Anayasal Vatandaşlık Kavramı Üzerine

Haziran 2016 - Yıl 105 - Sayı 346

        ANAYASAL VATANDAŞLIK KAVRAMI ÜZERİNE

        2007 yılında başlatılan “Sivil Anayasa” tartışmaları, TBMM’nin 24. Dönemi’nde oluşturulan Anayasa Uzlaşma Komisyonu ile somutlaştırılmıştır. Komisyon, kamu kurum ve kuruluşları, üniversiteler ve sivil toplum kuruluşlarının görüşlerini dinleyerek çalışmalarına başlamıştır. Bu çalışmalar ve sonrasında yaşanan gelişmeler nazara alındığında, sivil anayasa çalışmalarının mihenk taşını “anayasal vatandaşlık” kavramının oluşturduğu görülmektedir. Biz bu çalışmada, “anayasal vatandaşlık” kavramından ne anlaşıldığını ve ne anlaşılması gerektiğini ele almaya çalışacağız.

        Millet ve vatandaşlık kavramlarını ele almadan anayasal vatandaşlık kavramından ne anlaşılması gerektiğini açıklamak oldukça zordur. Bu sebeple, öncelikle bu kavramları ana hatları ile ele almakta fayda vardır. Daha sonra, örnek olarak seçtiğimiz bir kısım ülkelerdeki vatandaşlık anlayışını tespit etmeye çalışacağız. Nihayet, Türkiye’de anayasal vatandaşlık kavramı üzerine yapılan tartışmaları, özellikle, anayasal vatandaşlık kavramının ilk olarak kullanıldığı Almanya örneği bağlamında ele almaya çalışacağız.

        I. Kavramsal Boyut

        Milliyet kavramı, Latince ortak bir ırka mensup olmayı ifade eden “natio” kavramından gelmektedir. Günümüzde “millet” kavramı tanımlanırken, aşağı yukarı aynı unsurların nazara alındığı görülmektedir. Bu unsurlar; ortak bir dil, tarihî geçmiş, bir arada yaşamış olma, gelecekte bir arada yaşama inancı, ortak duyguları paylaşma ve kültürel ortaklık. Bu unsurları bir araya getirerek yapılan tanımlara göre millet, “Adı belli, tarihî bir bölgeyi, müşterek mitleri ve tarihî hatıraları, kitleye yaygın bir kamu kültürünü, müşterek bir ekonomiyi, müşterek kanuni hak ve görevleri bütün mensuplarıyla paylaşan insan topluluğu.” olarak kabul edilmektedir[1]. Görüldüğü gibi, günümüzde salt belli bir ırktan gelmenin[2] tek başına millet ya da millete mensubiyeti ifade etmeye yetmediği; aynı zamanda aralarında dil, din, tarih ve özellikle kültür birliğinin var olduğu insan topluluğunun millet olarak kabul edildiği görülmektedir.

        Vatandaşlık kavramı ise en genel kabul gören tanımlamaya göre, “Devletin tek taraflı, egemenlik hakkını kullanarak, koşullarını ve hükümlerini saptadığı bir hukukî statüyü gerçekleştiren fert ile arasında kurulan bir hukukî bağ.” olarak kabul edilmektedir[3]. Başka bir anlatımla, vatandaşlık kişi ile belli bir devlet arasında kurulan ve hukukî ve siyasi yönleri bulunan bir bağdır[4]. Görüldüğü gibi, millet kavramı sosyolojik bir kavram olmasına rağmen, vatandaşlık kavramı kişi ile devlet arasındaki hukuki ve siyasi bağı ifade etmektedir.

        II. Diğer Ülke Anayasalarında Vatandaşlık Anlayışı

        Günümüz anayasalarında, vatandaşlık kavramı ile ilgili olarak iki farklı yaklaşım gözlenmektedir. Şöyle ki, bir kısım ülke anayasalarında vatandaşlık kavramı tanımlanmışken, diğerlerinde herhangi bir tanım yapılmamıştır. Tanım yapılmayan ülke hukuklarında ise, ya vatandaşlıkla ilgili herhangi bir hüküm yer almamış ya da vatandaşlığın bir hak olduğuna vurgu yapıldıktan sonra, kazanılma ve kaybedilmesine ilişkin genel ilkelere yer verilmiştir.

        Anayasalarında tanım yapılmayan ülkeler, vatandaşlığın bir hak olduğunu ve kazanılması ve kaybının kanunla düzenleneceğini hükme bağlamışlardır[5]. Ancak bu ülkelerden bir kısmında, milletin birliğine vurgu yapıldığı görülmektedir (örn. Avusturya m. 6, İrlanda m. 3).

        Vatandaşlık kavramının tanımına yer veren ülkelerden birisi olan Alman Anayasası’na göre,

        “1- Bu anayasadaki anlamda Alman, diğer yasal düzenlemeler saklı kalmak üzere, Alman vatandaşlığına sahip olanlar veya Alman soyundan olup 31 Aralık 1937 tarihindeki Alman İmparatorluğu sınırları içinde kabul edilmiş olan mülteci veya sürgün edilenler ile bunların eşi ve füru.

        2- 30 Ocak 1933 ve 8 Mayıs 1945 tarihleri arasında siyasi, ırki veya dini nedenlerle vatandaşlıktan çıkarılanlar ve bunların füru, başvuruları üzerine tekrar vatandaşlığa alınırlar. Bunlar 8 Mayıs 1945’den sonra Almanya’da yerleştikleri ve aksine bir istekte bulunmadıkları takdirde vatandaşlıktan çıkarılmış sayılmazlar.” (m. 116). Görüldüğü gibi hükümde yapılan tanım, Alman Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olmaktan daha geniş olup, Alman vatandaşlığına sahip olmayan kişileri de Alman olarak kabul etmiştir. Zira maddede, 1933-1945 tarihleri arasında Alman vatandaşlığından çıkarılanlar ve Almanya’dan kaçanlar da Alman olarak kabul edilmektedir[6].

        İngiliz hukukunda, vatandaşlık statüsü ile milliyet (nationality) arasındaki ayırımı net olarak tespit edebilmek oldukça zordur. Zira, Birleşik Krallık ile İngiliz vatandaşlığı bir arada bulunabilmektedir. Bu bakış açısından hareketle milliyet, daha çok hukuken hangi vatandaşlığa sahip olduğuna bakılmaksızın, bireyle millet arasındaki ilişkiyi ifade eder. Millet, kendisi ve diğerleri tarafından tanınan ortak kimliği, ortak bir geçmişi ve adı bulunan insan topluluğu olarak anlaşılmaktadır. Vatandaşlık ise, bireyle, birden fazla milleti de kapsayabilecek (Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı örneğinde olduğu gibi) ülkesel sınırlar içinde bir siyasi organizasyon şekli olan devlet arasındaki ilişkiyi ifade eder[7].

        Açıklamalardan da görüleceği gibi, uluslararası alanda ortak bir vatandaşlık anlayışı hâkim değildir. Anayasalarda, devletin nitelikleri (ulus devlet veya federatif yapı) nazara alınarak vatandaşlık kavramı farklı şekilde algılanmıştır.

        III. Türk Hukukunda Vatandaşlık Anlayışı

        Türk hukukunda vatandaşlık anlayışını, anayasal tarih nazara alınarak ele almakta fayda vardır.

        A) Tarihî Süreç

        Türk hukuk tarihinde, ilk anayasa olan 1876 Kanuni Esasi’nin 8. maddesinde yer alan tanıma göre, “Devleti Osmaniye tabîyetinde bulunan efradın cümlesine herhangi din ve mezhepten olur ise bilâ istisna Osmanlı tabir olunur.” (m. 8).

        1921 tarihli Teşkilatı Esasi Kanunu, dönemin savaş şartları nazara alınarak düzenlenmiştir. Bu sebeple, vatandaşlıkla ilgili herhangi bir tanıma yer verilmemiştir. Ancak bazı kesimler, Teşkilatı Esasi Kanunu’nun hazırlandığı ve yürürlükte kaldığı dönemin özelliklerini nazara almadan, bir kısım maddelerde yer alan ifadelerden hareketle sonuç çıkarma gayretine girmişlerdir.

        Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk anayasası olan 1924 Anayasa’sına göre, “Türkiye’de din ve ırk ayırdedilmeksizin vatandaşlık bakımından herkese “Türk” denir.” (m. 88/1). Görüldüğü gibi, imparatorluk döneminde yapılan tanım ile imparatorluğun mirasçısı olan Cumhuriyetin ilk Anayasasında yapılan tanım ayniyet göstermekte, ayrılıklara vurgu yapan bir tanım kabul edilmektedir.

        1961 Anayasası ile 1982 Anayasası’nda, vatandaşlık aynı şekilde tanımlanmıştır. Bu sebeple, aşağıda 1982 Anayasası ile yapılacak açıklamalar, 1961 Anayasası bakımından da geçerlidir.

        IV. Anayasal Vatandaşlık Kavramı

        Almancadan mülhem olan Anayasal vatandaşlık kavramı, “verfassungpartiotismuss”, “anayasal yurtseverlik” veya “anayasal vatanseverlik”, ilk olarak Alman siyaset bilimci Dolf Sternberger tarafından 1970’li yıllarda kullanılmıştır. Sternberger, Almanya’nın tarihî geçmişi sebebi ile millet kavramı yerine, belirlenecek olan temel değerlerin halk tarafından benimsenmesi ve bu değerlere itaat edilmesi gereğini savunuyordu. Sternberger’e göre, devlet yönetimine demokratik mekanizmaların hâkim olması ve demokratik mekanizmalarla işleyen bir devlete karşı halkın dostane bir yaklaşım sergilemesi zorunluluğu anayasal vatanseverlik kavramı ile sağlanabilirdi. Sternberger’den sonra yine bir Alman, Jürgen Habermas 1990’lı yıllarda, özellikle Avrupa Birliği’nde bütünleşme çalışmaları bağlamında anayasal yurtseverlik kavramını kullanmıştır. Habermas, 1780 Fransız İhtilali ile başlayan ulus devlet yapılanmasının zirveyi yaşadığını ve artık çöküş sürecine girdiği fikrini savunmaktadır. Ona göre, ulus devlet modeli, küreselleşen dünyanın ihtiyaçlarını karşılamamaktadır[8]. Habermas’ın fikirleri, Almanya’da beklenen etkiyi göstermemiş olmasına rağmen, Avrupa Birliğinde yankı bulmuştur. Özellikle, elitler Avrupa’sından vatandaş-halk Avrupa’sına gidişte kabul edilen bir çıkış yolu olarak anayasal yurtseverlik kavramını öne çıkarılmıştır. Habermas’a göre, farklı geleneklerden, dinlerden, kültürlerden ve ulus-devletlerden gelen insanlar ve halklar ortak çıkarlar için geleneksel kimliklerini göz ardı ederek siyasal ve rasyonel ittifaklar kurabilmelidir. Böylelikle bireyler, kültürel ve millî kimliklerini muhafaza edecekleri gibi, kendi devletlerinin vatandaşlığını da muhafaza edecekler ve sağlanan haklardan da yararlanabilecekleri siyasal nitelikli bir üst kimlik, “Avrupa vatandaşlığı” oluşacaktı. Nihayet bu anlayışın sonucu olarak, Avrupa Birliğinde de 7 Şubat 1992 tarihinde imzalanan ve 1 Kasım 1993 tarihinde yürürlüğe giren Maastricht Anlaşması ile Birlik vatandaşlığı kavramı kabul edilmiştir. Habermas’ın Anayasal yurtseverlik ya da Türkçede kullanılan şekli ile Anayasal Vatandaşlık anlayışının, bireyler arasında dil, din, ırk vb. nedenlerle ayrım yapılmaması ve farklı kültürel özelliklerin yok sayılmaması olmak üzere iki temel öğesinin olduğu kabul edilmektedir.

        Görüldüğü gibi, Habermas’ın fikirleri, Avrupa Birliğinde yankı bulmuştur. Ancak Avrupa Birliğinin yapısı gözden kaçırılmamalıdır. Zira Avrupa Birliği, şu an itibarıyla 28 (yirmi sekiz) farklı devletten oluşan çok dilli, çok kültürlü ve çok devletli bir yapıdır.

        Türkiye’de, “Anayasal Vatandaşlık” kavramından anlaşılan, vatandaşlar arasında “din, dil, ırk ve kültürel” farklılıkların olduğu vurgusunun anayasada yer almadır. Bu anlayışta olanlara göre, Türkiye Cumhuriyetine vatandaşlık bağı ile bağlı olanlar arasında din ve ırk farklılıklarına vurgu yapıldıktan sonra, bu farklılıkların önemli olmadığı ve vatandaşlık bakımından herkese “Türk” ya da “Türkiyeli” denilmesinin daha çağdaş olacağı kabul edilmektedir[9]. Görüldüğü gibi, Türkiye’deki anayasal vatandaşlık anlayışı, Habermas’ın Avrupa Bütünleşmesi bağlamındaki görüşleri ile birebir uyuşmaktadır. Son dönemlerde yapılan bir kısım çalışmalarda daha da ileri gidilmekte ve Türkiye’nin asıl meselesinin Türk meselesi olduğu görüşü savunulmaktadır. Bunlara göre, Türklüğü özel bir önem atfeden anlayışla, Türkleşmediği sürece diğer etnik grupları ötekileştiren bir anlayış, hem siyasal hem de toplumsal alanda uygulama alanı bulacaktır. Bu sebeple, hiçbir resmî belgede, Türk vatandaşlığının sosyolojik bir tanımı yapılmamalı, sadece Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı kavramı üzerine odaklanılmalıdır. Türkiye’nin; farklı mezhep, din ve etnisiteleri içeren fakat bunlarla sınırlı olmayan çok kültürlü yapısı, devlet ve toplum tarafından tanınmalıdır[10].

        Yukarıda ifade ettiğimiz gibi, “anayasal yurtseverlik” ya da Türkçede kullanıldığı gibi, anayasal vatandaşlık anlayışının temeli, Avrupa Birliği’nde, farklı devletler ve farklı kültürler arasında ortak payda oluşturmaktır. Oysa Türkiye, Avrupa Birliği gibi, farklı devletlerin veya farklı kültürlerin bir araya gelmesi sonucunda oluşmuş bir devlet değildir. Buna rağmen Türkiye’de Anayasal vatandaşlık kavramından bahsedenlerin hemen hepsi, Türkiye’de yaşayan topluluğun homojen bir yapıda olmadığı, yani bir “millet” olmadığı; farklı etnik, ırkî ya da kültürel özellikler taşıyan çok kültürlü bir yapı olduğu ortak paydasında buluşmaktadırlar. Bu düşüncede olanlardan bir kısmına göre Türkiye Cumhuriyeti Devleti 30, bir kısmına göre 47 etnik gruptan oluşmaktadır. Bu anlayışta olanlara göre, Türkiye Cumhuriyeti, 30 ya da 47 farklı etnik yahut kültürel grubun bir araya gelerek oluşturduğu “mozaik”, “çiçek bahçesi”, “kilim deseni” ya da “çok kültürlü” bir devlettir. “Bir toplumu oluşturan bireylerin ve grupların dil, din, ırk, tarih, coğrafya açısından farklı kökenlerden gelmesi”[11] olarak ifade edilen çok kültürlü yapının bir arada barış içinde yaşayabilmesi için, hiçbir resmî belgede, Türk vatandaşlığının sosyolojik bir tanımı yapılmamalı, sadece Türkiye’nin; farklı mezhep, din ve etnisiteleri içeren fakat bunlarla sınırlı olmayan çok kültürlü yapısının, devlet ve toplum tarafından tanınmadığı Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı kavramı üzerine odaklanılmalıdır. Zira bu farklı etnik yapıda olanlar, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin müşterek sahipleridir.

        Bu düşüncede olanlara göre, “Türkiyeli” üst kimliğini benimseyince, asli kurucu unsur ortadan kalkıyor ve ülkede yaşayan herkes üst kimlik olarak “Türkiyeli” oluyor. Yani bir kısım siyasilerin dediği gibi, “Hepimiz Türk olmaktan kurtuluyoruz.”[12]. Öyle ki, farklı dil, din, ırk ya da kültürel özelliklere sahip insanlar tesadüfen bir araya gelerek Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuş oluyorlar. Böyle bir yaklaşım, dünyanın hiçbir yerinde olmasa gerekir. 1923’de Cumhuriyetin kuruluşunda ya da günümüzde bu ülke toprakları üzerinde yaşayan insanların tesadüfen bir araya gelmiş yığınlar olduğu kabul edilebilir mi?

        Osmanlı İmparatorluğu’nun çok kültürlü yapısından, başka bir ifade ile ırk, dil, din ve kültürel farklılıkların olduğu tebaa anlayışından, Cumhuriyet’in kurulması ile birlikte farklılıkları bertaraf eden vatandaşlık anlayışına geçilmiş ve ülkeye vatandaşlık bağı ile bağlı olanlar da eşit statüde “Türk” olarak kabul edilmiştir. Başka bir ifade ile devletin kuruluş felsefesini oluşturanlar 1924 Anayasasının 88 maddesi ile; ırkî özelliklerinden kesin şekilde sıyrılarak, millî devletin kuruluş felsefesini ve kurucuların bakış tarzını ifade eden bir vatandaşlık tanımı yapmışlar, ancak İmparatorluk mirasçılığını da göz ardı etmemişlerdir. 1924 Anayasası’nın 88. maddesinde “Türkiye’de din ve ırk ayırt edilmeksizin vatandaşlık bakımından herkese “Türk” denir.” ifadesi ile ırk, dil, din ya da kültürel farklılıkları bertaraf eden bir “Türk” tanımı yapmışlar ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin de millî devlet şeklinde örgütlenmesini sağlamışlardır. İmparatorluktan sonra kurulan genç cumhuriyette imparatorluk anlayışının kalıntılarının bulunması kadar doğal bir şey olamazdı. Başka bir anlatımla, anayasada ayrılıklara yapılan vurgu, imparatorluktan millî devlete geçiş sürecinde ortaya çıkabilecek olumsuzlukları bertaraf etmek amacıyla benimsenmişti. Zaten anayasa bir bütün olarak değerlendirildiğinde devletin niteliklerinden birisinin milliyetçilik olduğu kabul edildikten sonra, ayrılıklara vurgu yapılması bir çelişkinin ifadesi olurdu. Dolayısıyla, Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olanların, farklılıklarını bertaraf ederek Türk milletini oluşturduğu kabul edilmiş, ancak imparatorluktan millî devlete geçiş süreci de nazara alınmıştır. Cumhuriyetin kuruluş felsefesindeki Türk milleti anlayışını büyük önder Mustafa Kemal Atatürk açık bir şekilde ortaya koymuştur. Ona göre, “Bir harstan (kültürden) olan insanlardan mürekkep cemiyete millet denir.” başka bir tanımlamasında da, “Zengin bir hatıra mirasına sahip bulunan, beraber yaşamak hususunda müşterek arzu ve muvafakatte samimi olan ve sahip olunan mirasın muhafazasına beraber devam hususunda iradeleri müşterek olan insanların birleşmesinden meydana gelen cemiyete millet namı verilir. … Gerçekten, maziden müşterek zafer ve yeis mirası; istikbalde gerçekleştirilecek aynı program; beraber sevinmiş olmak, beraber aynı ümitleri beslemiş olmak; bunlar elbette bugünün medeni zihniyetinde, diğer her türlü şartların üstünde mana ve şümul alır”[13]. Tabii ki, "Her milletin teşekkülünde etnolojik manadaki ırkın rolü vardır. Irk bir çeşit mayadır.”[14]. Ancak günümüzde, milletin oluşumunda “kültür”ün temel belirleyici faktör olduğu göz ardı edilmemelidir.

        Yukarıda da ifade etmeye çalıştığımız gibi, günümüzde millet tanımında en önemli unsurun “ortak kültür” olduğu kabul edilmektedir. Cumhuriyetin kuruluşunda da günümüzde olduğu gibi, farklı kültürel özellikler taşıyan gruplar bu ülkede yaşamaktaydı. Günümüzde ırk, dil, din ve kültürel özellikler bakımından homojen bir toplum bulmak oldukça güç hatta imkânsızdır. Yüzyıllardan beri, birlikte yaşamış, kültürleri arasında yoğun etkileşim olmuş gruplar arasındaki farklılıkları derinleştirmek yerine, birliktelikleri ön plana çıkarmak bir yandan müşterek kültürün (millî kültür) gelişmesini sağlayacak; diğer yandan da egemen kültürün, temaslar sonucu diğer kültürlerden aldığı unsurları özümseyecek ve kendi damgasını vuracaktır.

        V. 1982 Anayasasının Vatandaşlık Anlayışı

        1982 Anayasası’nın (1961 Anayasası m. 54) “Türk vatandaşlığıkenar başlığını taşıyan 66’ncı maddesine göre, “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür.” Görüldüğü gibi, 1876 ve 1924 anayasalarının aksine, 1961 ve 1982 anayasalarında, ayrılıklara vurgu yapılmadan, Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin eşit statüde Türk olduğu kabul edilmiştir. Başka bir ifade ile anayasada, antropolojik ve sosyolojik manasında değil, hukuki manada tanım yapılmıştır. Dolayısıyla, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran ve bu devlete ait olduğunu hisseden herkes “Türk” olarak kabul edilmiştir. Tabii ki, Anayasa’da yer alan “Türk” tanımını yorumlarken Anayasa’nın 10’uncu maddesinin asla göz ardı edilmemesi gereklidir. Zira bu maddede, vatandaşların eşitliği esası kabul edilmiştir. Bu maddeye göre, “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. … Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.

        Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.” (m.10/1).

        Görüldüğü gibi, Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan vatandaşlar arasında her hangi bir sebebe dayalı olarak ayrım yapılamayacağı Anayasa’da açık olarak kabul edilmiştir.

        Antropolojik ve sosyolojik manadaki “Türk” kavramı vatandaşlık hukuku bakımından doğrudan bir anlam ifade etmemekte, yani kişilerin dil, din, ırk veya kültürel özellikleri nazara alınmadan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kuran milletin adı ile vatandaşlık kavramı özdeş kabul edilmektedir. Anayasada yer alan bu ifade, Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin Türk olduğunu kabul ederek vatandaşlar bakımından kapsayıcı niteliktedir. (Anayasada yer alan bu hükümden hareketle, Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olmayanların, Türk olmadığı şeklinde bir sonuç çıkarmak da mümkün değildir. Zira Anayasada yapılan tanım, vatandaşlık hukuku bağlamında yapılmış olup, sosyolojik ve antropolojik tanımlar ile karıştırılmamalıdır.) Bu anlamdaki vatandaşlık anlayışı, azınlık kavramını da reddetmektedir. Ülkeye vatandaşlık bağı ile bağlı olan kişiler “Türk” kabul edildiğine göre, dil, din, ırk ve kültürel kökene ilişkin ayrıcalıklar ortadan kalkmakta, belli bir dinden, kültürden etnik kökenden olan çoğunluğa karşı korunması gereken bir azınlıktan da bahsedilememektedir[15].

        Yukarıda millet kavramı ile ilgili verilen tanımlara nazara alındığında, Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan kişiler, asırlardan beri aynı coğrafi bölgelerde birlikte yaşamış, müşterek tarihe sahip, müşterek kültüre sahip olduklarından, çağdaş millet anlayışına çerçevesinde tek bir millet olduğu hususunda şüphe olmayacaktır. Elbette, kültürel farklılıklarımız vardır. Ancak bu farklılıklarımız, zenginliğimiz olarak kabul edilmelidir. Türk milleti mermer gibi sağlam, ancak ona değerini katan, içindeki damarlar olduğu asla hatırdan çıkarılmamalıdır.

        VI. Yeni Anayasa Çalışmaları Kapsamında Gündeme Gelen Vatandaşlık Tanım Önerileri

        29 Ağustos 2007 tarihinde açıklanan, Prof. Dr. Ergun Özbudun nezaretinde hazırlanan AKP Anayasa Taslağı’ndan günümüze kadar olan süreçte vatandaşlık ile ilgili olarak temelde iki farklı öneri bulunmaktadır. Bir öneri, mevcut hükmün aynen korunmasıdır. Diğer öneri ise, Anayasa’daki 66’ncı maddeyi şovenist bulmakta ve değiştirilmesi gerektiğine inanmaktadırlar. Bu anlayışta olanlarda kendi içinde ikiye ayrılmaktadır. Bir grup, Anayasada, hatta hiçbir resmi belgede vatandaşlıkla ilgili sosyolojik bir tanım yapılmaması, Türkiye’nin çok kültürlü yapısına vurgu yapan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığının ön plana çıkartılması gerektiği görüşünü savunmaktadır. Bunlara göre ayrılıklarımıza açıkça vurgu yapıldıktan sonra, Türkiye vatandaşı veya Türkiyeli olduğumuz kabul edilmelidir. Bu yaklaşımlar, TBMM’nin 24. Dönemi’nde oluşturulan Anayasa uzlaşma komisyonu önerilerine de yansımıştır.

         

        AK PARTİ

        CHP

        MHP

        HDP

        Vatandaşlık

        Vatandaşlık-Türk Vatandaşlığı

        Türk Vatandaşlığı

        Vatandaşlık

        Madde 28-(AK Parti) (1) Devlete vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır.

        (2) Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı ana veya babanın çocuğu doğumla vatandaşlık kazanır.

        (3) Vatandaşlık, kanunun gösterdiği şartlarla kazanılır ve ancak kanunda belirtilen hallerde kaybedilir.

        (4) Hiç kimse vatandaşlıktan çıkarılamaz.

        (1) “Türk vatandaşlığı” dil, din, ırk, cinsiyet, etnik köken, siyasi düşünce, felsefi inanç, mezhep ve benzeri sebeplere bağlı olmaksızın herkesin “eşitlik” temelinde Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olması anlamına gelir.

        (2) Vatandaşlığın kazanılması ve kaybedilmesine dair usul ve esaslar kanunla düzenlenir. Vatana bağlılık ile bağdaşmayan eylemlerin mutlak biçimde zorunlu kıldığı haklı nedenler bulunmadıkça kimse vatandaşlıktan çıkarılamaz.

        (1) Türk Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür.

        (2) Türk vatandaşı babanın veya Türk vatandaşı ananın çocuğu Türk vatandaşıdır.

        (3) Vatandaşlık, kanunun gösterdiği şartlarla kazanılır ve ancak kanunda belirtilen hâllerde kaybedilir.

        (4) Hiçbir Türk, vatana bağlılıkla bağdaşmayan bir eylemde bulunmadıkça vatandaşlıktan çıkarılamaz.

        (5) Vatandaşlıktan çıkarma ile ilgili karar ve işlemlere karşı yargı yolu kapatılamaz.

        Not: Vatandaşlığı edinme ve vatandaşlıktan çıkarılma konusu üst komisyonda değerlendirilebilir.

        (1) Türkiye vatandaşlığının kazanılmasında, kullanılmasında ve kaybedilmesinde, dil, din, ırk, etnik köken, kültür, cinsiyet, cinsel yönelim ve benzeri farklılıklar gözetilemez. Vatandaşlığa ilişkin esaslar kanunla düzenlenir.

        (2) Hiç kimse kendi isteği dışında vatandaşlıktan çıkartılamaz.

         

        AKP önerisinde, “Devlete vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır.” tanımı benimsenmiştir. Bu tanım yürürlükteki anayasanın 66. maddesi ile paralel gibi gözükmektedir. Ancak, ne hikmetse cümlenin başındaki “Türk devleti” kavramı devlet olarak değiştirilmiş, herkesi Türk olarak kabul eden ifade yerine herkesin Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olduğu şeklinde değiştirilmiştir. Bu öneri, bir şeyin kendisi ile tanımlanması demek olan totolojiden başka bir şey değil.

        CHP önerisinde, “Türk vatandaşlığı” dil, din, ırk, cinsiyet, etnik köken, siyasi düşünce, felsefi inanç, mezhep ve benzeri sebeplere bağlı olmaksızın herkesin “eşitlik” temelinde Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olması anlamına gelir.” şeklinde tanım kabul edilmiştir. Hem 1876 tarihli Kanuni Esasi’de hem de 1924 tarihli Anayasa’da, benzeri tanımların yer aldığı bir gerçektir. Ancak, unutulmaması gereken bazı hususlara dikkat çekmekte fayda var diye düşünüyorum.

        -İlk olarak, Osmanlı Devleti üç kıtaya yayılmış bir imparatorluktur. İmparatorlukta millet kavramında etnik köken değil din veya mezhep kriteri esas alınmıştır. Başka bir deyişle kişiler, Türk, Rum, Bulgar, Arap olarak değil, Müslüman, Hristiyan, Yahudi olarak dikkate alınıp sınıflandırılmışlardır. Vatandaşlıkla ilgili düzenleme yapılırken de İmparatorluğun parçalanma tehlikesini bertaraf etmek için, “Osmanlı” üst kimliği oluşturulmuştur. Osmanlı tebaası kendisini Türk, Bulgar, Rum, Sırp, Ermeni olarak tanımlasa da kendini aynı zamanda Osmanlı olarak görecektir[16].

        -İkinci olarak, 1924 anayasasında yer alan hükme gelince, 1924 Anayasası İmparatorluğun mirasçısı olarak kurulan millî devletin ilk anayasasıdır. İlk anayasada, dönemin şartları, özellikle İmparatorluktan millî devlete geçiş süreci nazara alındığında, farklılıklara vurgu yapılması kadar doğal bir şey olamazdı. Ancak aynı anayasada, devletin niteliklerinin tespit edildiği 2 maddede Türkiye Cumhuriyeti’nin milliyetçi bir devlet olduğu açıkça kabul edilmiştir. Yukarıda, millet kavramından ne anlaşılması gerektiği yönündeki ulu önder Mustafa Kemal’in açıklamaları da nazara alındığında Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olanların Türk milletinin mensubu olduğu sonucu ortaya çıkmaktadır.

        1924 Anayasası’nda ulus devleti ifade etmek için kullanılan “milliyetçilik” kavramının özellikle 1930’lu yıllardaki ırkçılık kavramı ile karışmasına engel olmak için 1961 ve 1982 anayasalarının, başlangıç hükümlerinde devletin niteliklerini tespit etmek ve ulus devleti ifade etmek için “milliyetçilik” yerine “Atatürk Milliyetçiliği” kavramına yer verildiği görülmektedir. Nasıl bir ulus devlet ki, din ve ırk farkının olduğu açıkça ifade edilsin. Bu öneri, anayasa değişikliğinin gündeme gelmesinden sonra alevlenen çok kültürlülük lakırdıları ile birlikte değerlendirildiğinde bir anlam ifade etmektedir. Bu lakırdılara göre, Türkiye Cumhuriyeti tek bir milletten oluşmamakta, farklı milletlerden oluşan çok kültürlü bir yapıdan oluşmaktadır. Çok kültürlülüğü ifade etmek için kullanılan ifadeler farklı olsa da sonuç aynıdır. Yani Türkiye Cumhuriyeti farklı etnik yapıda olan insanlar tarafından müştereken kurulmuştur. Anayasada vatandaşlığın tanımlandığı maddede Herkesin Türk Olarak nitelendirilmesinden rahatsızlık duyulmaktadır. Dolayısıyla, etnisiteyi ifade eden Türk kavramının çıkartılarak yerine yeni bir Birleştirici kavramın konulması gerekli görülmektedir. Bu kavram kimilerine göre “Türkiyelilik”tir. Tanım değişikliği de bu anlayışın anayasaya yansıtılması çabalarından başka bir şey değildir.

        MHP önerisi, hâlen yürürlükte olan Anayasanın 66. maddesinde yer alan tanımı kabul etmektedir. Yukarıda, mevcut tanım ile ilgili açıklamalar yapıldığı için, burada değerlendirme yapılmayacaktır.

        HDP önerisi, “Türkiye vatandaşlığının kazanılmasında, kullanılmasında ve kaybedilmesinde, dil, din, ırk, etnik köken, kültür, cinsiyet, cinsel yönelim ve benzeri farklılıklar gözetilemez.” açıklamasını öngörmektedir. Öneri, Türk vatandaşlığı kavramını kabul etmemekte, Türkiye vatandaşlığı gibi yeni bir kavram üretmektedir.

        VII. Değerlendirme

        Yapılan açıklamalar ve siyasi partilerin yapmış oldukları öneriler nazara alındığında, mevcut anayasadaki tanımdan bazı kesimlerin rahatsız olduğu aşikâr. Önerilerde, farklıklara vurgu yapılması ön plana çıkmaktadır. Bu anlayışta olanların ortak paydası, Türkiye’de yaşayan vatandaşların homojen yapıda olmadığıdır. Bunlardan bir kısmı, “millet” kavramından bahsetmelerine rağmen, Türk milleti kavramını kullanmamaktadırlar. Bunlar, adı konulmamış bir millet anlayışı (!) benimsemektedirler[17]. Diğerleri ise, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan itibaren, çok dinli, çok kültürlü ve en önemlisi de çok ırka dayalı bir yapının olduğu ve bu farklılıkların da anayasal güvence altına alınması gerektiği fikrini savunmaktadırlar. Bu anlayışta olanlar, farklılıkları olan insan topluluğu kurtuluş savaşını yapmış, ancak kurulan cumhuriyette farklı özellikler taşıyan gruplar kandırılmış. Kelaynakları koruma Derneği’ni kurmak istersek, kurucuların kelaynakları koruma amacına sahip olması gereklidir. Oysa bu anlayışa göre, devleti kuranlarda ortak bir amaç yok kabul edilmektedir. Bu anlayışı savunanların, ideolojik katarakt hastalarının körlüğüne duçar olduklarını kabul etmek gerekir.

        Diğer taraftan, günümüzde milletin tarifinde müşterek kültürün ön plana çıktığı görülmektedir. Bin yıllık müşterek tarihimizden ve devlet geleneğimizden bahsedenler, bu süre içinde müşterek kültür oluşturamadığımızı mı ifade etmek istiyorlar? Yoksa Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde, parçalanmayı önlemek için bulunan Osmanlılık kavramı gibi, Türkiye Cumhuriyeti’nin de parçalanma tehlikesinin olduğundan mı bahsediyorlar? Tam olarak anlamış değilim.

        Osmanlı İmparatorluğunu kurtarmak için, Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük fikirleri ileri sürülmüştü[18]. Ancak bu coğrafyada, Osmanlıcılık ve İslamcılık akımları, Osmanlı İmparatorluğu’nu kurtarmaya yetmemiş, Türkçülük akımı, kurtuluş savaşında başat rol oynamış ve Cumhuriyeti kurmuştu.

        Burada, teknik hukuk anlamında Anayasal vatandaşlıktan ne anlaşılması gerektiğini kısaca ele almakta fayda vardır. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, vatandaşlık “devletin tek taraflı, egemenlik hakkını kullanarak, koşullarını ve hükümlerini saptadığı bir hukukî statüyü gerçekleştiren fert ile arasında kurulan bir hukukî bağ” ya da “bir kişiye devlete bağlayan hukuk ve siyasi bağ” olarak tanımlanmaktadır. Anayasal vatandaşlık da devlet ile o devlete vatandaşlık bağı ile bağlı olan kişi arasındaki ilişkilerin Anayasa ile güvence altına alınmasıdır. Başka bir deyişle, vatandaşlığının kazanılması ve kaybının anayasal güvence altına alındığı, vatandaşların temel hak ve özgürlüklerden dil, din ırk, cinsiyet ve sair sebeplerle ayrım yapılmadan eşit şekilde yararlandığı bir vatandaşlık anlayışının Anayasada kabul edilmiş olmasıdır. Türk hukukunda kabul edilen vatandaşlık anlayışı da anayasal vatandaşlıktır. Zira Anayasada vatandaşlığın kazanılma ve kaybı Anayasa ile güvence altına alınmış ve vatandaşlar arasında dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeyeceği, hükme bağlanmıştır (Ay m.66; Ay n.10). Açıklanan sebeplerle, Anayasada yer alan vatandaşlıkla ilgili düzenlemenin aynen kalması isabetli olacaktır.

        Tabii ki, bu ülkede yaşayan herkesin zorunlu vatandaşlıktan çıkartılıp, gönüllü vatandaş hâline getirilmesi gereklidir ve bu devletin asli görevlerinden birisidir. Vatandaşların temel hak ve hürriyetlerinin uluslararası metinlerde kabul edilen kapsamda verildiği ve hukukî güvenceye alındığı bir yapının sağlanması gereklidir. Ancak bunun yolu “çok kültürlülük” gibi, üniter yapıyı tehdit eden düzenlemeler değil, hukuk devleti ve insan haklarına bağlı bir anayasal düzenleme yapmaktan geçer. Vatandaşlar arasında çok kültürlülük, dil, din, ırk ya da kültürel sebeplerle farklılıkların olduğu esasını kabul eden bir anayasal düzenleme yapılması demek, Cumhuriyetin en büyük projelerinden birisi olan “Milli Devlet” anlayışının da bertaraf edilmesi demektir k,i bu kabul edilemez. Açıklanan sebeplerle, “anayasal vatandaşlık”, “çok kültürlülük” gibi kavramsal düzenlemeler yerine, yapılması düşünülen anayasada, hukuk devletinin bütün unsurları ile kabul edildiği, kuvvetler ayrılığının muhafaza edildiği, özellikle yargı bağımsızlığının kabul edildiği, bireysel hak ve özgürlüklerin özümsendiği ve güvenceye alındığı bir anayasa yapılmaya çalışılmalıdır. Böyle bir anayasa yapılması, vatandaşları gönüllü vatandaş yapma yolunda atılmış ciddi bir adım olacaktır.

         

         

         


        [1] Simith, D. A., National Identity, Penguin 1991, s.14.

        [2] Ünlü mütefekkir Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları adlı eserinde, “Irk sadece atlarda olur” diyerek, milletin tanımında belli bir ırktan gelmenin önemsiz olduğunu ifade etmiştir.

        [3] Uluocak, N., Türk Vatandaşlık Hukuku, İstanbul 1988, s.6.

        [4] Geniş bilgi için bkz. Doğan, V., Türk Vatandaşlık Hukuku, b. 12, Ankara 2015, s.23 vd; NOMER, E., Türk Vatandaşlık Hukuku Dersleri, b. 19, İstanbul 2012, s.16 vd.; Uluocak, s.6 vd.

        [5] Avusturya, m.6; Belçika m.8; Danimarka m.44; İrlanda, m.3 ve 9; Hollanda, m.2; Polonya, m.34; Portekiz, m.4; İspanya, m.11.

        [6] Weidelenr, H./ Hemberger, F./Königbauer, W., Deutsches Staatsangehörigkeitsrecht, 6. Auflage, Münhen 2001, 16 vd.

        [7] Heather, L. , Citizenship and Right to Vote, Oxford Journal of Legal Studies, Vol 17, No. 1, s. 76.

        [8] Geniş bilgi için bkz. Hamermas, J., “Öteki” Olmak, “Öteki”yle Yaşamak, Siyaset Kuramı Yazıları, (çev. İlknur AKA), Yapı Kredi Yayınlar, İstanbul 2010; Hamermas, J., Küreselleşme ve Milli Devletin Akıbeti, (çev.Medeni Beyaztaş),İstanbul 2002.

        [9] Akyol, T., “Anayasal Türklük”, Milliyet Gazetesi, 06.08.2007; Benzer değerlendirme Keyman, F. E., “Kardeşlik, Türkiyelilik ve milliyetçilik”, Radikal Gazetesi, 24.04.2005

        [10] Örgen, İ., (Ed.), Demokratik Açılık Üzerine Düşünceler, Çözüm Mümkün, Nesil Yayınları, İstanbul 2011.; Benzer görüşler Abant Platformu Sonuç bildirgesinde de yer almıştır.

        [11] Kongar, E., Küreselleşme, Mikro Milliyetçilik, Çok Kültürlülük, Anayasal Vatandaşlık, http://www.kongar.org/makaleler/mak_kum.php16.08.2007.

        [12] Haber için bkz. 26-27 ocak 2013 tarihli yeni çağ gazetesi

        [13] İnan, A., Medeni Bilgiler ve M. Kemal Atatürk’ün El Yazıları, Ankara 1969, s.23 vd.

        [14] Arsal, S. M., Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları, İstanbul 1955, s.66 vd.

        [15] Nomer, Vatandaşlık, s.48

        [16]  Osmanağaoğlu, C., Tanzimat Dönemi İtibarıyla Osmanlı Tabiiyetinin (Vatandaşlığının) Gelişimi, İstanbul 2006, s. 2251-261; Akyılmaz, S. G., “Anayasa Taslak Taslağının Uluslaşma süreci Açısından Değerşendirilmesi”, Türk Hukuk Dergisi, Sayı 129, Ocak 2008, 22 vd.

        [17]  Elbette adı konulmamış bir millet değil, din birliğini nazara alan millet anlayışı. Zira hepimiz Türk olmaktan kurtulmuş olacağız(!).

        [18] Geniş bilgi için bakınız. Akçura, Y., Üç Tarz-ı Siyaset.


Türk Yurdu Haziran 2016
Türk Yurdu Haziran 2016
Haziran 2016 - Yıl 105 - Sayı 346

Basılı: 12 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele