Yumuşak Güç Türkiye

Ekim 2016 - Yıl 105 - Sayı 350


        “Soft power” (yumuşak güç) kavramı Türk dış politikasının son yıllarına damgasını vurmuştur. Ülkemizin dış politikasını oluşturan siyasi irade iki temel dış politika kavramı üzerinden hareket etmiş, öncelikle ifade edilen ve uygulamaya konulan “komşular ile sıfır sorun” politikası iddialı bir şekilde dillendirilmiş ise de ülkemizin komşuları ile sorunları yerli yerinde durmakta, hatta geçen yıllar içerisinde yaşanan gelişmeler nedeni ile ilişkilerimiz daha sorunlu olarak tanımlanmaktadır. Takiben ifade edilen soft power (yumuşak güç) politikasının ise kavram ve kuram olarak orijinali Batılılara aittir. Amerikalı Joseph Nye tarafından 1990 yılında ortaya atılan kavram dış politikada güç kullanımına yeni bir anlam yüklemekte idi.

        Devletlerarası ilişkilerde belirleyici olan güç kullanımının ordularımızın gücü, kaba güç ve bunlara dayalı direkt ve dolaylı eylemler ile şekillendirilmesinden ziyade ABD’nin millî varlık ve gücünün sahip olduğu potansiyel argumanları devreye sokarak aynı sonuçları elde edebileceği tezidir.

        2004 yılında konuyu ortaya koyan Nye Amerika’nın dünyaya açıldığı I. Dünya Savaşı ile II. Dünya Savaşı arasında kalan dönemde kendi millî gücü kültürel unsurlarının çekiciliği, Hollywood filmlerinden savaşlar ve yoksullukların ezdiği dünya da onların cazibe merkezi olarak algılanmalarına yol açan “American dream (amerikan rüyası)”lerine kadar zaten uyguladığı politikaları yeniden dünyaya sunuyordu.

        Buna göre Nye, dış politikanın temel argumanı “hard power-sert güç’’ yerine işbirliğini öne çıkaran, muhataplarınıza kendi cazip şartlarınızı göstererek oluşturulacak politik dil ile hayranlık uyandırılarak politik çıkarların gerçekleştirilebileceği yaklaşımını önerir.

        ABD sağlamayı istediği dış politika hedeflerine ulaşmak için karşısındaki muhataplarının düşünce ve davranışlarına etki edebilme özellik ve yeteneklerini değerlendirerek yeni bir strateji uygulayabilirdi. Aslında birbirine zıt gibi görünen bu iki kavram söz konusu dış politika ve strateji olunca birbirinden direkt etkilenen birçok özelliğe de sahiptir.

        Son yıllarda Türk dış politikasına yön verenler ise soft power-yumuşak güç kavramına yeni bir anlam ve yorum getirmek istediler. Onlara ilham kaynağı olan bu Amerikan yorumu, Türkiye’nin bölgesindeki durumu ile benzeyen özellikler içeriyordu.

        Türkiye’nin bölgesindeki ülkelere nazaran demokratik gelişimi, ekonomik potansiyeli, büyüme hızı ve görece sosyal refahı komşu ve yakın ülkelerde ciddi etkileşimler oluşturabilirdi.

        İlk yıllarda ortaya konulan “komşular ile sıfır sorun” politikası Osmanlı İmparatorluğu’nun her bakımdan mirasçısı olan Türkiye tarafından uygulanmaya çalışıldı, üstelik kuruluşundan beri Batı ile iyi ilişkiler geliştirmeye özen gösteren Türkiye özellikle II. Dünya Savaşı’ndan sonra tamamen Batı yanlısı politikalar takip etmişti. Sadece yüz yıl önce Türkiye’nin bugünkü komşularının hemen tamamı Osmanlı tebaası idi. Komşular ile ilişkiler ise; isterse Batı yanlısı olsunlar soğuk ve gergin geçen ilişkiler idi. Ekonomik işbirliğini arttırarak var olan sorunların güvenlikçi politikalar yerine ekonomiyi önceleyen yaklaşımlar ile aşılmasına çalışıldı, ancak dünyanın bu en sıcak bölgesinde gerek yerel çıkarlar gerekse direkt ve dolaylı çıkar sahiplerinin politikaları Türkiye’nin politikalarına galebe çaldı.

        Özellikle İran -Irak’taki Federe Kürt devleti Suriye gibi ülkeler ile sıkı ilişkiler geliştirilmeye çalışıldı. Politik meselelerde birlikte hareket etmenin yolları arandı. Geçen yılları hatırlayacak olursak İran’ın Batı ile nükleer müzakerelerinde arabulucu olmaktan tutunda, Irak’ta hem merkezi hükümet hemde kuzey Irak Kürtleri ile ciddi işbirliğine girişildi. Suriye diktatörü Esad ülkemizde ağırlanırken iki kardeş ülkenin tam bir ortaklık içinde hareket etmesi konuşuldu. Suudi Arabistan, Katar, Libya, Mısır gibi ülkeler ile ilişkilerde yaşanan gelişmeler ve bu politikaların yansımaları Türk dış politika yapıcılarına cesaret veriyordu.

        Bu dönemde Arap sokaklarının kahramanı konumuna yükselen Türkiye Başbakanı, Filistin meselesinde İsrail’e karşı sert söylemi ile ezgin Arap kitlelerinin gözünde büyüyordu. Bölgede Arap Baharı olarak başlayan gelişmeler zamanla kaos ve kargaşaya, iç çatışmalara ve savaşlara dönüştü / dönüştürüldü.

        Türkiye, Mısır’da İhvan’ı -Müslimin eğilimli Mursi yönetimini, keza Suriye ve Libya’da benzeri grupları destekliyordu. İlk başlarda ABD ve Batı, Arap Baharı olarak adlandırılan gelişmelere temkinli yaklaşırken özellikle Libya’da ABD büyükelçisi Chris Stewenson’un öldürülmesi sonrasında gelişmelere kendi lehine direkt ya da dolaylı olarak müdahale etmeye başladı.

        Türkiye’nin Libya’daki müdahalesi yetersiz ve etkisiz kaldı. Mısır da Mursi hükümetine karşı darbe yapan Sisi ABD İsrail ve Batı tarafından açıkça desteklendi. Bölgede iç savaşlar, kaos ve kargaşa sürerken Türkiye “hümaniter” (insancıl) ve “realist’’ (gerçekçi) siyasal söylem arasında giderek sıkışan bir dışpolitika yaklaşımı içerisine girdi. Son derece sert bir siyasal söylem ile bölge meselelerini seslendirmeye devam etti. Türk dış politika yapıcıları ABD ve Batılıların takip ettiği politikalar ile İsrail’in saldırgan tutumunu yüksek tonda ve sert bir dille eleştirirken Türk dış politikasının söylemleri ile eylemlerinin etkinliği ters orantılı idi. Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de “Mavi Marmara’’ gemisi nedeni ile yaşadığı gerginlik sonrası İsrail; önce Kıbrıs Rumları sonra Grekler hatta Rusya ve Mısır ile işbirliği yaparak attıkları adımlar ile Doğu Akdeniz’deki stratejik Türk varlığını sıfırlamaya yönelik adımlar atmışlardır. Buna karşılık vermek isteyen Türkiye’nin Mursi hükümeti dönemi Mısır donanması ile birlikte Doğu Akdeniz’de yapmayı planladığı donanma tatbikatı Mursi hükümetinin devrilip Sisi’nin işbaşına gelmesi ile suya düşmüştür.

        Yemen’de yaşanan iç savaşta Türkiye’nin takındığı tavır Suriye siyasetine benzer bir yaklaşım ile oluşturulduğu için ABD ve Batı tarafından kabul görmediği gibi Sünni olmayan Müslüman dünyasının eleştirdiği “Ortodoks Sünni bir tona” sahipti. İran ABD ile meselelerini çözerken Türkiyesiz hareket etmeyi tercih etti. Bölge sorunlarını ele alırken mazlumların yanında emperyalizmin karşısında bir politik dil ve görüntü oluşturulurken “börklü askerler’’ ile törenler yapılması ile tutturulan siyasal söylem birleştiğinde İslam dünyasında “Neoosmanlıcı” bir algıya yol açtı.

        Arap entellektüelleri arasında Türk dış politikasına eleştiriler yükselmeye başladı. Genel hatları ile Suriye’de zaten sıkıntılı bir siyaset takibeden Türkiye’ye Suriye muhalefeti içerisinde Kaideci gruplara yakın durmak suçlamaları yöneltildi. Türkiye’nin siyasal söylemi ile bölgede yaşanan olaylar karşısındaki fiili etkisizliği bugün Türk dış politikasının temel sorunlarından birisi olarak karşımızda durmaktadır. Asıl çarpıcı nokta Türkiye’nin dört yıl boyunca ısrar ve inat ile takip etmiş olduğu politikaları hızla terkederek tıkanan bölge politikalarında ABD Rusya ve Batı ile birlikte hareket etmeye başlamasıdır. Türkiye IŞİD karşıtı çekirdek koalisyona katılmış, ülkedeki İncirlik ve Diyarbakır üsleri özellikle ABD’nin kullanımına açılmıştır. Her bakımdan bu gelişme Türkiye’nin bağımsız “soft power-yumuşak güç”  politikalarının sonu olmuş bölgede siyasal ilişkileri domine eden ABD ile var olduğu söylenen “stratejik partner’’ ilişkisi pragmatik çıkar ilişkilerine dönüşmüş / dönüştürülmüştür.

        Türkiye Libya’dan Yemen’e Mısır’dan İran’a ciddi tereddütler ile karşılanan dış politikalarına yeni bir yön tayinine ihtiyacı olduğu ortaya çıkmaktadır.

        En önemlisi “uzun vadeli stratejik öngörü” ile geliştirilmiş ülkenin millî çıkarlarına hizmet eden “consolide opinion” (belirli maksada matuf olarak düzenlenmiş planlı açıklamalar) kurallarına özellikle bağlı kalınan uygulamalara ihtiyacı vardır.

        Dış politikanızda adını ne koyarsanız koyunuz nihayetinde uygulanacak politikalar “Devletin ali menfaatleri” doğrultusunda önceden belirlenmiş gücünüz ile mütenasip planlamalar olmalıdır.

        Ülkemiz cumhuriyetin ilk yıllarından beri Atatürk tarafından önemle ifade edilen bir “sacayağı” (üç temel destek) üzerinde ayakta durmaktadır: Ordu, millet, meclis. Bu yapı gerçek manada günümüze kadar senkronize edilememiştir.

        Bu durum Türkiye üzerinde planları olan güçler tarafından güçleri ve Türkiye üzerindeki etkileri oranında kolaylıkla uygulanabilen dış politika dayatmalarını yaşamamıza sebep olmuştur.

        Türk dış politikası; yerli ve millî olmak adına gücünün üzerinde sertlikte beyanatlar vererek kendi kendisini zora sokan bir siyasal söylem benimserken diğer yandan komşular ile sıfır sorun politikaları deklare ederek “real politik” (gerçek millî güce uygun politik yaklaşım)’ten uzaklaşmış, “soft power-yumuşak güç” dostlarını arttıramadığı gibi, bölgede kendisini yakından etkileyen politik gelişmelerin dışına itilerek etkisizleştirilmiştir.

        Türkiye 2016’da yeni Başbakanı ile içeride 7 Haziran ve 1 Kasım seçimlerinin sonuçları ile bölgesinde yaşanan gelişmeleri hesap ederek yeni bir dış politika yaklaşımı deklare etmiştir. “Düşmanlarımızın sayısını azaltmak dostlarımızın sayısını arttırmak” olarak ifade edilen bu yaklaşım, aslında içeride uzun yıllardır yaşanan terör eylemleri, dışarıda Suriye meselesinde direkt ve en ağır şekilde etkilendiğimiz gibi sebepler ile Kırım’ı Rusya’nın işgali karşısında fazla bir şey yapılamaması; İsrail ile 2010 yılından beri kötüleşen ilişkiler ve nihayetinde ABD ve Batı ile yaşanan gerginliklerimizin dış politikada oluşturduğu risklere ve daralmaya bağlayabiliriz.

        Türkiye hızla dış politikasını değiştirmekte ve kendisine yeni alanlar açmaya çalışmaktadır. Öncelikle Suriye meselesinde uzun zamandır ABD ve Rusya’nın Suriye’nin akibeti ve gelecekte alacağı politik şeklin belirlenmesi hususunda anlaşarak hareket ettikleri gerçeği, nihayet Türk dış politika yapıcıları tarafından görülebilmiştir.

        Türkiye hızla hem ABD hem de Rusya ile ilişkilerini iyileştirme çabası içerisindedir. Bugün Türkiye sınırları içerisinde çok ağır bir terör mücadelesi yürütürken, sınırları ötesinde iki ülkede askeri operasyonlara (Suriye ve Irak) girişmiştir. Artık Türk dış politikasının yönünü Suriye ve Irak meselelerinde belirleyici olan askeri ilişkileridir. Suriye’de Mare Cerablus hattında oluşturulmak istenen 98 km sınır hattı boyunca yaklaşık 45 km derinlik içermesi planlanan askeri “güvenli bölge” daha girilir girilmez ikinci plana düşmüş, Türkiye’nin hedef aldığı IŞİD ve PYD terörü daha geniş bir perspektif kazanarak Suriye içlerinde El Bab’tan IŞİD’in merkezi Rakka’ya uzanan bir boyut kazanmıştır.

        Tabi buna bağlı olarak başta ABD ve Rusya ile ilişkiler ve hatta Esad rejimi ile dolaylı anlaşmalar gündeme girmiştir.

        Irak’ta ise Başika’daki Türk askeri varlığı Musul’a yönelik askeri harekâtların desteklenmesi gerekçesi ile derinlik kazanmıştır. Türkiye’nin buralardaki askeri pozisyonlarından geri dönüşü yoktur en azından buralardaki geri adımlar Türkiye açısından çok ciddi riskler içermektedir. Türkiye büyüklük ve gücünü göstermek zorunluluğu ile karşı karşıyadır.

        Türk dış politikası açısından Rusya ile ilişkiler ayrı önem arzetmektedir. Rusya Suriye meselesinde önemli kazanımlar elde etmiş ve kararlı uygulamalara girişmiştir. Baba Esad döneminden beri Suriye dikta rejimini destekleyen Rusya’nın Suriyeye bakışı jeostratejiktir.

        Kırım meselesini Suriye’den ayrı düşünmek mümkün değildir. Kırım’a hâkim olan Rusya Suriye’de elde ettiği Tartus Limanı ve Humeymim’de kurduğu hava üssü ile Doğu Akdeniz’de çok önemli bir askeri avantaj elde etmektedir. Zira Rusya jeostratejik olarak Kırım’ı elde tutmasının yolunun Doğu Akdeniz-Suriye’deki askeri pozisyonlarını korumaktan geçtiğini analiz etmektedir.

        Bu maksat ile Rusya 1.500 km uzaklıkta Hazar Deniz’i kıyılarından “cruise-seyir” füzeleri ile Suriye’deki hedefleri bombalamış, İran-Hemedan’daki hava üslerinden kaldırdığı bombardıman uçakları ile Suriye’yi bombalayarak kararlı duruşunu dünyaya göstermiştir.

        Elbette Türkiye de bu durum karşısında hem suriye meselesinde hem de Doğu Akdeniz’de varlığını gösterebilecek askeri adımlara ihtiyaç duymaktadır.

        Türkiye’nin önünde hemen gelecek birkaç yılda karşılaşacağı bir diğer stratejik sorun ise Doğu Akdeniz’de İsrail ile karşılaşılacak olan sorunlardır.

        İsrail önce Doğu Akdeniz’de var olan tartışmalı doğalgaz yataklarından doğalgaz çıkartmış, sonrasında ise bu gazı dünyaya özelliklede Avrupa pazarlarına satmanın yollarına bakmıştır. 2018 yılından itibaren doğalgazını güvenli bir yol ile Avrupa pazarına akıtmak isteyen İsrail, bunun öncelikli yolunun askeri tedbirlerden geçtiğini görerek donanmasını genişletmektedir.

        Bu maksat ile Almanya’nın II. Dünya Savaşı’ndaki Nazi rejiminden dolayı İsrail karşısındaki aşağılık komplekslerini kullanmışlardır. İsrail, Almanya’dan dolphin sınıfı nükleer füze fırlatmaya hazır denizaltıları bedava denilebilecek şekillerde satın almış, içlerine 1.500 km menzilli “turbo popeye” cruise-seyir nükleer füzeleri yerleştirmiştir. Diğer yandan Türkiye ile barışma yollarını da bulan İsrail, yakın gelecekte Doğu Akdeniz’de hâkim ülke olmayı planlamaktadır.

        Tamar ve Leviathan bölgelerindeki gazı önce Kıbrıs sonra da Türkiye üzerinden geçirerek Avrupa’ya ulaştırma planları karşısında son derece edilgen bir durumda olan Türkiye, bu duruma rıza gösterecek midir?

        Sonuç olarak, Türk dış politikasının bugün karşı karşıya olduğu ve yakın gelecekte karşılaşacağı devasa sorunları aşmak için yeni ve güçlü politikalar üretmesi gereklidir.

        Türkiye yumuşak güç, komşular ile sıfır sorun, düşmanları azaltma gibi deklarasyonlar ile dış politik söylemlerinin eylem gücünü aşması gibi sorunlar ile bocalarken bölgesel sorunları giderek büyümektedir.

Türk Yurdu Ekim 2016
Türk Yurdu Ekim 2016
Ekim 2016 - Yıl 105 - Sayı 350

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele