Anayasa Yenileme Sürecinde Eğitim Dili ve Azınlık Kavramı

Haziran 2016 - Yıl 105 - Sayı 346

        ANAYASA YENİLEME SÜRECİNDE EĞİTİM DİLİ VE AZINLIK KAVRAMI

        GİRİŞ

        Anayasa tartışmaları uzun süredir ülke gündeminin ön sıralarında yer almaktadır. Tartışmaların bir tarafında Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin temel değerlerini geliştirerek muhafaza etmek isteyenler, diğer tarafında ise çok cılız da olsa devletin temel değerlerinden taviz verilmesinin gerektiğini ileri sürenler öne çıkmaktadır. Anayasa yapmak ile yeni bir rejim veya devlet kurmak çok farklı faaliyetlerdir. Bu nedenle, var olan bir devlete yeni anayasa yazarken, o devletin temel değer ve kazanımlarının gözden ırak tutulmaması gerekmektedir. Anayasal meşruiyet bu yönde oluşan algıların bütünü olmaktadır. Farklılıkları kutsallaştırarak, Türk millî devletin varlığını görmezden gelip, etnik ırkçılığa varan sapmaları teşvik ederek, insanları birbirine ötekileştirerek demokratik bir anayasa yapılamaz. Böyle zeminlerde, sosyal mutabakat metni olması gereken anayasa, etnik ve sosyal çatışmaların hukuki mesnedi hâline gelmiş olur.

        Terör konusunda ülkemizin özel şartları diğer birçok ülkeden farklıdır. Devletin egemenlik haklarını, toprak bütünlüğünü, millî varlığını hedef alan bölücü ve ırkçı terör, vatandaşlarımızın en önemli insan hakkı olan yaşama hakkına yönelik sürekli tehdit ve saldırı hâlindedir. Toplumu etkileme ve yönlendirebilme konumunda olanların, özelikle anayasa yenileme sürecinde, bu gerçeği hiçbir zaman unutmamaları gerekmektedir.

        I. Devletin Dili ve Eğitim Dili

        Bir dili öğrenmek ile o dili eğitim dili veya resmî dil olarak kabul etmek çok farklıdır. Yazılı anayasalar ve milletlerarası sözleşmelere göre, üniter bir devlet coğrafyasında veya bir eyalet (federe devlet vs.) topraklarında eğitim dili veya resmî dil genellikle tektir. Tabi ki bazı ülkelerdeki özerk veya bölgesel devletler açısından gerçekleştirilen farklı dil kullanımına yönelik uygulamalar bu gerçeği etkilemezler. Bu konuda azınlıklara tanınacak imtiyazlar ise milletlerarası sözleşmelerle belirlenmektedir. Azınlıklar dışındaki bölgesel (mahalli) diller açısından farklılık yaratılması ise kabul görmeyen, hayali bir yaklaşımdır. Uluslararası hukuk açısından, ayrımcılığın önlenmesi konusundaki düşünce ve uygulamalarla dahi, bölgesel (mahalli) dillerin eğitim dili veya resmî dil olarak kabul edildiği uygulamalara pek rastlanılmamaktadır.

        Mesela Brezilyada, tek resmi dil olan Portekizce etnik köken fark etmeksizin tüm Brezilyalılar tarafından kullanılan ortak dildir. Çin’de ise üç ana Çince türü, Mandarin-Kanton-Hongkong Çincesi olmasına rağmen, eğitim-öğretim dili Mandarin Çincesidir. ABD’nin üçte birinin ana dili İspanyolcadır. Bu ülkede Çinceden İtalyancaya kadar çok sayıda dil kullanılıyor olmasına rağmen, 2007 yılında resmi işlemlerde dil farklılığını önleme amacıyla “İngilizce Dil Birliği Kanunu” çıkarılmış, ancak bu kanun son anda Başkan tarafından ülkede yaşayan Hispaniklerin tepkisinden çekinildiği için veto edilmiştir. Bu kanunun çıkarılması yönünde Kongre’de çabalar hâlâ sürmektedir. Alman okullarında ise, Almancadan başka dille eğitim düşünülemez.

        1982 Anayasası’nın 3. maddesi, ilk cümlesinde, devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olarak nitelendirmekte ve ardından, “devletin dili” veya “resmî dil” şeklinde bir ayrıma gitmeden “…Dili Türkçedir.” ifadesine yer vermektedir. Görüldüğü üzere Anayasa’nın 3’üncü maddesi, Türkçeyi aynı zamanda milletin dili olarak da kabul etmektedir. Madde başlığında “resmî dil” ifadesi kullanılırken maddenin içinde “… Dili Türkçedir.” denilmekte, böylece Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin resmî dilinin Türkçe olduğu öngörülmektedir. Bu düzenlemeyle Türkiye Cumhuriyeti sınırları içindeki idarenin tüm iş ve işlemlerinde kullanılacak dilin Türkçe olacağı açık bir şekilde ortaya konulmaktadır.

        Devletin egemenlik alanı olan toprak parçasında yaşayan vatandaşlara ait bölgesel (mahalli) dil ve özellikler, o ülkenin kültürel zenginliğinin ifadesidir. Bu zenginlik ve güzellikler mutlaka korunmalı ve yaşatılmalıdır. Ancak, anılan güzelliklerin bir egemenlik devrine vasıta kılınması ise en basitinden hakkın kötüye kullanımı olacaktır. Demokratik mülahazaların hakkın kötüye kullanımına kapalı oldukları da bilinen bir gerçektir. Kaldı ki, gerek demokratik devletlerin uygulamaları gerek milletlerarası insan hakları belgeleri, gerekse Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları hep bu yöndedir. Örneğin, AİHM konuya ilişkin kararında, (Belçika dil davası) “AİHS, anne-babaların kendi tercih ettikleri bir dilde çocuklarına eğitim verilmesini isteme hakkını güvence altına almamaktadır.” demektedir. Tabi ki, isteyen herkes bölgesel (mahalli) dilleri özel girişimler yoluyla öğrenebilmeli ve özel hayatında dilediği gibi kullanabilmelidir. Bu konuda insanlar kanuni engellerle karşılaşmamalıdır.

        Başta gelişmiş ülkeler olmak üzere, devletin dili konusunda genel eğilim tekil bir dil yaklaşımı belirlemek şeklindedir. İki veya daha fazla resmi dil kabul eden ülkelerin durumu ise nev’i şahsına münhasır ve istisnai özelliktedir. Bu durumda olan ülkeler çok sınırlı sayıdadır. Bu yönleriyle kendi benzerlerine dahi emsal olabilmesi mümkün olmayan bu ülkeleri devletin dili konusunda, ülkemize örnek olarak gösterilebilmesi mümkün ve gerçekçi değildir. Ayrıca başta Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi olmak üzere çoğu uluslararası hukuk belgesi bireye, idare ile ilişkilerinde istediği dili kullanma hakkını tanımamakta veya güvence altına almamaktadır. Nitekim AİHM Fransız Polinezyası Meclisi’ne Tahiti dilinde hitap etme yasağıyla ilgili Fransız vatandaşı Sabrina Birk-Levy’nin başvurusunu kabul edilemez bulmuştur.

        Söz konusu karara ilişkin olay Fransız Polinezyası’nda gerçekleşmiştir. Fransız Polinezyası, denizaşırı Fransız toprağıdır. 2004’te Kuruluş Akdi ile özerk yönetim hâline gelmiş, özerk yönetimin yasama faaliyetlerini sürdürmek için yerel konularda yetkili bir parlamento kurulmuş, özerklik konusunda Anayasa’nın 74’üncü maddesi ile Fransız Danıştayı’nın kararlarına tâbi kılınmıştır. 2004 tarihli özerk yönetimin anayasası niteliğinde olan Kuruluş Akdi, Fransızcayı resmî dil olarak kabul etmiş ve kamu hukuku ve özel hukuk alanlarında kullanılmasını zorunlu kılmıştır. Yine 2004 tarihli bir organik yasa ile parlamentoda Fransızcadan başka dil kullanılması yasaklanmıştır.

        Bu özerk meclise seçilmiş olan parlamenter Sabrina Birk-Levy, bu uygulamanın hukuka ve insan haklarına uygun olmadığı düşüncesiyle Tahiticenin, Tahitililerin günlük hayatlarında kullandıkları bir dil olduğu ve yerel parlamentoda Polinezyalı üyelerin de 1945’teki kuruluştan bu yana Tahitice konuşmakta olduğu gerekçesi ile itirazda bulunmuştur. Fransız Danıştay’ı parlamentoda ve kamu hizmetlerinde kullanılacak dilin Fransızca olacağı gerekçesiyle talebi reddetmiş, bunun üzerine Birk-Levy AİHM’ye başvurmuştur. AİHM, konuya ilişkin karar verirken şu tespitlerde bulunmuştur:

        “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin hiçbir maddesi bireye, idare ile ilişkilerinde istediği dili kullanma hakkını tanımamaktadır. Ayrıca seçimle oluşturulan parlamento veya diğer meclislerin seçilmiş üyelerinin de istedikleri dili kullanmalarını güvence altına almamaktadır.·Ulusal özelliklerin çeşitliliği olduğu dikkate alındığında bu alana müdahale edilemez. Özel tarihsel ve siyasal nedenlerin belirlemiş olduğu dilsel tercihler devletin münhasır yetkisi alanına girmektedir. Her devletin kurumsal sisteminin normal biçimde işlemesinde meşru çıkarı kabul edilmiştir. Devletin kurumsal sistemlerinin ulusal özelliklerine saygı ilkesi gereğince, parlamento çalışmalarında yerel dil kullanılması talebinin AİHS’nin koruduğu hak ve hürriyetler kapsamına girmediği kabul edilmektedir.[1]

        İnsanın kendini yeniden üretmesi sürecinin bir parçası olan eğitim, bireye sağladığı yararların yanında kolektif yararların gerçekleştirilmesini de sağlar. Toplumun her kesimini ilgilendiren eğitimin kolektif yararları gerçekleştirmesi, eğitim sürecinin özel alana terk edilmemesinin gerekçesini oluşturur. Eğitimin bu niteliği eşitlik sorununu gündeme getirir. Bu anlamda toplumun her üyesinin eşit koşullarda eğitim sürecinden yararlanabilmesi için uygun ortam ve koşulların yaratılması gerekir. Bu yönüyle eğitim sosyal hak olup, devletin eğitim sürecine müdahalesini ve desteklemesini gerektirir. Cinsiyet, renk, dil, din, soy, köken vb. özelliklerin yanı sıra, özellikle yaş yönünden de bir ayrım gözetmeksizin, eğitim hakkı tüm insanlara tanınmıştır. Eğitim, yalnız çocuklar ya da öğrenciler için değil, okul sistemi dışında, tüm yetişkinler için de yaşam boyunca kullanılması ve yararlanılması gereken bir araç, bir haktır. Devletlerin egemenlik alanlarındaki ülkede eğitim dilini belirleme hakları münhasır yetkilerindendir. Bir ülkede mevcut olan çok sayıdaki bölgesel (mahalli) dillerde yapılacak eğitimin hem imkânsızlığı hem de mantıksızlığı ortadadır. Böyle bir durumun devlet olma gereği ve idarenin bütünlüğü ilkesi ile de çeliştiği çok açıktır.

        Eğitim hakkı konusunda uluslararası hukuk belgeleri devletlere, ayrım gözetmeme ve eşit muamele, eğitim hakkının kullandırılması bakımından ayrımcılığı ortadan kaldırma ve fırsat eşitliği yaratma gibi bir takım olumlu edimler yüklemektedir. Ancak bu yükümlülükler, genellikle vatandaşa istediği dilde eğitim yapma hakkını tanımamakta veya devlete bu talebe uygun eğitim imkânı sunma yükümlülüğünü getirmemektedir. Eğitim dili meselesinin eğitim hakkı kapsamında mütalaasına imkân veren en temel AİHM kararı, bilinen adıyla “Belçika Dil Davası”dır. Bu karar 1968 yılında verilmiş ve bugüne kadar söz konusu kararın aksini belirten, çelişen veya bu kararı ortadan kaldıracak yeni bir içtihada gerek duyulmamıştır. Bu anlamda Belçika Dil Davası olarak bilinen dava sonucunda verilen kararın AİHM’nin neredeyse en yerleşik ve köklü kararı olduğunu söylemek mümkündür.

        Söz konusu dava kapsamında Belçika vatandaşı aileler Belçika’da, Flamanca konuşanların çoğunluğu oluşturduğu bölgede mukim ve fakat Fransızca konuşan ebeveynler olarak çocuklarının zorunlu temel eğitiminin Belçika Devleti’nin eğitim dili ile ilgili yaptığı düzenlemeler gereği Flamancadan ziyade Fransızca verilmesini talep etmişlerdir. Belçika resmî makamları bu talebi reddetmiştir. Bunun üzerine AİHM’e başvuran Belçika vatandaşı aileler Fransızca konuşmakta ve kendini Fransız olarak kabul etmekte ve Belçika Devleti’nin eğitim dili ile ilgili yaptığı düzenlemelerin Sözleşme’nin Ek 1 No’lu Protokol’ün 2’nci maddesine (eğitim hakkı), 8’nci maddesine (özel hayatın ve aile hayatının korunması) ve 14’üncü maddesine (ayrımcılık yasağı) aykırı olduğunu ileri sürmüşlerdir.

        Divan, başvuruya ilişkin AİHS Ek 1 No’lu Protokol’ün 2’nci maddesinde yer alan eğitim hakkına ilişkin düzenlemeye yönelik tespitlerinde, özetle, AİHS metninde eğitimin yürütüleceği dil ile ilgili bir hükmün mevcut olmadığını ve bu hakkın herkesin eğitim kurumlarına girebilmesini ve ilgili mevzuata göre bitirilmiş eğitimin resmen tanınmasını da (denkliğini) içerdiğini belirtmiştir. Aynı şekilde, 2. maddenin ikinci cümlesinin de eğitim hakkının ana ve babanın dil tercihlerine göre düzenlenmesini değil, felsefi ve dinî tercihlerine saygı duyulmasını ve nazara alınmasını içermekte olduğunu ve dinî ve felsefî inanç kavramlarının dil kavramını da içine alacak şekilde genişletilmesinin mümkün olmadığını belirtmiştir. Divan, başvurunun AİHS’nin 14’üncü maddesinde yer alan ayrımcılık yasağına ilişkin tespitlerinde, özetle, “Sözleşmeci devletin egemenlik yetkisi içinde bulunan kimseler Ek 1 No’lu Protokol’ün 2’nci maddesine dayanarak kamu makamlarının belirli bir türde eğitim sistemi kurmasını isteyemezler. Ancak belirli bir eğitim sistemi kuran bir devlet, bir eğitim kurumuna girişi şarta bağlarken, 14’üncü madde anlamında ayrımcılık niteliğinde bir tasarrufta bulunamaz. Bu davada Sözleşme’nin 14’üncü maddesi, Ek 1 No’lu Protokol’ün 2’nci maddesiyle birlikte okunduğunda bile, anne-babaların kendi tercih ettikleri bir dilde çocuklarına eğitim verilmesini isteme hakkını güvence altına almamaktadır. Bu maddelerin birlikte okunmasından, dil sebebine dayanarak bir ayrımcılık yapmadan, eğitim hakkını güvence altına alma yükümlülüğü çıkmaktadır.” tespitlerini yapmıştır.[2]

        Belçika Dil Davası’na konu 6 talepten biri olan, “özel statülü bölgelerde Fransızca eğitim veren ana sınıfı ve hazırlık sınıfları açılmasını sağlayan ve fakat bu okullarda ağırlıklı olarak Flamanca okutulmasını öngören düzenlemenin Sözleşmeye aykırılığının ileri sürüldüğü” talebe ilişkin değerlendirmede Mahkeme; Bu düzenlemenin çocuğun kendi ana dili olan Fransızca dışındaki bir dilde ağırlıklı olarak eğitim görmesini öngörmenin çocuğun asimile olmasını neticelendirmeyeceğine karar vermiştir.

        Görüldüğü gibi bırakın devletin dili konusunda tekil bir yaklaşım benimsemeyi, anadil dışında bir dilde eğitim görmenin dahi AİHM’ye göre asimilasyonla bir ilgisi bulunmamaktadır. AİHM’nin bu tespiti ülkemizde anadilde eğitim tartışmaları çerçevesinde bazı talep ve görüş ileri sürenlerin ne kadar haksızca ve konuyu çarpıtarak ileri gittikleri, konunun insan hakları ve ihlalleri ve dahası asimilasyonla ilgisi olmadığı açısından çok manidar bir mahiyet arz etmektedir.

        Devletlerin kendi iç işleyişlerine dair münhasır yetkisi doğrultusunda her türlü yargısal, yasal ve idari iş ve işlemlerin ürütülmesinde kullanılacak dili belirleme hakkı vardır. Fertlerin devletle olan ilişkilerinde farklı dil talebinde bulunmaları yönünde bir hakkı bulunmamaktadır ve devletin dili tektir.

        II. Azınlık Hakları Sorunu ve Türkiye

        Azınlık kavramı ve azınlıklar sorunu özellikle son yüzyıl boyunca dünya siyasetini ve dolayısıyla uluslararası hukuku oldukça meşgul eden konulardan birisi olmuştur. Kuşkusuz azınlıklar sorununun, hukuk düzenine yansıdığından çok daha önemli tarihsel, siyasal, toplumsal, ekonomik kültürel ve ideolojik boyutları vardır[3]. Öte yandan, kuramsal olarak üzerinde anlaşılmış bir azınlık kavramı yoktur. Dolayısıyla uluslararası hukukta herkesçe kabul edilen bir azınlık tanımı ve bu tanıma bağlı haklardan söz etmekte mümkün değildir.

        Azınlıklar konusu, Türk tarihinin son iki yüz yılına damga vuran konulardandır. Türkiye’nin bir mozaik olduğu ve 47 ayrı etnik topluluktan meydana geldiğini iddialarının bazı kimselerce sahiplenip savunulduğu günümüz Türkiye’sinde azınlıklar konusu, gündemin en önemli konularından biri olmaya da adaydır. Bu sebeplerle, azınlık ve azınlık hakları kavramının uluslararası sözleşmelerde nasıl düzenlendiği ve Türkiye Cumhuriyeti açısından ne ifade ettiğinin bilinmesinde yarar vardır.

        A. Azınlık Kavramı[4]

        Oldukça eski bir kavram olmasına rağmen bu güne kadar üzerinde anlaşılmış bir “azınlık” tanımı mevcut değildir. Türkçe sözlükte kavram, “Bir toplulukta herhangi bir nitelik bakımından ayrı ve ötekilerden sayıca az olanlar ya da bunların bu durumu, çoğunluk karşıtı, ekalliyet... Bir ülkede egemen ulusa göre ayrı soydan ve sayıca az olan topluluk...” şeklinde tanımlanmıştır. “Azınlık” kavramının neyi ifade ettiği konusunda bir oydaşma olduğu söylenemez. Bununla birlikte azınlık kavramı iki bakımdan incelenebilir: Sosyolojik ve hukuksal.

        1928’de Uluslararası Adalet Divanı’nda Yukarı Silezya Azınlık Okulları Davası’nda hukukçu Mello Toscana azınlık kavramını: “Bir devletin nüfusunun, toprakların belirli bir bölümüyle tarihsel olarak bağlı, kendine özgü bir kültüre sahip, ırk, dil ve din farklılığı nedeniyle devletin diğer uyruklarının çoğunluğuyla karşılaştırılması imkânsız kalıcı parçası.” şeklinde tanımlamıştır[5].

        1930’da Uluslararası Adalet Divanı’nın önerdiği ve daha sonraki tanımlara kaynaklık edecek azınlık tanımı ise: “Tarihsel olarak belirli bir ülkede veya bölgede yaşayan aynı ırktan dini ve dili bir, kendine özgü gelenekleri olan, ortak dil, din, gelenek ve ırk kimliğiyle dayanışma duygularıyla birbirlerine bağlı, geleneklerini koruma, inançlarını ve ibadet etme biçimlerini sürdürme, aynı soydan olma ruhu ve geleneğine uyumlu olarak çocuklarını eğitme ve yetiştirme haklarını güvence altına almak isteyen, karşılıklı yardımlaşma ruhuna sahip bir topluluktur[6].

        BM belgelerinde de azınlık tanımı yer almamakla birlikte, çeşitli raporlarda geçen ve genel kabul gören iki tanım bulunmaktadır. Uluslararası alanda en çok kullanılan “azınlık” tanımı “Ayrımcılığın Önlenmesi ve Azınlıkların Korunması Alt Komisyonu” Raportörü Francesco Capotorti’nin 1978 yılında önerdiği tanımdır. Bu tanıma göre: “Azınlık, bir devletin nüfusunun geri kalanına göre sayısal olarak az olan, egemen konumda bulunmayan, –o devletin vatandaşı olan- üyeleri, nüfusun geri kalanından farklı etnik, dinsel ya da dilsel özelliklere sahip olan ve kültürlerini, geleneklerini, dinlerini ya da dillerini korumaya yönelik üstü örtülü de olsa bir dayanışma duygusu gösteren gruptur. [7]

        Avrupa Konseyi çalışmalarında ise, benzer iki tanım önerisinden bahsedilebilir. İlk tanım Hukuk Yoluyla Demokrasi Komisyonu’nun (Venedik Komisyonu) önerisidir. Bu tanıma göre azınlık: “Bir devletin nüfusunun geri kalanından sayıca az olan, o devletin vatandaşı olan üyeleri nüfusun geri kalanından farklı etnik, dinsel ya da dilsel özelliklere sahip olan ve kültürlerini, geleneklerini, dinlerini ya da dillerini koruma isteğiyle yönlenen bir grubu ifade eder.”[8]

        Diğer bir tanım, AK Parlamenter Asamblesi’nin Ek Protokolünde yer alır. Bu tanıma göre: Assamble, yaptığı tanımda özel olarak sadece ulusal azınlıkları tarif etmiştir. “Ulusal azınlık, bir devletin ülkesinde ikamet eden ve bundan dolayı o devletin vatandaşı olan, o devletle eskiden beri süregelen, sıkı ve sürekli bağlarını koruyan, ayırt edici etnik, kültürel, dinsel ya da dilsel özellikler gösteren, o devletin ya da o devletin bir bölgesinin geri kalan nüfusundan sayıca az olmasına rağmen, yeterli derecede temsil edilen, kültürleri, gelenekleri, dinleri ya da dilleri dahil olmak üzere, ortak kimliklerini oluşturan öğeleri hep birlikte koruma kaygısıyla yönelen kişiler grubudur.[9]

        Yukarıdaki tüm tanımlarda geçen “sayıca az olma” niteliğinin azınlık olmak için gerekli olmadığı Güney Afrika ve Bosna’da yaşananlarla kanıtlamış bulunmaktadır. Bu tanımlarda geçmeyen, ancak bir gruba asıl azınlık niteliği kazandıran (azınlığı oluşturan bireylerin gerek kendilerince gerekse de çoğunluk grubunun mensuplarınca azınlık olarak algılanması) unsurun eksikliğidir. Sonuç olarak sosyolojik bakımdan azınlık; "Çoğunluktan farklı özellikler taşıyan, sayı bakımından genellikle küçük olan ve kendini çoğunluktan farklı hissetmenin yanı sıra çoğunluk tarafından ezildiği kanısını taşıyan gruptur.” Bu tanımda önemli olan “sayı” unsuru değildir. “Baskı” algılama unsurudur. Bir toplumun azınlık olarak kabul edilebilmesi için:

        “Birinci olarak, toplumun çoğunluğunu oluşturanlardan farklı olan ve onlardan ırk, din ve dil gibi noktalarda ayrılan bir grubun varlığı gereklidir.”

        “İkinci olarak, sayısal boyut dikkatimizi çekmektedir. Irk, din, dil gibi unsurlarla birbirine bağlanan ve çoğunluktan ayrılan azınlık gruplarının sayısı da önemlidir.”

        “Üçüncü olarak, söz konusu azınlık grubun ülkede başat (dominant) olmaması gerekir.”

        “Dördüncü olarak, tartışmalı olsa da hâlihazır uygulamada ancak söz konusu ülkenin yurttaşı olan kişiler azınlık kavramına girebileceklerdir.”[10].

        “Beşinci olarak, bu ülke yurttaşlarının kendi devletlerine sadakatle bağlı olmaları, ayrılarak başka devlet kurma gibi onu parçalayacak eylemlerden kaçınmaları gerekmektedir.”

        “Altıncı olarak öznel bir ölçütü de getirmek gerekmektedir. Bu da ‘azınlık bilincidir’. Ortak ayırıcı özellikleri olan ve sayıca azınlıkta olan bir grup, ancak bu özelliklerini ve niteliklerini korumak ve sürdürmek isteğine sahipse azınlık olarak anılabilir.”

        “Son olarak, azınlığın kendini azınlık olarak görmesinin de yetmeyeceğini, çoğunluğun da onu öyle görüp, buna uygun olarak davranmasının gerekli olduğunu söylemek gerekecektir. Başka bir deyişle, azınlık kavramı, ancak kendisine uygulanan bir ‘baskı’ varsa ortaya çıkabilecektir[11].”

        Yukarıda verilen azınlık tanımlarının bir kısmı uluslararası örgütlerin raporlarında geçmiş olsalar da meseleyi daha çok sosyolojik anlamda ele almaktadırlar. Azınlığın hukuki tanımı üzerinde tartışmalar sosyolojik anlamdaki azınlık tartışmalarından daha yoğundur. Uygulamada hukuki bakımdan azınlık statüsüne sahip olabilmek için devletlerin bu hususu ya bir uluslararası belge ya da iç hukuk düzenlemesi ile kabul etmesi gerekmektedir.

        B. Lozan Barış Antlaşması Hükümleri Işığında Türkiye’de Azınlık Kavramı ve Hukuki Statüsü

        Bilindiği gibi, Osmanlı Devleti, dâhili siyasetini şer-i ve örfi hukuk sistemleri içerisinde tanzim etmiştir. Bu çerçeve içinde Devletin bünyesindeki gayrimüslimler “Millet Sistemi” olarak adlandırılan bir sisteme tabi idiler. Bu unsurlar, İmparatorluk hükümranlığında ancak farklı hukuk düzenlerine tabi olarak yaşamakta idiler[12].

        1789 Fransız Devrimi ve bunu izleyen ulusçuluk akımları, bütün imparatorlukları olduğu gibi, Osmanlı İmparatorluğu’nu da etkilemiş, yüz yıllar boyunca, huzur içinde yaşayan farklı millet ve dinlerden insanlar, imparatorluk bünyesinden ayrılma çabası içine girmiştir. Bu ayrılık çabaları “Şark Meselesi” içerisinde mütalaa edilmelidir, çünkü İmparatorluk içindeki her bir grup Batılı büyük devletler tarafından desteklenmiş ve himaye edilmiştir. Büyük devletler, 19. yüzyıldan itibaren azınlıklar vasıtası ile “Hasta Adam”ın mirasını paylaşma savaşını hem Osmanlı’ya karşı hem de birbirlerine karşı vermişlerdir. 3 Kasım 1939’da Rum ve Ermeni Patrikleri ile Yahudi Hahambaşının da hazır bulunduğu dinleyiciler önünde ilan edilen Tanzimat Fermanı ile “Millet Sistemi”nden vazgeçilmiş, Osmanlıcılık fikri ön plana çıkarılmaya çalışılmıştır. Ne var ki bu Ferman ile gayrimüslimlere tanınan haklar Müslüman tebaaya tanınan hakların çok önüne geçmiş, bu da yetmeyince 1856 Islahat Fermanı ile imtiyazlar iyice artırılmıştır[13].

        Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun temeli olan ve uluslararası camia tarafından imzalanarak benimsenen Lozan Antlaşması’nda, azınlık kavramı yalnızca Müslüman olmayan unsurlar için, yani gayrimüslimler için kullanılmış ama bunun dışında herhangi bir etnik ya da kültürel bir grup, kesim ya da kökenden gelenler için kullanılmamıştır. Bu nedenle, Türkiye Cumhuriyeti içinde yalnızca Müslüman olmayanlar azınlık statüsüne sahiptirler, diğer etnik kökenleri farklı olan insanlar ya da gruplar, böyle bir azınlık hakkına veya statüsüne sahip değildirler. Lozan Antlaşması’ndan gelen Türkiye Cumhuriyeti modeli böyle bir etnik alt kimlikli yapıya elverişli değildir.

        1923 yılında imzalanan Lozan Antlaşması üzerine kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti, Lozan’dan gelen model çerçevesinde yalnızca gayrimüslim din gruplarına azınlık statüsü tanımıştır. Bunun dışında her Türk vatandaşı azınlık değil, aksine çoğunluğun eşit bir parçası olarak ele alınmıştır. Türkiye Cumhuriyeti bu modeli ile 20. yüzyıl boyunca uyum içinde varlığını sürdürebilmiştir.

        Türkiye Cumhuriyeti döneminde azınlıklar hiçbir ayrıma tabi olmadan toplumsal, ekonomik ve siyasi yaşamda yerlerini almışlardır. Bu dönemde Kıbrıs’ta Türklere yapılan baskılara bağlı olarak yaşanan 6-7 Eylül olayları, Varlık Vergisi ve Fener Rum Ortodoks Kilisesi’nin ekümeniklik iddiaları ve Heybeliada Ruhban Okulu’nun Anayasa Mahkemesi kararı sonucunda kendiliğinden eğitime ara vermesi, 104 azınlık vakfın mal edinmeleri konularındaki ihtilaflar dışında Lozan’da tanınan azınlıklarla önemli sorunlar yaşanmamıştır.

        Türkiye’de azınlık statüsü tanınan gayrimüslim topluluklar, yani Müslümanlığın dışında bir başka dini benimseyen dinî cemaatlerin, uluslararası azınlık hukukuna göre her türlü hakları tanınmaktadır. Özellikle, bugün şiddetli bir tartışma konusu yapılan kültürel haklar açısından konuya bakıldığında, Türkiye’de bu dinsel azınlıklara her türlü kültürel hakkın tanındığı görülmektedir. Bu din grupları, kendi ibadet yerlerini serbestçe açabilmekte ve her türlü din ayini için gene özgür biçimde kullanabilmektedirler. Kendi okullarında serbestçe kendi dillerinde eğitim yapabilmektedirler. Kendi kültürleri açısından önemli günlerde yaptıkları etkinliklerini sürdürebilmektedirler. Hepsinin kendi dillerinde gene kendi kültürlerini sürdüren gazete ve dergileri özgürce yayımlanabilmektedir. Uluslararası hukuk ve Birleşmiş Milletler kararları doğrultusunda Lozan Antlaşması’na uygun olarak kültürel haklar dinsel azınlıklara tanınmakta ve devlet güvencesi ile bunlar yerine getirilmektedir. Batılı ülkeler, Türkiye’nin bu hoşgörüsünü, kararlı biçimde görmezden gelmektedirler.

        Türkiye Cumhuriyeti döneminde yaşanan asıl sorun bazı emperyalist güçler ve komşu devletlerin destekleyip teşvik ettiği ayrılıkçı terör eylemleri yoluyla aslında Cumhuriyeti kuran Türk halkının ayrılmaz bir parçası olan Kürtlerden azınlık yaratma çabaları olmuştur.

        Her şeyden önce yukarıda da izah edildiği gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu antlaşması olan Lozan’a göre Kürtler azınlık değildirler. İkinci olarak, uluslararası tüm belgelerde azınlıklarla ilgili olarak ortak bir dilin varlığı genel olarak kabul görmüş bir kriterdir. Kürtlerin konuştuğu ortak bir Kürt dilinden bahsetmek mümkün değildir. Kürtçede beş lehçe mevcuttur: Kırmançi, Zazaca, Sorani, Gorani, Gildani. Ayrıca, Kürtçe ulusal bir dil değildir, vernaküler (jargon) bir dildir.[14]

        Türkiye’yi hedef alan her akım ve oluşum, varlığını Lozan Antlaşması’na dayandırmaya çalışmaktadır. Özellikle bölücü akımlarda ve onlara destek veren dış çevrelerde görülen bu eğilimin dozu gün geçtikçe artmaya başlamış durumdadır. 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Antlaşması'nın 39. maddesi bağlamında, bölücü çevrelerde çeşitli yorumlar yapılarak, konunun alabildiğince istismar edildiği görülmektedir. Bugün bazı kimseler tarafından ifade edildiği gibi Lozan Antlaşması’nın 39. maddesi ile Kürtçenin özel ve kamusal alanda kullanımı hakkı verilmemiştir. “Bütün Türk vatandaşlarının, gerek özel gerek ticari ilişkilerinde, din, basın ve her çeşit yayın konusunda ve açık toplantılarda dilediği bir dili kullanmasına karşı hiçbir kısıtlama konulmayacaktır. Resmî dil mevcut olmakla birlikte, Türkçeden başka dille konuşan Türk vatandaşlarına, mahkemelerde kendi dillerini sözlü olarak kullanabilmeleri için uygun kolaylıklar sağlanacaktır.” hükmünde geçen haklar gayrimüslim azınlıklar içindir. Çünkü söz konusu madde, azınlıklara ilişkin bölümdedir ve sadece gayrimüslimler azınlık olarak tanınmıştır.

        Her ne kadar Lozan Antlaşması ile tanınanlar haricinde azınlık bulunmamakla birlikte, Türkiye kültürel haklar konusunda çoğulcu bir politika izlemektedir. Ağustos 2003 tarihinden itibaren Türk vatandaşlarının günlük yaşamlarında geleneksel olarak kullandıkları farklı dil ve lehçeleri kullanmaları konusunda yasal 107 ve idari düzenlemeler yapılmıştır. Bu kapsamda çıkarılan Yönetmelik ile özel dil kurslarının açılmasına izin verilmiştir. Bahse konu dillerde radyo ve TV yayıncılığına izin veren Yasa 108 ve Ocak 2004 tarihli Yönetmelik kapsamında Haziran 2004’ten itibaren TRT’de yayın yapılmaktadır. Ulusal özel kanalların bu tür yayınlar yapmak hususunda isteksizliği ile TRT yayınlarının izlenme oranları, Türkçe dışındaki farklı dil ve lehçelerde yayın yapılmasına gerçek bir ihtiyaç olup olmadığı konusunda anlamlı bulunmaktadır. Söz konusu yayınlar kamu kaynakları kullanılarak yapıldığından kamu yararının gözetilmesi dikkate alınması gereken hususlardandır.

        Günümüzde yaşanan küreselleşme olgusuyla eşzamanlı olarak azınlıkların korunmasının gündeme gelmesi ve birbirlerine zıt gibi görünen bu iki olgunun ulus-devlet bakımından benzer sonuçlara yol açması, aralarında yakın ilişki olduğuna dair görüşleri güçlendirmiştir. Gerçekten de hem küreselleşme olgusu hem de azınlıkların korunması, uluslararası politikanın uzun yıllar temel, hatta tek aktörü olan ulus-devletlerin zayıflamasına yol açmaktadır. Bu durum kaçınılmaz olarak, 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında imparatorlukların tasfiyesinde önemli rol oynayan azınlıklara, şimdi küreselleşme ve ulus-üstü yapılanmalar karşısında engel olarak görülen veya bu alanda engeller çıkartabileceği düşünülen ulus devletlerin zayıflatılmasında veya dönüştürülmesinde önemli bir misyon yüklenmeye çalışıldığını düşündürmektedir.[15]

        Son zamanlarda ülkemizde gündeme getirilen çok kültürcülük akımı da bu yönde elverişli bir ortam oluşturmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana devam eden ulusal kimlik geride bırakılarak yerine, alt kimliklerin ön plana çıktığı bir “çok kültürcülük” akımı geçerli kılınmak istenmektedir. Terör örgütü başının demokratik cumhuriyet projesi çerçevesinde, alt kimliklere özgürlük ve kültürel haklar istemesinden amaç, tekil ve ulusal bir devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nin dayandığı ulusal toplum yapısının bölünmesini sağlamaktır. Bu gerçekleştirilirse, ortaya çıkacak yeni küçük toplum yapıları üzerine, kolay yönlendirilecek yeni devletçiklerin kurulması kendiliğinden gündeme gelecektir. Çok kültürcülük ve demokratik cumhuriyet projeleri beraberce, demokrasiyi genişletmek adı altında ülkemizde uygulamaya konulmak istenmektedir. Türkiye Cumhuriyeti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü sarsacak ve bölünmeye götürecek bu girişime karşı, ulus devletten yana olan güçlerin ağırlıklarını koymaları, ülkede birliğin ve bütünlüğün korunması açısından gerekmektedir.

        Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na göre, Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür. Hiçbir ayırım gözetmeyen bu madde ile Türkiye’de yaşayan insanlar arasında herhangi bir kan bağı, etnik köken, dinsel ayırım gibi farklılıklar gözetilmemiştir. Ayrıca, Anayasa’nın başlangıç kısmında, Türk vatanı ve milletinin ebedi varlığı ile bölünmez bütünlüğünün Anayasa’da belirtildiği, Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışısın esas alındığı vurgulanarak Atatürk’ün anladığı anlamda bir milliyetçilik ilke olarak benimsenmiştir. “Ne Mutlu Türküm Diyene!” gibi gerçekçi bir anlayış çerçevesinde, Türkiye’de Misakı Millî sınırları içinde yaşayan herkesi hiçbir ayırım öne sürmeden eşit vatandaş olarak kabul eden Atatürk milliyetçiliği; geleneksel ırkçı milliyetçilikten farklı olarak, Batı dillerinde önde gelen bir kavram olan patriotism ya da Türkçe karşılığı olan vatanseverlik doğrultusunda bir milliyetçiliğin, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda benimsendiği söylenebilir.

        Anayasa Mahkemesi’nin 09.08.1994 günü Resmî Gazete’de yayımlanan ilgili kararlarına göre; “Türkiye’de Lozan Antlaşması ve Türk-Bulgar Dostluk Antlaşmasıyla kabul edilen gayrimüslim azınlıklar dışında başka bir azınlık yoktur. Yine bu karara göre, ulusal devletlerde dil, din, ırk ve mezhep bakımından birbirinden farklı toplulukların bulunması doğal karşılanması gereken bir olgudur. Ancak bu topluluklarda her birine azınlık hakkı tanınması devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ilkesine aykırı düşmektedir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında bu ilke temel prensiplerden biri olduğu için, Avrupa ulusal azınlıkları korunması protokolü çerçevesinde, bir ulusal azınlıktan Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde hukuken söz edebilmek mümkün değildir.”

        Sonuç

        Türkiye’de Türk milleti dışında başka ulusal yapıların varlığının hukuken kabulünün, egemenliğin bölünmesi anlamına geleceği ve bunun da Anayasada benimsenen tekçi devlet yapısını ortadan kaldıracağı görüşü, Anayasa Mahkemesi ile beraber Türk hukuk dünyasının genel olarak benimsediği bir görüştür. Anayasa Mahkemesi’ne göre, belirli bir topluluğun öbür kesimlerden ayrılan varlığını ve niteliklerini koruması ve sürdürmesi için kendisine özel bir hukuksal güvence tanınması gerekmektedir ki, bu da toplumu bölerek bir azınlık yaratma ile sonuçlanır. Ulusal bütünlüğün ötesinde bir topluluğun dilinin ayrı olduğundan söz etmek, Anayasa Mahkemesi’ne göre bölücülüktür ve yerel dillerin resmi dil yerine ortak iletişim ve çağdaş eğitim aracı olarak tanınması mümkün değildir. Belirli bir büyüklükte olan ülkelerde farklı kökenden gelen insanlar olabilir. Çok kültürlülük anlayışı çerçevesinde bunların hepsine azınlık statüsü tanımak, ülke ve millet bütünlüğü kavramı ile bağdaşmaz.

        Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından hemen sonra kabul edilen 1924 Anayasası’nın 88. maddesi, Türk kimliğinin ülkede yaşayan herkes için bir üst kimlik olduğunun en güzel ifadesidir: “Türkiye’de din ve ırk ayırt edilmeksizin vatandaşlık bakımından herkese Türk denir.”

         

         

         


        [1] Decision, Birk-Levy v. France (39426/06) http://hudoc.echr.coe.int/sites/eng/ pages/search.aspx?i=002-853

        [2] Case “Relating to Certain Aspects of the Laws on the Use of Languages in Education in Belgium” V. Belgium (Merits). Kararın İngilizce tam metni için bkz. http://hudoc.echr.coe.int/sites/ eng/pages/search.aspx?i=001-57525.

        [3] Gökçen Alpkaya, “Uluslararası İnsan Hakları Hukuku Bağlamında Azınlıklara İlişkin Bazı Gelişmeler”, TODAİE İnsan Hakları Yıllığı Cilt 14, 1992,s.145.

        [4] Azınlık kavramı üzerine tartışmalar için Naz Çavuşoğlu, “Azınlık Nedir?”, TODAİE İnsan Hakları Yıllığı, Cilt 19-20, TODAİE, Ankara, 1998, s.93-101.

        [5] Erol Kurubaş, Asimilasyondan Tanınmaya Uluslararası Alanda Azınlık Sorunları ve Avrupa Yaklaşımı, Asil Yayın Dağıtım, Ankara, 2004, s. 15.

        [6] Kurubaş. s.16, Alpkaya, s.154.

        [7] Kurubaş, s.16.

        [8] Kurubaş, s.17, Alpkaya, s.154, Çavuşoğlu, s.95.

        [9] Kurubaş, s.17, Çavuşoğlu, s.96

        [10] Bu konu öğretide tartışmalıdır. Ancak, uygulamada devletler sadece vatandaşlarını azınlık olarak kabul etmektedirler.

        [11] Benzer ölçütler için bkz. Kurubaş, s.17-19., Baskın Oran, Küreselleşme ve Azınlıklar, 4. Basım, İmaj Yayınevi, Ankara, 2001, s.67. Aynı ölçütler objektif ve sübjektif ölçütler başlıkları altında Carotorti tarafından da yapılmıştır. Alpkaya, s.155.

        [12] Ali Güler, Osmanlıdan Cumhuriyete Azınlıklar, s.9, TÜRKAR Türk Metal İş Sendikası Araştırma Bürosu, Ankara, 2003.

        [13] Islahat Fermanı ile azınlıklar tanınana imtiyazlar, idari ve siyasi yaşam dâhil kamusal alanda verilen özerklik hakkında bkz. Güler, s.24-27.

        [14] Araştırmacılar dilleri üç ana gruba ayırmaktadır: Ayrıntılı bilgi için bkz. Türkdoğan, Etnik Sosyoloji, TİMAS Yayınları, İstanbul, 1999. s.179. 1) Tabii diller (ana dili): Kültür ve etnoloji ile doğrudan alakalı diller (Türkçe, Arapça, Rusça, Yunanca gibi), 2) Yapma diller: Suni dillerdir. Örnek, Esperanto. 3) Özel (Vernaküler) diller: Bir ülkeye veya bölgeye özgü, yerli bir anlaşma vasıtasıdır. Bilimsel kuralları yoktur, karmaşıktır. Tarihî süreç içinde çeşitli sosyal ve kültürel etkilerle oluşur. Tek bir kökene dayandırmak zordur. Milliyetle doğrudan ilgili değildir.

        [15] Kurubaş, s. X.


Türk Yurdu Haziran 2016
Türk Yurdu Haziran 2016
Haziran 2016 - Yıl 105 - Sayı 346

Basılı: 12 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele