Darbe Girişimi ve Millî Özbilinç

Ekim 2016 - Yıl 105 - Sayı 350


        Her halkın tarihinde güncel sosyo-politik problemlerin yanı sıra onun strateji gelişim çizgisini belirleyen, millî özbilinçten kaynaklanan görevler de vardır. Fakat ne yazık ki, halkın millî-siyasal benliğini ifade eden ve devletçilik bilincinin tezahürü olan hayati meseleler bazen güncel problemler içerisinde, siyasal çekişmelerin, yerel sosyo-politik çıkarların, yine maddi ihtiyaçların karşılanmasından doğan bireysel ve toplumsal çabaların mücadelesi sahnesinde geri plana itilir ve bazen de büsbütün unutulur. 

        Millî ruhu korumanın, geliştirmenin ve yeni nesillere ulaştırmanın en iyi şekli millî devletçiliktir. Millî devlet ancak coğrafi bölgenin, maddi zenginliklerin değil, aynı zamanda millî-manevi değerlerin korunmasına da hizmet eder. 

        Millî felsefi fikrin, ahlakın, gelenek-göreneklerin yeni kuşaklara iletilmesi, varlığının devam ettirilmesi bakımından millî-manevi yapıtlar, sanatsal edebiyat gerçekten büyük önem taşımaktadır. Bir milletin canlı tarihi bir yerlerde kırıldığında, gelişiminin hareket ettirici güçleri kısıtlandığında, yine gelişim yolu dış güçlerce kasıtlı olarak başka yöne döndürüldüğünde millî genin hiç değilse farklı bir kulvarda, tarih üstü biçimlerde, düşünce, hatıra, edebiyat ve güzel sanatlarda yaşatılması zorunluluğu doğar. Halk başka imparatorluklarının işgaline maruz kaldığında, başka inançların resmi etki alanına girdiğinde, kendi hayatları pahasına, canlı canlı yakılmalarına, derilerinin yüzülmesine mal olsa dahi millî ruhu yaşatan ve bir emanet olarak yeni nesillere ulaştıran gerçek büyük aydınlar bayraktarlığı üstlenirler.

        Millî devletin oluşturulması, devletçilik idealarının gerçekleştirilmesi ve bu süreçlerin devamlılığının sağlanması halk karşısındaki en büyük hizmettir. Bu hizmet, millî-tarihsel sürecin sürekliliğinin sağlanması açısından yüzlerce aydının yürütmesi gereken bir eylemin tek başına gerçekleştirilmesidir. Çünkü millî edebiyatı da musikiyi de gelenek-görenekleri de dinî değerleri de koruyup kollamak, bütün, sağlam bir organizma olarak yaşatan millî bir devletin kurulması ve devletçilik geleneğinin yeniden canlandırılması aydın olmanın en yüce amacıdır. 

        Millî devlet kuran, devletçilik geleneğini canlandıran bir politikacı aynı zamanda bir aydın olarak millî ruhun yaşatılmasında (sürekliliğinin sağlanmasında) her hangi ilim adamından, şairden, sanatkârdan daha büyük bir hizmet göstermiş olur, en yüce aydınlık zirvesine tırmanır.

        Dert birleştirir, acaba darbe de mi? Kötü şeylerin de iyi sonuçları olabilir... Bugün Türkiye’nin siyasi hayatında çok önemli bir olaya tanıklık ediyoruz. Darbe girişimi sonrası mitingde “karşıt” siyasi partiler bir araya geldiler. Devlet paralelcilikten kurtulduğu andan itibaren millî birliktelik için politik bir temel oluştu. Ayrımcılığın sebep kârı kimmiş belli oldu. Hastalık gizli olduğu zaman daha tehlikelidir. Yıllardır devlet sistemini içten içe sarmış bu iç hastalığın ortaya çıkması, nihayet iktidara daha sağlam bir rota belirleme, dostunu düşmanını ayırt etme imkânı tanımıştır. En azından biz böyle düşünüyoruz.

        Hükumeti zor kullanarak düşürme çabası ve bu hadsiz girişimin eğitim sistemine kadar uzanan kökleri… Asıl sorun da bu zaten. Paralel devlet iddiası öncesinde paralel eğitim faaliyetleri zaten mevcuttu, ama yıllarca varlığını sürdüren bu yapı kimseyi rahatsız etmiyordu. Oysa dış müdahale zayıf halkadan başlar. Birileri daha iyi su, daha iyi gıda önerir ve içine ne kattığını bilemezsin. Fakat insanlara yasaklayamazsın da. Buna karşı koymanın tek yolu stratejik alanlarda devletin kendisinin rekabete hazır olmasıdır. En stratejik alan ise eğitimdir, çünkü bugünün öğrencisi yarının uzmanıdır. 

        Eğitim siyaseti bir taraftan millî tarihsel gelenek üzerine inşa edilse de diğer taraftan uluslararası tecrübenin dikkate alınması ve küreselleşmenin çok yönlü etkisi fonunda gerçekleştirilir. Ne yazık ki günümüzde gelenekçilik ve tarihsellik ilkesi daha ziyade gelişmiş Batı ülkelerinin eğitim sistemine özgüdür. Diğer ülkelerde kimi zaman millî eğitim siyaseti yerine Batı eğitim sistemine körü körüne uyumluluk siyaseti uygulanır. Daha doğrusu burada her hangi bir siyasetten bahsetmek bile mümkün değil. Söz konusu olan sadece taklit ve teknik uyarlamadır. 

        Elbette, özgün millî-tarihsel eğitim geleneğinden yoksun halklar için taklit ve uyarlama yönteminin belki de kabul edilir bir yanı vardır. Ancak daha eski geleneğe sahip olan, millî mensubiyetini ve değerlerini korumaya çalışan bir halkın eğitim alanında böylesine teslimiyetçi tavrı kabul edilemezdir.

        Bir taraftan küreselleşme ortamında millî kimliğin, millî kültürün muhafaza edilmesi uğruna mücadele verirken, diğer taraftan hiç farkına da varmadan eğitim siyasetinde teslimiyetçi ve taklitçi bir tutum sergilemenin nedeni muhtemelen bu süreçlerde, yani genç kuşağın millî kimliğinin biçimlendirilmesinde eğitimin ne denli önemli olduğunun dikkate alın(a)mamasıdır. 

        Eğitimin kurumsal yönlerinin, maddi-teknik altyapısının ve benzeri hususların belki de özdeşleştirilmesi mümkündür. Bu konularda millîlik etkeninden ziyade faydacı ve teknolojik öneriler daha büyük önem taşıyabilir. Fakat eğitimin içeriği, öğretim yöntemleri ve eğitim metodolojisi meseleleri evrensel özelliklerin yanı sıra doğrudan millî-manevi boyutlara da sahiptir. Burada dil etkeninin, kültürel-manevi etkenlerin, gelenek-göreneklerin, dünya görüşünün ve benzeri hususların rolü özellikle belirtilmek zorundadır.

        Eğitim sistemleri sosyal yapılarından, topluma ilişkin özelliklerinden başka aynı zamanda sahip oldukları hedefler bakımından da ayrışırlar. Her şey insanları neyin öğretildiğine ve bunun da ötesinde hangi düşünce tarzının, tefekkür biçiminin oluşturulmasına bağlıdır.

        İşte bizim zayıf halkamız eğitim, bilim ve felsefedir. Dış kaynaklı söz konusu tahrip planları millî felsefi fikrin, sağlam felsefi temellere dayanan bilim ve eğitim stratejisinin yoksunluğu yüzünden gerçekleştirilebiliyor. 

        Şimdi İstanbul’un her yerinden bu şiarı duyabiliriz: “Biz milletiz. Türkiye’yi darbeye, teröre yedirmeyiz!” Güzel arzu, yüce azimdir, biz de katılıyoruz. Ama millet olmak için bir çağrı ile meydanlara inmek yeterli değil. Hatta göğsünü tanklara siper etmek bile… Bu bir kahramanlıktır. Vatana sadakatin ve sevginin tezahürüdür. “Büyük millet sadece kükreyip coşan yok, zamanında kendi mecrasına dönebilen millettir. (Ebu Turhan)” 

        Milletleşme yolunu kahramanlar açar, zora karşı cesaret sergilemekle. Bu doğrudur, ama düşman sadece tanklarla, toplarla silahlanmamıştır. O hem de düşüncelerde ayrımcılık yaratmaya çalışır. En büyük silahı da ideoloji, siyaset ve ekonomidir. Maneviyat cephesinde kurduğu tuzaklar, mekir ve hile ise bunun cabası. Rotayı şaşırmamak ve bu yolu emin bir biçimde kat etmek için zihinlerin aydınlatılması gerekir. Felsefesiz ve başkalarının felsefesi üzerine millet oluşturulamaz. Milletleşme için önemli şartlardan birincisi millî gelenek, ikincisi vatan sevgisi ve kahramanlık, nihayet üçüncüsü ise millî felsefi temeldir. Bu felsefi temelin öyle olması gerekir ki, millî ideoloji de millî siyasi rota da bilim ve eğitim stratejisi de millî manevi değerler de onun üzerine inşa edilerek birbirini tamamlasın, bir bütün haline gelsin. Tur Hander’in dediği gibi: “Millî ruh bir kıvılcımdır, ama bazen belli güçler tarafından halkı kaynatmak için ateş gibi kullanılır. Halk kaynadığında ise millî ruh tedricen buharlaşır ve yerinde tortulaşmış bir kitle kalır. Sonrasında kitlenin kör enerjisini yönlendiren artık millî ruh değil, söz konusu mekirli güçler olabilir.”

        Vahit millî ideanın etki alanına girip yönlendirilemeyen, birbirini tamamlayamayan süreçlere dönüşen faaliyetler, haberimiz dahi olmadan küresel ölçekteki diğer millî ideaların etkisinde kalarak yerel güç odakları oluşturur. 

        Etnik-millî düşünceden millî devletçilik bilincine götüren yol, millî ve evrensel olanın sentezinden geçer. “Millî” anlayışı iki farklı içerik yüküne sahiptir. Birincisi her bir millet için spesifik olan, onu farklı kılan özellikleri, ikincisi ise özgün ve ortak yönlerin vahdetini ihtiva eder.

        İnsanı karakterize eden niteliklerden çoğu; onun maddi ihtiyaçları, zekâsı, bilgisi ve pratik becerileri evrensel nitelik taşır. Asırlar boyunca önceki kuşakların çalışmaları ile gelişmiş bilim ve teknoloji, maddi ve teknik servetler tüm insanlara aittir. Ancak herhangi bir millete mensup olan insanlar belirli bir dili konuşur, belirli adet ve gelenekleri muhafaza ederler. Bunlar etnik-millî özelliklere aittir. Millî dilden farklı olarak matematiğin dili, bilgisayarın dili, tekniğin dili küresel özellik taşır. Daha doğrusu bu dilleri bilen insanlar da milletler gibi gruplaşıp kendi aralarında iletişim kurarlar. 

        Bu bakımdan, biz artık yeni toplumsal birlik biçimlerinin doğduğu ve onların “etnik” birliklere oranla daha dayanıklı olabildiği bir döneme adım atmış bulunuyoruz. Özellikle, küreselleşme ortamında kitle iletişim araçları ve internetin açtığı mekân sınırından bağımsız olan böyle yeni birliklerin oluşumu ve insanlığın çalkalanıp yeni formlar edinmesi oldukça dikkate değer süreçlerdir ve bunlara kayıtsız kalmak mümkün değil. 

        Bu yeni çerçeveden bakıldığında “millî” anlayışının da yeniden değerlendirilmesine, onun içine giren yeni anlam renklerine özel dikkat gösterilmelidir. Onun için, yeniden “bireysel Ben”, “millî Ben” ve “evrensel Ben” anlayışlarına geri dönmek, “millî” anlamının içeriğini de yeniden gözden geçirmek gerekir. 

        Millî felsefi düşünce; dünyanın bir insana yaklaşımını veya bir insanın dünyaya özel, bireysel yaklaşımını aksettirmekten farklı olarak, millî benle dünya arasındaki ilişkiyi ifade eder. “Millî Ben”, “bireysel Ben”den ve “evrensel Ben”den farklı olduğu gibi, onun dünya ile ilişkisi de farklıdır.

        Evrensel idrak, evrensel özbilinç asırlar boyunca insanların dünyaya ilgisinin rasyonelleşmiş ifadesidir. Burada duygudan, hissiyattan (hatıradan, kederden vs.) daha çok idrak ile ilgili (cognitive) bilgiler yer alır. Ancak insanın dünya hakkındaki bilgileri farklı hiyerarşik basamaklarda belirginleşir. Felsefe en genel bilgilerin fonunda, en genel kanunların idraki üzerinden dünyanın genel manzarasını oluşturmaya çalışır. 

        Şunu da ifade edelim ki felsefe ile dinin sınırlarının kesin bir biçimde belirlenmesi, yine bu iki alanın birbiriyle karıştırılmaması ve karşı karşıya konulmaması gerekmektedir. “İslami düşünce” veya daha geniş ele alırsak, “dini düşünce” aslında büyük çaplı ve zengin insan tefekkürünün yönlerinden, alanlarından sadece biridir. Maalesef kimileri, Müslümanların tefekkürünü sadece “İslami düşünce” ile sınırlamaya çalışmaktadırlar. Sanki düşüncenin bilim, felsefe, sanat, politika ve benzeri alanları ihtiva eden tüm zenginliği gayrimüslimlere aitmiş… Ya da sanki İslami düşüncenin bizzat kendisi bunların tamamını ihtiva ediyormuş... İşte bu yanlış algı, son yüzyıllarda İslam dünyasını geri iten nedenlerin başında geliyor.

        İnsan hangi ülkede yaşarsa yaşasın ve hangi millete mensup olursa olsun dünyayı bir insan ölçütü ile insan prizmasından, evrensel değerler noktasından anlamaya çalışır ve dünyanın, insan-dünya ilişkilerinin farklı modellerini, kavrayışlarını hazırlar. 

        Fakat insan dünya ile ilgisini kendi millî ve bireysel prizmalarından açıkladığında da genelleme için yararlı olan rasyonel bilgiler bir araya gelir. Farklı bireylerin felsefelerini toplayıp, ortak noktaya getirmek mümkün değildir. Daha doğrusu, felsefenin kendine has toplanma kuralları vardır. Bu kurallar bilimsel bilgilerin, aynı şekilde sanat eserlerinin, sanatsal izlenimlerin toplanmasından farklıdır. 

        Milletin felsefi düşüncesi onun her bir üyesinin felsefi düşüncesinden toplanmaz; milleti temsil yetkisi olan, millî ruhun taşıyıcısı, millî özbilinç bariyerini aşmış tek tek şahsiyetlerin, filozofların felsefi yaklaşımlarından, bu yaklaşımların örgüsünden oluşur. 

        Elbette, duygudan, hissiyattan, izlenimin irrasyonel yönlerinden arınmış rasyonel bilgiler kümesi; felsefi duyumun, insanın dünyaya yaklaşım manzarasının tam anlatımını veremez. Somut yaklaşım, bütüncül özelliğe sahip izlenim rasyonelleştikçe fakirleşir, solgunlaşır ve sonuçta bilgilerin çok az kısmı korunmuş olur. Ancak kavrama süreci de bilimsel düzeyde bununla nitelendirilir ki, burada birinci odak uzaklığındaki rasyonel bilgiler ayrı, ikinci odak uzaklığındaki rasyonel bilgiler ayrı olarak bir araya getirilmek suretiyle sonradan kümelenebilirler. Toplanmadan elde edilen manzara, her biri ayrı olarak soluk bilgileri güçlendirir, yeniden kompleks hiyerarşik bir yapının rasyonel görünümü doğar. Burada bir çeşit enterferanse uygun tamamlanma gerçekleşir. 

        Millî felsefi düşünce müellifin millî bağlılığından daha çok felsefi yaklaşımın millî düşünce tarzına eşdeğerliği ile nitelendirilir. 

        Millî felsefi düşünce anlayışının özünde millî düşünce tarzı, millî mantalite, millî idealler ve bu idealler uğruna verilen mücadelenin fikri esasları saklıdır. Geçmişimizden bize miras kalmış en büyük servet, felsefi risalelerden önce yeni neslin ta kendisidir. Çağdaş bir Türk, millî felsefi düşüncenin genetik taşıyıcısıdır. Felsefe ilminden bağımsız hiçbir bilgi sistemi mevcut olmamıştır. Felsefe, insanın dünyaya bakışının belirli yöntemi, dünyanın belirlenmiş biçimde modelleştirilmesi, insanla dünya arasında, milletle dünya arasında bir köprüdür. 

        Millî felsefi düşünce millî ruhun teorik-kavramsal incelemesidir. En temel mesele millî ruhun kendi varlığıdır. Öyle halklar vardır ki, onların temsilcileri felsefi risaleler yazar, ancak onları karakterize eden, özel kılan, ifade eden ruh yoktur. Onlar çoktan başka ruhlarla karışmış, içlerinde kaybolmuşlardır. Başkasına katılmak, başkasında kaybolmak hiç de ilk bakışta göründüğü gibi kötü bir şey değildir. Çoğunun akıbeti budur. Tüm küçüklerin akıbeti!

        Meseleyi bu açıdan ele alırsak, 7 Temmuz Yenikapı mitingi - Yeni Türkiye’nin üvertürü, millî birlik azminin tantanalı gösterisidir! 

        Yeni Türkiye - siyasi ve etnik çatışmalardan, mezhepçilik ve yobazlık eğilimlerinden uzak adaletin, cumhuriyetçiliğin ve milletseverliğin birbirini tamamlamasına dayanan yeni düşünce tarzının ifadesidir. 

        Yeni düşünce - vahdet düşüncesidir. Millî felsefi düşünceye, ilahi duyguyla mantıksal fikrin, aşk ile aklın, Doğu ile Batı medeniyetlerinin birliğine dayanan sağlam felsefi temel! Zira millî felsefi düşünce devletçiliğin mihenk taşlarındandır. Kendini idrak etmemiş bir halkın vatan ideali olamaz. Toprak parçası, arazi ancak millî ideanın maddi tezahürlerine dönüştüğünde vatan adını alır.

        Herkesin kendi alanında iyi uzman, hayatta ise iyi insan olması icap eder. Millî devlet kuruculuğu, devletçilik geleneğinin biçimlendirilmesi sadece politikacıların işi değil. Bunun için bilim adamının da şairin de mimarın da doktorun da birer millî aydınlara dönüşme sürecinin işlemesi gerekir. Şu veya bu kurumda çalışıp, maaş karşılığında görevini yerine getiren kişilerin kendi faaliyetlerini millî çıkarlar kapsamında yürütmeleri, emeğin aynı zamanda vatanseverlik faktörüne evrilmesi ancak bir halkın millet olarak biçimlenmesi ile mümkündür. Bu bakımdan millî çıkarlar ile bireysel çıkarların uzlaştırılmasının devletin temel fonksiyonlarından biri olması gerekir.

        İyi insan olmayan iyi Türk olamaz. Zira Türkçülüğün millî marşı temelde insanlık senfonisidir. Vatanı bilinçli şekilde sevme, millî özbilinç ve bireysel faaliyetlerin bu bağlama oturtulması talebi herkesin omuzlarına ağır bir yük koymaktadır. Fakat bunu herkesten talep etmek doğru değil. Yani insanlardan her birinin önce filozof olup, sonra faaliyete geçmesi imkânsızdır. Milletin, vatanın bilimsel-felsefi özbilinç muhayyilesi tüm millî zekânın harekete geçme alanında millî filozoflar, toplumsal-siyasal liderler tarafından oluşturulmalı ve geniş kitlelerin hizmetine sunulmalıdır. Fakat bunun bilimsel-felsefi üslupla değil, bilimsel-kitlesel, felsefi-kültürel, şiirsel bir dille, sanatsal imgeler aracılığıyla, edebiyatın, sanatın ve kitle iletişim araçlarının tüm imkânlarının kullanılarak yapılması gerekir.  

        Geçiş dönemindeki bir toplumun en önemli problemlerinden biri şöyle ifade edilebilir: Genel millî kalkınmanın temel yönleri herkes tarafından yeterince idrak edilmediğinden, profesyonellik çoğu kere arka plana itildiğinden, fikri çoğulculuğun yerini fikri kaos aldığından, söz düşünceden ve ideadan ayrışıp bağımsız biçimde tek başına seyahate çıktığından, aynı şekilde yeni toplumsal katmanlar henüz yeterince gelişmediğinden ve toplumsal-ekonomik düzenlerin spektrumu fazlasıyla rengarenk olduğundan kalkınmaya götüren yolu çöküş yolundan ayrıştırmak zor oluyor. Toplum aşırı biçimde siyasallaşıyor, uzman politikacıların yanında kendi uzmanlık alanlarında başarı sağlayamayan çeşitli meslek sahipleri politikaya atılıyor ve siyasal arenada amatörlerden ibaret çok farklı gruplaşmalar ortaya çıkıyor. 

        Millî ideolojiye dayanmayan, vahit anlayış temelinden yoksun körü körüne bir faaliyet, sevgiden ve milliyetçilik duygularından doğmuş olsa dahi en nihayetinde sadece zarara neden olabilir. 

Türk Yurdu Ekim 2016
Türk Yurdu Ekim 2016
Ekim 2016 - Yıl 105 - Sayı 350

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele