Yıldırım Bayezid’in Huzurunda Nurettin Topçu

Mayıs 2016 - Yıl 105 - Sayı 345

        Yıldırım Bayezid’in Huzurunda

        NURETTİN TOPÇU

        Nurettin Topçu’nun Yıldırım’ın Huzurunda[1]sını okuyanlar onun Abdülaziz Bekkine Efendi’yi kaybetmesi sonrasında yaşadığı hicranını I. Bayezid’in huzurunda dillendirişine şahit olurlar ve ikisi arasındaki muhabbetin hissi boyutuna odaklanırlar şüphesiz. Lakin eserleri okunmaya başlandığında bunun hissi boyuttan öte bir noktada olduğunu anlarlar. Bu, satır aralarına iliştirilmiş bir sır, bir dayanak gibidir. Hele ki eserlerini okumaya devam ettikçe artan Yıldırım atıfları bu sırrın peşine takar dikkatin çengelini. Zira Topçu’nun, Mehmet Akif’indeki satırları bu sırra dair önemli fikirler verir. Şöyle der Akif’i anlatırken; “İsyan, onun bütün eserine sinmiştir. Âdeta şiirinin tabii bestesidir. Uzayıp gittikçe kendini cemiyete vermekten doyamadığı hoşsohbet nazmının normal ritmi üstüne her çıkışında Akif’i isyan hâlinde buluyoruz. Onun bugün bizden uzakta duran varlığını, Peygamberlerle beraber bütün büyük âsilerin safında, isyan kahramanlarının Allah’a en yakın olduğu bir âlemde temaşa ediyoruz ve bu kahramanlar arasında onu seçmeye çalışırken, hayâl ufuklarının çok ötesinde bir yanda Kılıç Aslan’la Yıldırım gibi kuvvet heykellerini, öbür tarafta Mevlânâ ve Yunus gibi gönül kahramanlarını, lâkin hepsi de hülyâya tenezzül etmemiş irade ve isyan heykellerini temaşadan kendimizi alamıyoruz.[2] Bir kuvvet heykeli ve isyan kahramanlarını ararken bulunan bir asi ya da bir davanın mebdesi. “Bizim hareketimiz, mesuliyet hareketidir; dâvamız hayata uymak değil, hayatımızı hakka uydurmaktır. Bizi Allah’a doğru götürecek olan irademizin iktidarı, isyan hâlinde ifadesini bulucudur: Hayatımızın içinde hayat yokluğuna, ruhumuzda aşkın yokluğuna, vicdanlarımızda mesuliyetin yokluğuna isyan; merkezi, mihrakı, meşalesi aşk ve iman olan ve aydınlığının sahası içindeki nesle ilim, sanat, ahlâk ve felsefe yolları açacak olan yaratıcı isyan, Alpaslan’ların, Nizamülmülk’lerin, Yıldırım’larla Mehmet Akif’lerin ruhaniyetleri üzerinde barınacak olan isyanımız ruhlarda bir Rönesans’ın başlangıcıdır. Her asrın fütuhatı vardır.[3] Ve ona göre Yıldırım kendi çağının, Anadolu’nun fatihidir. Sanki Anadolu’da aradığı diriliş onunla başlamıştır. Burada aklınıza “Peki neden Yıldırım?” sorusu gelir ki, cevap yine kendinde, açık ve nettir: “Osmanoğulları, ilâhî iradenin kendilerine verdiği mes’uliyet idealine dört elle sarılarak dünyanın hayran olduğu bir otoriteyi asırlarca yaşattılar. Anadolu’da devletimizi kurarak millî birliği meydana getirme yolunda cihad açmış olan ilk padişahların bu uğurdaki kahramanlıklarına en kuvvetli misâli Yıldırım Bâyezid’de buluyorum. O kahraman ki dünya erkân-ı harp tarihinde bir eşi de yalnız Anibal’di. O, üç gün yan gerisinden ordusunu takip ettiği hâlde arkadan vurmayı mertliğe yakıştıramadığı kahbe Timur’un askerine, yanında kalan bir avuç erle karşı koymak için Fatih’i de hayrete bırakacak kahramanlıkta çarpıştığı gün altında birkaç at ölmüş, elinde birkaç kılıç kırılmıştı. Fatih, İstanbul’un alınmasında aynı kahramanlığa bağlılığını gösterdi.”[4] Nurettin Topçu’nun ruh kuvveti dediği şey de burada yatar. Ona göre maziden hâle kurulan köprünün bir ayağıdır, Yıldırım. Biraz uzunca olsa da şöyle anlatır bahsedilen bağı: “Mâziden gelerek hâlimizi harekete getiren ruh kuvvetleri, gelmiş oldukları hızla mütenasip olarak istikbalin hayatını meydana getirirler, geleceğin hayatını yaratırlar. Gerilerden gelerek ileri ufuklara doğru akan bir nehir gibi, mâzi, istikbalimizin yaratıcısı olur. Eski dediğimiz mâzi, bizim seciyemizin sanatkârı, hattâ şuurumuzun yaratıcısıdır. Mâzinin bittiği yerde, millet biter, insan biter, izan biter, nihayet bulurlar. Millet, tarihinden ibarettir. Onu tarihinden sıyırınız, insan sürüsü kalır. Eskinin bize devrettiği unsurların, bolluğu, zenginliği nisbetinde, meydana gelen yeni eser canlı ve devamlı olur. Eskiden bir şey almadan yeni eser yapmaya kalkanlar ölü varlıklar elde ediyorlar. Bunların cemiyetleri ölü, dâvaları ölü, vicdanları ölü, kendileri de canlı ölülerdir. Milletlerin mâzisini teşkil eden bütün eski hareketler, eski eserler ve eski düşünüşler, ona bir zincirin halkaları gibi gelmektedirler. Ben babama, o da Kosova’nın kahramanına ve Yıldırım Han’a bağlanır. Bunların ruhu ise Yunus’lara Alpaslan’lardan geçerek, Hazreti Muhammed’e kadar uzanan zincirin, bize daha yakın bulunan halkalarını teşkil ederler. Bizim bu atalarımızın varlığı geçmişten ibaret bir bütün teşkil ederek, bizim ruhumuz, bizim dimağımız olmuştur. Millet, bir büyük dimağın, böyle büyük bir ruhun adıdır.[5] Ve belki de o ruhun can bulduğu bedenlerden biridir, Yıldırım Bayezid.

        Cemiyetin yaşına, tarihe ve şahsiyete atıflar yaparken de Yıldırım’ı görürüz onun sunduklarında. Zira ait olduğu, medeniyet inşasının ve mensubiyetin yeniden bina edileceği Anadolu toprakları, çok uzun süre sonra bir kez daha Yıldırım ile inkişaf ve intişar edecektir. “Cemiyet hâlinde yaşayan insan ve bugünün millet ferdi, düşüncesinin şümulü bakımından, kendi tarihinin yaşında demektir. Bir Anadolu çocuğu uzviyetle otuz veya kırk yaşında olsa bile, kafasiyle dokuz yüz yaşındadır. Çünkü tarih, yarattığı müesseselerle kendi yaşamış olduğu hadiselerin ruh ve mânasını bize miras bırakmıştır ve bizi onlarla düşündürmektedir. Malazgirt, Niğbolu ve Plevne’den önce, düşmana daima denk kuvvetlerle hücum etmek aklın icabı olmuş olsa bile, bizim için Alparslan’la Yıldırım’ın ve Gazi Osman Paşa’nın yaptığı gibi saldırışlar, bu harplerden sonra, aklın icabı olmuştur.”[6] Bir anlamda Alpaslan ile Gazi Osman Paşa’nın kendi çağlarında başlatacakları duruşun iki çağını birbirine bağlayan geçididir Yıldırım ona göre. Ve bu bağla oluşan millî tarihin dayanak noktalarından biri de Yıldırım’ın şahs-i manevisidir Topçu’ya göre. “Millet vücudundaki iskeleti kaplayan uzviyete millî tarih diyoruz. Millî tarih de millî coğrafya gibi ve onunla beraber, asırlarca süren bir emeğin, bugünkü iradeyi meydana getiren bir çalışmanın, fedakârlıkların ve kahramanlıkların, şehitlerle mukaddes kurbanların eseridir. Şehit olan, bir gareze nefsini kurban etmemiştir. Onun büyük değeri millî tarihe hayat katmasıdır. Bizim Alpaslan’larımız, Yıldırım’larımız ve Yavuz’larımız olmasaydı, acaba bunca yıkıcı ve kendimize has bünyemizi bu kadar şiddetle tahrip edici sarsıntılara dayanabilir miydik?”[7]

        Topçu, millet, milliyet ve milliyetçiliğe dair analizlerinin de merkezine bir şekilde Yıldırım’ı yerleştirir. İzahlarını belki de Osmanlı padişahları içerisinde Anadolu ile birlikte en fazla zikrettiği Yıldırım ile yapar. Ve okuyucu tüm eserlerini gördüğünde fark eder onun konuya hassasiyetini. “Milliyetçilik menfaatçi ellerde merhametsizce yıpratılmaktadır. Bozulmamış Türk’ün kahraman kılıcı ile İslâm’ın ebedî ruhunu bünyesinde birleştiren Osmanlılığın ruhçu milliyetçiliği Makedonya’dan gelen bir kılıç darbesiyle yere serildikten sonra, asrın başından bu yana bizde milliyetçiliğin hazin bir tarihi başlamış oldu. İlim ve hakikat gözüyle bakılınca, milliyetçiliğimizin 1071 Malazgirt zaferiyle başladığını görmemek kabil olmaz. Büyük Selçuklu devletinden sonra Anadolu Selçuklularının bu toprağa ektikleri milliyetçilik tohumları, meyvesini Osmanlılar devinde vermeye başladı. Merkeziyetçi bir büyük devletin denemelerini tamamlayan Osmanlılar, Anadolu’nun coğrafyasında İslâm’ın ruhuna dayanan bir millî devlet kurdular. Bu devletin meydana getirdiği millî birlik, Anadolu’daki beylikleri merkeziyetçi varlığında birleştiren ilk Osmanlı hükümdarlarının ve özellikle Murad’ın ve Yıldırım’ın, Fatih’in ve Yavuz’un dehâsının eseri oldu. Türk’ün dehâsı ile hukuk ve felsefe sahalarında kendi şahsiyetine malederek işledi İslâm’ın ruh ve ahlâkını yüceltirken, bünyesinde barınan yabancı unsurları orduya almada tâkip ettiği Türkleştirme ve İslâmlaştırma siyaseti ile de milliyetçiliğin maddî bünyesini sağlamlaştıran Osmanlılar, insanlık dâvası ile yan yana yürüyen ve onun hizmetinde bulunan ruhçu milliyetçiliğin cihan tarihinde eşi olmayan örneğini verdiler.”[8] Bu açıdan bakıldığında milliyetçiliğin bu yeni kavramlarla ifade edilişi, Topçu’nın tefekkür dünyasını oldukça realist ve şahsiyet merkezli bir noktaya taşırken belki en fazla, ilk anda anlaşılmaz ya da alışıla gelmişin dışında bir menfeze oturtur. Bu durumda zihin yolu ikiye ayrılır: Onu okuyarak ilerlemeye devam etmek veya o güne dek devam ettirilen ve sonuca ulaşması mümkün olmayan bir milliyetçilik karşılaştırması yapmak. Eğer ilk yol seçilir ise okumalar sizi yine bir şekilde Yıldırım ile kesişen bir analize götürür. “Bu milliyetçilik hareketi siyasî yapı ile birlikte kuvvetini kaybedince, evvelki hareketle darbelenen dinci cephe harekete geçti ve bu tepki şiddetli oldu. Yakın tarihte olduğu gibi, İslâmcıların dinî milletten ayırarak ona karşı koymak isteyen gayretleri az kalsın tekrarlanacaktı. Tam bu esnada Anadolu’nun toprağı kanlarıyla yıkanan ecdadın ruhundan gelen ilham sayesinde, şuurlu bir zümrede İslâm’ı Anadolu’nun tarihi ile içtimaî yapısından ayırmayan gerçek sezgi hayat buldu. …. (Bu) belki bin yıllık tarihin ruhundan sızan ilhâmın mahsulü olmuştu. Gönülleri Cengiz Han’a değil Yıldırım Han’a, vicdanları boşluğa değil ebedîliğe götürüyordu. Bu ruhçu milliyetçiliğin temellerini Melihşah’ın ve Mevlâna’nın, Yunus’larla Yavuz’ların kurduğu kabul edilmelidir.”[9] Bu son analiz bahsi geçen alışıla gelmişliğe cepheden bir karşı duruşu ortaya koyar. Lakin bu sert duruşu milliyetçiliğin ya da milliyetçilerin kendine karşı bir reddiyesi gibi algılamak, kodları doğru okunamamış bir tepkiyi doğurur. Burada da Topçu’nun uyarısı karşımıza çıkar, tabii ki Yıldırım’a referans ile: “Atamız Fâtih’in ve Fatih’lerin eseri olan büyük dâva, milliyetçilik dâvası tehlikededir. Bu mukaddes, bu mübarek mirasın muhafazası için el birliği ve idrâk birliği yapalım. Otuz milyon insan bu mirasın muhafazası için titriyor. Büyük ve kudretli devlet inanç ve idealinin etrafında, düşünen ve sürüklenen bütün millet kuvvetlerinin birleşmesi, bir ve yıkılmaz kale hâline gelmesi lâzımdır. Asırların icaplarına göre değişen ve değişmesi zarurî olan şekil ve kalıplar ne olursa olsun, ebedî yaşayacak olan ruh, Fatih’lerin, Yavuz’ların, Yıldırım’ların ruhudur.”[10]

        Nurettin Topçu’nun yukarıdaki duruşu ve ortaya koydukları sonraki okumalarında pratiğe dökülür ki, bu kodlardan biri kültür kavramıdır. Topçu açıklamaya devam eder: “Kültürün unsurlarını tanıtmaya çalışalım: Bu unsurlar, tarihimizin adımlarına serpilmiş hadiselerdir. Tarih, kendisiyle bize intikal eden bütün hadiseleriyle, her birimizin bin yıllık ömrünü, bin yıllık yaşını hatırlamak suretiyle, her birimizi bir milletin ferdi yapmıştır. İşte buna kültürün hayatı denir. Bu hayatta binlerce hareket yaşanmıştır ve bunların hepsi kültürün varlığını meydana getirmiştir. Bu varlıkta, Malazgirt’te, Hayber’de parlayan kılıç bulunduğu gibi Bağdat’ta kurulan medrese ve Nizamülmülk’ün teşkilâtçı kudreti vardır. Onda, şeriat ve kanun önünde eğilen başlar olduğu gibi Yıldırım’larla Yavuz’ların otoriter ve mesul devlet anlayışları vardır. Onda, saban arkasında koşan çiftçi bir milletin nasırlı elleriyle Selçuk mimarisinin secdeye kapanan parlak mihrabı yan yana görülmektedir. Onda Hazreti Ebubekir gibi Allah’a teslimiyet sevgisi, Hazreti Ömer gibi mesuliyet ihtirası yaşatan hükümdarlar, velîler, halk sınıfları ve devlet adamları vardır.[11] Tam bu noktada devleti de devreye sokar. Ve “has devlet”e dair soruya Yıldırım ile birlikte şu cevabı verir: “Nizamülmülk’ün kurduğu teşkilâta, Yıldırım’ın idaresine, Kanunî’nin hukukî sistemine ve nihayet Anadolu’nun iradesinin bugün bize ilham ettiği ihtiyaçlara bakacağız. Siz mimarinin millî idealini mi arayacaksınız? Tarlasının kenarında secdeye varan köylünün hareketlerine bakınız.[12]

        Aynı zamanda bir geçmiş gelecek bağında kendini en fazla eleştiren düşünceye oldukça paralel bir millet hafızasını ve süreklilik fikrini yine Yıldırım’a referans ile aktarır. “Daha Osman Bey’den başlayarak Kayıoğulları, Anadolu’da millî birlik meydana getirmenin idrak ve iradesine sahip oldular. Ve bu dâva uğrunda asırlarca sürekli başarı gösteren kahramanlar yetiştirdiler. Ankara Kalesi önünde bir millet ruhundan ateş alan bir Yıldırım’ın elinde kırılan kılıçla, bu topraklara milliyetçiliğin tohumlarını serpmişlerdi. Beş yüz sene sonra Çanakkale’nin toprağına gömülen gövdelerden göklere yükselen iman, milliyetçiliğimizin miracı oldu. İstiklâl savaşını başaran bu imandır. Anadolu’da etrafına hâkim büyük bir Müslüman-Türk devleti kurma iradesi ilk olarak Yıldırım’ın kalbinde yer almıştı. Bu dâvayı Fatih Sultan Mehmed Han başardı.[13] Anadolu birliği onun zihninde başka noktalarda da Yıldırım ile birleşir. Sanki onun için Anadolu demek Yıldırım demektir. “Bundan dokuz yüz yıl önce Asya’dan gelen Türkler milletimizin yıkılmaz bedeni, İslâm ise ebedî ruhu oldu. Bu ruh, bedenin her zerresine nüfuz ederek önce Malazgirt’te Alpaslan’ın şahsında ilâhlaştı ve Büyük Peygamber’in ruhuna ilk selâmı oradan yolladı. Kapıları ilâhi ruha açılan bu iki ateş arasında gaza yapan İslâm ruhu, Timur’un hilesiyle bir zaman kementlendi. Anadolu Türk devletinin birliği parçalandı. O gün Rumlar sevindiler. Lâkin harikulâde bir adam olan Yıldırım’ın torunu Fatih Mehmet, ceddinin intikamını bundan beş yüz yıl önce alarak Anadolu birliğini tekrar kurdu. Anadolu’daki son kalan birkaç beyliği de bu devlete kattı ve bir kıtanın mukaddes bayrağını Hristiyan Avrupa’nın burçlarına dikti. Alpaslan’dan Yıldırım’a, ondan da Fatih’e emanet edilen kılıç, işte eserini böylece tamamladı.”[14] Bunu farklı şekillerde ve bugünün Türk askerine seslenirken de yapar: “Mehmetçik! Anadolu çocuğunun harpte aldığı ve Peygamber’in adına redif olan bu büyük isim, bu harbin askerinin, kumandanının, hükümdarının ismidir. Malazgirt’te Alparslan, Haçlıları kıran Kılıçarslan ve İngiliz Haçlıları önünde geçilmez set olan Selâhaddin-i Eyyübî; Kosova’da Sultan Murat, Niğbolu’da Yıldırım Gazi; İstanbul kapılarında Fatih Sultan Mehmed, Çaldıran’da Yavuz Selim, Pilevne’de Gazi Osman ne idiyse Çanakkale’de Mehmetçik odur.[15]

                    Bu yazının bir “sonuç”u olmayacak, zira Topçu Bey, Yıldırım ile kurduğu Anadolu birliği düşüncesini çok defa yine Yıldırım ile tamamlar. Sanki zihin dünyası garip bir şekilde ona bağlıdır. Onun Anadolu’su ve Türklüğü, Yıldırım’ın karakteri, ahlâkı ve hükümdarlığı ile birleşmiştir. Sanki konu Anadolu’ya her geldiğinde Yıldırım’ın ruhu orada görünür. “Hüdavendigâr’la Yıldırım’ın başlattığı Anadolu’nun millî birlik dâvası, Fatih’in kabzasına Allah adı yazılı kılıcı ile tamamlandı. Sonraki asırların her taraftan yıkıp da viran ettiği Anadolu millî birliği, doğunun bu rönesans asrında bir olan Allah idealine bağlı İslâm spirtualizminin temelleri üstüne kuruldu. Birliğin muhafazasına muktedir, otoriteli devlet prensibi, bütün ruhî ve ahlâkî zaafların sığınağı olan Yahudi rejimlerine yerini terk edinceye kadar, cihan tarihinin en büyük Türk-İslâm devleti Anadolu’da hâkim yaşadı. Ancak aklın otoritesi yerini içgüdülerin hürriyetine bırakmaya mecbur olduğu zaman Ulu Devlet parçalanacaktır. Manevî iktidarın önünde eğilen Fatih, maddî kudretlerin hepsine diz çöktürmenin halkı Hakk’a götürecek tek yol olduğunu ilimle, iman ile kavrayan bir devlet dahisi idi. Bu görüşe sahip olmayan oğlu Beyazıd’ın ahlâkî şahsiyeti dahi devlette ilk tehlike belirtilerini yok edemezdi. İslâm dünyasının masonları demek olan Şiilere karşı Yavuz Selim imdada yetişmeseydi, Anadolu Türk’ü İslâm idealizmini Avrupa’nın ortasına kadar götüremeyecekti. İlk çağın Yunan dünyasını yıkıp çökerten ayağa düşürülmüş iktidar ideal olduğu zaman, hak ve adalet prensiplerini okuyan Yıldırım’lara Fatih’lerin, Yavuz’ların güneş devleti hırslarının oyuncağı olacaktı.”[16]

                    Hülasa Topçu’ya göre “Mazi kurtarıcımızdır. Ezel denen mutlak mâzi ise, sonsuzluk gibi Rabb’in kudret hâlinde tecelli eden irade ve hayal hazinesinde şüphesiz ki, çok ve karakter bakımından pek çeşitli simalar barınmıştır. Onun en uzak mâzisinde, kendini metheden ve kendi ismini veren büyük Peygamberi görmek hatâ olmaz sanırım. Sonra da Anadolu’da devletimizin temelini civanmertlikle kuran Alparslan’la Anadolu’yu Türk kalesi yapmak için kılıcı üzerine yemin etmiş bir Kılıç Arslan’ın, Fatih’in ruh yapısında temel kuvvetler olduğunu kabul etmeliyiz. Nihayet kendisine kadar gelen Osman’ın oğulları, Fatih’in şahsiyetini yapmış olan simalardır. Fatih’de Osman Bey’in insaf ve adaletiyle oğlu Orhan’ın tedbir ve basiretini, âlim zekâsının inceliğini; Hüdâvendigâr’ın iman dolu kalbiyle Yıldırım şiddetine benzer bir huşuneti, nihayet babası II. Murad’ın ilim, san’at ve tasavvuf aşkını buluyoruz. Ecdadında büyükler bulunmazsa, insan ister istemez küçük doğar, millet küçük yaşar.”[17] Ve belki de onun Yıldırım’a olan muhabbetinin temelinde maziye duyduğu bağlılık yatar, çünkü ona göre “Mâzisi olmayan ümidsizdir, kuvvetsizdir, sevgisizdir. Mâzisi olmayan nesil, ümidlere ceberutu, sevgiye kindarlığı karşı koymak ister, yıkar ve yıkılır.[18]

        Ve bu mazi bağının izinde Topçu okumasına devam ettikçe kendinizi Ankara sokaklarında Topçu ve Yıldırım ile gezerken bulursunuz. Onun Yıldırım’ın mirasıyla hesaplaşışı, sitemi ve moderniteye karşı duruşunu Ankara Kalesi’nden ya da Kızılay Meydanı’ndan izlersiniz: “Ben başşehirin varoşlarına daldım. Şehir büyümüş, büyüyen bir mide gibi genişlemiş. Dağları, tepeleri sarmış. Yıldırım’ın altında ölen atların kişnediği yaylanın ötesinde berisinde fabrika bacaları kesik kesik soluyor. Eski Ankara hâlâ Yıldırım’ın mâtemini yaşattığı hâlde onun göğsüne hançer gibi yapılar saplanmış. O muztarip yüz öylesine karartılmış ki, Hacı Bayram bile ruhaniyetini çekmiş, sıyrılmış; Ulu mabedde velveleden başka bir şey kalmamıştı. İbadeti ruhsuz bir alış veriş hâlinde yapmaktan usanmayan gölgeler, Hacı Bektaş halifesinin bu hayranları da zamanında padişaha bildirdiği müritlerinin sayısından fazla değildir. Kızılay meydanından geçerken burası hiçbir zaman Kızıl meydanı düşündürmesin diye hayalimin bütün yollarını tıkadım. Sen Pol ile Sen Piyer’deki aşkı, Hacı Bektaş’ların, Hacı Bayram’ların imaniyle kendinde birleştirecek büyük kurtarıcının Kızılay meydanında yükselecek simasını tasarlamaya çalıştım. Lâkin bu hayali besleyebilmek için yaylanın kendinde kalbinden bir ümit ışığı çıkarma gayretleri beyhude. Yayla acıyı, çileyi çekmemiş. Yıldırım’ın azabından bir iz bile taşımıyor.”[19]

        Yıldırım, Topçu’nun zihninde her köşe başını tutmuş bir kurtarıcı gibidir. Millet, milliyet ve Anadolu ruhunu anlatırken zihin ve gönül çizgisi hep ona değer. Eserlerinde sıklıkla görülür bu temas. Ve dün-bugün bağının düğümünü onunla bağlar. O, içerisinde hırstan ve hasetten başka bir şey barındırmıyan bir medenî hayat kâbûsu ile zehirlenmiş Bizans’ın tarihî varisi büyük şehirden ayrılırken “her taraftan yıkılıp viran olan” ruhu(n)a bir ümit ve kuvvet kaynağı arıyordu. Neye bağlanacağını, kime sığınacağını şaşıran bir halkın kinleri gibi duasının da gayretsiz ve neticesiz olduğu düşüncesi onda huzur ve neşve kaynaklarını kurutmuştu. Bu hâliyle Yavuz’ların, Yıldırım’ların çocuğu olduğu(n)u hatırlayarak utandığında[20] aslında Yıldırım’ın huzurunda bir kez daha bir mustarip olarak bekliyordu...

         


        [1] Nurettin Topçu, Taşralı, Dergâh Yay., İstanbul, 2015, ss. 13-31.

        [2] Nurettin Topçu, Mehmet Âkif, Hareket Yay., İstanbul, 1970, s. 116-117.

        [3] Nurettin Topçu, Yarınki Türkiye, Dergâh Yay., İstanbul, 2013, s. 213.

        [4] Nurettin Topçu, Büyük Fetih, Dergâh Yay., İstanbul, 2012, s. 59.

        [5] Topçu, Büyük Fetih, s. 108.

        [6] Nurettin Topçu, Ahlâk Nizamı, Dergâh Yay., İstanbul, 2008, s. 46.

        [7] Nurettin Topçu, İradenin Davâsı / Devlet ve Demokrasi, Dergâh Yay., İstanbul, 2014, s. 34-35.

        [8] Topçu, Ahlâk Nizamı, s. 155.

        [9] Topçu, Ahlâk Nizamı, s. 157.

        [10] Topçu, Büyük Fetih, s. 20.

        [11] Nurettin Topçu, Kültür ve Medeniyet, Dergâh Yay., İstanbul, 2012, s. 28.

        [12] Topçu,  Kültür ve Medeniyet, s. 129

        [13] Topçu, Büyük Fetih, s. 13.

        [14] Topçu, Büyük Fetih, s. 33-34.

        [15] Topçu, Büyük Fetih, s. 103.

        [16] Topçu, Büyük Fetih, s. 49.

        [17] Topçu, Büyük Fetih, s. 62.

        [18] Topçu, Büyük Fetih, s. 78.

        [19] Topçu, Yarınki Türkiye, s. 342-344.

        [20] Topçu, Yarınki Türkiye, s. 341.


Türk Yurdu Mayıs 2016
Türk Yurdu Mayıs 2016
Mayıs 2016 - Yıl 105 - Sayı 345

Basılı: 12 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele