Yeri Olanın İli Olur, İli Olanın Dili Olur

Mayıs 2015 - Yıl 104 - Sayı 333

Yeri olanın ili olur, ili olanın dili olur,
dili olanın düzeni olur, düzeni olanın evi olur,
evi olanın oğlu olur, kızı olur,
yemesine yemeği olur. **

         

        Dilbilime göre dilin işlevleri, anlatım, çağrı, sanatsal, üstdil, ilişki ve gönderme olarak sınıflandırılırken; dil sosyolojisi kuramları, dili aynı anda bir bildirişim ve temsil sistemi olarak inceler. Dil, bir yandan bildirişimin en önemli aracı olarak rol oynarken öte yandan toplumsallaşma ve kimlik oluşturmanın yapıtaşıdır. Anlaşma eylemleri koordine etme ve toplumsallaştırma, bu alanda dilin en önemli işlevleridir. Bilgi sosyolojisi kurumları ise, dili toplumsal düzeyde paylaşılan bir dünya görüşü sağlayan temsil sistemi olarak görür. Bu açıdan bir dili konuşma aynı dili konuşan başkalarıyla aynı gerçekliği paylaşma anlamına gelmektedir. Bu da dilin ortak kimliğin oluşmasında büyük rol oynadığını göstermektedir.

        
Dilin araç işlevini gördüğü durumlarda, sembolik değerine yapılan vurgu gruptan gruba değişiklik gösterdiği gibi zamanla değişebilmesinin yanında; araç işlevini yitirdiği hâlde sembolik işlevlerini sürdürdüğü durumlarla da karşılaşılabilir. Dile ilişkin insan hakları metinlerinde dilin kültürel miras açısından önemi kadar, birey ve grup kimliklerinin korunmasındaki önemine de atıfta bulunulmaktadır.

        
Benveniste’ye göre, dilden ayrı insana ulaşmak; onu kendine indirgenmiş ve ötekilerin varlığını tasarlamaya çabalarken bulmak mümkün değildir. Dil konusundaki düşünce akımları, dil-toplum arasındaki ilişkiye bakışlarını; dilin toplumsal yapıyı belirlemesi; toplumsal yapının dili belirlemesi; dil ile toplumsal yapının birbirlerini belirlemesi ve dilin de toplumsal yapının da üçüncü bir unsur tarafından şekillenmesi olarak gruplandırılmaktadır.

        
İnsanlar kimi zaman; aynı dili konuşan topluluk, toplumsal grup, etnik grup ya da millet olarak adlandırılmaktadır. Mesela Aksan, “Her Yönüyle Dil” adlı eserinde, dilin “Bir yandan insanoğlunun… konuşma yeteneğine, bir yandan da insanın bağlı bulunduğu milletin anlaşma sonucu ortaya koyduğu belirtilerden, sözlüklerden oluşan dizgeye dayandığını” söylerken bir dili konuşan birimi millet olarak tanımlamaktadır. Dilin bir milletin “manevi yaşantısının” tezahürü olduğu ve dilini kaybeden milletin yok olacağı düşüncesini dile getirenlerin karşısında bu fikri romantizmin sonucu olarak görenler de vardır. Unutmamamız gerekir ki; her dilin gerçeği ayrı biçimde yansıttığı ve kişinin dünyayı konuştuğu dil aracılığıyla algıladığı görüşüdür.

        
Ayrıca dilin bir milletin “manevi yaşantısının” tezahürü olduğu ve dilini kaybeden milletin yok olacağı düşüncesini, Rusların Çarlık Dönemi’nde başlayıp Sovyetler döneminde sistemli bir şekilde devam ettirdiği dil politikalarının sonuçlarını göstermek yeterli olur. Dil ile siyaset arasındaki ilişkinin giderek artan önemini dilin kimlikteki rolü kadar, modern toplum ve modern devletin işleyişinde de aramak lazımdır. Modern siyasi sistemlerin kişilerin katılımına dayandığı ve bu katılımda dilin merkezi bir rol oynadığı, eğitim ve medyanın büyük önem taşıdığı bilinmektedir.

        
Ortak bir dil, toplumun gereksinimlerini karşılayan ve toplumun bütün katmanlarına anlamlı roller vererek katılımlarını arttıran kurumların gelişmelerini sağlayabilir. Ulusal dil genellikle resmî dil olur, ancak resmî dil her zaman ulusal dil olmayabilir sömürge ülkeleri örneğinde olduğu gibi.

        
Dünya nüfusunun yarıdan fazlasının iki dilli ve çok dilli olduğunun iddia edildiği bir ortamda iki dillilik ve çok dilliliğin yaşanması çeşitli sebeplere bağlanabilir. Aynı coğrafyada yeni bir topluluğun dili, yerli bir topluluğun üzerinde üstünlük kurup, yerleşebilir, Kırgızistan ve Kazakistan’da Rusça, Tanzanya’da İngilizce gibi. Bir coğrafya birden fazla etnik grubun vatanı olabilir ve dil diğerlerinden sayıca daha fazla kişi tarafından kullanılıyor olabilir, Kıbrıs’ta Türkçe ve Rumca gibi. Çift dilli bu toplumlarda, genellikle yüksek dil ve düşük dil olarak adlandırılan statüleri ve alanları farklı dil ya da dil çeşitleri bulunur. Keza iki binli yıllara kadar Doğu Bloku’nda yüksek dil olarak görülen Rusça daha çok resmî ortamlarda öğrenilmiş ve resmî söylem işlevlerini yerine getirmiştir. Düşük statüde bir dil olan Kazak Türkçesi, Kırgız Türkçesi vb. ise resmî olmayan ortamlarda kullanılmıştır. Burada önemli olan husus, genellikle dillerden birinin egemen olduğu alanların bulunmasıdır. Adı geçen coğrafyalarda yüksek ve düşük statüdeki dillerin rekabet içinde olmayıp kendi alanlarında egemen olmayı sürdürdüğü yıllarda anadili aleyhine istikrarlı bir çift dillilik ortaya çıkmıştır. Bağımsızlıkla birlikte anadillerin Rusçanın egemen olduğu alanlarda etkili olmaya başlaması yani Rusçanın alan kaybetmesi, tek başına bireylerin bu dili yitirdiklerinin ya da değiştiklerinin göstergesi olarak değerlendirilemez. Rusça işlevsel potansiyelini yitirdiği için değil, bütün alanlarını yitirdiğinde, başka deyişle onunla konuşan, yazan kimse kalmadığında ancak tek dillilik söz konusu olabilecektir.

        
Hâkim dilin diğer diller üzerindeki etkisinin aşırı olması söz konusu dillerin benliğinin zayıflamasına yol açar. Temel söz varlığına inerek dilin pek çok kavramının kendi öğeleriyle anlatım bulmasına, eğitim ve öğretimin ana diliyle gerçekleştirilmesine engel olur. Bu nedenle bireylerde dil farkındalığı oluşturmak çok önemlidir. Büyükkantarcıoğlu’na (2003: 20) göre dil farkındalığı; “Bireyin kendi sözlü ve yazılı dil kullanımını da denetleyebileceği bir biçimde sözcük seçiminden biçimbirimsel, sözdizimsel ve anlamsal yapı doğruluğuna, yazım ve noktalama kurallarından düşünce düzenleme ve aktarma becerisine kadar ana dilin doğru ve etkin kullanımına yönelik geliştirdiği bilinçli bir dil kullanım duyarlılığıdır.”. Doğuştan getirilen dil yetisi, sosyal çevre ile ana dile ait ilk bilgilerin edinilmeye başlandığı andan itibaren örtük bir şekilde dil kullanımına yönelik duyarlılığın temellerinin atılmasını sağlamaktadır. Örgün eğitim bu bilgileri açık hâle getirmekte ancak farkındalık için bilgilerin yeniden örtük hâle dönüşmesi gerekmektedir.

        
Bizim dilimiz açısından baktığımızda Osmanlı döneminde “Türkçe” devlet dilidir ve resmî işlerde Türkçenin kullanılmasına önem verildiği görülmektedir. Osmanlı İmparatorluğu’nda Türkçenin resmî dil olarak kanunlaşması ilk anayasa olarak kabul edilen ve 7 Zilhicce 1293(1876)’te çıkan “Kanun-i Esasi”nin; “Memalik-i Osmaniye’de bulunan akvamdan her biri kendilerine mahsus olan lisanı talim ve taallümde muhtardır. Fakat hidemat-ı devlette istihdam olunmak için devletin lisan-ı resmisi olan Türkçeyi bilmek şarttır.” şeklindeki 12. maddeye getirilen itirazlar üzerine bu madde; “Teba-i Osmaniyenin hidemat-ı devlette istihdam olunmak için devletin Lisan-ı resmîsi olan Türkçe’yi bilmeleri şarttır.” şeklinde değiştirilmiştir. Burada üzerinde durulması gereken “…devletin lisan-i resmisi…” ifadesidir. Ayrıca aynı anayasanın 57. maddesi “Parlâmentoda yapılacak konuşmaların Türkçe olması”; 18. maddesi, milletvekili seçilebilmek için Türkçe bilme şartını getirmiştir. “Devlet-i Osmaniye tabiiyetinde bulunan efradın cümlesine herhangi din ve mezhepten olur ise olsun bila istisna Osmanlı tabir olunur” (madde 8) ibaresi ile Kanun-i Esasi din ve mezhep ayrımı yapmaksızın Osmanlı tabiiyetinde olan herkese “Osmanlı” denileceğini kurala bağlamış ve devlet memuru olabilmek ve Meclise vekil olarak seçilebilmek için Türkçe bilmeyi şart koşmuştur. 57. madde ise parlamentonun müzakere dilinin Türkçe (lisan-ı Türki) olduğu şeklindedir.

        
Eğitim dilinin resmî dil çerçevesinde ele alınıp alınmayacağını açıklayan 16. maddede de “Milel-i muhtelifenin umur-u itikadiyelerine müteallik olan usul-ü talimiyeye halel getirilmeyecektir.” ifadesi tartışmaları da beraberinde getirmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde modernleşme çalışmaları ve eğilimleri içinde dil politikaları öncelikli bir yere sahip olduğunu söyleyemeyiz. Dil konusunda “maddi planlama” girişimleri, yani dilin sadeleştirilmesi konusu ön plana çıkarılmış “statü planlaması” kapsamında ancak yeni açılacak devlet okullarında eğitim dili olarak Türkçenin benimsenmesi noktasında bir şeyler yapılmıştır. İmparatorluk içindeki tüm ilköğretim kurumlarında Türkçeyi mecburi kılma 1894 yılında II. Abdülhamit tarafından yayımlanan resmî bir emirle başlamıştır. Öncesinde, İmparatorluk sınırları dâhilinde Müslim ya da gayrimüslimler tabi oldukları devletin dilini eğitim kurumlarında öğrenme ve öğretme zorunluluğu olmadığı gibi bu yolda herhangi bir gayret veya çalışma da yapılmamıştır. Özellikle gayrimüslimler bu serbestlikten sonuna kadar yararlanmışlar ve kendi dillerinde eğitimi cumhuriyet dönemine ve sonrasına kadar taşımışlardır. Müslüman topluluklar içerisinde bazı milletler Boşnaklar, Arnavutlar veya Araplar örneğinde olduğu gibi kendi dillerinde eğitim kurumlarına sahip olmuş ve geçen asırlar içerisinde dil kaybı yaşamamışlardır. “Hepimiz Osmanlıyız. Aynı hanedana bağlıyız. O vatan üzerinde bir arada yaşama azmiyle varlığımızı muhafaza edebiliriz.” düşüncesine dayalı söylemin geçerliliğini yitirmeye başladığı yani 1913 Balkan Savaşı yenilgisinin ardından, Osmanlıcılık veya İslamcılık fikirlerinin yerini ister istemez Türkçülük fikrine bıraktığı görülür. Bu fikir diğer alanlarda olduğu gibi dil sahasında da kendini göstermiştir. İttihat ve Terakki tüm resmî yazışmaların Türkçe yapılmasını, devlet ilkokullarında Türkçenin anadili olarak öğretilmesini, yine devlet okullarında orta ve yükseköğretimin zorunlu olarak Türkçe yürütülmesini benimsemiştir. Ancak bu planlama uygulamaya geçirilememiştir.

        
1877 yılında yürürlüğe konan Belediyeler Yasası ile belediye meclislerine üye seçileceklerin “Türkçe konuşabilmeleri” zorunlu kılınması Türkçenin yasal statüsünün güçlenmesini sağlamıştır. Geçmişte var olan hiçbir imparatorlukta görülmeyen hatta Amerika Rusya gibi günümüz federe devletlerinde dahi kamu alanında yüksek mevkilerde görev alabilmek için devletin asli unsurunun dilini bilme şartı tartışılmazken Türkçenin statüsü meselesi Meclis-i Mebusan’da tartışmaları da beraberinde getirmiştir. Mesela Arap vekiller, mebus seçilmek için Türkçe bilme şartının kaldırılmasını istemişler; İstanbul mebuslarından Rum kökenli Vasilaki Efendi Türkçe dışındaki dillere de meşruiyet kazandırma isteğinde bulunmuştur. Buna mukabil aynı dönemde Osmanlı Demokrat Fırkası (1909-1911), Hürriyet ve İtilaf Fırkası (1911-1913) ülkedeki bütün ilkokullarda eğitimin yerel dillerde yapılmasını istemişlerdir.
1915 yılının yaz aylarında İstanbul’da başta Fransızca ve İngilizce olmak üzere diğer dillerdeki levhalar ve bu dillerdeki ibareler kaldırılmış veya bu ibarelerin üstü kapatılmış, neticede bir millileştirme siyaseti izlenmiştir. 1916 yılında, dil politikaları kapsamında hükümet tarafından hazırlanan ve Meclis’ten geçen önemli bir düzenleme iktisat alanındadır. Buna göre “müessesat-ı nafia ile imtiyazsız şirket”ler ticari işlem ve yazışmalarda Türkçe kullanacaklardır.

        
Tarihselci-yapısalcı yaklaşımı savunan düşünürlerden Tollefson’a göre, çağdaş toplumsal ve ekonomik sistemler bir türlü dil yeteneğini gerekli kılarken, büyük bir kitlenin bu yeteneğe ulaşmasına sebep olan koşulları da yaratmaktadır. Doğal olarak Osmanlı İmparatorluğu’nun güçlü olduğu dönemlerde ekonomik ve kültürel etmenler anadilleri ne olursa olsun, Türkçe zorunlu eğitim dili olmamasına rağmen Osmanlı’nın dağılma sürecine kadar Türkçe okuyup yazma öğrenilmiştir. Cumhuriyet sonrasında 3 Mart 1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat Kanunu ardından 26 Eylül 1925 tarihli genelgeyle tüm yabancı okullarda haftada 5 saat Türk dili, tarihi ve coğrafyası okuma zorunluluğu getirilerek ülke sınırları içerisinde yaşayan herkesin Türkçe konuşması sağlanmaya çalışılmış ve bunda da büyük ölçüde başarıya ulaşılmıştır.

        
Türkiye’deki bu gelişme maalesef diğer Türk coğrafyaları için geçerli olmamıştır. Bugün Türk soyluların büyük bir kısmı iki ya da çok dilli ortamlarda yaşamaktadır. Rusça, Arapça, Farsça, Çince, Bulgarca, Yunanca, Romence, Sırpça, Almanca, Fransızca, İngilizce vb. dillerin yanında Tatar Türkçesi, Başkurt Türkçesi, Özbek Türkçesi gibi Türk lehçelerinin kullanıldığı coğrafyalarda anadili, resmî dil/diller, azınlık dili gibi kavramlar iç içe girmiştir. Bu durum da bu bölgelerdeki yerli/yerel/bölgesel dilleri zor durumda bırakmakta, hatta Türk dillerinin zamanla ikinci plana atılmasına yol açmış ve açmaya devam etmektedir. Bu durum, Türkçenin sözü edilen coğrafyalarda her geçen yıl statüsünün düşmesine neden olmaktadır. Statü düşüşü akabinde dil kaybını getirmektedir.

        
Dil kayıplarının nedenleri arasında ekonomik nedenler, siyasi- askeri nedenler, kültür, din, eğitim gibi olgular hatta dil sahiplerinin anadillerine karşı takındıkları tavırlar gösterilmektedir. Türk coğrafyalarındaki dil kayıplarını Rusların dil planlaması ve politikaları ile izah edebiliriz. Ruslar dünya tarihinde benzeri görülmemiş planlama ve politikaları ile bölgenin neredeyse tümünde, dil dokusunu ve dilin toplum ile kimliğe ilişkin rolünde önemli değişiklikler meydana getirmiştir. 1917- 1930 yılları arasında dil politikasının temelinde Lenin’in milliyetler politikası çerçevesinde ele alınan ulusçuluk anlayışı yatar. Dil inşası adı verilen bu dönem okuryazarlığa çok olumlu katkıda bulunmuştur. Bu politika sonucu 36 milyon konuşuru olan 70 ayrı dil ve Latin alfabesi kullanılmaya başlanmıştır. Milliyet dillerinin belirlenmesi ve yazıya geçirilmesini, bu dillerin eğitim dili olarak kullanılmaya başlaması izlemiştir. Stalin’in dönemin de ise, iki dillilik anlayışını destekleme fikri güç kazanmıştır. Mart 1938’de yayımlanan ve eğitim dili Rusça olmayan okullarda Rusçanın ders olarak okutulmasının zorunlu olduğu kararnamesi sonucunda, ikinci sınıftan itibaren haftada dört saat Rusça dersi okutulmaya başlanmıştır. 1938 yasası SSCB’nin genelinde yükseköğretim dilini Rusça olarak belirtmiştir. Ayrıca eğitim dilini ebeveynin tercihine bırakan yeni uygulama milliyet dillerini zorunlu olmaktan çıkarmıştır. Bu uygulama asimetrik iki dilliliği norm olarak getirmiştir. Kendi ana dilinde eğitim hakkı herhangi bir dilde eğitim hakkına dönüşmüştür. 1977 Anayasasının 45. maddesi yalnızca “kendi ana dilinde eğitim alma imkânı” şeklindedir. Brejnev döneminde özellikle daha küçük siyasi birimlerde ciddi boyutlarda dil kayıplarının gerçekleştiği görülmüştür. 1961-82 yılları arasında çok az tercih edilmelerinden dolayı 31 dil, eğitim dili olmaktan çıkarılmıştır. 1960’da 47 ayrı dilde eğitim verilirken 1982’de bu sayı 16’ya düşmüştür.

        
Yerli ahalinin kendi dillerine gereken önemi vermemesi, gerek çocuklarını ana dilde eğitim veren okullara göndermemeleri gerek milliyet dillerinde yapılan bilimsel yayınların sayısındaki ciddi düşüş gerekse seçkinlerin daha fazla Rusçaya yönelmeleri çeşitli derecelerde dil kayıplarına neden olmuştur.

        
1926-1959 yılları arasında her yıl ortalama olarak 103.000 kişi, ana dil olarak Rusçayı benimsediğini bildirmiştir. 1926’da 8.1 milyon kişi ana dilinden başka bir dili konuştuğunu söylerken, 1979’da bu sayı 17.9 milyona çıkmıştır. 1929 yılında farklı dil konuşmaya başladıklarını söyleyenlerin %81’i bu dilin Rusça olduğunu belirtmiştir. 1979’da bu oran %91’e yükselmiştir. 1989 yılına gelindiğinde Rus olmayanların %15’i Rusçayı anadili olarak göstermiştir. Bunların %9.9’u daha önceki ana dillerini ikinci dil olarak göstermemiş, yani anadillerini yitirmişlerdir. Rusçayı ikinci dil olarak gösterenlerin oranı ise %48’dir. (M. Rannut, “Linguistic Policy in the Soviet Union). Rusça, yukarıya doğru toplumsal hareketliliğin dili hâline gelerek yüksek dil oluştururken yerli diller düşük statüde kalmışlardır. 1991’de Rus Federasyonu Dilleri Kanunu, bütün dillere devlet koruması altındaki ulusal mülk statüsü kazandırmış olmasına rağmen özellikle ulusal bölgelerde sınırlı toplumsal işlevi olan yazılı diller ile özerk cumhuriyet ya da toplulukların dilleri yok olmaktaki diller atlasında yer almaktadır.

        
Türkiye Türkçesi açısından baktığımızda ise Türk Dili Tetkik Cemiyeti adıyla 12 Temmuz 1932’de Atatürk’ün talimatıyla kurulan Türk Dil Kurumunun o tarihten günümüze; Türk dili üzerinde araştırmalar yapmak, yaptırmak, Türk dilinin güncel sorunlarıyla ilgilenerek çözüm yolları bulmayı hedeflemiş ve bu doğrultuda belli bir ilerleme sağlamış olmasına rağmen Rusların takip ettiği şekilde Türkiye Türkçesinin öncelikle kendi coğrafyamızda daha sonra diğer Türk coğrafyaları akabinde de dünyada gerek statüsü gerek yaygın iletişim dili olma yolunda başta TDK olmak üzere Milli Eğitim Bakanlığı, Kültür Bakanlığı, dille ilgili sivil toplum kuruluşlarının herhangi bir politika ve planın olmadığını üzülerek söyleyebiliriz.

        
Uluslar, dille bilinçlenmişler ve dilden bilgileri anlaşılır duruma getiren şeyler kazanmışlardır. Dil, insanları buna erişecek kadar entelektüel bir duruma getirince duyguları gelişerek varlıklarını daha iyi duymuşlardır. Akarsu’nun (1998: 59) da işaret ettiği gibi gelişmenin aracı olan diller öyle bir karakter kazanırlar ki, ulusun karakteri onlarda, törelerde, göreneklerde ve olgularda olduğundan daha iyi anlaşılabilir.

        
Dillerin yok oluşuyla birlikte insanın uzak geçmişini açık ve canlı olarak duymasının, sezmesinin önüne geçilebilir. Her nesnenin özü adında saklı olduğu düşüncesinden yola çıkarsak adlara egemen olamamış, onları kendi dilinde kullanmayan kimselerin nesneler üzerinde bir egemenlik kazanamayacağı unutulmamalıdır.

         

        --------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

         

        * Prof. Dr., Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Türkçe Eğitimi Bölümü, fatmaacik1@yahoo.com
** “Ciri barnıñ ili bulır, ili barnıñ tili bulır, Tili barnıñ, köyi bulır, köyi barnıñ öyi bulır,Öyi barnıñ ulı bulır, kızı bulır, aşarına aşı bulır” Tatar Atasözü.
Kaynakça
1. Açık, F. (2013). “Türkçe Bağlamında Osmanlı İmparatorluğu Döneminden Günümüze Dil Politikaları”, Yeni Türkiye, Yıl 9, C. 2, Sayı 55 Türkçe Özel Sayısı (2013).
2. Akarsu, B. (1984). Wilhelm Von Humboldt’da Dil-Kültür Bağlantısı, İstanbul: Remzi Kitabevi.
3. Appel R. and Muysken, P. (1987). Language Contact and Bilingualism, London: Edward Arnold Press.
4. Aksan, D. (2009). Her Yönüyle Dil: Ana Çizgileriyle Dilbilim, Ankara: Türk Dil Yayınları:439, 5. Baskı.
5. Balçık, M. B. (2009). “Milliyetçilik ve Dil Politikaları,” Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce Cilt: 4, İstanbul: İletişim Yayınları.
6. Bacon, E. (1966). Central Asians Under Russian Rule: A Study in Culture Change. Ithaca: Cornell University Press.
7. Benveniste E. (1994). Genel Dilbilim Sorunları, Çeviren: Erdim Öztokat, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
8. Blake, M. (2003). “Language Death and Liberal Politics”, Language Rights and Political Theory, Ed: Will Kymlicka – Alan Patten, New York: Oxford University Press
9. Büyükkantarcıoğlu, N. (2003). “Dil farkındalığı ve işlevsel dil kullanımı bağlamında anadilimiz: gözlemler, öneriler”. Cumhuriyetimizin 80. Yılında Türkçemiz. Ankara: Ankara Ticaret Odası ve Anadolu Çağdaş Eğitim Vakfı.
10. Crips, S. (1989). “Soviet Language Planning 1917-1953” Language Planning in the Soviet Union, M. Kirkwood (Ed.), Londra, Macmillan.
11. Demirci, H. A. (2008). “Osmanlı Modernleşmesinde Dil Politikaları ve Mebusan Meclisi”, Muhafazakâr Düşünce, Sayı 16-17.
12. Fishman, J. A. (2006). “Language Policy and Language Shift”, An Introduction to Language Policy: Theory and Method, Ed: Thomas Ricento, Blackwell Publishing.
13. Gencer, A.Ş. (1978). “İlk Osmanlı Anayasasında Türkçenin Resmi Dil Olarak Kabulü Meselesi”, Armağan- Kanun-ı Esasi’nin 100. Yılı, Ankara: AÜSBF Yayını.
14. Haspelmanth, M. - Dryer, M.- Gil, D.-ve Comrie, B. (2005). The World Atlas Of Languages, Oxford: Oxford University Pres.
15. Holmes, J. (2008). Introduction to Sociolinguistics, Longman Yayınları.
16. İmer, K. (1998). Türkiye’de Dil Planlaması: Türk Dil Devrimi, Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları.
17. ___________ (1982). “Türk Dili ve İkinci Abdülhamid”, Ulus, 23 Haziran 1961 (İsmail Uluçgür, Agâh Sırrı Levend), Ankara: TDK Yayınları.
18. Pool, J. (1992). “Soviet Language Planning: Goals, Results, Options”, The Soviet Nationality Reader, R. Denber (ed.), Boulder, Westview Press.
19. Sarı, N. (1996), Dil- Politika İlişkisi Açısından Rus ve Sovyet Dil Politikaları, İstanbul, İÜ. SBE. Doktora Tezi.
20. Solchanyk, R. (1982a). “Language and Education in Soviet Schools.” International Journal of the Sociology of Language 33.113-118
21. Stalin, J. V. (1976). Marksizm ve Dil Üzerine, İstanbul: Koral Yayınları.
22. Tollefson, J. (1991). Planning Language, Planning Inequality. New York: Longman.
23. Vygotsky, L. S. (1998). Düşünce ve Dil, İstanbul: Toplumsal Dönüşüm Yayınları.


Türk Yurdu Mayıs 2015
Türk Yurdu Mayıs 2015
Mayıs 2015 - Yıl 104 - Sayı 333

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele