Yeni Anayasa Yapım Sürecinde Hükümet Modeli Arayışları ve Başkanlık Sistemi

Haziran 2016 - Yıl 105 - Sayı 346

        YENİ ANAYASA YAPIM SÜRECİNDE HÜKÜMET MODELİ ARAYIŞLARI VE BAŞKANLIK SİSTEMİNİN DEMOKRATİK SİYASET VE

        SİYASİ İSTİKRAR İÇİN BİR ÇÖZÜM OLABİLİRLİĞİ SORUNU

        Anayasa ve Hükümet Modeli Tartışması

        Her toplumda farklılıkların derecesi hangi ölçüde olursa olsun, siyasal kuruluşlar ve onların temellerine ilişkin fikri derinlik anayasa ile şekillenmiş olup, anayasa tarafından yönlendirilir. Dolayısıyla anayasa ile siyasal kurumların statüsü, şekli, sürekliliği ve esnekliği arasında bir ilişki söz konusudur. Bu ilişki ülkenin siyasal rejiminin oluşumu ve şekillenmesinde yeni bir anayasa hazırlıkları sırasında önem kazanması doğaldır. Günümüzde ülkemizdeki hükümet modeli tartışmalarının arkasında yatan en azından görünürdeki sebep budur.

        Anayasa devletin yapısıyla ilgili düzenlemeleri ve ilkeleri de öngören üst hukuk normudur. Dolayısıyla ülkemizde yaşanılan ve içinden geçilen süreçte devletin yapısına ilişkin tartışmaların hız kesmeden devam ettiği ve devletin ülkesi ve milletiyle bölünmezliği şeklinde ifade edilen anayasal ilkeden sapmalar olabileceği endişe ve tehlikesi, hükümet modeli arayışlarına daha da büyük bir önem kazandırmaktadır. Konuya ilişkin uzlaşma ve uzlaşamama yoğun tartışmaların yaşanmasına yol açmanın ötesinde ve benzer bir ortamın dozajını artırarak yaşanacağına delalet etmektedir ve bu durum belki de yeni anayasa çalışmalarını akamete uğratacaktır.

        Siyasal rejim terimi, bir devletin örgütlenme modelini ifade etmek için kullanılmaktadır. Kavram aynı zamanda bir devletin hükümet ve idare edilme tarzlarını da ifade etmektedir. Antik Çağ’dan günümüze kadar farklı hükümet türlerine ilişkin özellik ve açıklamalar yapılıp bunların biri birleriyle ilişkisi ve mukayesesi yapılmaktadır. Platon ve Aristo bu anlamda egemenliğin kaynağından hareketle hükümet türlerine ilişkin sınıflandırmalar (krallık, aristokrasi ve demokrasi; tirani, oligarşi ve demagogi) yapmışlardır. XVIII. yüzyıldan itibaren rejimlerin sınıflandırılması uygulanan erkin kullanılmasına ilişkin model üzerinde yapılmaktadır. Bu kapsamda Montesquieu erklerin (kuvvetlerin) birleşmesi ve ayrılmasına göre sınıflandırma yapmış ve ilk gruba dâhil edilmek üzere erkin yürütme organında birleşmesi anlamında “diktatörlük”, yasama elinde birleştirilmesi durumunda “meclis hükümetinden (konvansiyonel rejim)” söz etmiştir. Kuvvetler ayrılığının söz konusu olmasında ise kural olarak “parlamenter” ve “başkanlık” rejimleri gündeme gelmektedir.

        “Siyasal rejim” veya “hükümet türleri” kavramı belirli bir siyasal varlık içinde örgütlenme ve etkinlik gösterilmesine işaret eder. Bir başka deyişle kavram kamusal erklerin örgütlenmesi modelini tanımlar. Bu tanımlamada erklerin oluşum, yetkileri ve aralarındaki ilişkilerin tanımlanması esas alınır. Bu nokta erkin kurumsal yapısının şekline yapılan bir gönderme ile birlikte bu yapıdan kaynaklanan uygulamalara yapılan bir başvuru anlamını da taşır. Bu durum doğal olarak anayasa hukuku kapsamında yapılacak bir çalışmanın sınırlarını aşar ve siyasal sistemlere ilişkin bir çalışma ile karıştırılmamalıdır. Egemenlik yani kamu kudretinin kullanılması kurumsal yapıyla olan ilişkisi dolayısıyla önemli olup, bu anlamda siyasal sistemler erkin uygulanmasına ilişkin pratikteki durumuna dayalı olarak biri birinden ayırt edilir.

        Her siyasal rejimin temelinde otorite, erk ve idare edilenlerle idare edenler arasındaki ayırım olgusu yer alır. Bütün siyasal rejimler aşağıda özetlenen dört temel soruya verilecek cevaba göre tanımlanır:

        Öncelikle, yönetenlerin otoritesi ile vatandaşların hak ve hürriyetleri arasında nasıl bir ilişki söz konusudur? Rejimin asli değerlerini tanımlayacak siyasal erkin temelleri nelerdir? İkinci olarak, yönetenlerle vatandaşların temsilcilerinin belirlenmesi arasında nasıl bir seçim bulunmaktadır? Siyasal bir topluluğun üzerindeki hükümet etme erki değişiminin anlam kazanmasında ilgililer nasıl belirlenecektir? Üçüncü olarak, yönetenlerin yapısal konumu nedir? Bu durumda tekçil bir yapı nadiren söz konusu olur. Yönetenlerin kimlerden oluşacağı, örgütlenmelerinde hangi usulün (modelin) esas alınacağı ve yönetenler ile örgütlenme türü arasında ne tür bir ilişki bulunacağı sorusuna verilecek cevaptır. Nihayet, yönetenlerin yetkilerinin belirlenmesi, sınırlandırılması, denetimi ve gelişimi nasıl olacaktır? Yönetenlerin hak ve yetkileri vatandaşlar üzerinde ne tür bir yansımaya konu edilecektir? Her ikisi arasında güvencelerin karşılıklı olarak sağlanılması nasıl gerçekleştirilecektir? Yönetenlerin yetkilerini kullanma sürecinde bu yetkilerin doğru ve yerinde kullanımı nasıl sağlanacaktır? Bunu zorlayacak ne tür kurallar söz konusudur? Karşılıklı hürriyetlerine ilişkin alan ve sorumlulukları nelerdir?

        Siyasal rejimlerin tamamı demokratik değildir. Bilindiği üzere en genel ifadeyle demokrasiden söz edebilmek için birden fazla gerçek anlamda siyasal partinin varlığına, seçme ve seçilme hakkının vatandaşlara tam tanınması ve uygulamaya aktarılmasında sınırlandırma, baskı ve tehdit ile bu anlama gelecek tutum ve davranışlara yer verilmemesi, müsaade edilmemesi gerekir. Demokrasilerde ayırt edici özelliklerden biri de yasama, yürütme ve yargı erklerinin biri birinden ayrılmış olmasıdır. Bu nedenle demokratik rejimin farklı türlerinin biri birinden ayırt edilmesi mümkündür. Bu ayırımda özellikle yasama ve yürütme erki arasındaki işbirliği veya tam ve kesin ayrılık önem kazanır. Bu açıdan demokratik rejimlerin meclis hükümeti, parlamenter rejim ve başkanlık rejimi olarak adlandırmak mümkündür. Bunlara ilaveten bazı rejimler karma bir özellik taşımakta, yani yarı başkanlık rejimi başlığı altında aynı zamanda parlamenter ve başkanlık rejimlerinin özelliklerini bünyesinde barındırabilmektedir.

        Siyasal rejim (siyasal sistem) başlığı altında siyasi erkin kullanılması ve örgütlenmesi modellerini, otoriter rejim hürriyet rejimin sınırlandırıldığı katı kalıplar içinde güçlü bir devlet anlayışı ve polisiye tedbirlerin ön planda ve uygulandığı devleti, totaliter rejim ise bireyin hayat tarzının halkın manevi değerleri tamamı üzerinde baskın olma ve denetimde bulunmayı esas alan, bunlara muhalif nitelik taşıyan her şey üzerinde yasaklama ve baskıcı uygulamalara yer veren rejimi ve nihayet siyasal rejimin ve erkin halk için hak tarafından kullanması anlaşılmaktadır.

        Temsili rejim halkın egemenlik yetkisinin kullanılması anlamda genel seçimlerle belirleyeceği kişilere devrettiği ilkedir Bu ilkenin uygulaması sonucunda parlamenter, başkanlık ve karma siyasal rejimler ortaya çıkar.

        Başkanlık rejimi, katı kuvvetler ayrılığı ve erklerin dengelendiği bir hükümet yapısı içinde yürütme yetkilerinin tamamının neredeyse doğrudan denilebilecek genel seçimlerle belirlenen başkana ait olduğu modeldir. Bu rejimin özelliği 1787 yılında uygulamaya konulmuş, katı kuvvetler ayrılığının şu ana kadar başarıyla uygulanmasıyla ifade edilebilir. Yasama yetkisini Kongre tekel olarak inisiyatif kullanma ve yasama süreci tam anlamda egemen olma şeklinde cereyan etmektedir. Genel seçimlerle belirlenen ve bundan dolayı hukukilik ve meşruluk özelliklerini birlikte bünyesinde taşıyan yürütme erkinin parlamenter sistemdekinin aksine devrilmesi söz konusu değildir. Yargı yetkisi ise geniş çaplı bir ayrıcalıklı statüden yararlanmaktadır. Doğrudan veya dolaylı bir yolla seçilen Başkan, derin bir meşruiyet özelliğine sahiptir ve bu noktadan hareketle sahip olduğu yetkileri rahatlıkla geniş çaplı olarak kullanabilmektedir. Başkan, bakanları atama ve görevden alma yetkisine sahiptir. Yürütme yetkisinin bu anlamda tek Başkan tarafından kullanılıyor olması Başkana hem Devlet Başkanı hem de Hükümet Başkanı olma hak ve işlevi tanımaktadır. Seçimle gelinen her organda demokrasi ve temsili rejimin temel ilkesi olan siyasal sorumluluk başkan açısından parlamento tarafından ancak karşılıklılık ilkesi çerçevesinde ve başkanında bu organa karşı az miktarda kullanabileceği araçlarla birlikte gerçekleştirilebilmektedir. Başkan parlamentoyu feshedemez, ancak kanunlar üzerinde geciktirici bir veto yetkisi kullanabilmektedir.

        Tarihsel gelişmelerin ürünü ve esas anlamıyla XVIII. ve XIX. yüzyıllarda İngiltere’deki uygulamaların sonucu olarak ortaya çıkan parlamenter rejim, yumuşak kuvvetler ayrılığı ve kuvvetlerin dengesi üzerine kurulan yürütme erkinin iki başlı olduğu ve hükümetin hem parlamento hem de ekseriyetle cumhurbaşkanı önünde siyasal ve kolektif müşterek sorumluluğunun bulunduğu modeldir.

        Temsili rejimin uygulandığı ülkelerin hepsinde işin doğası gereği zorunlu olarak bir parlamento vardır. Ancak temsili rejimin uygulanması sonucunda farklı hükümet modelleri ortaya çıkabilir. Nitekim günümüzde temsili rejimin uygulanmasına bağlı olarak “parlamenter hükümet”, “başkanlık hükümeti”, “yarı başkanlık hükümeti” veya “meclis hükümeti” sisteminin varlığı gözlemlenmektedir. Uygulamada sadece İsviçre’de varlığını sürdüren meclis hükümeti sistemi ayrık tutulursa diğer hükümet modellerinin temsili rejimin bir uygulama şekli olduğu ve fakat her zaman için demokratik rejimin özelliğini taşımadığı rahatlıkla söylenebilir. Bu nedenle, temsili demokrasiyi benimseyen ülkelerin tamamının bir parlamentosu var ve fakat parlamentosu olan her devletin hükümet şekli “parlamenter sistem” değildir.

        Parlamenter rejim, tarihsel süreç içinde uygulamaya bağlı olarak monarka ait yasama yetkisinin seçimle oluşan bir parlamentoya geçmesi sonucu yani yasama ve yürütme kuvvetlerinin ayrılmasıyla hayat bulmuştur. Başkanlık rejimi gibi yasama ile yürütme erklerinin ayrılığı ilkesine dayanan parlamenter rejimde, erklerin ayrılığı başkanlık rejimindeki gibi kesin olmayıp, hukuki eşitlik, karşılıklı işbirliği ve etkileşmeye dayanır. Bu sebeple parlamenter rejim, “kuvvetlerin işbirliği rejimi” olarak da tanımlanır. Bu anlamda parlamento ile hükümet arasındaki işbirliği, önemli devlet kararlarının alınmasında açıkça görülür. Özetle parlamenter rejimin ayırt edici özelliği, seçime dayalı ve temsil niteliği olan parlamentoya karşı sorumlu bir hükümetin varlığı ve yasama yürütme ilişkisinin esnek kuvvetler ayrımına dayanmasıdır.

        Parlamenter rejimde yasama ve yürütme erklerinin karşılıklı biri birlerini etkilerler. İki başlı özellik taşıyan yürütme başbakan ve devlet başkanından oluşur. Yürütmenin genellikle sorumsuz kanadı olarak nitelendirilen devlet başkanı (genellikle cumhurbaşkanı) kural olarak parlamento tarafından seçilir ve devleti temsil eder ve yürütmenin sorumsuz kanadıdır. Yürütmenin sorumlu kanadını oluşturan başbakan, parlamenter ve parlamentoda bakanlar kurulunu oluşturabilecek siyasi partinin başkanı sıfatını taşır ve seçim ve görevden alınmalarında birincil yetkiyi elinde bulundurarak hükümetin sevk ve idaresinde asli rolü üstlenerek bakanlarla birlikte kolektif sorumluluğa sahiptir. Otorite ile sorumluluk arasındaki sıkı ilişkinin doğal bir sonucu olarak yürütmenin sorumsuz kanadının tesis ettiği işlemlerin sorumlu kanat tarafından “karşı imza kuralı” olarak adlandırılan ilke gereğince imzalanması gerekir. Bu tür işlemlerden dolayı sorumluluk yürütmenin sorumlu kanadını oluşturan bakanlar kuruluna aittir.

        Yasama yetkisini kullanan devlet şekli ve ülkenin siyasi geleneğine göre tek veya çift kanattan oluşan parlamento, hükümetin etkinliklerini denetler ve gerektiğinde siyasi sorumluluğuna da hükmeder. Buna karşılık yürütme (cumhurbaşkanı), parlamentonun feshini talep ederek yasama organı üzerinde etkili olur.

        Başlangıçta “eşitler arasında birinci” olarak nitelendirilen hükümette yer alan öteki bakanlardan bir üstünlükleri bulunmayan başbakanlar zaman içerisinde güçlenmiş, hükümeti sevk ve idare eden, izleyeceği politikaları tayin eden güçlü bir siyasi kişilik kazanmıştır. Özetle başbakan 1982 Anayasası’nda olduğu gibi günümüz anayasalarının bir kısmında diğer bakanlara göre güçlü bir konum elde etmiş, gerektiğinde cumhurbaşkanından parlamentonun feshini veya bakanlar kurulunda uyumsuzluk gösteren bir bakanın kolektif sorumluluğun bir gereği ve sonucu olarak görevden alınmasını isteyebilme hakkına kavuşmuştur.

        Parlamenter rejimde, yasama ve yürütme erkleri arasındaki ayrılığın eşitlik ilkesine dayanması ve bunlar arasındaki ilişkilerde bir denkliğin bulunmasını gerekir. Yürütme erki yasama erkine karşı sorumlu ve onun güvenini taşıdığı sürece hükümet etme işlevini yürütebilir. Aksi takdirde görevden çekilmesi gerekir. Yasamanın yürütme karşısındaki bu yetkilerinin dengelenebilmesi amacıyla, yürütme erki de yasamayı feshedebilme yetkisiyle donatılmıştır. Parlamenter rejimde, yürütme erkinin başı sıfatıyla parlamentoyu feshetme yetkisine cumhurbaşkanı aittir.

        Parlamenter rejimi temsili demokrasinin diğer türlerinden ayıran temel özellikler olarak; “cumhurbaşkanı ve bakanlar kurulundan müteşekkil iki başlı yürütme”, “bağımsız ve sorumsuz ve kural olarak da tarafsız bir makam olarak cumhurbaşkanlığı”, “parlamentoya karşı kolektif sorumluğu bulunan, uyumlu ve birlik içinde çalışan bir bakanlar kurulu” ve “yürütme organının belli şartların gerçekleşmesi hâlinde yasamayı feshedebilmesi” sayılabilir.

        Türkiye’de Başkanlık Sistemi Demokratik Siyaset ve Siyasi İstikrar için Bir Çözüm Olabilir mi?

        Öncelikle belirtmek gerekir ki, hiçbir siyasal sistemin, insan unsurunu göz ardı ederek başarıya ulaşması düşünülemez. Bu gerçeği göz önünde bulundurarak siyasal alanda yaşadığımız bunalımların nedenini sistemden öte bir yerde, siyasi arenadaki aktörlük rolünü üstlenen siyasetçilerin kimlik ve kişiliklerinde aramak zorundayız. Çünkü siyasal sistemler belli bir toplumsal birikimin ürünüdür. Kurumlarıyla ve gelenekleriyle bir bütün oluşturur. O nedenle siyasal sistemlerin her toplumda sorunsuz uygulandığı örneklerinde olduğu gibi olumlu sonuç vereceğine dair bir güvence yoktur.

        Ülkemizde başkanlık sisteminin hem güçlü yürütmeyle istikrarın sağlanmasına hem de demokratik siyaseti güçlendirerek siyasetin normalleşmesine hizmet etme potansiyeli bulunduğu tezi, özellikle tek partinin iktidarda olduğu dönemlerde siyasilerin dillendirilmesine bağlı olarak, siyaset bilimcileri ve akademisyenler ile kamuoyunun belli kesimlerinde ileri sürülmekte, hararetli tartışmalara konu edilmektedir. Öncelikle belirtmek gerekir ki, başkanlık sisteminin sağlıklı bir şekilde işlediği en iyi örnek olan ABD’de kuvvetler ayrılığı ilkesinin gerçek bir uygulaması söz konusudur. İktidarın denge-fren mekanizmalarıyla sınırlandığını ve hukuk devleti ilkesi çerçevesinde birey hak ve özgürlüklerine büyük önem verilmektedir.

        Özellikle son zamanlarda Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan, yürütmedeki çok başlılığın ortadan kalkması için başkanlık sistemine ihtiyaç ve hatta bir zaruret olduğunu ifade etmektedir. Sayın Erdoğan ve taraftarları mevcut parlamenter sistemin değişmesi gerekliliği tezini sürekli olarak ifade etmekte ve kamuoyunu ikna etmeye çalışmaktadırlar. Ancak bu tezin haklılık yanlarıyla birlikte tartışma konusu edilen, eleştirilen ve güçlü bir muhalefetle karşı karşıya da olduğu bilinmektedir.

        Öncelikle belirtmek gerekir ki, ülkemizde parlamenter sistem, kurallarına göre işlememektedir. Zira yasama organı, yürütmenin egemenliği altındadır. Hâlihazırda yargı belli oranda yürütmenin egemenlik alanı içine sokulmuştur. Parlamenter sistemin klasik uygulamasının aksine yarı başkanlık sistemi örneğine uygun düşen bir tarzda Cumhurbaşkanını halk seçmektedir. Cumhurbaşkanı, bir parlamenter sistemde olması gerekenden çok fazla yetkiye sahiptir. Dolayısıyla ülkemizdeki sistem, “parti başkanlıkları sistemi” olarak da adlandırılabilir.

        Başkanlık sistemine ihtiyaç duyulmasının nedenlerinin başında bir partinin tek başına hükümet kuramadığı dönemlerde, koalisyon hükümetlerini kurmada, işletmede ve sürdürmede ortaya çıkan sorunlar ve bunun yarattığı siyasal istikrarsızlık gelmektedir. Rahmetli Özal ve Demirel bu ihtiyacı dile getirmişlerdi. O dönemlerde hiçbir parti tek başına hükümet kuracak çoğunluğu elde edememişti. Oysa AKP iktidarı döneminde bu anlamda bir siyasal istikrar sorunu yaşanmamıştır. O kadar ki, AKP ülkede siyasal istikrarı sağlamakla övünmekte, bu gerekçeyle seçmenlerden oy istemektedir.

        Bu kapsamda olmak üzere başkanlık sisteminin avantajları şunlardır: 1)Hükümetin kurulamaması ve hükümet bunalımları gibi sorunlar söz konusu olmaz. 2) Başkan, süresi bitmeden görevden alınamaz. 3) Güçlü ve istikrarlı yönetim sağlar.

        Türk siyasi tarihinde, siyaset-dışı müdahalelerin zaman zaman yaşandığı bir gerçektir. Bu durumun demokrasi teorisi ve demokrasi anlayış ve uygulamasıyla taban tabana zıttır. Söz konusu müdahalenin kabulü mümkün olmayan bir uygulama olduğu hususunda herhangi bir tereddüt bulunmadığı gibi bu durumu açıktan destekleyen siyasi ve toplumsal bir anlayış ve akım söz konusu değildir.

        Ülkemizdeki hâlihazırdaki siyasi partilere ilişkin yasal düzenlemeler ve bunun uygulamaya katı bir şekilde yansıması, aktarılması sonucunda siyasal sistemin lider odaklı işlediği yadsınamayan bir gerçekliği ifade etmektedir. Söz konusu uygulama sık sık eleştiri konusu edilmekle birlikte, yasal anlamda demokratik bir anlayış bakış noktasından hareketle sorunun çözümü yolunda ciddi adımlar atılmamıştır. Ayrıca bu uygulamanın parlamenter sistemin doğal bir sonucu olduğu yönünde yanlış bir anlayışta kamuoyunda “Disiplinli partilerin varlığı parlamenter sistemin olmazsa olmaz özelliğidir.” tezi arkasına saklanılarak dile getirilmektedir. Dolayısıyla olmaması ve demokrasiyle bağdaşmayan lider sultasından hareketle ülkemizde karar alma mercilerinin olabildiğince tek elde toplandığı bir siyasi yapıya ve kültüre sahiptir tezi ileri sürülerek başkanlık sistemine destek verilmesi, gerekçe gösterilmesi demokrasinin özüyle bağdaşmayan bir anlayışın somutlaşmasıdır. Buna ilaveten yasama, yürütme ve yargı arasındaki güç dağılımında “başkan”a büyük ağırlık verilmesi anlamındaki bir sistem arayışı ve önerisinin kabul edilir bir yönü söz konusu olamaz.

        Türkiye’de başkanlık sistemi tartışmalarında başlangıçta dile getirilen yeni demokratik anayasa arayışı etkili olmuştur. Ancak bu tez daha sonra demokrasinin kurumsallaştırılması ekseninden saptırılmıştır. Ülkemizdeki demokrasinin esas sorunu, askerî müdahale sonucu oluşturulan 1982 Anayasası’nın oluşturduğu yürütme ağırlıklı sistemin, yürütmenin yasama ve yargıya da hâkimiyet kurmasıdır. Bunun sonucunda, Batı tipi çoğulcu demokrasiden giderek çoğunlukçu ve hatta çoğunluğun tahakkümüne doğru kayma emareleri ve uygulamaları gündeme getirmektedir.

        Siyasetin sonuç ve karar odaklı olması gerçeği ile istikrar arasında bir ilişkinin bulunduğu kuşkusuzdur. Ancak bunun yegâne yolunun başkanlık sistemi aracılığıyla gerçekleştirilebileceği tezi mutlak bir bilimsel gerçeklik gibi gösterilemez. Siyasal sistemin istikrarıyla birlikte demokratikliği özelliğinin bir arada düşünülmesi gerekir. Siyasi partilerdeki lider sultası eleştirilirken yürütmenin tek elde toplanılarak başkanlık sistemine bu yönde bir anlam yüklenilmesi, anlaşılması güç, mantıkdışı bir yaklaşımdır.

        Başkanlık sisteminin başarıyla uygulandığı yegâne örnek olarak gösterilen ABD’de sert kuvvetler ayrılığına dayanma, denge-fren mekanizmalarıyla iktidarın sınırlandırılmasını amacı, önceliği birey hak ve özgürlüklerine veren bir siyasal kültüre dayanma, ülkemizdeki başkanlık sistemi yanlılarınca yeterince ifade edilmemekte; bunun nasıl sağlanacağına dair somut önerilerde bulunulamamaktadır. Bu durum haklı olarak başkanlık sistemi yanlılarının öngördüğü modelin bazı Latin Amerika örneklerinde görülen süper başkanlık sistemine benzediği yönünde eleştirilere muhatap bırakılmıştır. Önerilen başkanlık sistemi modeli ülkedeki demokrasiyi daha da geriye götürerek, yarı-demokratik bir sisteme yol açabilecektir. Bahse konu öneri başkana aşırı güç verdiğini, kuvvetler ayrılığı yerine kuvvetler birliğini getirdiğini ve denge-fren mekanizmalarının işlemesini engellediği için eleştirilmiş ve fakat buna karşı ciddi, tatminkâr karşı öneri ve açıklamalarda bulunulamamaktadır.

        Ülkemizdeki siyasi partilerin ideolojik olarak katı olmaları, parti içi demokrasinin zayıf ve parti disiplininin ise güçlü olması, Başkan’ın parlamenterler üzerinde partisi aracılığıyla hükümranlık kurmasını kolaylaştıracaktır. Bu ise ABD’ndeki başkanlık sisteminde görülen parlamentonun (kongre) başkandan bağımsız olması gerekliliğiyle taban tabana zıt düşmektedir.

        ABD başkanlık sisteminde, parlamentonun başkandan bağımsızlığı ilkesi ve uygulaması, kuvvetler ayrılığı ilkesini hayata geçirir ve böylece iktidarın sınırlanmasında büyük bir ölçüde sorun yaratmaz. Türkiye’deki yerleşik siyasal kültür ile ABD’nin siyasal kültürü arasında önemli farklar bulunmaktadır. Türkiye gibi bölünmüş ve kutuplaşmış, uzlaşma kültürünün zayıf olduğu, ideolojik ve katı disiplinli partilerden oluşan bir sistemde, Başkan ile parlamento çoğunluğunun farklı partilerin eline geçmesi durumunda kriz çıkması olasılığı oldukça yüksektir. Dolayısıyla, ABD’dekine benzer bir sert kuvvetler ayrılığı ilkesini Türkiye’de işletmek pek kolay olmaz. Ayrıca disiplinli siyasal parti yapılanması dolayısıyla yasama ve yürütmenin aynı partinin egemenliğine girmesi kuvvetle muhtemeldir.

        Ülkemizdeki siyasal kültür iki partili sisteme yatkın olmadığı için, başkanlık sistemini işleyişine elverişli değildir. Bu ise, olası bir başkanlık sisteminin başarısızlığa uğraması ve umulanın tam tersine derin siyasal krizlere yol açacak gibi görünmektedir. Bu durumda, siyasal kültürümüze ve parti sistemimize daha uygun olan parlamenter sistemi işletmenin yollarını aramak daha makul bir tercih gibi görünmektedir.

        Başkanlık sisteminin günümüzdeki en hararetli savunucusu Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan ve taraftarlarına göre; yaşanan olaylar ve uygulamalar karşısında Türkiye’de hükümet sisteminin değişimi ihtiyacının teknik ve siyasi nedenleri söz konusu olup, teknik nedenlerin başında da Türkiye’nin parlamenter hükümet sistemi ile yönetilmeyeceği varsayımı öne çıkmaktadır. Bu varsayımın başlıca dayanağı olarak da dört dönem üst üste süre gelen AKP İktidarının ulusal ve uluslararası arenadaki siyasi ve ekonomik anlamdaki başarıları gösterilmektedir. Buna karşılık muhalif kanadın ileri sürdüğü tez gereğince dört dönem boyunca gözlemlenen gelişmelerin yanında uluslararası arenada yalnızlaşan ve başta asayiş ve terör olmak üzere temel sorunları kronikleşmiş, ağır bir ekonomik kriz riski taşıyan bir Türkiye söz konusudur.

        Bilindiği üzere 2007 tarihli Anayasa değişikliği sonucunda parlamenter sistemin doğasına uymayan tarzda dönemin şartlarına göre mazur sayılabilecek bir gerekçeyle Cumhurbaşkanını halkın seçmesi kabul edilmiş ve Ağustos 2014’te Sayın Erdoğan halk tarafından Cumhurbaşkanı olarak seçilmiştir. Dolayısıyla parlamenter sistemin özgün niteliğindeki Cumhurbaşkanın sembolik olma özelliği, Anayasanın cumhurbaşkanlığına tanıdığı yetkilerle birlikte dikkate alındığında bugün itibarıyla cumhurbaşkanının sistem içindeki yeri sadece teorik bir nitelik taşımakta ve fakat yürütme erkinin asli aktörüne dönüşmüştür. Netice itibarıyla hâlihazırda yürütme erki, aşağı yukarı birbiriyle eşit derecede –seçim dolayısıyla- demokratik meşruiyeti ve –anayasal ve yasal düzenlemeler sebebiyle- yetkiyi elinde bulunduran yürütme erkinin iki aktörünün birlikteliği ile mevcudiyetini sürdürmek zorunda bırakılmıştır. Böylece, yürütmede iki başlılık daha da vurgulanıp ön plana çıkarılmıştır. Bu hâliyle aynı partinin mensubu iki başlı yürütmede bile zaman zaman Sayın Davutoğlu’nun başbakanlıktan ayrılmaya mecbur bırakılması örneğinde olduğu gibi sorunlar yaşanabilmekte iken; farklı partiden gelen iki başlı yürütme ve her iki kanadın da güçlü siyasi kişilik taşıması hâlinde doğuracağı sorunları şimdiden kestirmek hiçte zor olmasa gerek. Zira benzer sorunun örnekleri siyasi tarihimizde mevcuttur ve sistemin hâli hazırda benzerlik gösterdiği Fransa’da da yaşanmıştır.

        Özetlenen yasal değişiklikler sonucunda, mevcut fiili durum artık parlamenter sistemin tanımı ile uyum içinde değildir. Bu nedenle mevcut yasal düzenlemelere bağlı şartlar, çatışma ve yetki kargaşası doğurma tehlikesini bünyesinde barındırmaktadır. İstikrarsızlığın altyapısını tesis eden bahse konu durumun önünün alınması için sistemin yeniden tanımlanması ve hukuki bir çerçeveye oturtularak radikal bir tarzda düzenlenmesi gerekmektedir.

        İkinci olarak, günümüzde parlamenter sistemin uygulandığı ülkelerde sadece Türkiye’de değil, neredeyse diğer ülkelerin tamamını kapsayan, bir sistem krizi ile karşı karşıya bulunulmaktadır. Bilindiği üzere en kısa ifadeyle parlamenter sistem, yürütme erkinin yasama erkinin bünyesinden sadır olduğu ve yasama erki içerisinde kaldığı sistem olarak tanımlanır. Dolayısıyla parlamenter sistem doğası gereğince toplumu ve devleti ilgilendiren temel konularına yönelik kararların her defasında her iki erkin karşılıklı müzakereleri neticesinde alınması demektir. Bir başka deyişle, yasama ile yürütme erkleri arasında tanımlanan, çizilmiş kesin bir sınır söz konusu olmayıp, her iki erkin birbirinin içerisine giren, biri biriyle kaynaşmış bir yapılanması bahse konudur. Parlamenter sistemin düzgün, sorunsuz, gerektiği tarzda işleyebilmesi, parlamentodaki tarafların arasındaki tercih ve ideolojik mücadelenin istikrarlı sağlam temeller üzerine oturtulan bir tarzdaki rasyonel aktörlerle yürütülmesi gerekmektedir. Ancak parlamenter sistemin uygulamalarında belirtilen hedeflenen nokta bu yönde gelişmemektedir.

        Modern toplumun gereklerini bünyesinde taşımada yetersizliği, her önemli sorunun yaşandığı ve önemli bir krizle karşılaşıldığı anda farklı dozajlarda gün yüzüne çıkan, kültürel ve ekonomik anlamda bütünleşememiş, parçalanması her zaman bahse konu ve kutuplaşmış Türkiye gibi toplumlarda parlamenter sistemin üzerine inşa edildiği sosyal yapı, uzlaşıdan daha çok çatışmayı kural hâline getirmiştir. Bu da yürütme erki ile yasama erkinin yoğun bir şekilde iç içe geçmişliğinin sistemi bütüncül anlamda tehdit etme, istikrarını bozma ve kırılganlığına sebebiyet vermekle tanımlanması sonucunu doğurmaktadır.

        Başkanlık sisteminin savunucularının öne sürdüğü temel görüşlerden en önemlisi, yürütmenin istikrarı ve güçlendirilmesinin ancak başkanlık sistemiyle sağlanabileceği olup, bu görüşe göre, parlamenter sistem koalisyon hükümetlerine yol açmakta, koalisyon hükümetleri ise uyumsuz olduğu için sorunların çözümüne yönelik gerekli adım atamamakta ve sonuçta başarısız olmaktadır. Bir başka ifadeyle, parlamenter sisteminin ve ülkemizin asli sorunu güçsüz hükümetler ve kudretsiz başbakanlardır.

        Bu görüşün aksini savunanlar, Türkiye’nin köklü reformlara ve dolayısıyla güçlü yürütme erkine ihtiyaç duyduğu kabul edilmekte ve fakat bunu da parlamenter sistemle sağlayabileceği ileri sürülmektedirler. Buna göre parlamenter sistemde yürütmenin başı olan başbakan parlamentodan çıktığı ve hükümet parlamentonun güvenine dayanması dolayısıyla, yürütme ile yasama organı arasında uyumsuzluk söz konusu olmaz. Bu nedenle, hükümet parlamentonun desteğini sağlamakta ve sorun yaşanmamaktadır. Oysa başkanlık sistemlerinde, başkan ile parlamento çoğunluğunun farklı partilerden olması hâlinde, yürütme yasamanın desteğini sağlamakta zorlanır ve bu da başkanlık sistemine oranla parlamenter sisteminde yürütmeyi daha güçlü konuma getirmektedir.

        Güçlü yürütme arayışları açısından vurgulanması gereken bir diğer hususta; “güçlü yürütme” anlayışının uygulamaya geçirilebilmesi için, başkanlık sistemi, yarı-başkanlık sistemi ya da parlamenter sistemden herhangi birinin tercih edilmesinin zorunlu olmadığıdır. Her üç sistemde, seçim sistemi ve parti sistemi aracılığıyla yürütmenin güçlendirecek biçimde düzenlenmesi mümkündür.

        Başkanlık sisteminin savunusunda güçlü yürütme ve siyasal istikrar vurgularının öne çıkması, karşıt bir eleştiriyi de harekete geçirmiş bulunmaktadır.

        İlk olarak, iktidarın kişiselleştiği bir “tek adam yönetimi”ne (başkancı(l) sistem) kapı aralayacağı kaygıları dile getirilmektedir. Bu çerçevede ilk olarak başkanlık sistemi isteklerinin temelinde, Sayın Erdoğan’ın hem Cumhurbaşkanı’nın şeref yönünü, hem de Başbakan’ın icra yetkilerini alarak, icra yetkileriyle donatılmış bir Cumhurbaşkanı olmayı istemesi yatmaktadır. Bu durum, başkanın aşırıya kaçan yetkilerle donatılmasına yol açmaktadır.

        İkinci önemli eleştiri, mevcut siyasi iktidarın sahip olduğu “çoğunlukçu demokrasi” anlayışının zaman zaman “çoğunluk despotizmi”ne kayma eğilimine girmesine yönelik kaygılardan kaynaklanmaktadır. Zira Batı tipi çoğunlukçu demokrasi, özellikle demokrasinin kural ve kurumsal yapı anlamında kökleşip istikrarlı bir uygulama ve görünüm sağlayamadığı üçüncü dünya ülkelerinde rahatlıkla çoğunluk despotizmi formuna dönüşebileceği tecrübelerle sabittir. Bu tür bir yönelimin önüne ancak siyasal muhalefetin gerçek anlamda teminatlara sahip olması ve baskı altına alınmamasıyla mümkün olabileceği kuşkusuzdur. İlaveten kişi hak ve özelliklerinin ve özelliklede negatif statü hakları ile siyasal statü haklarının tanınması ve korunması gerekli şartlardandır.

        Bu çerçevede, yaygın anlayış ve endişeye göre mevcut siyasal iktidarın demokrasi anlayışı çoğulcu değil, çoğunlukçudur ve bu anlayışa göre “millî irade”yi çoğunluk partisiyle özdeşleştirmektedir. Bu da siyasal iktidarın, kendi anlayışlarındaki başkanlık sistemiyle kuvvetler ayrılığı ilkesine aykırı biçimde bütün gücü elinde toplamayı hedeflediği şeklinde giderek güçlenen bir anlayış söz konusudur. Özetle başkanlık sistemi yanlıları seçilmiş çoğunluğun mutlak hâkimiyeti ve yanılmazlığı benimsediği muhalifler tarafından yüksek sesle telaffuz edilmeye başlamıştır. Milli iradenin tek göstergesi seçimlerde elde edilen çoğunluğa indirgenemez ve aksi yöndeki millî iradenin Başkan’da tecelli etmesini hedefleyen bir anlayış Latin Amerika örneklerindeki “başkancı(l) sistemi” doğurabilir. Eleştirinin dozu artırıldığında başkanlık sistemi taraftarlarının iktidarın seçimle belirlenmesi ve seçilmiş iktidarın sınırsız olduğu ilkelerine dayandığı dahi ileri sürülebilmektedir.

        Amerikan tarzı başkanlık sistemi demokratik bir tercihtir. Ama ülkemizde tartışılan tarzda başkanlık sistemi Amerikan modeline de uygun bir başkanlık sistemi olmayıp, Türk tipi bir başkanlık sistemi önerisidir. Bu öneri sahipleri, başkanda aşırı bir yetki toplanmasına yol açan, hatta başkana yargının kompozisyonunu belirlemekte de önemli yetkiler veren bir sistemi önermektedirler. Hâlbuki anayasacılığın temel fikri, devlet iktidarını bölmek ve bu yolla da sınırlamaktır. Hedef, devlet iktidarında karşılıklı dengeler, frenler yaratmaktır.

        Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan, “kuvvetler ayrılığına” karşı çıkarak demokratik bir anayasa ve bu anayasa içinde de başkanlık sistemi önermektedir. Bu öneri anayasal demokrasinin temel ilkelerinden biri olan kuvvetler ayrılığının hiçe sayılması anlamı taşır. Bu anlamda olmak üzere yargı erkiyle ilgili olmak üzere ister başkanlık sisteminde olduğu gibi bu kuvvetler ayrılığı sert olsun, ister parlamenter sistemde olduğu gibi bu kuvvetler ayrılığı yumuşak olsun, her hâlükârda yargının siyasi organlar karşısındaki bağımsızlığı esastır. Yargının bağımsızlığı da hukuk devletinin vazgeçilmez şartıdır. Kuvvetler ayrılığının reddi yargının yürütmenin emri altına verilmesi anlamını taşır.

        Ayrıca bir yandan, mevcut parlamenter sistem, yürütmede istikrarsızlığına yol açıyor, zayıf yürütme organı yaratıyor. Yürütme erkine istikrar ve güç kazandırmak lazım denilmekte; öte yandan, mevcut sistemde yasama, yürütmenin emri ve kontrolü altındadır. Başkanlık sistemine geçersek yasama daha bağımsız olur ve denetim görevini daha iyi ifa eder, denilmekte. Kısacası, bir yandan güçlü yürütme, öbür yandan da güçlü yasama istendiği ifade edilmektedir. Bu da kendi içinde bir çelişkinin ifadesidir.

        Yaşanan tecrübeler göstermektedir ki Sayın Erdoğan Cumhurbaşkanı olarak yürütme erkinin başı sıfatıyla yürütme erkinin yetkilerini bir başbakanla paylaşmak da istemiyor. O nedenle Cumhurbaşkanı değil, başkan olması gerekiyor. Buna karşılık görülen o ki, başkanlık sisteminde başkanı sınırlayan denge ve fren mekanizmalarına rıza göstermeyecek. Kısacası başkana geniş hareket olanağı veren, denetimden uzak bir başkanlık arzu ettiği söylenebilir.

        Başkanlık sisteminin sakıncaları aşağıdaki gibi sıralanabilir: 1) Yürütmenin dokunulmazlığı sistemde katılık getirebilir, zıtlaşma yaratabilir. Diyalog, uzlaşma gibi, demokrasilere gerekli olan mekanizmaları dışlayıcı olabilir. Güçler ayrılığı, güçler çatışmasına da dönüşebilir. (Oysa parlamenter sistem sorunların çözümünde, gerektiğinde hükümetlerin değiştirilmesinde esnekliğe sahiptir.) 2) Başkanla yasama meclisi arasında uyumsuzluk - zıtlaşma olduğunda, bütçenin, gerekli yasaların çıkarılması sorun olabilir. Bu suretle yasama, yürütmeyi felce uğratabilir. Bu gibi hâllerde sistemin esnetilmesi zor olur. (ABD Başkanı, Parlamentoda çoğunluğa sahip bir başbakandan daha güçsüz hâle gelebilir.)

        Başkanlık sistemi, ABD dışındaki ülkelerde başarılı olamamıştır. Başkanlık sistemindeki güçlü yürütmenin doğurduğu sakıncaları dengelemek üzere, karşı denge ve denetleme mekanizmalarının oluşturulduğu biliniyor. Siyasal ve kültürel altyapımızın bu mekanizmalar için yeterli olduğunu söylemek pek mümkün görünmemektedir. Bizim gibi demokratik gelenekleri güçlü olmayan ülkelerde başkanda biriken yürütme yetkisi, otoriter eğilimleri besleyerek kolaylıkla kişisel yönetimlere dönüştürülebilir. Birçok Latin Amerika ülkesinin başına gelen budur.

        Başkanlık sistemini şu sırada Türkiye için çekici kılan, yönetimde etkinliğin sağlanması ve ülkenin hükümet bunalımlarından korunmasıdır. Ancak geçmiş deneylerimiz, bazen güçlü hükümetlerin de istikrarsızlık nedeni olabileceğini göstermektedir. Aşırı güçlenmiş bir tek parti iktidarının hüküm sürdüğü 1950-1960 döneminde tırmanan bunalımın, 1960 müdahalesi ile sonuçlandığı unutulmamalıdır.

        Altı çizilmesi gereken husus, sistemlerin siyasal ve kültürel altyapıyla birlikte bir bütün oluşturduğudur. Diğer ülkelerde iyi sonuç vermiş olan uygulamaların ülkemizde de başarılı olacağı yolunda, yanılgılara yol açabilecek önyargılardan kaçınmak gerekiyor. Parti içi diktaların bile önlenemediği bir siyaset ortamında, başkanlık sisteminin olası sakıncalarından korunma kolay olmaz. Demokrasinin yeterince özümsenmediği bir ülkede, başkanlık sisteminin yararlarından çok sakıncalarının ortaya çıkması olasılığını gözden uzak tutmamak gerekir.

        Sonuç

        Hükümet sistemlerinin sınıflandırılmasında devletin temel erkleri yani yasama, yürütme ve yargı erkleri arasındaki ilişki esas alınır. Ancak bütün demokratik hukuk devletlerinde yargı erkinin bağımsız, ayrı bir erk olması gerektiği kabul edildiği için, hükümet sistemlerinin tespitinde bu erk dışında kalan iki temel erk, yasama ve yürütme erkleri arasındaki ilişkiler belirleyicidir. Öncelikle belirtmek gerekir ki, ülkemizde yargı bağımsızlığı ve hâkim teminatı ve tarafsızlığı anlamında ciddi tereddütler ve aksi yönde uygulamalar söz konusudur.

        Cumhurbaşkanı Sayın Tayyip Erdoğan başkanlık sistemine geçiş yönünde arzusunu, varsayımına inandığı kişisel karizmasına olan güvenine dayandırmaktadır. AKP’nin Cumhuriyetin temel ruh ve felsefesine yönelik karşıtlığı üzerine inşa ettiği, gerçekleştirmeyi düşündüğü devletin temelleri, ilkeleri ile kurumsal yapısı marifetiyle Türk Devleti’ni ve kuruluş felsefesini sarsmaya yönelik köklü dönüşüm politikalarında, her türlü denetimi ve hukuk kuralını engel gördüğü yönünde kamuoyunda ciddi bir endişe ve anlayış söz konusudur. Bu düşüncenin bir uzantısı olarak da hukukun ikinci plana itildiği politikaları yürürlüğe koyulduğu iddiası ve düşüncesi Türk kamuoyunda sıklıkla dile getirilmektedir. Bu süreçte anayasal kurumlar ve yargıyla birlikte parlamentonun, hatta bakanlar kurulunun da engelleyici rolünden kurtulmak istendiği gözlemlenmektedir. Böylece tamamen tek başına devlet erkini mutlak anlamda elinde bulundurarak, hareket edilebileceği düşünülmektedir.

        Türk kamuoyunda git gide güçlenerek ifade edilen anlayışa göre Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan, ülkemizde parti bağlarının güçlü olmadığı ABD başkanlık sistemini, AKP üzerindeki etki ve vesayetine dayandırarak oluşturmak istemektedir. Bu nedenledir ki, ABD hükümet modelinin “Türk Tipi Başkanlık Sistemi” şeklinde uygulanacağı görüşünün arkasına saklanılmaya çalışılmaktadır. Belirtmek gerekir ki, başkanlık sistemi iddia edildiği gibi Türk siyasi kültürüne uygun değildir. Sayın Cumhurbaşkanı, muhayyilesindeki adına başkanlık sistemi dediği hükümet modeli sayesinde yürütme alanında tek söz sahibi olmak ve yasamayı da yönetmek ve yönlendirmek düşüncesindedir. Kamuoyunda dillendirilen görüşün dikkat çekici yanı bu yolla Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ın kendisinden şu veya bu sebeple siyasi, hukuki ve cezai anlamda bir hesap sorulması imkân ve ihtimalini sıfırlayacağı düşüncesinin cazibesine kendisini kaptırdığı iddiası ve kanaatidir.

        Kendine özgü şartları, gelenek ve tecrübeleri sayesinde ABD’de siyasi anlamda yürütme işlevi istikrarsızlığı kural olarak yaşamamaktadır. Bu avantajlı durum ABD’de görüş farklılıkları kutuplaşmaya yol açacak derinlikte olmayan iki partili bir sistemin mevcudiyetinden, lobiciliğin kurumsallaşması ve karar alma sürecinde güçlü bir rol üstlenen sivil toplum kuruluşlarından kaynaklanmaktadır.

        Ancak ülkemizde çok partili sistem mevcut olup, bu gerçeklik dünde olduğu gibi gelecekte de varlığını kuvvetle muhtemel koruyacaktır. Dolayısıyla mevcut siyasi partiler arasındaki siyasi, hukuki, ekonomik ve diğer alanlara ilişkin düşüncelerdeki derin ayrılıklar, bir kutuplaşmayı teşvik etmektedir. Ayrıca tecrübe ve gerçeklikle sabit olduğu üzere demokratik siyasal kültür ülkemizde istenilen seviyeye ulaşmadığı için, ülkemizin temel sorunlarının diyalog ve uzlaşma yoluyla çözülebilmesi en azından kısa ve orta vadede pek mümkün görülmemektedir. Bu nedenlerle olası bir başkanlık sistemine geçiş sonrasında, yasama ve yürütme arasında bir kilitlenme söz konusu olduğunda esasen devlet işlevlerindeki bir uyumsuzluk gündeme getirilmiş olur. Belirtilen olumsuzluğun aşılması halka başvurmayla çözülebilir dense de Türkiye gibi jeo-stratejik konumu ve tarihsel siyasi mirası dolayısıyla sürekli sorunlar yumağıyla karşı karşıya olan bir ülkede, halka sürekli başvurma gibi bir gerekliliği gündeme getirir. Sürekli seçim ortamı halkın demokrasiye olan güven ve inancını olumsuz etkiler. Halk sorunların çözümünde demokrasiyle bağdaşmayan diğer unsurlara yönelir, onlardan çare bekleyip, çözüm umar hâle gelir. Sorunların kronikleşmesi, içinden çıkılmaz hâle dönüşmesinde demokrasi dışı yol ve yöntemler, hatta askerî müdahaleler gündeme gelebilir.

        Hızla gelişen dinamik ülkemizin ilerleme yolunda karşısına çıkan sosyal, ulusal ve uluslararası siyasi, hukuki ve ekonomik sorunları çözmesi ve engelleri bertaraf edebilmesi için süratli ve sorunsuz bir şekilde karar alıp, uygulayan gerçek anlamda millî bir siyasi iktidara ihtiyacı vardır. Ancak bu iktidarın oluşum ve çalışması sürecinde demokrasi ve hukuk devleti ilkesinden sapmama, olmazsa olmaz koşul ve temel ilkedir.

        Ülkemizde her ne kadar Cumhurbaşkanı artık halk tarafından doğrudan seçiliyor olsa da kuvvetler ayrılığı ilkesi ABD’de olduğu gibi sert bir kuvvetler ayrılığı değildir ve parlamenter sistemin ayırt edici niteliği olan yasama organı ile yürütme organının birbirini etkileme araçları varlığını muhafaza ettirmektedir. Dolayısıyla bu özelliklerin mevcudiyeti ülkemizdeki hükümet sisteminin bir başkanlık sistemi olmadığını göstermektedir. Ancak Sayın Cumhurbaşkanı fiili başkanlık sisteminin oluştuğunu söyleyerek anayasal ve hukuk sistemini tanımadığını ifade ederek, Türk toplumu ve kamuoyunda “seçimle belirlenmiş kral” tanımlamasının muhatabı olmuştur. Anayasal ve yasal temeli olmayan bu değerlendirme ve uygulamadan hareketle siyaset sahnesinde asli rol üstlenen AKP’nin sürekli, değişmez başkanlığı statüsünün devam ettiren Sayın Cumhurbaşkanının siyaset ve hukuk düzenimize tadili çok zor tahribatlar verdiği yönünde toplumun bir bölümünde kronikleşmiş bir kanaat oluşmuştur.

        ABD’deki başkanlık sistemi uygulamasında yasama ve yürütme organların karşılıklı olarak birbirine muhtaçtır. Bu husus “Check and Balance” (Fren ve Denge) mekanizması kavramıyla ifade edilir. Buna göre, başkan yasama organına mesaj yollama, düzenleyici işlem yapma, kanunlar üzerinde vetoda bulunma gibi yetkileri kullanabilir. Buna karşılık parlamentonun bütçenin kabulü, yüksek derecedeki kamu görevlilerinin atamalarını onaylama gibi yetkileri vardır. Bu uygulama sayesinde hem yürütme organı hem de yasama organı kontrollü bir şekilde hareket eder. Böylece yasama ve yürütme organlarının anayasal sınırlar içinde kalması, diğer organın denetimi sayesinde gerçekleşir.

        Başkanlık hükümeti sistemi ile ismi özdeşleşen ve belki de tek başarılı sonucu veren ülke ABD’dir. Bu ülke dışında, yürütme içinde hem devlet başkanlığı hem de hükümet başkanlığı görevini tek bir kişinin üstlenmesi, bu kişinin doğrudan halkoyuyla işbaşına gelip yasama organına karşı siyasi açıdan sorumsuzluğu ülkemizde uygulanabilirliğini özellikle mevcut şartlarda altında demokrasi ve hukuk devletine yapılacak en büyük darbe olacaktır. Bilindiği üzere ABD dışında başkanlık sistemi, başkancı(l) sisteme dönüşmekte ve kişisel diktatörlüklerin yolunu açmıştır. Bu anlamda olmak üzere; başkanlık hükümeti sisteminde aynı kişi hem yasama organında hem de yürütme organında görev alamaz.

        Sayın Cumhurbaşkanının anlayış ve uygulamaları ile başkanlık sisteminde yürütmenin niteliğini veciz bir şekilde ifade eden ABD eski başkanlarından Lincoln’un, “Yedi hayır bir evet, evetler kazandı.” ifadesini iş ve işlemlerine etkili kılmak için istediği kamuoyundaki hâkim kanaattir. Başkanlık sistemine geçilmesi hâlinde devlet içinde tek kişi olma özelliğini yasal zemin üzerinde teyit ve tasdik ettirmeye çalışıldığı düşünülmektedir.

        Sayın Cumhurbaşkanının başkanlık sisteminden anladığı bakanların her halükârda başkanın danışmanlığını yapan ve ona mutlak anlamda itaat eden görevliler (sekreterler) olması, yürütmenin yukarıdan aşağıya her türlü kamu görevlisinin görevlerinin devamının kendi iradesine bağlı olmasıdır.

        Başkanlık sisteminde başkanın görev süresi sabit olup istisnai hâller dışında görevine son verilememektedir. Bu nokta başkanlık sistemini avantajı olarak ifade edilmekle birlikte başkanın görev süresinin halktan gelen tepkilere göre değişkenlik gösterememesi gibi bir olumsuz durumu da gündeme getirmektedir. Muhalefette yaşanan tecrübelerden çıkardığı ve dile getirdiği ve toplumun yarısı tarafından kabul ve destek gören anlayışa göre; mevcut yapı ve şartlarda gözlemlenen o ki, başkanlık sistemine geçiş hâlinde başkan olması muhtemel kişinin demokrasiye olan inanç ve uygulamalarındaki samimiyetsizlik ve hukuk tanımamazlık anlamındaki itiyadı, bu anlamda Türkiye’ye ve demokrasimize yapılacak en büyük kötülük olacaktır. Buna göre istikrar bahanesiyle ipotekli, vesayetçi, tek kişi hegemonyasına yol açacağı kesin, demokrasiyi rayından çıkaracak, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmezliğine tehdit oluşturacak başkanlık sisteminin kabulünün mümkün olamayacağı yüksek sesle dillendirilmektedir. Başkanlık sistemi zayıf bir ihtimal dâhilinde ülkemizde hükümet istikrarına çare olabilse de siyasi istikrara çare olmaz. Siyasi istikrarsızlık ve kaos ortamının hazırlayıcısı, bölünme ve parçalanmanın, düşmanlıkların hazırlayıcı işlevini yüklenir. Nitekim ülkemizde 1950-1960 yılları arasında hükümet istikrarı olduğu hâlde; siyasi istikrar sağlanamamıştır.

        Ülkemizin şartları önemli ölçüde az gelişmiş ve demokrasi kültürü yerleşmemiş ülkeler kategorisine dâhil edilmemizi gerektirmekte olup, bu grup ülkelerde gözlemlenen hükümet istikrarının siyasi istikrarsızlığa yol açma ihtimali, ülkemiz içinde kuvvetle muhtemel bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır.

        Başkanlık hükümeti sisteminin oluşturacağı güçlü ve fakat demokratik anlayışla bağdaşmayan tecrübe ve uygulamalarıyla sabit bir yönetim, özellikle siyasi istikrarsızlıkların ihtimal dâhilinde potansiyel mevcudiyetinin bulunduğu ülkemizde istikrarı sağlayamaz. Dolayısıyla güçlerin birbirini dengelemeleri, birbirini frenlemeleri sayesinde özgürlüklerin korunduğu bir sistemin yerine, güçlerin uzlaşamadığı bir sistemi yaratır.

        Başkanlık sisteminde çok güçlü bir konum işgal eden başkan, parlamentoyla ile uzlaşma içinde bulunmadığında, önemli hiçbir yetkisini kullanamaz. Zira kanun çıkarma ve bütçe gibi iki önemli yetki sayesinde başkan parlamentoyla bağımlıdır. Bu durumda Rahmetli Ali Fuat Başgil’in veciz bir şekilde ifade ettiği üzere “Başkanın yüksek kudreti yağmur altındaki tuz yığını gibi erir gider.”

        Başkanlık sisteminin yasama işlevinde kaliteyi arttırıcı rolünden söz edilmektedir. ABD açısından gerçeklik payı olan bu hususun asli sebebi parti disiplinin bu ülkede bulunmamasıdır. İki partili sisteme sahip ve partiler arasında siyasal sistemin felsefesi, ruhu üzerinde çatışmanın bulunmadığı ve parti disiplinin bizdeki gibi olmadığı ABD’de yasama faaliyetlerinde parlamenterin münferiden tavır sergileyebilmeleri, kanaatleri doğrultusunda rahatlıkla oy kullanması söz konusudur. Nitekim ABD’de Başkanla aynı partiye mensup bir parlamenter, yeri geldiği zaman Başkanın aleyhinde görüşler ileri sürebilmekte ve bazen de aleyhte oy kullanabilmektedir. ABD’de teoride ve uygulamada yerinde olan bu uygulamanın ülkemiz açısından düşünülmesi mevcut siyasal yapı ve siyasal kültür uyarınca mümkün görülmemektedir.

        Hâli hazırda ülkemizin içinde bulunduğu şartlar tamamıyla yeni bir anayasanın hazırlanması ve siyasi rejim değişikliğinin sağlanmasına müsait değildir. Toplumsal konsensüsle hazırlanamayan anayasa, 1982 Anayasası’na yöneltilen başlıca eleştiri olan meşruiyet zemini zayıf, meşruiyet debisi az, Evren Anayasası eleştiri ve benzetmelerinin yeni anayasaya da yapıştırılması sonucunu doğurabilecek ölçü ve gerçekliktedir.


Türk Yurdu Haziran 2016
Türk Yurdu Haziran 2016
Haziran 2016 - Yıl 105 - Sayı 346

Basılı: 12 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele