Menfur Darbe Girişimi ve Sonrası

Ağustos 2016 - Yıl 105 - Sayı 348

        MENFUR DARBE GİRİŞİMİ VE SONRASI

        Türkiye Cumhuriyeti ve demokrasimize karşı 15-16 Temmuz gecesi son derece haince, alçakça ve canice bir darbe girişimi yapılarak yönetime el konulmak istendi. Milletimiz ve devletimiz tarihi bir felâketin eşiğinden döndü. Darbe girişimi sabaha kadar süren çatışmalardan sonra bastırılmasaydı, tasavvuru bile ürperten feci gelişmelerin yaşanması kaçınılmaz hâle gelecekti. Irak ve Suriye’de yaşananların benzeri ülkemizde de sahnelenecek, devletin varlığı, gücü tartışılır hâle gelecek, anayasal sistem çökecek, oluşacak sosyal siyasal ve ekonomik kaosla birlikte, hâlen bastırılmaya çalışılan etnik ve dinî terör eylemleri azgınlaşacak, iç savaşa dönüşecekti.  

        Belli dış merkezlerin BOP ve benzeri projeler kapsamında yerli işbirlikçileriyle birlikte yıllardan beri uygulamaya koymak istedikleri bu senaryo, Türk milletinin kararlı direnişinin neticesinde tutmadı. Doğrudan millî varlığımıza yönelik, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni çökertmeyi amaçlayan saldırı püskürtüldü. Mustafa Kemal Paşa’nın 1919’da Amasya’da tamiminde belirtiği “Milletin azim ve kararlılığı’’nın anlamı ve önemi bir kere daha tekrarlanmış oldu.

        Türkiye’de 27 Mayıs 1960 darbesiyle birlikte, 22 Şubat 1962, 21 Mayıs 1963, 9-12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980’de beş defa tekrarlanan askeri darbelerden bazıları sonuca ulaştı. 62 ve 63’deki girişimler ise bastırıldı, elebaşları durumundaki Talat Aydemir ve Fethi Gürcan idam edilerek cezalandırıldı. Ancak bunların hiç birinde 16 Temmuz girişiminde olduğu gibi, Türkiye Büyük Millet Meclisi başta olmak üzere, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi, Başbakanlık, Genelkurmay Başkanlığı, MİT, Emniyet Müdürlükleri ve Kamu Kurumları havadan bombalanacak kadar alçakça, canice saldırıya maruz kalmadı. Emniyet Özel Kuvvetler Merkezi’nin bombalanıp 50’ye yakın emniyet görevlisinin şehit edilmesi, Meclis’in toplantı hâlindeyken bombalanması tam bir cinnet hâlidir, caniliktir.

        Anayasa ve yasalarda belirtilen görevlerini yapan polislerimize ateş açarak, güvenliklerini sağlamaya memur edildikleri komutanlarına silah çekip enterne ederek, tankları halkın üzerine sürerek çılgınca emellerine ulaşmak isteyen bu bedbahtlar, tarihimize kara bir leke olarak geçmişlerdir. Darbeciler, teröristlere karşı omuz omuza mücadele vermek durumunda oldukları polislerimize saldırarak, her bakımdan vahim sonuçlar doğurması muhtemel bir asker-polis düşmanlığı oluşturduklarını, TSK’ya ancak en acımasız bir dış düşmanın tasarlayacağı derecede ağır bir darbe vurduklarını düşünmeden, üniformalarının, taşıdıkları rütbelerin onurunu ayaklar altına aldılar. Tam anlamıyla bir akıl tutulması yaşadıklarını gösterdiler.

        Ülkemizde daha önce yaşanılan darbelerden farklı olarak, gerek milletimiz gerekse emniyet güçlerimiz ve sorumluluklarının bilincinde olan askerlerimiz bu girişime karşı etkili şekilde direndiler. Bu sırada özel televizyon kanalları Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın, hükümet üyelerinin muhalefet liderlerinin ve darbe karşıtı komutanların demeçlerini duyurmak suretiyle son derece yararlı neşriyat yaptılar. Bu millî direnişin sonucu olarak darbeciler belirledikleri hedefleri ellerine geçiremediler. Alan hâkimiyetini sağlamak üzere caddelere ve meydanlara gönderilen tanklar, halkımızın bedenleriyle oluşturduğu barikatları aşamadı. Kalabalıkların içerisinde çaresiz hâlde hareketsiz kaldılar.

        Türk Milleti Cumhuriyeti’mize ve demokrasiye karşı yapılan saldırıya Alman Anayasası’nda olan ama anayasamızda zikredilmeyen “direnme hakkı”nı kullandı. Böylece bütün dünyaya bu tarz gayri meşru girişimlere karşı neler yapılabileceğinin örneğini vermiş oldu.

        Bahçeli’nin ve Kılıçdaroğlu’nun darbe girişiminin ilk saatlerinden itibaren hükümetin yanında, darbenin karşısında olduklarını belirten demeçleri, taraftarlarını direnmeye çağırmaları, ertesi gün Meclis’in olağanüstü toplantısında yaptıkları konuşmalar ülkemizin geleceği ve millî bütünlüğümüz açısından son derece yerinde ve anlamlı tavırlardır.

        Tarihî bir problemin çok daha yıkıcı hâle gelmeden savuşturulmasında büyük etkisi olan bu siyasi tablonun, iktidar ve muhalefet arasında başlayan görüşmelerin, diyalogun Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başkanlığında sürdürülmesi, ülke gündemindeki acil çözüm bekleyen bazı temel sorunların aşılmasını kolaylaştıracaktır; ihtiyaç duyulan toplumsal huzur ve istikrarın oluşmasını sağlayacaktır.

        Demokrasimizin, hukuk devleti ve insan haklarının önemini, değerini bilerek, bu sistemin siyasi polemiklerle, hırslarla zedelenmesine izin vermeyerek ülkemizin ve milletimizin bekasını, toplumsal huzuru ve güvenliği teminat altına almalıyız. Anayasamızın değiştirilmesi bile teklif edilmeyecek giriş bölümünde yer alan ‘’Türkiye Cumhuriyeti Demokratik, Laik, Sosyal bir Hukuk Devletidir’’ maddesi devletimizin dayandığı ve titizlikle korumak zorunda olduğumuz esasları belirtir. İktidarıyla ve muhalefetiyle tüm siyasi merkezilerin ve politik aktörlerin devletin varlığı ve bekası açısından bu esaslara özen göstermeleri ve topluma örnek olmaları elzemdir.

        Türkiye’yi uçurumun kenarına getiren bu menfur darbe girişimi üzerinde herkesin serinkanlılıkla düşünmesi, nedenlerini doğru ve gerçekçi bir şekilde değerlendirmesi gerekmektedir. Toplumsal bağların gevşediği kitleler arasında duvarlar, hatta husumetler oluştuğu, millet kimliğine aidiyet hissi yerine parti, cemaat, tarikat, etnisite ve mezhep aidiyetlerinin giderek öne çıktığı bir dönem yaşıyoruz. Liberal, sol ve ümmetçi-İslamcı aydınlarımız millî kültürü Türk kimliğini ve tarih bilincini kozmopolit-evrenselci bir yaklaşımla gereksiz hatta zararlı sayıyorlar; eğitim ve kültür hayatında müfredattan tasfiye ederek, modernlik ve çağdaşlık adına nötr bir eğitim düzeni kurmak maksadıyla ellerinden geleni yapıyorlar.

        Bu zihniyetin etkili olduğu eğitim ortamında yetişen bir gencin, millî ve manevi değerleri önemseyen millî bilinç sahibi bir insan olması, şahsiyetini geliştirmesi genellikle okulun dışında aile ve çevre şartlarına bağlı kalıyor. Böylece devlet, öğrenim konusunda en kritik dönem olan temel ve orta eğitim sürecinde gençleri kendi kaderlerine terk etmiş oluyor. Dinî cemaatler ve tarikatlar devletin boş bıraktığı bu alanı yıllardır diledikleri ölçüde kullanıyorlar. Bu grupların her biri sistemli şekilde okullar, yurtlar, dershaneler açarak becerileri ve gayretleri ölçüsünde genç beyinlere nüfuz etmeye çalışıyorlar. İnsanın fıtratı gereği en duyarlı yanı olan manevi dünyasına, mistik eğilimlerine hitap ettiklerinden, etkili oluyorlar, çoğalıyorlar. Çoğu toplumun yoksul kesimlerinden ve 12-15 yaş gruplarından olan çocuklara barınma, burs ve eğitim imkânları sunarak beyinlerini bir daha kontrollerinden çıkmayacak şekilde devşiriyorlar.

        Kişiliğini bu tarz bir merkeze teslim eden, aklını ve vicdanını oraya rehin bırakan, bulunduğu cemaatin kültürel ve sosyal ortamına bağımlı hâle gelen bu gençlerin robotlaşmasının en önemli nedeni eğitim alanında hüküm süren bu başıboşluğa önlem almayan, hatta bunu normal sayan siyasi iktidarlardır. Eğitim bakanlığının adının başında yer alan “millî” sıfatının anlamı doğru algılanıp gereği yapılmadıkça, bugün FETÖ adıyla gündemde olan cemaat grubu etkisiz hâle getirilse bile, onun yerine geçmek üzere yarışan başka “asabiyeler” ortaya çıkacaktır. Bunlar da devlet hiyerarşisinden bağımsız kendi hiyerarşik düzenlerini kurmak için çoğalmaya, devletin tüm kurumlarına yayılmaya, en başta eğitim alanındaki varlıklarını güçlendirmeye çalışacaklardır. Mezhebini, cemaatini, tarikatını din yerine koyan, kendi anlayışının dışındaki inanç sahiplerini din dışı sayan taassubun, bağnazlığın varlığı günümüzde İslam’ın ve Müslümanlığın en büyük sorunudur. Bazı gençlerin aklını, iradesini sorgusuz sualsiz manevi önder olarak benimsediği bir kişiye teslim etmesine yol açan teolojik, pedagojik ve sosyal ortam bir an önce ıslah edilmelidir.

        Darbe girişiminin önlenmiş olması tahribatın çok daha vahim boyutlara ulaşmasını engelledi; ama önümüzde vakit geçirmeden çözülmesi gereken çok ciddi sorunlar bulunuyor. TSK bu girişimden ağır bir darbe aldı. Moral ve itibarı ciddi ölçüde zedelendi. 2009’daki davalar sürecinde yapılan tasfiyelerden kaynaklanan boşluklar tam olarak doldurulmadan bunlara komuta kademelerinde yenileri eklendi. Bu durumun terörle mücadelede zafiyet doğurmaması için acil önlemlere ihtiyaç var. Diğer yandan askerin moral motivasyonunun güçlendirilmesi, göz bebeğimiz olan silahlı kuvvetlerin saygınlığının, onurunun özenle korunması, ülkemizin karşı karşıya olduğu iç ve dış tehditlerin varlığı açısından elzemdir. Meseleyi içinden bilen ve konunun uzmanı olan Nihat Ali Özcan şöyle diyor: “FETÖ darbe girişiminde jandarmanın bir kısım personel ve biriminin de yer alması, onun 1839’a kadar uzanan kurumsal kültürünü, yeteneklerini yok etmeyi gerektirmez. Yapılması gereken dinî-ideolojik referanslı siyasi hedefli sızmaların nedenlerini, yollarını, araçlarını anlayarak önleyici mekanizmalarını kurmaktır. (26.07.2016 Milliyet Gazetesi) Bir hususun altını çizmek ve dikkate almak zorundayız; darbe girişiminde bulunan generaller, subaylar ve astsubaylar okullarını bitirip kıtaya çıktıktan sonra devşirilmemişler. Bunların tümünün zihinleri daha ortaokul ve lise çağlarında devşirilip ele geçirilmiş.

        Türkiye Cumhuriyeti’ne anayasal düzene, demokrasimize karşı yapılan bu saldırının sorumluları, failleri yargılanırken, bunun evrensel hukuk kuralları çerçevesinde yapılması, bu hususa yargılamanın her safhasında özen gösterilmesi icap ediyor. Çünkü verilecek hükümlerin her açıdan tarihî bir anlamı olacaktır. Bu olmadığı yahut eksik kaldığı zaman nasıl sonuçlar doğacağını Yassıada mahkemeleri döneminde yaşadık.

        Kimse bu kritik dönemde iktidara şirin görünmek için durumdan vazife çıkarmaya, kendini yetkili sayarak siyasi kabilecilik anlayışıyla infaz yapmaya, parti meselesi hâline getirmeye çalışmamalı; buna yeltenenlere anında engel olunmalıdır. Bir başka önemli husus mevcut ortamda yaşanması muhtemel muhbirlik sorunudur.

        Kamu kurumlarından, bürokrasiden, üniversitelerden ayıklama yapılması adına bürokrasi ve üniversitedeki yöneticilerden ihbar yapılmasını istemek yanlıştır. Devletin kendi imkân ve kaynaklarıyla doğru ve gerçekçi tespitler yapması gerekirken, bunu yapacak imkânları ve kuruluşları varken devreye yöneticilerin ve hatta vatandaşların sokulması, ihbar hatlarının kurulması muhbirlik kampanyasına, dolayısıyla haksızlıklara neden olur. Bulunduğu kurumda bazı çalışanlara şahsi yahut fikrî nedenlerle karşı olan, onun tasfiyesini sağlayarak kendine yer açılmasını düşünen birçok insanın ihbarcı hâline gelmesi, iftiracı olması kaçınılmaz hâle gelir. Bu durum bir taraftan mağduriyetlere, haksızlıklara yol açarken, diğer yandan çok tehlikeli kutuplaşmalar, düşmanlıklar oluşturur. MHP Genel Başkanı Bahçeli “Toplu görevden almalar yapılırken sağlam delillere dayanmak esastır.” diyerek haklı bir ikazda bulundu. CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu da aynı anlamda ifadeler kullandı. Başbakan Binali Yıldırım’ın silahlı kuvvetlerin yıpratılmaması gerektiğine ilişkin demeçleri, meydanlarda toplanan insanlara itidal çağrısı olumlu bir tavırdır. Bütün yetkililerin bu üslubu benimsemeleri Türkiye’nin huzuru ve geleceği açısından şarttır. Sokak gösterileri tadında bırakılmadığı takdirde, darbe gecesi herkesin takdirini toplayan, demokrasi adına dünyaya tarihi bir örnek sunan ‘’Milli Direniş’’ hareketi anlamından uzaklaşır; siyasi bir hesaplaşmaya dönüşür, toplumsal huzursuzluklara yol açar. Türkiye’nin bugün en fazla ihtiyacı olduğu şey, basirettir, itidaldir, aklıselimdir. Ve belki de hepsinden önemlisi hukuk devletinin ve demokrasinin kâmil anlamda varlığıdır.

        Türkiye’yi uçurumun kenarına getiren, başta silahlı kuvvetler olmak üzere, tüm devlet kurumlarında, üniversitelerde ağır hasara yol açan bu canice darbenin yol açtığı zararları kısa zamanda onarmak, hayatın normalleşmesini, toplumsal huzuru ve güveni sağlamak için bu üslubu ve hareket tarzını benimsemek zorundayız.


Türk Yurdu Ağustos 2016
Türk Yurdu Ağustos 2016
Ağustos 2016 - Yıl 105 - Sayı 348

Basılı: 5 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele