Tarihî Roman Türünün Güçlü Temsilcisi Hasan Erdem: “Tarihini Bilmeyen Milletler, Hafızasını Kaybetmiş İnsanlara Benzerler.”

Haziran 2016 - Yıl 105 - Sayı 346

        Tarihî Roman Türünün Güçlü Temsilcisi Hasan Erdem:

        “TARİHİNİ BİLMEYEN MİLLETLER, HAFIZASINI KAYBETMİŞ İNSANLARA BENZERLER.”

        Bu sayıdaki konuğumuz, bugüne kadar beş tarihî roman yazan Hasan Erdem… Osmanlı tarihinin özellikle bir bölümünü, 15. yüzyıldaki olayları konu alan romanlarıyla, o dönemi “kurgu” yoluyla bizlere aktaran ve böylece çok kıymetli bir hizmeti yerine getiren Hasam Erdem ile “tarihî roman” üzerine konuştuk…

        - Ne mutlu ki, çeşitli vesilelerle tarihimize duyulan ilginin artmasıyla birlikte “tarihî roman” yazımında ve yayımında son yıllarda gözle görülür bir artış hissedildi. Bu alanda dikkati çeken kalemlerden biri de sizsiniz. Öncelikle, okurlarımızın sizi daha iyi tanıması açısından sorayım: Hasan Erdem kimdir?

        - 1961 yılında Tekirdağ ili Hayrabolu ilçesi Kutlugün köyünde dünyaya geldim. Beş çocuklu bir ailenin en büyük çocuğuyum. Ailem ekonomik durumunu düzeltmek ve çocuklarına daha iyi bir gelecek hazırlayabilmek için 1968 yılında köyden kente, Eskişehir’e göç etti. İlkokul, ortaokul ve liseyi Eskişehir’de okudum. 1976 yılında ailem bu sefer de Eskişehir’den Bursa’ya göç etti. Beş çocukla yaşam kavgası veren aileme destek olabilmek için üniversite okuyamadım. Bundan da hiç pişmanlık duymadım. Çünkü benim de maddi desteklerimle, o yıllarda iki erkek kardeşim üniversite okuyup iş güç sahibi oldular. Ben de, Bursa’da otomotiv sektöründe üretim yapan bir firmada 25 yıl çalışmanın ardından, 2008 yılında emekli oldum. 34 yıldır evliyim ve Bursa’da yaşıyorum. Yazarlık hikâyeme gelince, daha 11 yaşında iken, bir yaz tatilinde gittiğim Tekirdağ’ın Malkara ilçesinde, Akıncı komutanı Turahanoğlu Ömer Bey’in harap hâldeki türbesini gördüm. Türbenin camında dayalı duran küçük bir ahşap çerçeve içinde, el yazısı ile “Mora Sancakbeyi, Atina Fatihi Gazi Ömer Bey” yazıyordu. Türbenin yarı aralık duran metal kapısını itip içeriye girdim. Sandukanın yanı başında boş bir şarap şişesi ve upuzun uzanmış yatan biri vardı. Sıcaktan kaçıp gölgeye sığınan ve alkolün tesiriyle sızıp kalan şarapçı ağabeyi rahatsız etmemek için hemen dışarıya çıktım. Akşamüzeri köyümüze dönerken beni Malkara’ya götüren rahmetli Mehmet amcama “Gazi Ömer Bey kim amca?” diye sordum. Amcam “Bilmiyorum evlat. Malkara’ya gelir giderim, o türbeyi de görürüm ama orada yatan zat kimdir bilmiyorum,” dedi. Bir süre düşündükten sonra amcama “Ben bir gün Gazi Ömer Bey’in romanını yazacağım,” dedim. Rahmetli amcam bana bakıp güldü ve “Kitapları seviyorsun ama kitap yazabilmen için çok çok kitap okuman gerekiyor.” dedi. Virane hâldeki türbeyi ve Akıncı komutanı Ömer Bey’in adını hiç unutmadım. Çocukluğumdan bu yaşıma gelinceye kadar deliler gibi kitap okudum. Turahanlı akıncıları ile ilgili bulabildiğim her bilgiyi defterlerime not aldım. Emekli olduktan sonra çocukluk hayalimi gerçekleştirmek için yıllardır okuyucusu olduğum tarihî romancılığa yöneldim ve tahmin edebileceğiniz gibi konu olarak kendime Turahanlı Akıncılarını seçtim. Osmanlı İmparatorluğu’nun Rumeli fetihlerinde Evrenosoğulları, Malkoçoğulları, Mihaloğulları, Turahanoğulları gibi akıncı ailelerinin büyük rolü olmuştur. İ. H. Uzunçarşılı, “Büyük Osmanlı Tarihi”nde “Turhan veya doğru ismiyle Turahan Bey, Üsküp Sancakbeyi meşhur Paşa Yiğit’in oğludur. Daha sonra gerek bu ve gerek oğulları Mora’da büyük hizmet görmüşlerdir. Turahanlı akıncıları bunlara mensuptur.” diye yazar.

        - Şimdiye kadar beş romanınız yayımlandı. Bu romanlarınız hakkında kısaca bilgi almak isteriz. İsimleri ve konuları nelerdir?

        - Sırasıyla söylersem, ikinci baskısını yapan Şar Dağı’nun Kurtları romanımın konusu, Birinci Kosova Savaşı ve Türklerin Balkanlara yerleşmesidir. Kitap üç bölümden oluşmaktadır: “Zaferden Önce”, “Konstantinopois’te Ölmek” ve “Kayıp Akıncı…” Roman, Üsküp fatihi Paşa Yiğit Bey’i öne çıkararak kurgulanmıştır. Argos Kalesi romanım ise, Yıldırım Bayezıd Han’a verdiği sözü yerine getirmeyen Mora Despotu’na Türklerin hâkimiyetini tanıması için gönderilen akıncı birliğinin ve bu birliğe mensup kahramanların yaşadıkları olayları anlatır. Her kitabımda olduğu gibi bu da tarihî bir gerçeklik çevresine oturtulan kurmaca olaylara dayalıdır. Roman, Paşa Yiğit oğlu Teselya Sancakbeyi Turahan Bey’in döneminde geçen gerçek bir olayı anlatır. Romanda Türk kültürüne ait birçok bulgu yer alır. Yine ikinci baskısını yapan Kızıl Atın Süvarisi romanımın konusu, Fatih Sultan Mehmet Han döneminde geçmektedir. Venedikliler tarafından Türk sahil, şehir ve kasabalarına yapılan akında annesi ve kız kardeşi kaçırılan, ninesi ve dedesi öldürülen Afşin adlı genç bir akıncının intikam hikâyesini anlatır. Ayrıca roman, 1477 yılı Ekim ayında Bosna Sancak Beyi Turahanoğlu Ömer Bey komutasında Kuzey Venedik’e yapılan ve bir ay süren Kripoli Akınını gerçek, kurgu, hayal üçgeninde yapılan geçişlerle anlatmaktadır. Kripoli akını sonrası Venedik Devleti, Osmanlı Devleti’nden barış istemek zorunda kalmıştır. Balkan Şahini adlı romanım, İkinci Murat Han döneminde Varna savaşı öncesinde geçer. Sırp kralı Brankoviç’e esir düşen oğlunu kurtarmak için hasta yatağından çıkıp kar, kış demeden yollara düşen yaşlı bir Akıncı beyinin zorluklarla dolu hikâyesini anlatmaktadır. Romanın finali Varna Savaşı’yla biter. Beşinci romanım Otranto 1480 Mahşerin Son Atlısı’nın giriş bölümü, Otranto’nun fethiyle başlar. Roman, Macar kralının Otranto’ya yardıma gönderdiği seçkin iki bin askerlerden oluşan Macar birliğinin, Budin’den yola çıktıkları andan itibaren Osmanlı casusları tarafından adım adım takibini ve Macar birliğini durdurmakla görevlendirilen iki yüz Türk akıncısının, Macar ovalarında başlayıp İtalyan sahillerine kadar süren amansız takibini ve aralarında geçen zorlu mücadeleleri anlatmaktadır. Beş kitabım da Ötüken Neşriyat tarafından yayınlanmıştır.

        - “Şar Dağı’nın Kurtları” romanınızın V. Uluslararası Güneydoğu Avrupa Türkolojisi Sempozyumu’nda bildiri konusu olduğunu ve Prof. Dr. Bilge Ercilasun hoca tarafından sunulduğunu duymuştum. Bu konuyu biraz anlatır mısınız?

        - Evet, bu 13- 14 Nisan 2011tarihinde Prizren’de yapılan bu sempozyumda, Prof. Dr. Bilge Ercilasun, roman türünün Türkçede gelişmesiyle ilgili, dilin kullanılışı ve eserlerin içerikleri üzerinde durmuş, incelediği ve okuduğu eserleri makaleler şeklinde yazmış, bildiriler sunmuştur. Sayın Hocam benim ilk kitabım olan “Şar Dağı’nın Kurtları” romanımı da okumuş ve romanımı iki bakımdan ele almıştır: “Romanın Yapısı ile İlgili Hususlar” adı bölüm beş başlık altında toplanmıştır: 1. Olay Örgüsü ve Anlatım, 2. Romanın Adı, 3. Bölümlerin Başındaki Mottolar, 4. Tarihi Romanda Kurgu ve Gerçeklik, 5.Coğrafi Unsurlar… “Romanda Ele Alınan Meseleler” başlıklı ikinci bölüm de altı başlık altında toplanmıştır: 1. Balkanların Sosyal Yapısı, 2. At ve Kılıç, 3. Eğitim Meselesi, 4. Kuvvetli Bir Devlet Teşkilatı ve İstihbarat Ağı, 5. Savaş ve Barış, 6. Tarihi Roman İçindeki Yeri…

        Sayın Bilge Ercilasun’un 16 sayfalık bildirisini, Dergâh yayınlarından çıkan Türk Roman ve Hikâyesi Üzerine adlı kitabından okuduğumda, hocanın kitabıma gösterdiği teveccüh beni çok mutlu etmişti. Edebiyat profesörü hocamın beğenisiyle, yıllarca süren emeklerimin manevi karşılığını almıştım.

        - Ercilasun hocanın ilgisine mazhar olmak gerçekten tarifsiz bir mutluluk kaynağıdır. Bir de, Balkan Şahini adlı romanınızın TRT-1 radyo da her gece yayınlanan “Bir Roman, Bir Hikâye” programında bölüm bölüm okunduğu hususu var… Bu çok ilgi çekici ve bir o kadar da önemli bir şey… Nasıl oldu bu?

        - İnanın benim de haberim sonradan oldu. Mart ayında İstanbul CNR Kitap fuarında Ötüken standında imza günüm vardı. Otranto 1480 adlı romanım yeni çıkmıştı ama standa gelen giden Balkan Şahini adlı romanımı alıp imzalatıyordu. Dayanamayıp gençlerden birine bunun sebebini sordum. Verdiği cevap “Biz bu romanı her akşam TRT-1 radyoda zevkle dinliyoruz. Çok heyecanlı bir kitap olduğu için alıyorum, sonunu merak ediyorum.” oldu. Aynı şeyleri Bursa, İzmir ve en son Eskişehir kitap fuarlarında da yaşadım. Ötüken Neşriyat’ın yöneticilerine bu konudan haberleri olup olmadığını sorduğumda TRT-1 radyonun yayınevinden radyoda okunmak üzere iki kitabımı almış olduğunu öğrendim. Tabii ki bu da beni çok mutlu etti.

        - Yazar olarak tarihi tercih ettiğiniz için şunu sormak isterim: Tarihî roman yazarının misyonu nedir, ne olmalıdır? Yani, sizin tarihî roman yazmaktaki amacınız nedir?

        - Kemal Tahir “Tarih bilimlerin anasıdır.” demiş, bilemem! Peyami Safa ise “Tarihinin sürekliliğini kaybeden bir millet, her şeyini kaybetmeye mahkûmdur. Hâfızası parça parça kopmuş bir akıl hastası gibi, geçmişiyle, hâtıralarıyla ve benliğini terkib eden bütün varlık unsurlarıyla ilgisi kesilmiştir. Yabancı tesir ve müdâhalelere, yabancı korumaya hazır ve muhtaç bir hâlde, önce bağımsızlığını sonra da bütün millî şahsiyetini ve varlığını kaybeder.” diye yazmış.

        Üstadın dediği gibi, tarih, bir milletin hafızasıdır. Tarihini bilmeyen milletler hafızasını kaybetmiş insanlara benzerler. Ben tarihçi değilim, ama kitaplarımı okuyanlar iyi bir tarihî macera romanı yazarı olduğumu yazarlar ve söylerler. Benim amacım, tarihimize merak uyandırmak ve tarihimizi sevdirmek, okuyucularıma vatan, millet, bayrak, sevgisi aşılamak, fertlerde millî sorumluluk duygusu uyandırmaktır. Kısacası, Türk gençlerinde her zaman olduğuna inandığım millî şuuru daha da güçlendirmektir. Ulu önderimiz M. K. Atatürk, “Türk çocuğu atalarını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.” diyerek tarihçilere ve tarihî roman yazarlarına bir sorumluluk yüklemiştir.

        - Tarihî roman yazan diğer yazarlarımıza sorduğum soruyu size de yöneltmek istiyorum. Özellikle, tarihî roman yazmak isteyen, heveslenen genç yazar adaylarımıza, tarihî romanın yazılmasında nelere dikkat edilmesi gerektiği hususunda ne gibi tavsiyelerde bulunursunuz?

        - Adnan Bey, öncelikle Reha Oğuz Türkkan’ın şu sözünü bir yere not etsinler. “Tarihî roman, ne edebiyattır, ne de tarih… Tarihî romanlar, yazarın kendi çağından başka bir çağın yaşantısını ve havasını yeniden canlandırmayı hedef tutan bir edebiyat türüdür.” Ben de tarihî roman yazarlarının tarihî gerçeklere sadık kalmalarını, romanlarında geçen tarihî olayları çarpıtmamalarını, tarihî şahsiyetlerin tasvirini gerçeğe uygun olarak yapmalarını, eserlerinde akıcı, kolay anlaşılır bir dil kullanmalarını tavsiye edebilirim. Ayrıca yazdıkları dönem ile ilgili bulabildikleri her kaynak kitabı okumalarını, olayların geçtiği bölgeler ve ülkelerle ilgili haritaları incelemelerini tavsiye edebilirim. Örneğin yazdıkları roman Macaristan’da geçiyorsa Macar tarihini okumalılar, o bölge ve ülkelerdeki şehir, kasaba, köy, dağ, ova, nehir, göl ve benzeri yerlerin o günkü adlarını ve coğrafi özelliklerini çok iyi öğrenmeliler, halkın sosyal yapısını, köylülerin, kentlilerin, soyluların giyim kuşamını ve günlük yaşantılarını okuyucuya doğru anlatabilmek için iyi araştırma yapmalılar. Son olarak da, Türk edebiyatının ilk tarihî romanı kabul edilen Namık Kemal’in Cezmi romanından başlayarak yerli ve yabancı yazarların yazdığı tarihî romanları fırsat buldukça okumalarını tavsiye edebilirim.

        - Bu güzel ve doyurucu söyleşi için teşekkür ediyoruz.


Türk Yurdu Haziran 2016
Türk Yurdu Haziran 2016
Haziran 2016 - Yıl 105 - Sayı 346

Basılı: 12 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele