Bir “Boşluk Doldurma” Kitabı Üzerine

Haziran 2016 - Yıl 105 - Sayı 346

        BİR “BOŞLUK DOLDURMA” KİTABI ÜZERİNE

                    Mukayeseli Sosyal Teori ve Tarih Bağlamında Milliyetçilik[1] başlığı Süleyman Seyfi Öğün adlı bir siyaset bilimi profesörünün yazmış olduğu ve Alfa Yayınevi tarafından 2000 yılında yayınlanmış bir kitaba ait. Kitap; “Milliyetçiliğin Entelektüel Kültürel Kökleri”, “Milliyetçi Süreçlerin Tarihi”, “Sosyal Teori Açısından Milliyetçilik”, “Türk Milliyetçiliği” ana bölümlerinden sonra sonuç ve iki ekten oluşmuş 163 sayfalık bir metindir.

                    Öncelikle bu yazının son zamanlarda yazarın adı etrafında cereyan eden başörtüsü tartışmalarıyla ve sayın yazarın atanmış olduğu “baş danışmanlık” makamıyla bir ilgisinin olmadığının bilinmesini isteriz. Bu yazıda adı geçen kitapta doğru olmadığı düşünülen bazı ibareler ve bilgiler üzerinde durulacak, milliyetçilikle ilgili çalışma yapan bir bilim adamının konuya yaklaşımı ve yanlışları değerlendirilmeye çalışılacaktır.

                    Yazar önsöz niyetiyle yazdığı sunuşta Doğu Bloku’nun dağılmasıyla ortaya çıkan durumla ilgili olarak “…Pandora’nın kutusundan ilk fırlayanlardan birisinin kökleri eskilere uzanan milliyetçi davalar olduğu anlaşıldı. Eskiden olduğu gibi yine kan aktı ve akmaya devam ediyor.” biçiminde değerlendirirken hemen ilk fırsatta milliyetçiliği kan dökücülükle itham ettiği ve Sovyetler Birliği’nin Çarlık Rusyası’ndan tevarüs ettiği “Ruslaştırma” yani Batı dünyasının milliyetçilik anlayışının doğal sonucu olan asimilasyon politikalarından ve bunun için dökülen kanlardan ya haberdar olmadığı ya da görmezden gelmeyi tercih ettiği anlaşılıyor. Doğu Bloku’nun dağılması Türkler açısından son derece yararlı olmuş, ancak bazı toplumlar için birtakım zararları da olmuştur, konuya tek cepheden bakıldığında diğer kısım görülemez olur ve yazarın yaptığı da sanki böyle bir şeydir.

                    Sunuşta yazar milliyetçilik konusunda derli toplu bir başvuru kaynağına olan ihtiyaçtan söz ediyor ve çalışmasının bu ihtiyacı karşılamak üzere hazırlandığını ve bir boşluğu doldurma iddiasında olduğunu belirtiyor. 

                    Milliyetçiliği iki düzeyde inceleyeceğini belirten yazar; “öncelikle milliyetçiliğin felsefi-ideolojik temelleri gözden geçirilecek ve süreçsel/olgusal bir tarih olarak milliyetçilik üzerinde durulacaktır. Bu düzeyde milliyetçilerin milliyetçiliği nasıl anlamlandırdığı betimsel olarak resmedilecektir.”, ikinci düzeyde ise sosyal teorinin milliyetçiliğe nasıl baktığı tartışılacaktır.” diyerek çalışmasının sınırlarını belirtmiş oluyor. Sunuşun son cümlesinin bir kısmı ise “…Eksik ve kusurları yazarına ait olan bu mütevazı çalışmayı…” biçiminde. Bir önceki paragraf okunduğunda bu cümlenin âdet üzere yazıldığı anlaşılmaktadır.

                    Kitabın ilk üç bölümü alan literatürünün genel geçer bilgilerinin oldukça kısa bir özeti durumundadır ve buralarda yazar birtakım yargılarla milliyetçilikle ilgili kişisel bakış ve tavrını ortaya koymaktadır. Yazarın ifadelerine dikkat edildiğinde konuyu objektif bir bilim adamı kimliğiyle yaklaşmadığı, ele aldığı konunun karşısında bir cepheye konumlanmış olduğu anlaşılmaktadır. Bu konumlanma durumu kitabın son bölümünü oluşturan Türk milliyetçiliği bahsinde daha açık olarak görülmektedir. Bu konumlanma bilim adamı kimliğiyle bağdaşmasa da ülkemizin bir kısım okur-yazarında sıkça ve onlar için esasen olması gereken de budur. Çünkü milliyetçilik, hele hele Türk milliyetçiliği, bu anlayışa mensup insanlar için en basit tabiriyle “tehlikeli”dir. Ülkemizde Türk milliyetçiliği kavramına şaşı bakanların bir kısmının kökeni geçen yüzyılın başına kadar gider ve bunlarda İslamcılık, Osmanlıcılık, Batıcılık akımlarının mensuplarının devamını görürüz. Bu ideolojiler, Türk milliyetçiliği düşüncesinin şah eseri olan Türkiye Cumhuriyeti’ni bir türlü hazmedemedikleri için her türlü fırsatı vesile bilip milliyetçilik karşıtlıklarını meşrulaştırmaya çalışırlar. Bunların bir kısmı Osmanlı’nın yıkılması ve Türklüğün Anadolu’da da yok edilmesi için canla başla çalışan ve pek çoğu İngilizler tarafından kurulduğu bilinen “zararlı cemiyetler”in mensuplarının yolundan bilinçli olarak gidenler, bir kısmı ise moda ideolojilerin peşine takılıp onları hayat felsefesi durumuna getiren tiplerdir. Bu tiplerin büyük çoğunluğu Batı eğitimli, Batı hayranı, Batı kapitalizminin nimetlerini sonuna kadar kullanır, ancak tuhaf bir biçimde Marksist ve doğal olarak milliyetçilik karşıtlığının da ötesinde milliyetçilik düşmanıdırlar. Basında son derece etkili olan bu kitle ülkenin sosyal hayatını ve düşünce dünyasını da kendi arzuları doğrultusunda yönlendirmeye ve yönetmeye çalışır. Mesela Şerif Mardin bir makalesinde 23 Eylül 1977 tarihli Milliyet gazetesindeki Türkiye’deki şiddet olayları ile ilgili haberleri sıralar.[2] Bu haberlerin dili sıradan insanlar için farklı şeyler söyler, meselelerin içinde olan insanlar için farklı şeyler anlatır. Bunlardan birkaçının üzerinde duracak olursak söylemek istediğimiz daha açık anlaşılacaktır.

                    Birinci haber: “Diyarbakır İlköğretmen Lisesi’nde “devrimci” ve “ülkücü” gruplar arasında çıkan kavgada, bir öğrenci göğsünden, biri de karnından yaralandı. İkisi de hastaneye kaldırıldı.”

                    İkinci haber: “Ankara-Tuzluçayır’da “karşıt görüşlü” gruplar sopa ve taşlarla çatıştı. Bir kişi gözaltına alındı.”

                    Üçüncü haber: “İhsan Mermerci Lisesi’nde bir öğrenci Milliyetçi Hareket Partisi’nin iki üyesi tarafından tabanca kabzalarıyla dövüldü.”

                    Birinci haberde yaralanan iki öğrencinin grup mensubiyeti belirsizdir, ancak ülkenin ve basının durumunu bilenler için burada sözü edilen yaralı öğrenciler ülkücüdür ve gazete bunu bile bile gizlemektedir.

                    İkinci haberde de benzeri bir durum söz konusudur. 1977 yılında Ankara’nın Tuzluçayır semtinde “karşıt görüşlü” insanların varlığından söz etmek mümkün değildir. Burada ya sol fraksiyonlar arasında bir çatışma olmuştur, ya da Tuzluçayır’dan etraftaki bir semte bir saldırı söz konusudur.

                    Üçüncü haberin söylediği ise şudur: Bir liseye bir saldırı olmuş iki kişi bir lise öğrencisini dövmüş, ancak Milliyet gazetesinin acar muhabirleri derhal bu iki kişinin MHP üyesi olduğunu belirleyip haber yapmıştır! Durum elbette böyle değildir, ancak bu muhabire ve gazetesine göre milliyetçilik ve milliyetçiler zaten suçlu olduğu için olay da şüphesiz (!) milliyetçilerin bir eylemidir. 

                    Bu durum çok az sayıda milliyetçi gazete dışında genel bir tavırdır ve bu noktada sosyalistler, liberaller, kapitalistler ve İslamcılar tuhaf bir biçimde birleşirler. Bu kadar zıt kutupların milliyetçilik karşısında bir araya gelmelerinin arkasında yalnızca ideolojinin ya da inancın olmadığı, hangi düşünceye mensup olunursa olunsun milliyetçilik karşıtlığında etnik mensubiyetin yani kabileciliğin, İslami tabirle söylenecek olursa asabiyenin, etkili olduğu bir gerçektir.

                    Söz konusu kitabın dördüncü bölümünü oluşturan “Türk Milliyetçiliği” başlığının altı da yukarıda anlatılmaya çalışılan zihniyetin yansımaları niteliğindedir. Biz burada bu zihniyetin eleştirisinden daha çok bariz yanlışlar ve “boşluk doldurma” iddiasındaki yazarın konuyla ilgili seviyesi üzerinde durmaya, bazı yanlışları gösterip doğruları belirtmeye çalışacağız.

                    Yukarıda bir zihniyeti belirtmeye çalıştık. Bu zihniyete sahip olanlar ya bilgilerinden son derece emin olduklarından çok rahat ulaşılabilecek kaynaklara bakma gereği duymamakta veya yazdıklarını okuyacak olanların bilgi düzeyinin eleştiriye uygun olmadığına inanmakta ya da yazdıklarını hiç kimsenin okumayacağını düşünmektedirler. Her üç hâl de kendileri için vahimdir. Mesela yukarıda adı geçen kitabının bir makalesinde Şerif Mardin; “Ali Şir Nevai’nin 6. Asırda Türk dilinden bahsettiği zaman bunu Türkleri birleştirmek için bir vasıta olarak kullanmasından kıvanç duyduğundan bahsettiğini biliyoruz.”[3] Bu cümlenin alındığı “Türkiye’de Irkçılık” başlıklı makale 1966 yılında Forum dergisinde yayımlanmış ve mütercimden söz edilmediğine göre bu cümle Şerif Mardin’e aittir. Cümlenin Türkçeye uygunluğu konusu okuyucuların takdirine kalsın, ancak asıl değinmek istediğimiz cümledeki bilgidir. Ali Şir Nevâyî bütün Türk edebiyat ve kültür tarihimiz dikkate alındığında eserlerinde en çok Türklük vurgusu yapan şahsiyettir, ancak Nevâyî’nin 6. asırda değil 15. asırda yaşadığı Nevâyî’den söz eden her metinde belirtilir. Nevâyî’yi 9 yüzyıl geriye götürmek herhalde ancak Şerif Mardin gibi ünü dünyayı tutmuş bir bilgin tarafından becerilebilirdi. Ayrıca Nevâyî’nin Türkleri birleştirmekten kastının da yazdıklarının bütün Türkler tarafından okunduğunu kastettiği, siyasi bir birleşmeden söz etmediği herkesçe bilinen bir durumdur. Meşhur beyit şöyledir:

                    Türk nazmıda çü men tartıp âlem,

                    Eyledim ol memleketni yekkalem.

                    Tırnak içi ibareler adı geçen kitabın yazarına aittir ve imlası korunmuştur. Sayın Öğün kitabının 94. Sayfasında şöyle bir cümle kurarak tarih konusunda okuyucularını aydınlatıyor(!) “Selçukilik İran politik kültürel geleneği ile beslenen ama özünde Moğol baskıları karşısında Batı’ya göç eden çok sayıdaki göçmen Türkmen topluluğunu manipüle ederek varolan bir yapılanmadır.” Cümlenin birinci kısmı doğru kabul edilebilir, ancak Moğollarla ilgili ikinci kısımda ciddi bir tarih yanlışı vardır. Selçuklu’nun kuruluşu Gaznelilerle 1040’ta yapılan Dandanakan savaşı kabul edilir. Bu savaşın ardından Oğuz Türkleri İran üzerinden geçerek yoğun bir biçimde Anadolu’ya yerleşmeye başladı. 1071 sonrasında ise Anadolu artık hemen bütünüyle bir Türk yurdu durumuna geldi. Büyük Selçuklular devrinde Moğol’dan söz edilemez. Moğol, Anadolu Selçukluları zamanında Anadolu’ya geldi, yani Moğol baskıları sonucu oluşan Selçukilik değil, beylikler başka bir ifadeyle Selçukilik’in dağılmasıdır.

                    Kitabın 116. Sayfasında “…Türk milliyetçiliğinin en önemli simalarından biri olan Kazan Türklerinden Akçuraoğlu Yusuf Bey’in…”, 121. sayfasında ise “Kırım Türklerinden olan Yusuf Akçura...” ibareleri geçmektedir. Yazarın dört sayfa arayla merhum Akçura’nın ülke adını farklı yazdığı görülüyor. Akçura’nın Kazanlı ya da Kırımlı olması okuyucular için çok önemli olmayabilir ama belki de merhum için önemliydi, bunu bilmiyoruz. Bu kadar kısa aralıkla böyle bir bilgi yanlışı yapmak pek alışılmış bir durum değildir.

                    120. sayfada yer alan “…Buharalı Süleyman Efendi daha 1882’de Lügat-ı Çağatay ve Türkiy-i Osmani başlıklı bir dilbilim çalışması yayımlamış; adından da anlaşılacağı gibi bu iki lehçenin benzerliklerini ortaya çıkarmıştır. Tekkenin bir diğer müridi Mehmed Sadık ise Üss-i Lisan-ı Türkî başlıklı Çağatayca bir sözlük hazırlamıştır.” Burada da bir bilgi karışıklığı söz konusudur. Şeyh Süleyman Efendi’nin yazdığı eser, adından da anlaşılacağı üzere Çağatay Türkçesinden Osmanlı Türkçesine bir lügat yani sözlüktür, Mehmed Sadık’ın yazmış olduğu Üss-i Lisan-ı Türkî ise Çağatay Türkçesinin grameridir. Çok kolay ulaşılabilecek olan bu bilgiler de nedense yanlış olarak aktarılmıştır. Erbabınca bu iki eser de Türk dil tarihi açısından oldukça değerli görülür ve bu eserlerle ilgili böyle basit bilgi yanlışlıkları da gülünç karşılanır, bir bilim adamından da beklenmez.

                    120. sayfada yer alan “Genç Kalemler çevresi çalışmalarını daha çok kültürel düzeyde tutmakta ve ideolojik-politik milliyetçiliğe mesafeli bakmaktaydı. Bütün mesele Türk milliyetçiliğinin politik-ideolojik bir hareket olduğuna Osmanlı kültüralistlerini de inandırmaktı.” İki cümlenin nasıl anlaşılması gerektiğini kavrayamadım. Bu iki cümle ya birbiriyle çelişiyor ya da bizim aklımızın kavrayamayacağı bir hikmet barındırıyor.

                    “… Örneğin Enver Paşa’nın        Turan’ı fethetme düşleri Allah-ü Ekber Dağlarında binlerce Anadolulu Mehmetçiğin donarak ölmesine yol açmıştır.” Bu cümle kitabın 127. sayfasında yer almaktadır. Osmanlı’nın savaşa girmesi meselesi, Enver Paşa’nın bu savaştaki rolü pek çok yönüyle tartışılabilir, ancak akıl sahibi herkesin bileceği bir husus Osmanlı’nın savaştan uzak durmak gibi bir şansının olmadığıdır. Çünkü savaşın esas sebebi Osmanlı’nın parçalanması ve Türklerin önce Avrupa’dan daha sonra da Anadolu’dan atılması, yani meşhur “Şark Meselesi”dir. Cümlede geçen Turan’ı fethetmek ibaresi ile ilgili olarak da akla şu sorular takılıyor:

                    1. Allahu Ekber Dağları coğrafya olarak nerededir?

                    2. Rus ordusu Osmanlı topraklarını işgal etmiş midir?

                    3. Enver Paşa’nın derdi öncelikli olarak Turan’ı fethetmek midir, yoksa işgalci güçleri vatan topraklarından atmak mıdır?

                    Kısacası yukarıdaki cümle bir cehaletin eseri değilse, Enver Paşa adı üzerinden Turancılık düşüncesine düşmanlığın çok açık bir göstergesidir.

                    “Kemalizm, öncelikle de ittihatçı kadroları tasfiye ederken anti-Turanizmi bir nirengi noktasını oluşturuyordu.” 127. sayfadaki bu cümleyi de dikkatlere sunmak isteriz. Mustafa Kemal Paşa ile Enver Paşa arasında anlaşmazlık olduğu bilinen bir husustur, ancak bu anlaşmazlığın fikirlerden daha çok uygulamalarla ilgili olduğu da bilinmektedir. Mustafa Kemal daha akılcı ve tedbirli bir kişiliğe sahipken Enver Paşa daha duygusal ve hayalperesttir. Atatürk’ün fırsatını bulduğu anda Hatay’ın ilhakı için gereğini yapmakta tereddüt etmediği de unutulmamalıdır. Anlaşılan yazar, ülkemizdeki pek çok ukalanın sandığı gibi, Turancılık dendiğinde kılıçları kuşanıp atlara binerek Tanrı Dağlarına doğru sefere çıkmayı anlıyor.

                    133. sayfanın sonundan başlayıp 134. sayfada devam eden şu cümlelerde yine çok basit bilgi yanlışları dikkat çekmektedir: “Mustafa Kemal Atatürk’ün politik doğrultularını zaten tasfiye ettiği Turancılığı ya da Türkçülüğü ancak araçsal anlamda kullandığı söylenebilir. 1920’lerdeki Türk Tarih Kurumu’nun yayınlarında, örneğin ders kitaplarında ve zaman zaman Kemalizm’in resmi gazetesi durumunda olan Ülkü’de Turancı bir söylem dikkat çekmektedir.” Sayın yazar bu satırlarda “Turancılığı ya da Türkçülüğü tasfiye etmiş” bir Atatürk icat etmiştir, yani pek çok kişinin yaptığı gibi zihnindeki düşünceleri Atatürk’e mal etmekten sakınmamıştır. Hâlbuki Atatürk daha 1924 yılında Fuat Köprülü’ye Türklük Bilimi araştırmaları yapılmak üzere İstanbul Üniversitesi’ne bağlı Türkiyat Enstitüsü kurmasını istemiş ve enstitünün amblemini soran Köprülü’ye “Karlı Tanrı Dağları’nda elinde meşale tutan bir bozkurt olsun.” cevabını vermişti. Yazara göre bunu söyleyen ve devletin kıt imkânlarıyla enstitüyü kurduran kişi Türkçülüğü ve Turancılığı tasfiye etmiş oluyor. Buna bilim değil, ancak iftira denir.

                    Sayın yazarın 1931’de kurulan Türk Tarih Kurumuna 1920’lerde yayınlar yaptırması, 1933’te çıkan Ülkü dergisine aynı şekilde 1920’lerde Turancı söylemlerde bulundurmasındaki garabeti de anlamak mümkün değil. Meşhur Ülkü dergisini Öğün Bey’in Ülkü gazetesi yapmasının ise elbette hiç bir önemi ve sakıncası yoktur!

                    135. sayfada, “1930’lu Yıllarda Türk Milliyetçiliği” biçiminde bir başlık var ama yazarımız Tarih Kurumuna 1920’lerde yayın yaptırdığı için burada anma gereği duymamış, ancak 1932’de kurulan Türk Dil Kurumundan bir cümleyle de olsa söz edilmemesi bir dilci olarak bana ağır geldi. Akıl sahibi herkes bilir ki bütün dünyadaki dil çalışmaları milliyetçilik konusunun asıl alanlarından birincisidir. 30’lu yıllarda yapılan tarih kongreleri ve dil kongreleri de ne yazık ki nisyana terk edilmiş.

                    138. sayfada Turancılar arasındaki gruplaşmayı sayan yazar “Bunlardan bir tanesi başını Türkistan göçmeni tarih profesörü olan Zeki Velidi Togan’ın çektiği ve dış Türkler ya da ağırlıklı olarak Türkistan’da yaşanan sorunlara odaklanmış olan bir grup diğerlerine göre hayli yalıtılmış durumdaydı.” biçimindeki cümlesiyle bilgi deryasını ayaklarımızın altına seriyor. Zeki Velidi Togan hem Türk milliyetçiliği tarihi için hem de Türk tarih bilimi için son derece önemli bir kişiliktir. Böylesi bir kişilikle ilgili hüküm verilirken biraz dikkatli olunması gerektiği elbette bilinmelidir. Hele hele hükmü verenin bilim adamlığı iddiası varsa ve ortaya alanıyla ilgili ilmî bir eser koyma niyetindeyse bu dikkatin daha da artması gerekir.

                    Zeki Velidi Togan pek çok ilmî çalışması yayımlanmış ciddi bir bilgin olmasının yanında ciddi bir aydın ve halkının sorunlarıyla meşgul olmuş bir siyaset adamıdır. Bu büyük bilgin Türkistanlı değil İdil-Urallıdır ve Başkurdistanlı bir Başkurttur. 1917 ihtilalinde komünistlerin halklara özgürlük verileceği vaadine inanmış ve Çarlık Rusyası’nın zulmünden kurtulmak için komünistleri desteklemiş, ancak umduğunu bulamayınca Türkistan’a gidip Enver Paşa’ya katılmış, Paşa’nın şehadetinden sonra ise hemşerisi Abdulkadir İnan’la birlikte Türkiye’ye gelmiştir. Türkistan’daki mücadeleler sırasında bile bilim adamı kimliğini unutmayan bu büyük bilgin Kutadgu Bilig’in Fergana nüshasını da bu sırada keşfetmiştir. Hatıratı yayımlanan nadir kişilerdendir ve bütün hayatı bilinmektedir. Türk milliyetçiliği konusunda araştırma yapılıp bir şeyler yazılacaksa Zeki Velidi Togan’sız eksik kalır. Zeki Velidi’yi yazarken de öncelikle doğduğu yeri doğru aktarma gereği herhâlde kabul edilecek bir durumdur. Türklük veya Türk milliyetçiliği üzerinde kalem oynatırken de bilinmesi gerekli ilk bilgilerden biri de elbette Türk coğrafyası olmalı, bir başka deyişle İdil-Ural ile Türkistan’ın birbirinden farklı coğrafyalar olduğu ayırdedilebilmelidir. Türk coğrafyasını bilmeden Türk milliyetçiliği yazmaya kalkışmayı anlatacak pek çok atasözü ve deyim sıralanabilir.

                    138. sayfada Hatay’ın alınmasıyla Misak-ı Millî’nin genişleyebileceği doğrultusunda bir inanç oluştuğu ifade ediliyor. Bu cümleden de politika bilgini sayın yazarın Hatay, Musul, Kerkük ve Batum’un Misak-ı Millî sınırlarına dâhil olduğundan habersiz olduğu anlaşılıyor.

                    139. sayfada Nihal Atsız’ın kendisini Hitler’le özdeşleştirdiği belirtiliyor ki, hezeyanın doruk noktası bu olmalı. Çünkü bu, Nihal Atsız’a yapılabilecek en büyük hakarettir, o, Türk olmayan biriyle özdeşleşmeyi ya da Türk olmayan birine benzetilmeyi asla kabullenecek bir anlayışa sahip değildi. İnsan böyle bir cümle kurmadan önce hiç olmazsa ilgili kişinin konuya ait düşüncesini öğrenme gereği duyar ya da en azından “Ey Benito Mussolini” diye başlayan şiirini okur, değil mi ki bilim adamlığı iddianız var!

                    1944 olaylarıyla ilgili değerlendirme 141. sayfada karşımıza çıkıyor ve bu değerlendirmeden birkaç cümle: “İsmet İnönü bu olayın ardından yaptığı bir konuşmada Turancılığı kesin bir dille mahkûm etti. Böylelikle 1940’lı yılların Cadı Kazanı duruldu ve Türkiye yeniden kurulan dünyaya doğru kendisini temize çekmiş olarak adım attı.” Bu cümlelerle 1944’te Türk milliyetçilerine yapılan işkenceler yazar tarafından olumlanmakta ve Sovyet tehdidine karşı tedbir düşüncesiyle yapılan milliyetçileri ezme hareketleri, İsmet İnönü’nün yine aynı düşüncelerle yaptığı konuşma tasvip edilmektedir. Çünkü haksızlığa maruz kalan, işkenceler gören, hapislerde yatan milliyetçi kişilerdir ve yazar için bunların hiç bir önemi yoktur. Sovyet tehdidi hep canlı tutulduğu için Türkiye’nin bir süre sonra NATO’ya teslim olmak durumunda kaldığı da yazarın dikkatinden kaçmış olmalı.

                    154. sayfada yer alan “Bütün milliyetçiler biraz da muhafazakâr olduklarını söylerler. Milliyetçi hislerle muhafazakârlığın hâkim değerlerinin örtüşmesi aslında son derece güçtür. Bu örtüşme çok özel bir koşul gerektirir. Yaşanan da bu olsa gerek.” cümleleri MHP’nin 1999 seçimlerinde almış olduğu %18 oyu açıklayabilmek için kurulmuştur. Bu cümleler esasen temelden yanlış olan bir zihniyeti ele vermektedir. Özellikle sosyal bilimlerde tek doğrunun varlığına inanmak, hele hele milliyetçilik gibi bir konuda bütün toplumlara aynı yargılarla yaklaşmak ancak ve ancak “kesin inançlılık” durumunun sonucudur.

                    Milliyetçilik her toplumun kendi şartlarıyla değerlendirilmesi gereken bir kavramdır. Milliyetçilik çalışan bir bilim adamı, bin yıllarını büyük devletler içerisinde pek çok etnik unsurla birlikte yaşamış milletlerde ırkçılığın kök salamayacağını bilmek durumundadır. Milliyetçiliğin her milletin komşuluk ilişkilerinden, inanç sistemlerinden, dünyayı algılama biçiminden, yaşadığı coğrafyadan ve daha pek çok şeyden etkilenerek oluşup gelişeceği bir gerçektir. Bu yüzden de her toplumun milliyetçilik duygusu kendine özgüdür ve kendi şartlarında incelenmelidir.         

         

         


        [1] Öğün, Süleyman Seyfi; Mukayeseli Sosyal Teori ve Tarih Bağlamında Milliyetçilik, Alfa Yayınları, İstanbul 2000.

        [2] Mardin, Şerif; Türk Modernleşmesi (Makaleler 4), s.249,19. baskı, İletişim, İstanbul 2009.

        [3] Mardin, Şerif; a.g.e., s.348


Türk Yurdu Haziran 2016
Türk Yurdu Haziran 2016
Haziran 2016 - Yıl 105 - Sayı 346

Basılı: 12 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele