“Mahalle”yi Kaybettik, “Köy”ü Kurtaralım!

Ağustos 2016 - Yıl 105 - Sayı 348

        “MAHALLE”Yİ KAYBETTİK, “KÖY”Ü KURTARALIM!

         “Mahalle baskısı” tartışmaları başladığında mahalleyi aradık, ama “mahalle”yi çoktan kaybettiğimizi tam da o zamanlarda anladık. Meğer birden başlayan ve sonra ortadan kaybolan değerlendirmeler, mahalleyi yok etmenin ne kadar doğru ve meşru bir değişim/gelişim olduğunu, kaybedenlere hatırlatmak için imiş!

        “Mahalle baskısı” çatısı altında birkaç yıl kesintisiz devam eden tartışmaların, “Özgür birey-modernizm-çağdaşlık-zamana entegrasyon-ileri demokrasi” gibi dayatılmış “evrensel” değerler üzerinden sürdürülmesi, mahalleye ve ahalisine yönelik yapılan operasyonu yahut sağlıklı bedene yapılan ameliyatı, karşı konulamaz bir sessizlik ve teslimiyet içerisinde karşılattırdı. Neredeyse geriliğin, demodeliğin, irticaya kayacak derecede bir gelenekselliğin nişanesi gibi sunulan “mahalle” olgusu, modernizm adına lanetlendi. Baskıcılığın ve insanı körelten ne kadar musibet varsa kaynağı gibi sunulan mahalle; gerçekte bizim için, Şark için, Türk ve İslam âlemi için ne ifade ediyordu?

        Türk ve İslam diyarı için mahalle dayanışmadır. Modernizmde, dışlanmışların itildiği getto! Mahallede herkes akraba yakınlığındadır. Düğün herkesin olduğu gibi, cenaze de herkesindir. Tasada ve kıvançta ortaklık demektir. Bir olan, diri olan, iri olan demektir mahalle… Bireysel yaşayan, kendi geleceği ve çıkarı için hareket eden insanlar doğuran modernitenin ve bunu akla dayandıran zamanın ruhsuz hâli karşısında, dayanışma ve bir başkası için kendisini tehlikeye atma erdemini hangi şahsiyetçi yaklaşım gösterebilir? Kentin getirdiği süpermarketten veresiye alamazsınız ama mahallenizin bakkalı amcanız gibidir, bir yakın akrabanızdır; yoklukta sizin ihtiyaçlarınıza kayıtsız kalmaz. Mahalle bu yüzden muhabbeti ve sevgisi peşin, maddi olanı veresiye olan bir beldenin adıdır.

        Bireyselliğin çukurunda yalnızlaşan insana karşılık mahallelide zincirleme sorumluluk vardır. Hiçbir kimse, “bana ne/bana dokunmayan yılan bin yaşasın” demez. Servet vakfedilir. Kul kula köle değildir. Sınıf ve statünün üstünlüğü ve değeri yoktur mahallede… Aynı mahallede olmak, aynı büyük aileye mensup olmak gibidir. Şehir yürüme mesafesindedir mahallede ve şehri kuşatmıştır. Şehre ruhunu üflemiştir mahalle! Komşu hakkının ve hukukunun gözetildiği mekândır mahalle! Mahalleyi yok eden kent hayatında ise komşu komşusuna selam vermekten imtina eder.

        Mahalle, “mahalle baskısı” kavramıyla itibarsızlaştırılıp çağdışı bir belde ilan edilirken, yerine bireyselleşmenin acınası yalnızlığı, bireyin özgürleşmesi olarak kabul ettirildi. Oysa mahallede adalet ve hürriyet vardı. “Mahalle baskısı” olarak kavramlaştırılan karalama, mahallenin, maddi ve manevi iklimini koruma refleksinden başka bir şey değildi. Mahallenin yok edilmesi, doğal ortamın insan eliyle “ıslah ediyoruz” diyerek yok edilmesine benzer. Bir sürü endemik bitki ve canlı yok edilir. Sonuçta büyüsü yok edilmiş, ruhu kaybedilmiş, rengi kaçırılmış ve kimliği elinden alınmış bir yaşama alanında, insan olmaktan bireyselliğin acınası yalnızlığında tükenen mutsuz insanlar topluluğu sahneye çıkarılır.

        Mahallenin kente entegre olmak suretiyle yok edilmesiyle komşuluk öldü, insanlar arasındaki manevi bağlar koptu. Şimdi insanlar, modernizmin oluşturduğu mekânlarda, modern hedefler için bir araya gelebiliyorlar gelmesine de “kalpten kalbe giden bir yol”a sahip değiller. Yolda giderken yanı başındaki bir adamı linç etseler yahut bir insan aniden yere düşüp bayılsa, kamu kurum ve görevlilerinin ilgisine havale edilerek sırtını dönüp uzaklaşan insanları çoğalttı, mahalleyi yutan modernizm canavarı… Kapı komşusunu tanımadığı için, kamyon yanaştırıp evi boşaltan hırsızları, evini taşıyan insanlar zannediyor. Yalnız yaşayarak modern olmanın zirvesine tutunan bir insanın ölümü, komşularının çıkan kokudan rahatsız olup belediyeyi aramasıyla anlaşılabiliyor.

        İşte mahallenin ölümü, aslında insanlar arasındaki dayanışma ve muhabbetin ölümüydü. Yıkılan mahalle değildi sadece… İnsanların gönülleri arasındaki köprüler yıkıldı. Ne yazık ki tek tutar dalımız köy kaldı. Köylerimiz de çoğunlukla ıssızlığın pençesinde… Kente göç etme imkân ve fırsatından mahrum kalan çaresizlerin yaşadığı, kentte yaşayanların nostalji diyarı gibi görüp özlediği bir başka âlem olarak can çekişiyor köylerimiz… Hülyası kalmayan kent hayatını rüyalar âlemi olarak gören köylü, köklerinden kurtulup kente ayak basmayı sınıf atlama olarak görüyor görmesine de ömrünü tamamladığında köyün sadece kabristanına dönmeyi, yanlışının yaşattığı acısını hafifletecek bir vefa adımı olarak algılıyor.

        Köy demek toprak demek, doğa demek, vatan demek! Köylü ise bunların ruhunu ve kıymetini bilen demek! Kent insanı nerden bilecek toprağı, doğayı ve kendisinin de aslında bunların ayrılmaz bir parçası olduğunu... Kent insanı, sömürü düzeni sırtından işleyen, rantın bir aracı hâline gelmiş; sahip olduklarına da kâr ve rant alanı olarak bakmaktan körleşmiş bir yalnızlaşmanın adı! Ömrünü rant ve kâra göre parselleyip tüketen kent insanına karşın, köylü çok daha özgür ve sömürülmekten uzak bir hayat sürer. Modernizmin dayattığı kentteki sömürü çarklarından uzaktadır köylü! Tabiatı dönüştürmez, tabiata uyum sağlayarak yaşar! Bozguncu ve tüketici değil, koruyan ve üretendir.

        Kent nüfusu giderek şişerken, köyler sadece ölü beldeler hâline gelmiyor. Toprakla ve doğayla olan bağımız da kopuyor. Köylüyü, “milletin efendisi” tayin ederken onun ihtiyaçlarını yerinde karşılamaktan ziyade, ona kent hayatının zehrini enjekte ederek yerinde değiştirip, sonra da vatan toprağını beklemesini ve üreterek kentteki zavallı bireyleri doyurmasını bekledik. Aklını çelip kötü yola düşürdüğümüz köylünün, ocağımızı beklemesini ve tüttürmesini istedik. Köyde yaşayanın ruhunu çalıp, kentte kolaylıkla artist olacağına inandırdıktan sonra, orada kalmasını beklemek yanlışında ısrarcı olduk. “Efendi” tayin ettiğimiz ahaliyi, kentte kurduğumuz her platformda hakir gördük. Kent hayatına, modernizme, çağın gereklerine ve dayatmalarına uyum sağla/ya/mayan ne kadar insanımız varsa, “köylü” diyerek burun kıvırdık. Sonuçta köylü, “efendi” olarak tayin edilmeyi, kentin nimetlerinden uzak tutulması için kendisine kurulan bir tuzak olarak algıladı. Fırsatını bulur bulmaz köklerinden koparak, fıtratına aykırı bir hayatın kollarına bırakıverdi kendisini…

        Evet! Mahalleyi kaybettik, köyü kurtarmamız lazımdır. Köylüyü kentin ahlakı, alışkanlıkları ve donanımlarına bulaştırarak değil, ruhunu ve kimliğini dikkate alarak korumalıyız. Bir gıda deposu yahut gıda güvenliğimiz açısından lojistik maddi merkezler demek değildir köyler! Toprağın ve doğanın ruhunu tanıyan, onlarla uyumlu bir şekilde yaşamayı bildiği için koruyan köylü, vatan savunması ve güvenliği için de en önemli dayanağımızdır. Bu sebeple mahalleyi kaybettik, ama ne yapıp edip köyü kurtaralım!


Türk Yurdu Ağustos 2016
Türk Yurdu Ağustos 2016
Ağustos 2016 - Yıl 105 - Sayı 348

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele