Yücel Hacaloğlu ile 3 Mayıs 1944 Üzerine

Mayıs 2015 - Yıl 104 - Sayı 333

        Millet olarak yakın tarihimizde doğru anlamamız gereken çok önemli olaylar yaşadık. Bu olayların resmi olarak yansımaları dışında bizzat yaşayanların şahitlikleri çok önemli. Bu şahitliklerin mutlaka paylaşılması ve kayıtlara girmesi gerekli. Aksi takdirde yaşanan olayların tam olarak anlaşılması ve tarihe doğru bir şekilde kalabilmesi mümkün olmaz. Bu bakımdan tarihi olayların içinde yer alan veya içinde yer alanları bizzat tanıyan ve dinleyen şahsiyetlerin anlatacakları çok değerli. Biz de Mayıs sayımızda hazırladığımız “Cumhuriyet, Milli Devlet ve Türkçülük Davası” dosyası kapsamında, 1944 olaylarında yer alan şahsiyetleri yakından tanıyan değerli büyüğümüz Yücel Hacaloğlu ile söyleşi yaptık. Söyleşiyi yayın kurulumuzdan Ömer Özcan, Serdar Sağlam ve Erdal Aksoy gerçekleştirdi. Söyleşinin ilgiyle okunacağına ve tarihe önemli bir not düşüleceğine inanıyoruz. 

         

         

        Serdar Sağlam: O günün Türkiye’si ve dünyasının genel bir manzarasını çizerek 1944 olaylarını değerlendirir misiniz? 1944 olayları İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermekte olduğu bir döneme rastladı. Dış faktörlerle ilgisi var mıydı? Yoksa doğrudan doğruya dış faktörlerin bir yansıması mıydı?

        
Yücel Hacaloğlu: Bence meseleye şöyle bakmak lazım. Mustafa Kemal Atatürk öldükten sonra milliyetçi bir kültür anlayışı ondan sonra gelen yöneticiler tarafından terk edilmiştir. İkinci Cihan Harbi’nin en sıkıntılı günlerinde Türkiye, bir tarafta Sovyetler Birliği bir tarafta Batılı ülkeler ile karşı karşıya kalmıştır. Türkiye bu şartlar karşısında henüz yönünü tam olarak tayin edememişti. Almanlar 1943 yılının sonuna kadar Sovyetler Birliği’ni yıkmak için uğraşıyordu. Türkiye’de bir Alman hayranlığı başlamıştı. Bazı gazeteler, Nadir Nadi’nin sahip olduğu Cumhuriyet gazetesi, Almanlardan yana tavır ortaya koydu, Almanlar nasıl olsa galip gelecek diye. Sonra bu işin böyle olmadığı ortaya çıktı.

        
Türkiye’de Türk milliyetçileri, Atatürk’ün ölümünden sonra bilhassa, millî kültürden uzaklaşmayı bir türlü hazmedememişlerdir. 10 Nisan 1931’de kapatılan Türk Ocakları büyük bir boşluk bıraktı. Bu boşluğun içerisinde bir takım milliyetçi insanlar dergiler çıkardı. Türk milliyetçiliğinin tarihî seyri içerisinde bugün de gündemde olan bazı hususları ele aldılar. Yayın yapmaya, toplantılar yapmaya başladılar. Kitaplar yayınladılar. Bu şartlar içerisinde mücadele adamı Hüseyin Nihal Atsız çıktı. O zaman lise öğretmeni daha evvel asistandı, sonra ayrıldı. Dergi çıkarmaya başladı. 1932’de Atsız Mecmua’yı, 1934’te Orhun dergisini çıkardı. 1943 yılında kapanan Orhun dergisini tekrar çıkarmaya başladı. O zaman Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’di. Hasan Ali Yücel eski edebiyatı bilen İsmet İnönü’nün annesine aşir okuyan, besteleri olan bir adam. Komünist falan değil. Ama Hasan Ali Yücel komünistlere hamilik yaptı. Kitaplarına bakarsanız komünistlikle hiçbir ilgisi yoktur.
Bulgaristanlı resim öğretmeni İsmail Hakkı Tonguç Türkiye’nin kalkınmasını köyden başlatmak için, köy çocuklarını okutarak tekrar köye geri göndermeyi düşünmüştü. 1940’ta Köy Enstitüleri kanunu çıktı. Bu kanuna göre Türkiye’nin muhtelif yerlerinde 21 okul kuruldu. Köy Enstitülerindeki öğretim anlayışı maalesef bizim Türk milletinin bünyesine uygun bir anlayış değildi. Bu arada devletin üst kademesinde, bilhassa Milli Eğitim Bakanlığı’nda, aşırı solcuların üst kademelere tayin edilmesi, huzursuzluk doğurdu. 1940’tan sonra, Atatürk dönemini kastetmiyoruz. Nihal Atsız 1944 yılında Orhun dergisinin iki sayısında Başbakan’a “Şükrü Saraçoğlu’na Açık Mektup” diye bir mektup yayımladı. Bu mektupta Milli Eğitim’in aşırı solcular tarafından işgal edildiğini, insanların bunların kanalıyla zehirlenmeye çalışıldığını ifade eden uzunca bir mektubunu yayımladı. Mektubun yayımlanmasından sonra müspet manada çok büyük tepkiler ortaya çıktı. Çok güzel yazmış, iyi yazmış, az bile yazmış vs. tarzında görüşler ortaya çıktı. Atsız ikinci mektubunda bazı isimler verdi. Bunların bir kısmı komünist. Başında da Sabahattin Ali adlı hikâyeci geliyordu. Sabahattin Ali, zamanında Atatürk aleyhine şiir yazan biri. Ona, Falih Rıfkı Atay ve Hasan Ali Yücel; hain dediği için Nihal Atsız’ı mahkemeye vermesini telkin ettiler. Sabahattin Ali Nihal Atsız’ı mahkemeye veriyor. Mahkemede birinci duruşmada pek bir şey olmuyor. İkinci duruşmanın yapıldığı 3 Mayıs 1944’te mahkemeden sonra birkaç bin genç Sabahattin Ali’yi protesto için, Ulus, Anafartalar Caddesi’ndeki adliyeden Ulus meydanına doğru büyük bir yürüyüş yapmıştır. Devlet erkânının dışında ki adamların, bunlar devleti yıkacak, sizi iktidardan edecekler gibi tahrikleri üzerine Hükümet ürkerek bazı tedbirler almaya başlıyor. Tedbir nasıl alınacak? Tutuklamayla alınacak. 1944’teki Türkçü dergilerde yazıları çıkan bir takım fikir adamları başta olmak üzere 3 Mayıs 1944 olayından sonra tutuklamalar başlamıştır.

        
Erdal Aksoy: Bu kararı mahkeme mi alıyor, hükümet mi?

        
Y. Hacaloğlu: Kararı Hükümet alıyor. Mahkemeyle ilgisi yok. Başkurt, dünya çapında tanınmış tarihçi Zeki Velidi Togan başta olmak üzere, Gazi Eğitim Enstitüsü ve Polis Koleji Tarih öğretmeni Prof. Hüseyin Namık Orkun, Konservatuvar müdürü Orhan Şaik Gökyay, Tapu Kadastro Genel Müdürünün oğlu olan Reha Oğuz Türkkan, Türk Ocağı Genel Sekreteri Dr. Hasan Ferit Cansever, Dr. Fethi Tevetoğlu, Nihal Atsız, kardeşi Nejdet Sançar ve eşi, 30, 35 kişi gözaltına alındı. Gözaltına alınan, işkence görenlerden biri de şu an bakan olanı Ayşenur İslam’ın babası Askeri Tıbbiye talebesi Mehmet Külahlıoğlu‘dur. Bunlardan bazıları, Sansaryan Han denen İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün 3. katında, bir insanın içine zor sığabileceği betondan tabutluk denilen yerlere konmuş. Bunlar kim? Reha Oğuz Türkkan, Hikmet Tanyu. Hikmet Bey, o zaman felsefe bölümünü bitirmiş, ilkokul öğretmenliğine zor tayin edilmişti. Sonra profesör oldu. İlahiyat Fakültesi’nde dekanlık yaptı. 1992’de öldü. Birçok eseri var, kıymetli bir insan. Hamza Sadi Özbek, Aydın Maliye Teşkilatında görevli, iriyarı bir adam. Tabutluğa sığmıyor, 6 saat bekletiliyor. Tavanda ampul yanıyor. Bu işkencenin en ağırı. Bu arada tutuklananların biri de Alparslan Türkeş. Bandırma’da Üsteğmen. Tevkif edilme sebebi de Nihal Atsız’a mektup yazması.

        
E. Aksoy: Buradaki tutuklananların hepsinin nedeni aynı mı? Evindeki aramada mı bulunuyor Türkeş’in mektubu?

        
Y. Hacaloğlu: Evet. Devleti ele geçirmek Bunların bütün evleri aranıyor. Trabzon’a gittiğimde Prof. Orhan Türkdoğan’ın geldiğini söylediler. Kendisini tanıdığım için misafir edelim dedim. Erzurum’dan talebesi Rıza Müftüoğlu onu bir yere götürmüş. Birkaç minibüse dolarak Hocaya hoş geldine gidip sohbet ettik. O da Alparslan Türkeş’e yazdığı mektupta Trabzon’a geldiğini, benimle konuştuğunu, gençleri organize ettiğimi belirtmiş. 12 Eylül’den sonra Savcı bu adam kim, her yerde onun adından bahsediliyor demiş. Hatta bizim arkadaşlardan Acar Okan’ı 12 Eylül’den sonra savcı ifadeye çağırdığında bu adam kim, demiş. Bu mektuplara göre savcı biraz sert davransa beni de gözaltına alacaktı. Netice itibarıyla mahkemeler devam ediyor. Aşağı yukarı bunlar bir sene hapis yatıyor. Mahkeme’nin sonunda Nihal Atsız 10 sene, Zeki Velidi Togan 8 sene diğerleri de 3’er 5’er seneye mahkûm oluyorlar. Mayısta gözaltına alınıp, Eylülde duruşmaları başlıyor. O zaman gazetelerde bile haber çıkmamış. Sıkıyönetim dönemi olduğu için haber yok. Sadece birkaç köşe yazısında var. Mesela Falih Rıfkı’nın makalelerinde var. Zaten görüştürme diye bir şey yok. Tecrit, gözaltı. Nihal Atsız’ın, Emniyet Müdürlüğü’nün bodrumunda, tuvalet borularının geçtiği, suların aktığını yerde 8 buçuk saat tutulduğunu kendisinden dinledim. Netice itibarıyla mahkûm oluyorlar. Daha sonra Askeri Yargıtay, uzun incelemelerin sonunda dosyanın usul ve esastan bozulmasına ve hepsinin tahliye edilmesine karar vermiştir. Dava yeniden başlamış ve 1946’nın sonu 1947’de hepsi beraat etmiştir. İşkenceler dolayısıyla Hikmet Tanyu bir de kitap çıkarmıştır. Türkiye’de İşkenceler diye. İlgililer hakkında açtığı dava DP’nin çıkardığı 1950’de çıkan af kanunu ile düşmüş, işkenceciler kurtulmuştur.

        
S. Sağlam: CHP döneminde mahkûm olan herkesi mi affediyorlar, siyasi sebeple mi?

        
Y. Hacaloğlu: Hayır, siyasi menfaat değil, şuursuzluktan. Meselâ işkence görenlerden Sait Bilgiç o dönem milletvekili, ona rağmen Af Kanunu çıkartılıyor.

        
S. Sağlam: Sıkıyönetim neden ilan edildi?

        
Y. Hacaloğlu: 1939’da, II. Dünya Savaşı başlayınca hemen ilan etmiyorlar ama. 1940’ta sıkıyönetim ilan ediliyor, benim bildiğim Türkiye’nin tamamında.

        
E. Aksoy: Reha Oğuz Türkkan’ın kitabını okudum. Reha Oğuz Türkkan kitabında diyor ki: “Babam aradı, dedi ki oğlum böyle böyle bir şey var, haberin var mı? Haberim var gideceğim, dedim. O da İstanbul’da sıkıyönetim var. İstanbul’da teslim olma Ankara’ya gel burada teslim ol dedi. Bu vesileyle Ankara’ya geldim. Tren Ankara garına girmeden Çiftlik durağında durduğu vakit, iki tane sivil polis geldi beni aldı, taksiye bindik hep birlikte vilayet konağına gittik.”

        
Y. Hacaloğlu: Babasının Tapu Kadastro’da görevli olması Reha Oğuz açısından bir avantaj. Buna rağmen işkence görenlerden birisidir. İşkencelerden dolayı gözünün biri görmez hâle geldi. Amerika’ya tedaviye gitti. Sonuç itibarıyla bu insanlar: Biz Türk milletinin mensubuyuz, Türk milleti büyük bir millettir, tarihte büyük devletler kurmuştur, çağlar açmıştır, gençlere bir takım zehirli fikirler falan aşılanırsa devletin geleceği tehlike altına girer, dedikleri için suçlanmışlardır.

        
S. Sağlam: O dönemin gençliğinin, bu olaylara, tutuklamalara ve mahkeme sürecine Türkiye genelindeki tepkisi nasıldı?

        
Y. Hacaloğlu: Tüm gençlerin tepkisi müspet. Yani bu davaların tamamen düzmece olduğu ortaya çıkıyor. Son derece müspet. Evet, hazırlık yapılmış, ama bu gençlerin bir araya gelmesi organize değil. Kendiliğinden oluyor.

         

        E. Aksoy: Türkiye genelinde büyük bir nümayiş, gösteri olmuş mu?

         

        
Y. Hacaloğlu: Hayır, sadece Ankara’da. Bahsettiğim Ulus’taki yürüyüşten başka olmadı. Hiçbir gazetede bu konuda resim yok. Sıkıyönetim komutanı Sabit Noyan, bu konularda yazı yazmayacaksınız, diyor. Askerlerin bazılarında böyle anlayışlar var. Ben yaşadığım için biliyorum. 27 Mayıs 1960’ta İstanbul sıkıyönetim komutanı Nurettin Aknoz; İstanbul’da yangınlar çıkıyor, Sıkıyönetim komutanı olarak yangınları men ettim, diyor. Bu gerçeği ben yaşadım. Sen sıkıyönetim komutanısın, yangınları men etmek de ne demek?

        
E. Aksoy: Ömer Bey o dönemde kapatılan dergi vesaire var mı bildiğiniz?

        
Ömer Özcan: Bakanlar Kurulu kararıyla Nihal Atsız’ın, Orhun, solcu Yurt ve Dünya, Muzaffer Şerif Başoğlu ve Behice Boran’ın Adımlar’ı kapatılmış. Sağı solu dengelemişler ve Reha Oğuz’un dergisi Gökbörü.

        
S. Sağlam: Dergilerin etki alanı neydi? Satış rakamlarıyla ilgili bilgiler var mı?

        
Y. Hacaloğlu: Meselâ Orhun dergisi 15 bin adet basılmış. Türkçülük, Turancılık bütün baskıya rağmen geniş bir taban kazanmış.

        
E. Aksoy: 1944 olaylarında, bahsettiğiniz 35 kişi özelinde neyi dillendiriyorlardı?

        
Y. Hacaloğlu: Komünist emperyalizme karşı mücadele ediyorlardı. Bir araya gelmiş insanlar, bir örgüt gibi değil.

        
E. Aksoy: Bu mücadelede araçları neydi?

        
Y. Hacaloğlu: Dergi çıkartmak, yazı yazmak. Örgüt kurmak, dernek kurmak gibi bir şey yoktu. Bahsettiğimiz dava üç ana tema üzerine oturtulmuş. Sanıklar mütecanis değil. Birinci grup Zeki Velidi Togan ve onu lider olarak kabul eden Türkistanlılar kendi aralarında toplanmışlar. İkincisi Atsız Bey’in, üçüncüsü Reha Oğuz Türkkan’ın, Gürem grubu. Gürem’i savcı soruşturma safhasında ifadelerde yönlendirme yaparak muhayyel bir örgüt olarak ortaya çıkarmış.

        
Ö. Özcan: Atsız’la Reha Oğuz Türkkan arasında sonraki dönemde beraberlik sağlanabildi mi?

        
Y. Hacaloğlu: Sağlandı denemez tam olarak. Vaktiyle DTCF’de Behice Boran sosyoloji hocası. O, Türkçüler, milliyetçiler bir araya gelirlerse onlardan korkmayın, çünkü bir araya geldi mi, birbirinin aleyhinde bulunurlar. Dedikleri doğrudur.

        
Ö. Özcan: Reha Oğuz Türkkan’ın hatıratında da var galiba.

        
Y. Hacaloğlu: Birbirlerinin aleyhine kitaplar yayımladılar. Hesap Böyle Görülür, Kuyruk Acısı diye. Bizim insanımızın yapısında var. İş yapma hikâyesinde de bir araya gelip iş yapamayız. Ferden iş yaparsak başarılı oluyoruz. Derneklerde de böyle, başka yerlerde de böyle.

        
S. Sağlam: O zamanlar Türkçü kavramı mı, daha çok kullanılıyordu milliyetçi mi?

        
Y. Hacaloğlu: Türkçü kullanılıyordu. Ama milliyetçilik de kullanılıyor. Reha Oğuz Türkkan’ın kitabı da var, Milliyetçilik Yolunda diye. 1939’da, Kızıl Faaliyet diye bir kitabı var. 23 kişiden 7- 8 tanesi hariç diğerlerini çok yakından tanıdım. Kendilerinden dinledim, yazdıklarını okumaya çalıştım. Tanımadıklarım için bir şey diyemem. Ama tanıdıklarımın hepsi Türk milletinin büyüklüğüne inanmış kültür adamları. Ortak paydaları Turancılık. Onlar Türkiye’nin dışında da Türkler var diyorlar.

        
Ö. Özcan: Bu kısmı sadece Zeki Velidi Togan mı temsil ediyor?

        
Y. Hacaloğlu: Sadece Zeki Velidi değil. 1925 yılında Mehmet Emin Resulzade Ankara’ya gelip Türk Ocağı’na gidiyor. Zeki Velidi Ankara’ya geliyor, Türk Ocağı’na gidiyor. İsmail Gaspıralı İstanbul’da Türk Ocağı Genel Merkezine geliyor. O zaman neden böyle oluyor? Türkiye dışında, dünyada Türkler var. Bu neye benziyor biliyor musunuz? Vaktiyle ziraat fakültesinde hocalardan biri talebeye nereli olduklarını soruyor. Kerküklüyüz deyince, ne güzel Türkçe konuşuyorsunuz, diyor. Kerküklünün ana dili Türkçedir. Böyle garip şeyler oluyor. Bir de Osman Yüksel Serdengeçti, Serdengeçti dergisinin sahibi. Ankara valisi Nevzat Tandoğan, biliyorsunuz o bilahare intihar etti. Astığı astık, kestiği kestik bir vatandaş. Demiş ki, siz ne istiyorsunuz. Eğer bu memlekette komünizm gelmesi gerekirse onu da biz getiririz, size kalmaz demiş. II. Cihan Harbi’nin, Türkiye’nin şartları, gelişmeler sonucu Türk milliyetçileri eza cefa gördü. Bu eza cefa her sene 3 Mayıs’ta “Türkçülük Günü, Milliyetçilik Günü” veya “Türkçülük Bayramı”nın doğmasını sağladı.

        
E. Aksoy: Sizin o dönemdeki konumunuz neydi, öğrenci miydiniz? Neredeydiniz?

        
Y. Hacaloğlu:1944’te mi? Ben 1936 doğumluyum. O zaman 8 yaşında, Kars’ta idim. Babam memurdu. İlkokulu, orta ikiye kadar Kars’ta okudum. Ondan sonra Trabzon’a geldim.

        
E. Aksoy: Bu fikri babanızdan mı öğrendiniz?

        
Y. Hacaloğlu: Ben şundan dolayı milliyetçilik düşüncelerine sahip oldum: Orta mektepteyken Fahrettin Kırzıoğlu vardı. Tarih profesörü oldu. O benim Tarih öğretmenimdi. Bir de sonradan Hacettepe Üniversitesi’nde Profesör olan Selahattin Ertürk, bizim Türkçe hocamızdı. Meselâ bir gün Selahattin Ertürk, Bozkurtların Ölümü diye bir romanla çıktı, herkes okuyacak dedi. Onu okuyan da çarpılıyor, tesiri altında kalıyor.

        
Ö. Özcan: Daha sonra İnönü’nün çevresindeki birkaç kişi; İnönü aslında bu konularda samimi. Çok kötü bir adam değil. Onu Hasan Ali Yücel aldattı. Onun yönlendirmesiyle Türkçülerin üzerine yüründü. Onlarla ilgili sert tedbir alma ihtiyacı hissetti diyorlar. Bu konudaki düşünceniz nedir?

        
Y. Hacaloğlu: Ben İsmet Paşa’nın bu konuda samimi olduğu kanaatinde değilim. 1944 olaylarından sonra, 19 Mayıs’ta meşhur nutku var. Bu kafatasçılar, ırkçılar, Turancılar diyor. Bunlar maceraperest, Türkiye’yi büyük bir çıkmaza sokacaktır, diye. Bir devlet başkanına yakışmayacak tarzı, beyanı var. O yüzden samimi olduğu kanaatinde değilim.

        
S. Sağlam: Bu yargılamaların dış dünyaya bir mesaj olduğu düşüncesi var. Sovyetler Almanya’yı işgal ettiklerinde Türkiye ile yapılan anlaşma metinlerine ulaşıyorlar. Bu belgeler bir kitap hâlinde yayımlandı. Bunlar bizim hükümetin, Rusya’daki Türklerle ilgili Almanlarla gizli pazarlığı ve anlaşmaları olduğunu gösteriyor.

        
Y. Hacaloğlu: Yenilmiş bir devlete Almanya’ya Türkiye Cumhuriyeti harp ilan etti. Dünyada görülmüş şey değil.

        
S. Sağlam: Almanlarla gizli ittifakından dolayı hükümetin uluslararası alanda zor durumda kaldığı için Türkçüleri dış dünyaya suçlu gibi sunduğu, yargıladığı iddiasını nasıl buluyorsunuz? Çünkü sonunda hepsi beraat ettiler. Askeri Yargıtay kararı emir alarak mı bozdu, yoksa yetkisini mi kullandı?

        
Y. Hacaloğlu: Askeri Yargıtay başkanı Orgeneral Ali Fuat Erden İsmet Paşa’nın Harp Okulundan sınıf arkadaşı. Onlar namuslu adamlar, yapılan baskıları kabul etmemişler.

        
S. Sağlam: Yani İsmet İnönü cezalandırmak istiyor. Fakat Askeri Yargıtay buna cevaz vermiyor.

        
S. Sağlam: Peki dünyada nasıl yankılandı bu olaylar. Yazılmış şeyler var mı? Fazla araştıran da olmadı herhâlde. Dış dünyada, yabancı basında nasıl ele alındı?

        
Y. Hacaloğlu: 3 Mayıs’tan sonra çıkan yazıları, 1944’te İnkılap Tarihi Enstitüsü, Irkçılık-Turancılık diye kitap bastırıp bütün okullara, üniversitelere göndermiştir. Bu kitap makaleler derlemesidir. Ama sağcıların aleyhine olanlar. İktidara yakın, onun borazanlığını yapan kalemler. Daha sonra Demokrat Parti zamanında Tevfik İleri Milli Eğitim Bakanı iken bir genelge ile toplatılmıştır. Ama piyasada hâlâ var. Çünkü çok miktarda basılıp dağıtılmış.

        
Ö. Özcan: O zaman şu iddia var ya: Efendim Türkiye tehdit altındaydı. Devlet kendisini kurtarmak için böyle bir şey yaptı ve sonra çekildi. İnönü de Türkçülük hareketine cephe aldı. Onu ezmeye çalıştı. Böyle söylenebilir mi?

        
Y. Hacaloğlu: 1943’te artık savaşın gidişatından Almanların kaybedeceği belli. 1943’te bunun hazırlığı başlamış. Hasan Ali Yücel başkanlığında bir komisyon, dergi ve gazetelerle ilgili bir rapor hazırlamış. O raporda bunların izleri var. Önceden bir hazırlık yapılmış. 47 kişiyi tespit etmişler bunlar zararlıdır diye. Bunlar, çok kaliteli, çok popüler adamlar. Onları tutuklamaya cesaret edememişler. Bu 30-35 kişi gözaltına alınıyor. Mahkemede yargılanan, hapse giren 23 kişi. 5’i üniversite öğrencisi, 8’i subay ve yedek subay. Türkeş, Hasan Ferit vs. Bu askerler işkence görmemişler. Çünkü bunlar Tophanede, askeri hapishanede tutulmuşlar. Duruşma orada, yakında bir binada olmuş. Askerler işkence safhasından ayrı tutulmuşlar, çoğu genç zaten. Aklı başında olan Zeki Velidi Bey 1890 doğumlu, 54 yaşında. Atsız bey 39 yaşında. Hasan Ferit Cansever yaşlı. Togan’dan da büyük o zaman. Geri kalan hepsi orta yaşta, 30-35 falan. Bunların ortak özellikleri mücadele adamı olmaları. Mesela Nihal Atsız 1932 yılında I. Türk Tarih Kongresi’nde Zeki Velidi Togan Orta Asya’da gölün, nehrin bulunmadığını, bunların kuruması sonucu insanların dünyaya dağılmadığını söylemiş. Bu fikri, o günkü tarih anlayışına aykırı. Üniversiteler Milli Eğitim’e bağlı. Atatürk, derhal uzaklaştırılmasını söylemiş. Öğrencisi Nihal Atsız arkadaşıyla telgraf çekerek, onun yolunda olduklarını belirtmiş. Onlar o zaman asistan. O zaman yayımlanan dört ciltlik Türk Tarihi’ni tenkit etmesi Atatürk’ün hoşuna gitmemiş. Ben kendisinden bizzat dinledim. Kim bu adam bizim tarih kitabını tenkit ediyor deyince, lise hocası demişler. Siz demiş bir lise hocasıyla başa çıkamıyorsunuz. Nihal Atsız Atatürk’le görüştürülseydi çok farklı şeyler olurdu, Atatürk’ü ikna edebilirdi, deniyor. Atatürk’ün etrafında dalkavuk adamlar görüşmeyi engellemiş. Şimdi her şey söylenir, ama o zaman mümkün değil. Bu grubun ortak özelliği mücadeleci olması.

        
S. Sağlam: Hakkında soruşturma açılmamış olan kişiler var dediniz. Bunlar biliniyor mu? Bunlardan biri Peyami Safa olabilir mi?

        
Y. Hacaloğlu: Mesela Nihat Sami Banarlı, Peyami Safa, Remzi Oğuz Arık, Tahir Akın Karaoğuz, Mehmet Halit Bayrı, Mükrimin Halil Yinanç, Osman Turan.

        
S. Sağlam: O zaman bunları da dâhil etmiş olsalar Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu yargılanmış olacaktı.

        
E. Aksoy: Atatürk de yargılanmış olacaktı o zaman. Kurucu unsur, felsefe yargılanmış olacaktı.

        
Y. Hacaloğlu: Buna cesaret edemediler Bu kişilerin yegâne vasıfları milliyetçi olmaları. Aslında bu 47 kişi arasında Turancılığa çok sempatik bakmayanlar var. Mesela Remzi Oğuz Arık biliyorsunuz Anadolucu, Turancı değil. Mehmet Halit Bayrı, Mükrimin Halil Yinanç da Anadolucudur.

        
S. Sağlam: Bir de şu var. Kendilerinden çekinmiş de olabilirler. Çünkü bunlar çok geniş bir kesime hitabeden isimler. Diğerleri henüz o kadar tanınan kişiler olmayabilir.

        
Y. Hacaloğlu: Tabii tabii. Orada 5 tane öğrenci var. 8 tane subay var. Yani kelli felli, çok popüler, arkasında büyük kitleleri olanlar değiller. Reha Oğuz, o zaman 24 yaşındaydı. Şimdi biliyorsunuz balyoz davaları falan hepsi telefon dinlemeleri esas alınarak yapıldı. O dönemde de mektuplardan yola çıkarak, evleri aranıyor. Mektuplardan özel hayata girmişler.

        
S. Sağlam: Bu davada kişiler herhangi bir şiddet, ayaklanma gibi bir suçtan yargılanmıyorlar. Aslında doğrudan doğruya “fikir suçu”.

        
Y. Hacaloğlu: Evlerinde tabanca çıkmamış, silah çıkmamış. Deliller bu, başka bir şey yok, mektupla, işkenceyle alınmış ifadeler. Savcı Kazım Alöç işkencelerle bir takım yönlendirmeler yaptı. Sonradan baskı ve işkence ile verdikleri ifadelerini reddettiler. 23 kişiden, hadiseler karşısında tavrını değiştiren olmadı. Hepsi son derece dürüstçe, mertçe hareket ettiler. Bunların çoğu fakir aile çocukları. Cemal Oğuz Öcal Seydişehirli bir talebe, Gazi Eğitim Enstitüsü’nde. 1,5 sene hapis yatıyor. Aç. Hatta o kadar ki, beraattan sonra bunlar işe alınsın dendiğinde İsmet Paşa’nın, bırakın açlıktan ölsünler, dediği rivayet edilir.

        
S. Sağlam: Hangi kaynakta bahsediliyor?

        
Y. Hacaloğlu: Bunlar yazıldı hep, ezbere söylemiyorum. Yaşanan hayattan. Atsız Bey, liseden arkadaşı Tahsin Demiray’ın Türkiye Yayınevinde musahhih gibi çalışmış. Bir takım kitaplar hazırlamış. Nejdet Sançar, Balıkesir’de gözaltına alındığı zaman hanımını Zonguldak’a tayin etmişler. Nejdet Bey hapisten çıktıktan sonra Zonguldak’a gitmiş. Öğretmenliğe alınmadığı için orada kömür işletmelerinde memur olarak çalışmış. Bunların tekrar öğretmenliğe dönüşü 1950, Demokrat Parti’yle. Buradan şu sonucu çıkarıyorum, işte bu yüzden Türk milliyetçileri CHP zihniyetine karşıdır, düşmandır.

        
S. Sağlam: Ama burada şu var. Tabii sizin anlattıklarınızdan da ortaya çıkıyor. Milliyetçilik yargılandı, ifadesini kullandınız. Burada tabii bunların üzerinden milliyetçilik yargılanarak gelecek kuşaklara, o dönemin gençliğine veya o millete bir mesaj da veriliyordu ya da verilmek istenmiş.

        
E. Aksoy: Bu yaşananlar gençliğin cesaretinde, motivasyonunda bir kırılma yarattı mı?

        
Y. Hacaloğlu: Hayır, olmadı. 3 Mayıs’tan sonra Türkiye’nin her tarafında, milliyetçilik, Türkçülük günü kutlamalarına başlandı. Bugün 3 Mayıs’ta 40 yerde 50 yerde anma toplantıları yapılıyor. Hani şair Selahattin Ertürk, “Açsın, çiçek açsın ıstıraplarım, neşeli olmanın zamanıdır, her bayrak çekilen yerde ben varım, ruhum isyanların vatanıdır.” diyor Istırapla bayram olur mu, olur, oluyor işte.

        
S. Sağlam: Bülent Ecevit’in de Turancı şiirler yazdığı söyleniyor.

        
Y. Hacaloğlu: Çok değil, Reha Oğuz Türkkan’ın dergisinde “Tuna” isimli bir şiiri var.

        
S. Sağlam: Milliyetçiliğe sempatik bakan gençlik kesimi suçlu ilan ediliyor, devlet bu fikir hareketi bizden değildir, diyor. Bu devletin dışında bir yapıdır, suçludur. O zaman bu fikir akımı takip edilecek bir şey değil. Yani milliyetçilik ortak değer olmaktan çıkarılmak isteniyor. 1944 olaylarının, açılan davanın Türk fikir hayatına ciddi bir zararı var.

        
E. Aksoy: O zaman şöyle bir şey ortaya çıkıyor. Acaba bu yaşananların sonucunda bunlar milliyetçi değil Turancı şeklinde ifadeyle bir ayrıştırılmaya mı gidilmek istendi?

        
Y. Hacaloğlu: Milliyetçilik Atatürk döneminde uygulanmış, altı okun bir tanesi milliyetçilik, gerçekten uygulanmış. Atatürk dönemindeki isimlerin Türkçü olmasından, mesela Atatürk dış Türklerle de meşgul olmuş, bir takım insanları çağırmış. Bunlar kültürlü adamlar, sıradan insanlar değil. Cumhuriyet’in kuruluşunda katkıları olan insanlar. Atatürk’ten sonra böyle bir şey yok.

        
S. Sağlam: Hatıratlar var. Aradan zaman geçmiş, çoğu tekrar yayımlanmamış. Meselâ Yavuz Bülent Bâkiler mahkeme tutanaklarını ve savunmaları yayımladı. O da tamamı değil bir kısmı.

        
Y. Hacaloğlu: Mahkemede Nejdet Sançar eski yazıyla not tutmuş. Defterler hâlinde. Onlar şimdi Türkçeye aktarıldı. Gözden geçiriliyor. Rivayet 10 defter, ama bizim bildiğimiz 4 defter. İsmail Hakkı’ya (Yılanlıoğlu) vermiş. Yavuz Bülent’in(Bâkiler) kayınpederi. Oradan Ahmet Bican Ercilasun’a geçmiş. O da asistanlarına yeni harflere aktartmış. Biz onu aldık. Ahmet Bican onları düzeltmeye çalışıyor.

        
E. Aksoy: Yücel bey, kıymetli vakitlerinizi bize ayırdığınız için size hem şahsım hem de hocalarım adına çok teşekkür ediyorum.


Türk Yurdu Mayıs 2015
Türk Yurdu Mayıs 2015
Mayıs 2015 - Yıl 104 - Sayı 333

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele