Türk Edebiyatının Usta Kalemi Metin Savaş: “Roman Yazarının Misyonu Topluma ve Bireylere Ayna Tutmaktır.”

Mayıs 2016 - Yıl 105 - Sayı 345

        Türk Edebiyatının Usta Kalemi Metin Savaş: “ROMAN YAZARININ MİSYONU TOPLUMA VE BİREYLERE AYNA TUTMAKTIR.”

        Sekizinci romanı “Baykuşlar Gece Öter” adlı eseriyle yine dikkatleri üzerine çeken, romanlarındaki konuları ve kurguları haricinde, yoğun bilgi birikimiyle farklı bir kalem olduğunu ortaya koyan, günümüz Türk edebiyatının önemli ve etkili kalemlerinden Metin Savaş ile eserleri ve kendisi hakkında konuştuk…

        - Öncelikle, birbirinden ilginç ve güzel romanları kaleme alan Metin Savaş’ı tanıyalım. Kimdir Metin Savaş? Yazarlık merakı ve cesareti ne zaman, nasıl geldi?

        -  Okurlarımın pek çoğunun bildiği üzere, çocukluğum ve ilk gençliğim İstanbul’da geçmiştir. Askerlik sonrasında ise memleketim Balıkesir’e dönerek burada, Balıkesir Çarşısı denen 500 yıllık ortamda yaklaşık 25 yıl müddetle mahalle bakkallığı yaparak geçinmişimdir. Hem çocukluğumda hem de gençliğimde pek çok hayallerim olmuştur ama yazar olmayı aklımın ucundan bile geçirmemiştim. Yüksek tahsilim yoktur. Lise mezunu bile değilken sanatçı olmayı düşleyecek donanıma sahip olamıyorsunuz hâliyle. Buna rağmen ortaokul ikinci sınıftan itibaren kitap okuma alışkanlığı edinmiştim. Şuursuz ve tembel bir öğrenciydim, derslerimi çalışmak yerine elime geçen kitapları okumayı tercih ediyordum. Vefa Lisesinde tek bir yıl tahsil görmek bana çok şey katmıştır diyebilirim. O yıllarda evimizde daktilo vardı ve ben de bu daktiloda küçük yeğenlerim için uyduruk masallar yazıyordum. Buna rağmen yazar olmak gibisinden bir şeyi hiç akıl edemiyordum. Aradan zaman geçip de çocukça kitapların ardından ciddi kitapları keşfetmeye başlamıştım. Lisedeyken elime geçen Sinekli Bakkal romanı hayatımın dönüm noktalarından biri olmuştur. Yine aynı yaşlardayken Osman Turan’ın eserlerini keşfetmiştim ve Türk tarihine böylelikle kapılıp gitmiştim. Yaşım ilerledikçe, bilinçsiz olarak ardı ardına epeyce kitabı yalayıp yutunca bir şeyler yazabileceğim fikri zihnimde uyanmaya başlamıştı. Yirmili yaşlarımın ortalarındayken bir gece değişik bir rüya gördüm, gecenin içinde üşenmeksizin yataktan çıktım ve görmüş olduğum rüyanın ilhamıyla ilk kısa hikâyemi yazdım. Bu ilk yazı tecrübem Türk Edebiyatı dergisinde yer bulunca yazarlık serüvenim de başlamış oluyordu. Akabinde hem bu dergide hem Dergâh dergisinde epeyce hikâyelerim ve denemelerim yayımlandı. Peşi sıra Orkun dergisinin yazar kadrosuna kabul edildim. Milliyetçi kimliğim bu dönemde pekişmiştir. Daha sonrasında ise “Efendi Dayının Kozalakları” adlı ilk romanımı yazdım. Bu roman Mustafa Miyasoğlu başkanlığındaki ve Mehmed Niyazi, Necmettin Türinay, İskender Pala ve hocaların hocası Orhan Okay jürisinden geçerek roman yarışmasında birinci seçilince profesyonel yazarlığım da kısmen başlamış oluyordu. Yine de Metin Savaş’ın edebiyat camiasındaki esas kabulü “Zemheri Kuyusu” romanımı yazmamla mümkün olabilmiştir. Nitekim bu roman yayımlandığı sene Türkiye Yazarlar Birliği tarafından yılın en iyi romanı ödülünü almıştır. İrili ufaklı başka ödüllere de lâyık görülmüşümdür, ama benim için en anlamlı mükâfat “Türk romanına yaptığı katkılar” gerekçesiyle 2014 yılında Türk Ocakları Genel Merkezi tarafından verilen Ayvaz Gökdemir Edebiyat Ödülü’dür. Çünkü Türk Ocaklıyımdır.

        - Biraz da romanlarınızdan söz edelim. Her bir romanınızın konusunu ve muhtevasını, birer cümleyle de olsa, açıklar mısınız?

        - İlk romanım “Efendi Dayının Kozalakları”, Türk toplumundaki ikilikler üzerine inşa edilmiştir. Osmanlı-Cumhuriyet, Anadolu-Rumeli, eski ve yani, mazi ve istikbal, İstanbul ve taşra, Mevlevilik ve Bektaşilik, göçebelik ruhuyla yerleşiklik veya şehirlilik şeklindeki ikilikleri bu romanda yansıtmayı denedim. İkinci kitabım “Polika’nın Yeşil Çeşmesi” bir Anadolu kasabasında Kurtuluş Savaşı yıllarında yaşananları anlatmaktadır. Annemin dayısı Ali Efendi ile Rum kızı Polika’nın aşk hikâyesidir ve bütünüyle gerçek olaylardan esinlenilerek kurgulanmıştır. Üçüncü romanım “Zemheri Kuyusu”, 1999 Körfez depreminde yaşadığımız toplumsal travmayı ele almaktadır. Söz konusu deprem ile Türkiye’miz üzerinde oynanan büyük oyunlar arasında bir ilinti kurulmuştur bu romanda. Komplo teorilerine yaslanan bir romandır diyebilirim. Dördüncü romanım “Melengicin Gölgesinde” ise kurgunun başında ve sonunda işlenen iki cinayet arasındaki gerilimi anlatır. Polisiye roman değil, toplumsal meselelere değinen bir anlatıdır. Beşinci romanım “Kargalar Derneği”, Türk tarihinde binlerce yıldan beridir varlığını sürdürdüğü varsayılan gizli teşkilatın kurmaca anlatıya dönüşmüş hâlidir. Gerçeklikle hiçbir bağı yoktur ve tamamıyla muhayyel bir anlatıdır. Altıncı romanım “Erlik”, diğerlerinden farklı bir romandır. Türk mitolojisindeki yeraltı ruhlarının (iblisin) lideri olduğu kabul edilen Erlik adlı kötülüğün yirmi birinci yüzyıldaki Türk toplumuna musallat olmasını anlatır bu roman. Yedinci romanım “Kuvayı Milliye’nin Hazinesi” ise sanıldığı gibi tarihî roman olmayıp, kendi çağımızın Türkiye’sinde Kuvayı Milliye ruhunu canlı tutmak gerektiği mesajını işleyen bir romandır. Bu kurgudaki hazine, Kuvayı Milliye ruhunun ta kendisidir. Sekizinci ve şimdilik en yeni romanım “Baykuşlar Geceleyin Öter” ise İstanbul’da Karnaval Üçlemesi ortak adını vermiş olduğum üçlemenin ilk kitabıdır. İşbu üçlemede tüketim toplumundan tutunuz da postmodern yaşam tarzının absürtlüklerine dek uzanan yirmi birinci yüzyıl insanını anlatmaya çalışıyorum.

        - Romanlarınıza bakıldığında, derin ve yoğun bir “bilgi” birikiminiz olduğu ve bunu “roman” aracılığıyla okuyucuya aktarma gayesi ve kaygısı taşıdığınız göze çarpıyor. Önce, bu bilgi birikimini edinmedeki yolculuğunuzu, sonra da bu birikimi nasıl aktardığınızı öğrenmek isteriz.

        - Tabii ki çocukluğumdan itibaren biteviye kitap okumuşumdur ve hâlâ daha mütemadiyen okumaktayım. Başlangıçta şuursuzca ve rastgele yaptığım okumalar beni farklı kitaplara, farklı mevzulara yönlendirince bilinçli okuma maceram da başlamış oldu. Psikoloji, sosyoloji, tasavvuf, mitoloji, siyasi tarih, dinler tarihi, kültür tarihi, aklım erdiğince felsefe, İslam ilahiyatı ve Hristiyan teolojisi şeklinde çok yönlü okumalar yaptığım için bilgi birikimi de ister istemez oluşmuştur. Bu birikimi roman aracılığıyla okuyucuya aktarma gayesi ve kaygısı gütmemin sebebiyse ego değil (ki benim de nefsim elbette vardır) buradaki asıl gayretkeşlik görev şuurudur. İslam inancına göre sadece servetin değil, bilginin de zekâtının verilmesi gerekmektedir. Yıllar boyunca okuyarak, yaşayarak ve gözlemleyerek öğrendiklerimi okurlarıma aktarmayacaksam, bütün bu birikim benimle birlikte mezara gidecekse şu halde hedef nedir? Hiçliktir. Oysaki her romancı bir üstattır ve o üstadın okurları da onun talebeleridir. Bu bilgi birikimini roman sanatı aracılığıyla okurlarıma aktarmayı başarmaksa ayrı bir hünerdir, diyebilirim ki Tanrı vergisidir. Tabii işin roman tekniği tarafı da vardır.

        - Roman yazarının sorumluluğu ve misyonu nedir? Ya da şöyle sorayım: Roman yazarının bir sorumluluğu ve misyonu olmalı mıdır? Buradan yola çıkarak da şunu öğrenmek isterim: Roman yazarken önceliğiniz, şahsi tatmin elde etme hissiyatı mı yoksa “başkalarına” da bir şeyleri “aktarma” mı?

        - Dürüstçe cevaplamam gerekirse; genelde her sanatçının, özelde her yazarın roman yazarkenki önceliği diye bir şey yoktur. Şahsi tatmin elde etme hissiyatı ile başkalarına da bir şeyleri aktarma arzusu daima işbirliği hâlindedir. Buradaki tatmin gösteriş yapmak veya şöhret olmak tarzında değildir. Anlatının Gücü adlı çalışmasında Robert Fulford’un belirttiği üzere, hikâye anlatmak bir ihtiyaçtır. Hem anlatan için hem de okuyan/dinleyen için ihtiyaçtır. Hikâyesiz bireyler ve hikâyesiz toplumlar ayakta kalamazlar veya hayata sımsıkı tutunamazlar. Çöker giderler. İşte bunun içindir ki çocuklarımıza binlerce yıldır masallar anlatıyoruz. Hikâye medeniyettir ve anlatı sanatları mitolojik çağlardan beri değişerek de olsa hep mevcuttur. Roman yazarının sorumluluğu ve misyonu elbette ki vardır. Sanatçının eseri, Jean-Paul Sartre’ın dediği gibi, toplum vicdanını rahatsız edebilmelidir. Oscar Wilde ise şöyle söylüyor: “İnsanlık, sanatçılardan çok şeyler öğrenebilir. Gerçek sanatçı günahkâr biri gibidir. Gerçek sanatçı eseriyle yıkar. Sanatıyla bize zararı dokunmayan sanatçı aslında bir sanatçı bile değildir.” Roman yazarının misyonu işte buradadır. Topluma ve o toplumu oluşturan bireylere ayna tutmaktır.

        - Yazarın kendisi, romanın neresinde olmalı? Bizzat kendisi aktör mü olmalı, yoksa karakterleri aracılığıyla bir aktarıcı mı olmalı?

        - Modern romanda yazarın kendisi gizlenmeye çalışmıştır. Bilhassa Emile Zola tecrübî romanlarında bunu yapmaya gayret etmiştir. Ama şimdi, postmodern romanda işler değişmiştir. Önceki eleştirmenler roman metninde yazarın belirginleşmesini kusur sayarlarken, şimdiki zamanlarda Paul Auster’ın yaptığı gibi, roman metnine yazar da dâhil olmak üzere müdahil olmayan yoktur. Öyle ki postmodern anlatılarda artık okur da okumakta olduğu romana bir şekilde müdahildir. Yine de her romancının tarzı farklıdır tabii. Romancının bizzat kendisi aktör olabilir veya karakterleri aracılığıyla kendisini örtük bir şekilde metne yerleştirebilir.

        - Yazar olmak isteyen genç arkadaşlarımız için, onlara iyi ve güzel roman yazmaları açısından, ne gibi tavsiyeleriniz olur?

        - Her şeyden evvel iyi bir anlatıcı olmak gerekiyor. Dede Korkut da bir anlatıcıydı. Meseleye bu açıdan bakmak lâzımdır. Kötü anlatıcıyı neden dinleyelim, neden okuyalım? Başarılı bir romancı olabilmek için çok yönlü okumalar yapmak elzemdir. Sırf şiir okuyarak şair olunamaz. Sadece roman okuyarak da romancı olunamıyor. Neden mi? Çünkü roman, toplumu anlatır. Şu hâlde toplumbilim (sosyoloji) çalışmak gerekir. Her roman envaiçeşit bireyi (farklı farklı karakterleri) anlatır. Dolayısıyla psikoloji ve psikanaliz okumaları yapmak zarurettir. Hem ferdin hem de toplumun psikolojisini, geçmişini, zaaflarını ve erdemlerini, ülkülerini ve inançlarını ve elbette kültür kodlarını bilmek gerekiyor. Din, ahlâk, mitoloji ne varsa öğrenmek şarttır. Aksi hâlde Keloğlan ile Kemal Sunal arasındaki bağı kuramazsınız. Köroğlu ile Deli Yürek arasındaki ilintiyi de kavrayamazsınız. Bilge Kağan’ın bengütaşı ile Mustafa Kemal Atatürk’ün Nutuk’unun aynı kültür kodlarından beslendiğini fark edemezsiniz. Bu şuur olmayınca da kendi insanınıza hitap edebilecek eserler üretemezsiniz. Ve son olarak, iyi bir romancının fevkalade gözlem alışkanlığı edinmesi gerekmektedir. Bu mülâkat için Adnan Şenel hocama ve Türk Yurdu dergisine teşekkürlerimi arz ediyorum. 


Türk Yurdu Mayıs 2016
Türk Yurdu Mayıs 2016
Mayıs 2016 - Yıl 105 - Sayı 345

Basılı: 12 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele