitim sisteminin son birkaç yüzyıldır karşı karşıya bulunduğu problemleri aşmaya yönelik istekler, görüşler ve faaliyetler, Türk eğitim tarihinin önemli bir boyutunu oluşturur. Bu boyut, temelde toplumun derinden yaşadığı Batılılaşma süreciyle çok yakından ilişkilidir. Söz konusu sürecin en çarpıcı sonuçlarından birisi de kültürel Batılılaşmadır. Kısaca Batı kültür ve medeniyetini benimseme olayı olan kültürel Batılılaşmanın en önemli araçlarından biri mevcut eğitim sisteminin amaç, muhteva, metot ve organizasyon yönlerinden reforme edilerek, Batı eğitim sistemlerini ve anlayışlarını model alan bir oluşuma girişilmesi olagelmiştir. Bugün her tip ve seviyedeki okulların ve bütünüyle eğitim sisteminin amaç, muhteva, metot ve organizasyon yönlerinden, bütün şikâyet ve problemlere rağmen ilk bakışta Batılı özellikler taşıdığı bilinen bir gerçektir (Kafadar, 1997:9). Türk eğitim sistemi şu anki hâliyle, sistem olma özelliğini önemli ölçüde kaybetmektedir. Çünkü eğitim sistemi ilköğretimde eski Doğu Bloku ülkeleri ile bazı İskandinav ülkelerinin, ortaöğretimde, ağırlıklı olarak Fransa’nın, yükseköğretimde ABD’nin modellerinin örnek alınmasıyla oluşturulmuştur. Farklı temellere dayalı modellerden alınan parçalardan oluşturulan ve sistem olma özelliğini tam olarak taşımayan bugünkü eğitim yapısının sağlıklı işleme ihtimali bulunmamaktadır (Ergün, 1999’dan akt: Erdoğan, 2005:8). 

        Zorunlu eğitimden geçen ve geçmek zorunda olan insanlarımıza bakıldığında genelde eğitime, eğitilmeye oldukça direnç gösterildiği, istenen davranışların kazanılmadığı/kazandırılamadığı, dolayısıyla eğitim ve öğretimde oldukça başarısız olduğumuz görülmektedir. Aynı durum yaşam boyu öğrenme ilkelerinin en fazla geçerli olduğu öğretmenlik mesleği için de geçerlidir. Gerek milli eğitimin hizmet içi eğitim uygulamalarının etkili ve verimli olmayışı, gerekse öğretmenlerin hizmet içi eğitimin gereğine ve önemine inanmayışları öğretmenlerde davranış değişikliği yapmayı zorlaştırmakta, bu da toplumda değişimin başlatıcı ve sürdürücüleri olan öğretmenlerin ve eğitimin başarısızlığına yol açmaktadır.

        Türkiye’de eğitim kademelerine göre nicelik yönünün en önemli boyutlarından biri olan okullaşma oranlarına bakıldığında ilkokul, ortaokul, lise ve yükseköğretim için durumun kabul edilebilir düzeyde olduğu söylenebilir. Çağ nüfusunun tamamını örgün eğitim sistemine alması gereken okul öncesi eğitim kadememiz ne yazık ki, okullaşma oranında oldukça hem diğer eğitim kademelerimize göre hem de AB ülkeleri ve kendi seviyesindeki ülkelerden oldukça geride kalmıştır. Bunun en önemli nedenlerinden birisi okul öncesi eğitimin değeri ve öneminin oldukça geç anlaşılmış olmasıdır. Oysa okul öncesi eğitim çocuğun yaşamının ilk yıllarında bedensel, zihinsel, sosyal, ruhsal, dil, kişilik, ahlak vb. yönlerini geliştirerek onu bu eğitimi almayanlara göre daha avantajlı kılar. Erken yaşta en iyi şekilde eğitim alan çocuklar almayanlara göre hayatlarının geri kalan dönemlerinde eğitime devam etme ve eğitimde ve de hayat başarısında daha yüksek performans göstermektedir. Okul öncesi eğitimi Türkçenin erken yaşlarda doğru olarak öğrenilmesini de kolaylaştırmaktadır.

        Eğitim sistemimizin en önemli sorunlarından biri öğretmen yetiştirme olarak karşımıza çıkmaktadır. Pedagojik formasyona sahip olup öğretmenlik bekleyen, yüzbinlerce aday (başta fen-edebiyat fakültesi mezunları olmak üzere) eğitim sistemini zorlamaktadır. Hâlen öğretmenliğe kaynaklık edecek fakültelerin hangileri olduğu tam olarak açıklığa kavuşamamıştır. Atanamayan öğretmen sorunu ve öğretmenleri yetiştirecek kurumların hangilerinin olacağının belirlenemeyişi sorunu içinden çıkılamaz bir hâl almaya doğru gitmektedir. Benzer şekilde, hizmet öncesi eğitimde de eğitim fakülteleri programı ile okulların programları arasında uyumsuzluktan kaynaklanan sorunlar devam etmekte, eğitim fakültelerinin yeniden yapılandırılarak bu sorunun çözülmesine çalışılmaktadır. Kültürümüzde “beşikten mezara kadar ilim öğrenmek” olarak formüle edilen hayat boyu öğrenme anlayışı toplumumuzda olması gerektiği kadar kabul görmemiş, daima gelişim göstermeyi mecbur kılan öğretmenlik mesleğinde dahi hizmet içi eğitim bir sorun olarak devam edegelmiştir. 

        Eğitim sistemimizin en önemli eksikliklerinden biri de eğitimimizin nitelik sorunlarıdır. Eğitim sistemimiz ne yazık ki; öğrencilerimizde yaratıcılığı, araştırma ve sorgulamayı, eleştirel düşünmeyi, problem çözme ve karar vermeyi, demokratik davranmayı, etkili iletişim kurmayı, analitik düşünmeyi, birlikte çalışma ve işbirliği becerilerini gerektiği kadar geliştirememektedir. Dünyada eğitimin her alanında davranışçılığın ağırlıkta olduğu, öğretmen merkezli ve ezberci eğitim anlayışı yerini yapılandırmacılığa, öğrenci merkezliliğe, çoklu zekâ kuramının uygulanmasına, proje tabanlı öğrenme, öğrenmenin öğrenilmesi vb. gibi uygulamalara daha önceden geçildiği hâlde, Türkiye bu çağdaş uygulamalara eğitiminde ancak 2004 yılında yer vermeye başlamıştır. Bu çerçevede eğitim-öğretim programlarında, amaç ve içerikte, yöntem ve tekniklerde, ders materyallerinde, ölçme ve değerlendirmede köklü değişikliklere gidilmiştir. Günümüzde bu köklü değişimlerden gerektiği gibi sonuç alınabildiğini söylemek kolay değildir. Kâğıt üzerinde iyi ve doğru olarak gözüken şeylerin uygulanmasına bakıldığında bunların gerektiği gibi yapılmadığı görülmektedir. Kervanın yolda düzülmesi-düzelmesi-dizilmesi anlayışının hâkim olmasından kaynaklı olarak; öğretmenlerin ve karar vericilerin bu çağdaş gelişmeleri (yapılandırmacılık vb.) tam olarak bilmeyişi ve bu konuda eğitim verilmeyişi, gerek emek ve enerji kaybına gerekse ekonomik kayıplara neden olmaktadır. Örneğin; çok yüksek maliyetli FATİH projesi, (Fırsatları Artırma ve Teknolojiyi İyileştirme Hareketi) “Her öğrencimizin en iyi eğitime kavuşması, en kaliteli eğitim içeriklerine ulaşması ve eğitimde fırsat eşitliğinin sağlanması için tasarlanmış olan proje, eğitimde teknoloji kullanımıyla ilgili dünyada uygulamaya konulan en büyük ve en kapsamlı eğitim hareketi” olarak gösterilmiş, ancak yüksek maliyetine karşılık beklenen yararı sağlayamamıştır.

        Eğitim kurumlarımızda millî kültür değerlerimizin aktarımı konusunda da yetersizlik söz konusudur. Ülkemizin yaşadığı en büyük sorunlardan biri de tek kültürlülüğü-baskın Batı kültürünü (dil, inanç, değer vb.) empoze eden ya da dayatan küreselleşmedir. Küreselleşmenin etkisi ve gerekli tedbirlerlerin zamanında alınmayışının bir sonucu olarak Türk kültürünün küreselleşmenin tehdidi altında olduğu bilinen bir gerçektir. Küreselleşme ile birlikte her alanda olduğu gibi kültür açısından da sınırlar giderek ortadan kalkmakta, baskın kültürlerin yarattığı değerler dünyanın ortak değerleri olarak benimsenmektedir. Değerler bireysel ve toplumsal davranışlara yön verirler. Toplumsal yaşam değerler aracılığıyla düzenlenir. Günümüzde bireysel değerlerden toplumsal değerlere, toplumsal değerlerden küresel değerlere doğru yönelim söz konusudur. Yeni kuşakların bugünkünden farklı koşulları olan bir dünyada yaşamak zorunda olacağı gerçeğinden hareketle; bireylerin gitgide küçülen ve daha da küçülecek olan bir dünyanın dünya vatandaşlığında, kendi benlik, kimlik ve kişiliğini koruyarak yaşaması ancak eğitim ile sağlanabilir. Küreselleşen dünyada en azından geçerli bir yabancı dili gerektiği kadar bilmek bir mecburiyet olarak karşımıza çıkmakta, buna karşılık yabancı dil öğretiminde de neredeyse ilkokuldan başlayarak üniversite yıllarına kadar ders konulmasına rağmen başarılı olunamamaktadır. Yabancı dille öğretim başlı başına bir sorun olarak karşımızda durmakta, eğitimin millî yönüyle çelişmektedir. 

        Geçilmesi düşünülen Başkanlık sistemi ile eğitimde yerelleşme ve yerinden yönetim konularının dikkatli bir şekilde ele alınması oldukça önemlidir. Üniter yapı içerisinde merkezilikten kaynaklı sorunların çözümü için yapılacak yerel ve yerinden yönetime yönelik düzenlemeler ülkenin hassasiyetleri dikkate alınarak planlanmalı, eğitimin birliği sağlayıcı olduğu gibi bölünmeyi ve parçalanmayı da sağlayan bir unsur olabileceği, bu amaçla kullanılabileceği unutulmamalıdır.

        Türk eğitim sisteminin en önemli sorunlarından biri de mesleğe yöneltme ve mesleki eğitimdir. Genç bir nüfusa sahip ülkemizde her öğrencinin yeteneklerinin erken yaşlarda belirlenerek geçerli bir mesleğe yöneltilmesi ve meslek sahibi olarak işgücü piyasasına girmelerinin sağlanması konusunda da çok fazla ilerleme sağlanamamıştır. Liseyi bitiren hemen her öğrenci üniversite sınavına girmekte, kazanamayanlar herhangi bir mesleğe sahip olmaksızın yaşamını sürdürmeye çalışmaktadır. Eğitim kurumlarında rehberlik ve kariyer danışmanlığı hizmetlerinin etkili ve verimli bir şekilde verilmesiyle ülkenin en önemli kaynağı olan insan kaynağının israf edilmesinin önüne geçilmeli, herkes yeteneğine göre eğitim almalı, alabilmelidir.  

        Günümüzde bilginin hızla artmasına bağlı olarak, bilgiyi üretecek ve kullanacak bireylerin yetiştirilmesi önem kazanmaktadır. Üretilen bir bilgi internet kanalıyla birkaç saniye içinde dünyanın her yerindeki insanların kullanımına açılabilmekte, dünyanın herhangi bir yerinde olan bir ürünü (bilgiyi) satın alarak getirtmek mümkün olmaktadır. Eğitimde bilginin ve bilgi üretmenin değeri artmış, bireylerden bilgiyi üretmesine yönelik çabalar artmış ve inovasyon- yenileşim (değişen koşullara uyabilmek için toplumsal, kültürel ve yönetimsel ortamlarda yeni yöntemlerin kullanılmaya başlanması) önem kazanmıştır. 

        Eğitimimizde son zamanlarda okullaşma oranı, derslik sayısı, derslik başına düşen öğrenci sayısı ve dersliklerin donanımında kayda değer iyileşmeler olmuştur. Ders kitaplarının devlet tarafından ücretsiz verilmesi yerinde ve doğru bir uygulamadır, ancak ders kitaplarının niteliğinin düşük olması nedeniyle öğretmenler tarafından okutulmaması önemli ve düzeltilmesi gereken bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Seçmeli derslerle ilgili düzenleme ile öğrenci merkezli eğitim anlayışına uygun olarak öğrencilerin ilgi ve ihtiyaçlarına göre seçmeli derslerin oluşturulması doğru bir uygulama olmasına rağmen bu alanlarda dersi gerektiği gibi verecek öğretmenlerin olmayışı bu uygulamayı etkisiz ve verimsiz kılmaktadır. 

        Eğitimimizin en büyük sorunlarından biri de çocuk ve gençlerimizin eğitimi, öğretimi ve öğrenmeyi sevmemeleri ve okullarda mutlu olmayışıdır. Bunu okulların kar, fırtına vs. nedenlerle tatil edilmesi durumlarında en somut şekillerde görebilmek mümkündür. Okullarımız teorik bilgilerin yükleme yapıldığı ve sınav ile kâğıda dökülerek ölçüldüğü sıkıcı mekânlar olma özelliğini korumaktadır. Öğrencilerimizin spor, müzik ve resim yapabilme, hobilerini geliştirilebileceği imkânlar hemen hemen hiç yoktur. Oysa bina ve fiziki mekânlar olarak her derecedeki okulların öğrencilerin mutlu olup rahat edeceği şekilde tasarlanması çocuk ve gençlerimizin okulu sevmelerinde önemli bir faktördür. Okullarımızın albenisi yoktur ve adeta öğrencilerin okuldan uzak durmaları için tasarlanmışlardır. Sınıflar sadece teorik bilgiye uygun olarak tasarlanmış olup öğrencilerin öğrendiklerini yaparak-yaşayarak, uygulayarak öğrenmelerini sağlamaya yönelik değillerdir.

        Daha neredeyse ilkokulun ilk yıllarında çocuklarımızın, ebeveyn ve öğretmenleri tarafından sınava ve testlere hazırlanıyor olması çocukların okulu, eğitimi, öğretimi ve öğrenmeyi sevmelerinin önündeki en büyük engel olarak karşımıza çıkmaktadır. Sınav odaklı eğitim anlayışı eğitimimizin en büyük sorunlarından birini oluşturmaktadır. Spor, müzik ve resim gibi aslında oldukça önemli olan bu alandaki dersler TEOG (Temel Eğitimden Ortaöğretime Geçiş), YGS (Yükseköğretime Geçiş Sınavı)ve LYS (Lisans Yerleştirme Sınavı) gibi geleceği belirleyici olan bu sınavlar nedeniyle önemsenmemekte, çoğunlukla bu derslerin saatlerinde bu sınavlarda puan getirecek dersler yapılmaktadır. Çocuklar ve gençler okullarından arta kalan zamanlarını özel ders alarak, dershaneye veya etüt merkezlerine, özel öğretim kurslarına giderek harcamakta, sınav stresi ile küçük yaşlarda tanışmakta ve öğrenim hayatı bitene kadar sınav stresini yaşamaktadır. Okullarımızda sosyal ve kültürel etkinliklere gerektiği kadar yer verilmeyişi, yer verildiği durumlarda ise öğrencilerin bu tür etkinliklere zaman ayıramaması ve katılamaması da üzerinde durulması ve çözülmesi gereken sorunlardandır. Bütün bu sınav merkezli yaklaşıma rağmen ulusal bazda ve uluslararası yapılan TIMSS, PISA sınavlarında başarılı olunamamıştır.

        Küreselleşme süreci ile eğitimde ortaya çıkan gelişme ve değişmelerin bazıları şunlardır: Eğitim uluslararası alanda dolaşıma açık, getirisi bir sektör olarak karşımıza çıkmakta, diğer ülkelerde eğitim gören öğrenci sayısı hızla artmaktadır. Eğitimin kalitesi sorgulanmakta, kalite arayışlarına girilmekte, eğitimde standartlar belirlenmekte, akreditasyon çalışmaları hızlanmakta, diploma denklikleri kurulmaktadır. Okul öncesinden yükseköğretimin her kademesine kadar amaç, içerik, yöntem, araç-gereç ve ölçme-değerlendirmede değişimler söz konusu olmaktadır. Dünyanın her yerindeki eğitim kurumları arasında iletişim ve işbirliği gün geçtikçe artmakta, öğrenci-öğretmen ve uzman değişimleri yapılmaktadır. Öğrenci, öğretmen ve uzman değişimleri bireylerin farklı sosyokültürel ortamlarda bulunmasını gerektirmektedir. Bu da farklı kültürlerin bilinmesini ve öğretilmesini zorunlu kılmaktadır. Eğitimde yaşam boyu eğitim (beşikten mezara kadar) eğitim ilkesi ön plana çıkmaktadır. Eğitim, her zaman, her yerde ve yaşamın an ve alanında olan bir faaliyettir. Yaşam boyu eğitim kapsamında yetişkinlerin eğitim süreci dışında kalmaması, isteyenin istediği eğitimi alabilmesi sağlanmaya çalışılmaktadır. 

        2000’li yıllarda dünya ve ülkemiz gün geçtikçe büyüyen sosyal problemlerden, şiddet ve hoşgörüsüzlükten, savaş ve çatışmalardan fazlasıyla etkilenmektedir. Bu noktada evrensel ve millî-yerel değerlerin çocuk ve gençlere öğretilip kazandırılmasında eğitim kurumlarına oldukça önemli görevler düşmektedir. 2000’li yıllarda çocuk ve gençleri eskinin yol ve yöntemleriyle yetiştirmek mümkün değildir. 2000 yılı ve sonrası doğanlara Z kuşağı adı veriliyor. Z Kuşağı bireylerinde; daha yaratıcı ve yenilikçi, geleneksellikten uzak, daha tüketici, kolayca tatmin olmayan, sonuç odaklı, otoriteye karşı dirençli, otoriteye karşı tepkili ve saldırgan, özgüveni yüksek, teknolojiyi çok iyi bilen, kullanan ve hayatlarının bir parçası olarak gören, teknoloji ile iletişimde güçlü ancak yüz yüze iletişimde zayıf, egosantrik, bencil ve yalnız, empati yoksunluğu yaşayan, pratik ve kolaycı, sosyalleşememe, mutsuzluk gibi özellikler yaygın olarak görülmektedir. Aile çocuklarının eğitiminde oldukça zorlanmakta, çocuğunu nasıl eğiteceğini bilememekte, iyi okul, iyi öğretmen arayışında, eğitim kurumları ise ailenin eğitemediği bireylerle, onların yarattığı sorunlarla başa çıkmak, çocuğu ve aileyi eğitmek göreviyle baş başa kalmış durumdadır.

        Sonuç

        Mevcut durumu itibarıyla eğitim sistemimiz, çağın gerektirdiği koşulları ne yazık ki yakalayamamıştır. Muasır medeniyet seviyesini yakalamış bir Türkiye’nin olabilmesi için yeni kuşaklar öncekilerden daha iyi eğitilmek durumundadır. Eğitim kurumları küreselleşmenin ve bilgi çağının getirdiği ve gerektirdiği değişimi yapmak zorundadır. Bireyler ve toplumlar (ülkeler) arasında gittikçe artan bir rekabet söz konusudur. Eğitim kurumları, bireyleri sadece ülke ihtiyaçlarını değil aynı zamanda dünyadaki gelişmeleri de dikkate alarak yetiştirmelidir. Küreselleşme sürecinde ve bilgi çağında; hızla değişen teknolojiye ayak uyduran, demokrat ve katılımcı olan, bilgi üretmeyi, üretilen bilgiye sahip olmayı, bilgiyi kullanmayı başarabilen, öğrenmeyi öğrenmiş, bilişim teknolojilerini en iyi şekilde kullanabilen, değişime-gelişime inanan, yenilikçi-yaratıcı, açık fikirli, hak- hukuk ve adalet konusunda duyarlı, ekiple çalışma yeteneğine ve takım ruhuna sahip, girişimci, artan rekabet ortamında diğerleriyle rekabet edecek bilgi ve beceriye sahip, öğrenmeyi öğrenen- sürekli öğrenen, diğerleriyle birlikte yaşama becerisine sahip, kendi kültürel değerlerini özümsemiş, diğer kültürel değerlerin farkında olan, farklılıklara saygılı ve hoşgörülü, farklılıkların zenginlik olduğunun bilincinde olan ve farklı kültürlerin ve/veya kültürel farklılıkların asimile olmadan yaşamasını isteyen, ayrımcılık yapmayan, ayrımcılığa karşı çıkabilen, küresel boyutta sorumluluklar üstlenebilen, dil, din, ırk, cinsiyet vb. ayrımı yapmayan, geniş görüş açısına sahip (farklı yönlerden bakabilen), empati yeteneği gelişmiş, araştırma ve sorgulama yapabilen, eleştirel düşünebilen, problem çözen ve karar verebilen, etkili iletişim kurabilen, analitik düşünebilen, birlikte çalışma ve işbirliği becerilerine sahip, sorumluluk sahibi, doğru kararlar alabilen, başkalarının yönlendirmesine ihtiyaç duymayan, Türk kültürüne tam anlamıyla vakıf, diğer kültürler karşısında asimile olmayan, dünyanın her yerinde kendi ayakları üzerinde durarak başarılı olan, Türkçeyi çok iyi bilen ve geçerli bir yabancı dili iyi bilen insanlardan oluşan bir toplum yaratma, eğitimimizin en önemli amacı olmalıdır. 

Türk Yurdu Ekim 2016
Türk Yurdu Ekim 2016
Ekim 2016 - Yıl 105 - Sayı 350

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele