Herkesin Var Bir Hikâyesi: Taşralı

Mayıs 2016 - Yıl 105 - Sayı 345

        Herkesin Var Bir Hikâyesi: TAŞRALI

        Çoğunlukla felsefi ve fikir yazılarıyla tanıdığımız Türk düşünce tarihinin gelişiminde çok özel bir yeri olan Nurettin Topçu’nun hikâyeleri, Ezel Erverdi ve İsmail Kara tarafından bir araya getirilmiş ve Dergâh yayınları arasında Taşralı (2013) adıyla bir kitapta toplanmıştır. Eserde, ekle beraber 23 hikâye yer almaktadır.

        Fikir eserlerinde sadece ahlaki değerleri olan bireyle toplumsal yükselişin mümkün olacağını savunan Topçu’nun hikâyelerini; savunduğu bu değerleri toplumun her tabanına duyurma arzusunun bir ürünü olarak değerlendirmek uygun olur. Özdemir, onunla ilgili yapılan çalışmalarda, yoğunlukla “Anadolucu İslam Sosyalizm” fikri üzerinde vurgu yapılmış, fikri yapısının özünü oluşturan ahlâklı yaşamideali neredeyse unutulmuştur (2015) değerlendirmesini yapar. Bu bağlamda, Topçu,  unutulan “ahlaklı yaşam” felsefesini hikâyeci kimliği ile “eyleme” geçirmiş ve somutlaştırmıştır diyebiliriz.

        Onun hikâyeleri genel olarak; ahlaki değerlerin yozlaştığı İstanbul gibi ortamların kapanlarına takılan “Anadolu insanının” trajik hayat öykülerini konu almıştır. Topçu, hikâyelerinde, toplumsal ahlaka ve yaşayışa dair düşüncelerini kurgu yoluyla da yayabilme becerisini göstermiştir. Ele aldığı toplumsal kesitlerin, olayların ve kahramanların tasvir ve tahlilinde onun sosyoloji ile psikoloji birikimi hemen sezildiği gibi aynı zamanda hikâyelerinde yüksek ahlaki değerlere, erdemlere sahip insanlara adeta kendi dokularına uygun yerlerde yaşamalarını öğütlediği duyulur. Onları manevi yönlerini beslemeyen, sağlam karakterlerini zedeleyen, çatışmaya iten yerlerden ve insanlardan uzak durmaya çağırmaktadır. Yazıldığı dönemin bireysel ve toplumsal çıkmazlarını, çatışmalarını, buhranını dile getiren kurmacaları; o günün insanına seslenebildiği gibi bugünün insanına ve toplumsal hayatına da ulaşabilecek mesajlar vermektedir.

        Topcu’nun hikâyelerini tema ve anlatım tarzı açısından yaklaşıldığında, okuyucuya Türk sinemasının geleneksel kurgularını anımsattığı ve didaktik mesajlarla yüklü olduğu görülür. Oldukça anlaşılır ve sade bir dile sahip kurmacalar; toplumun her kesiminden insana hitap edecek niteliktedir ya da özellikle bu şekilde kurgulanmıştır demek pek yanlış olmaz.

        Topçu’nun bütün hikâyelerinin derlendiği kitaba adını veren ve bu eserde ilk sırayı alan hikâyesi “Taşralı”dır. Hikâye, Anadolu’nun bir köyünde yanında çalıştığı ağanın kızıyla evlenen Sefer ve ailesinin kaderi daha doğrusu kadersizliği üzerinedir. Kızını Sefer’e pek de gönüllü vermeyen Ağa, başkalarının sözünü dinleyerek ona bir iftirada bulunur ve ağır sözlerle onu en zayıf yerinden yaralar. Bu noktada,  kendini tutamayan damadı Sefer onu öldürür ve on yıl hapse mahkûm edilir. Bu olaydan sonra Sefer İstanbul’a sevk edilir. Ardından Ağa’nın kızı ve eşi Emine, kocası Sefer’in yanında olmak düşüncesiyle boynundaki beşibirlikleri ile oğlu Hasan’ı da alarak İstanbul’a gider,  bir süre sonra kızı Şahbaz da Emine’nin yanına gelir. Ancak; İstanbul şehri bu ailenin her yönüyle felaketi olur.

        1952 yılında kaleme alınmış olan bu hikâyede Emine ve ailesi üzerinde düğümlenip çözülen bir taşra ailesinin dramına tanıklık ederiz. Emine, Sefer’e yakın olma, ailesini bir arada tutma ihtiyacı içinde İstanbul’a gelmiş; bu ihtiyacının ve İstanbul’da düştüğü çaresizliğin baskısı altında pek de güvenmediği hemşerileri ile bir dayanışma içine girmek zorunda kalmış, bu işbirliğinin “esiri ve kurbanı” olmuştur. Emine’nin başına gelenleri Topçu’nun “dayanışma” kavramına yaklaşımı ile de ilişkilendirmek mümkündür. Dayanışma; ferdi esarete götürebilen (Topçu 2012: 78-81) bir bağdır, hürriyeti olmayan fert hareket edemez ve sosyal dayanışma yoluyla başka fertlerin kölesi hâline gelir (Topçu 2012: 87).    

        Hikâyede yoğun olarak, İstanbul ve taşra çatışması göze çarpar. Anlatıcı, Sefer’i “Anadolu çocuğu” olarak tanımlamaktadır ve İstanbul Anadolu çocukları için güvenli bir yer değildir. Ancak İstanbul’da bir hapishane onun için rahat bulacağı bir yerdir (s. 16). İstanbul’a yerleşip de rahat edenler de Anadolu’da ahlaki zafiyeti olup, insanlara kötülükleri olan eşkıya oğlu Çerkezoğlu Durmuş gibilerdir (s.17). Emine’nin yanında çalıştığı doktor karakteri; İstanbul’un kendisini, özünü temsil eder; tıpkı Emine’nin taze fidanı, kızı Şahbaz gibi ona sığınan masum insanların saflığını kirletir, değersiz kılar ve kolayca harcar. “Doktor büyük adamdı. Arkasında kuvvet vardı. Bütün memleket onun arkasındaydı. Bu anaların yetiştirdiği çocuklar hep bu beylere satılıyordu.” (s.19). Satırlarında ifade edildiği üzere, doktor karakteri gibi, İstanbul da büyüktür, ulaşılamaz; güç, para, devlet onun emri altındadır. Kanunu da hakları da istediği gibi “İstanbul ahlâkı”nın ilkelerine göre uygular. Korunmasız ve sahipsiz bir taşralının onun karşısında var olması mümkün değildir. “Alçak Taşralı”nın kendine ait olan bütün değer(li)lerini bir bir kaybettiği İstanbul, “Doktor”la da sınırlı değildir. “Müslümanlığı sadece adında olan Giritli Efendi” karakteri; kızı Şahbaz’ın öcünü alacağı düşüncesiyle verdiği beşibirliğini ve biricik oğlu Hasan’ını da elinden alan başka bir “İstanbul”u sembolize eder. Artık İstanbul; bir cehennemdir, herkes burada bir zebanidir, Anadolu’nun kabridir ve kader, belasını bulacak kullarını buraya sürmektedir (s.21). Sefer de sevdiği ve sahip olduğu her şeyi bu şehirdeki zebanilere kurban verdikten sonra bir ateş topuna dönüşmüş; ailesini yok eden bu yozlaşmış şehrin cehennem zebanisi Çerkezoğlu da İstanbul da bir “alçak taşralı ateşinde” yanmış bitmiş kül olmuştur. Sonuç olarak yapılan kötülükler karşılığını bulmuş, taşra, İstanbul ile hesaplaşmıştır.

        Dönemin İstanbul’undaki ahlaki ve kültürel yozlaşmaya kurban giden “Anadolu insanı” yani eserdeki tabiriyle “alçak taşralı” gittiği her kapıda, yaklaştığı her insan tarafından yağmalanmış ve ihanete uğramıştır. Taşralı hikâyesinin asıl kahramanları Emine ve Sefer ise iki cepheden ihanete uğramıştır; ilkinde, henüz taşradayken ahlaki değerleri zedelenmiş olan, daha sonra da İstanbul’un ahlaksız ve vicdansızlığına uyum sağlayan hemşeri/ruhsuz taşralıların; “Çerkezoğlu Durmuş’un ve Dabanların Mustafa’nın” yani taşralının taşralıya yaptığı ihanet söz konusudur. Anlatıcı, burada insanın doğduğu yerlerde (taşrada) ahlaksızlıklarını ve aldatmacalarını tecrübe ettikleri hâlde, İstanbul’a geldiklerinde sadece “tanıdık” diye bu insanlara kendilerini emanet etmeleri hâlinde karşılaşacakları durumlara dikkat çekmiştir. İkincisinde ise, İstanbul’un ahlakı eksik, merhametten yoksun, manevi yönden içi boşalmış aydınlarının anlık haz arayışları ve bitip tükenmeyen menfaatleri sonucu uğradıkları bir ihanet, yani İstanbul’un taşralıya ihaneti söz konusudur. Bu ihanet halkasında, anlatıcı tarafından; saf, ahlaken henüz bozulmamış ve eğitimi olmayan taşralıların İstanbul’da okumuş diye tanımladığı her kişiye bütün varlıklarını güvenle teslim etmelerinin çok yanlış ve acıtıcı sonuçlar doğurduğu fikri verilir. Sonuç olarak, bir yönüyle, Taşralı hikâyesinde, “Anadolu insanına” modernleşmenin doğurduğu kültürel yozlaşmayı temsil eden İstanbul’a “gelmeyin”, gelirseniz “başınıza bu kötü şeyler gelir” mesajı verilmiştir.

        “Memuriyet Hayatı” adlı hikâyede ise anlatıcı bize, memuriyet, evlilik ve kadın değişkenlerinin sebep olduğu bir buhran içinde pişmanlıklar, sorgulamalar ve gelgitler içinde mutsuz bir memurun yani Harun Bey’in trajik hayatını betimler. Harun Bey karakteri, bu kurguda özellikle memuriyet hayatını, evliliği ve eş olarak kadını oldukça olumsuz boyutta irdelemektedir. Kahramanımız, evlenince değişen kadından ve bitmeyen isteklerinden son derece muzdariptir:

        “On sekiz yaşındaki Mihriban’ı sevdiği zamanlar Kanlıca’da şimdi yıkılıp sade kayıkhanesi kalan yalıda idiler. Acaba o Mihriban bu şimdiki geçimsiz karısı mı idi? Hadi sevda zamanla eridi diyelim, masum bakışları ile ipekten kalbi ne oldu o kızın? Hayat ne tuhaf, kadının sade derisini değiştirmiyor, biz farkında olmadan derinin içindeki dilberi alıp yerine bir acuze yerleştiriyor. Evet, hayat arkadaşı, dert ortağı imiş kadın. Acaba dert kaynağı olmayanı da var mı bu cinsin? ” (s.34)

        Harun Bey’in şikâyeti sadece eşinden yana değil, aynı zamanda, düğün, doğum gibi kutlamalardaki hediyeleşmeden misafirliğe kadar bir çok geleneğin kadınlar tarafından yanlış ve çarpıtıcı uygulandığından şikâyet etmekte ve bütün bunların suçlusu evlenilen kadın olarak gösterilmektedir. Memur Harun Bey bize bu kurguda, kadına ve evliliğe dair oldukça olumsuz ve öznel bir tavır sergilerken, kendi hayatındaki bütün mutsuzlukları ve uğradığı haksızlıkları karısı dolayısıyla yaşadığına kuvvetle ve bir sabit fikir hâlinde inanmaktadır. Bu noktada onun kendi kusurları ile yüzleşemediğini, hatalarını kabul etme ve onarma konusunda “eyleme geçemeyen” statik bir kişiliğin sonucu olarak bu mutsuz hayatı yaşadığını söylemek de mümkündür. Hikâyede memuriyetin özel ve ahlaksız işler için kullanılması, kurumsal olanın yozlaşması ve bu tutumların, aile hayatını, karı-koca ilişkisini ve dostluk kavramının dahi erozyona uğrattığı ayrıntılı olarak eleştirel bir bakışla ele alınmıştır. Memuriyet “kürek mahkûmluğu” ile eş tutulan (s.37) bir esarettir ve Harun Bey de bir kürek mahkûmudur.

        Gençlikle ilgili bütün hülyaların ve memuriyet, evlenme gibi hayatın içinde en çok değer verilen tecrübelerin yalan ve boş olduğu fikri ile birlikte tükenmişliğin hâkim olduğu bu hikâyede, hayata dair yaşanan hayal kırıklıkları, öğrencinin sınav kapısında beklerken duyduğu korku ve ümitsizliğe benzetilmiştir. Baştan sona geçmişe dair acı ve pişmanlıkla yüklü olumsuz bir bakış açısının hâkim olduğu hikâyede neredeyse tek olumlu duygu; Harun Bey’in oğlunu almak üzere gittiği okulda burnuna gelen kutsal kokuda donup kalmıştır: “Bu nasıl koku yarabbi? Kitap, ümit, düşünce, arkadaşlık sanki bir kabın içinde bir arada ezilmiş de havaya serpilmişti. Ana kucağı, düşünme gururu, Allah sevgisi hep onda birleşmişlerdi.” (s.33)

        Hikâyede, “İnsanlar, kaderi kendininkine benzeyenlerle çok kolay sevişirler.” (s.36) şeklinde ilgi çekici bir tespit vardır ancak sonuç olarak, hikâyenin kahramanı Harun Bey -kaderi kendine benzemeyenlerle- pek de sevişmediği bir eş ve işle trajik bir ömür sürerek hikâyesini tamamlar.

        “Mübarek Zat” adlı hikâyede ise, Doktor Fuat’ın ideali uğruna tevkif edilen arkadaşı Doktor Niyazi’yi hapisten çıkarmak için giriştiği yardım bulma mücadelesi anlatılır. Bu destek arayışında dindar olarak tanımlanabilecek insanların; fikir suçlusu olan Niyazi’ye yardım konusunda pasif kaldıklarını; tasvip etmedikleri fikirleri olan biri akrabaları bile olsa (s.47) zor duruma düştüğünde derhal “ben duygularını” devreye sokarak yardım etmek şöyle dursun, bu durumu içlerindeki bütün fesadı kusmak ve hesaplaşmak için bir fırsat olarak değerlendirdikleri görülür.

        Doktor Fuat, “ideal arkadaşını” kurtarmak için girdiği bu yolda, etrafında değerli ve iyi insan olarak bildikleri de dâhil birçok kişinin dinî, kişisel menfaatleri için suistimal etmelerine tanıklık eder ve iç monologlar hâlinde ruhsal çatışmalar yaşar. Doktor Fuat ile birlikte okuyucu da, Şeyh Efendi etrafında bu tip dindarların bir araya geldiği teravih namazı sonrası bir nikah davetinde, kendi yanlışlarını temize çeken ve kusurlarına Şeyh Efendi’nin iki dudağı arasında güzel sebepler arayan/bulan “toplumsal bellekte çok da yabancısı olmadığımız” samimiyetsiz dindarlarla tanışır. İstanbul civarında binlerce müridi bulunan Şeyh Efendi, nam-ı diğer Filibeli Hoca da bu samimiyetsiz, ikiyüzlü, iltifatkâr cemaatinde kendi yansımasını ve etkisini görmüş olmaktan dolayı gayet hoşnut bir tablo çizmektedir.

        Bu hikâyede, Şeyh Efendi karakteriyle, yaptığı işle ilgili derin bağlara ve hislere sahip olmayan “tacir bir din adamı tipi” ile karşılaşırız. O, kendi iradesinin, nefsinin arzularına dini de onu dinleyen sefil ruhları da alet etmiştir. Nedendir bilinmez Şeyh Efendi gibiler menfaatlerine ve arzularına şeriatı vasıta yapan ve bu toplumda, her devirde, bir şekilde beslenip boy göstermişlerdir. Kurguda, Şeyh Efendi ile manevi değerlerinin içi boşalmış müritleri arasında bozulmuş değerler üzerinden din zırhı altında karşılıklı “simbiyotik” bir ilişki bulunmaktadır. Anlatıcı, Şeyhin istediği adaleti uygulamak, bundan maddi ve manevi çıkar sağlamak yoluyla adeta “dinî mafya babasına dönüşünü” resmetmiştir. Sonuç olarak hikâyede; şeriatı, kendi arzularına ve çıkarlarına göre uygulayan şeyhlerin, müritlerin varlığının doğal bir ürünü olarak ortaya çıkan “din tüccarlığı” eleştirilmiştir. Haksız yere hapse giren arkadaşını kurtarmak için bu tip dindarlar arasında oradan oraya çaresizce sürüklenen Fuat; sonunda doğru yolu, Niyazi’yi hapse götüren tavırda bulur; ondan daha şiddetli bir yazıyı kaleme alarak bunalan ruhunu “harekete geçirmek” suretiyle teslimiyeti yakalayabilecek, asıl hürriyete erecektir.

        Deli adlı hikâyeyi incelediğimizde, iç içe geçmiş deliliklere, deli(lik)ler içinde gizlenmiş aklıselimlere; aklıselimler içindeki delilerle karşı karşıya kalırız. Çoğu zaman toplum tarafından kabul görmeyen hatta anlaşılmayan fikir ve tavırlar gösteren insanları ötekileştirmek için çoğunluğun kullandığı belki de bulduğu bir kavram olarak görülür delilik. Bu hikâyede, oldukça yönlü ve derin boyutlu irdelenmesi gereken mesajlar ve karakterler mevcuttur. Kurguda, öz ablası ve eniştesi tarafından bir aldatmaca ile akıl hastanesine yatırılan kırk yaş civarındaki bir sinir doktorunun hem kendi dünyasının gerçekliğindeki hem de deliler gerçekliğindeki hayata ve kişilere dair ilginç tespit ve gözlemleri ile buluşuruz. Doktorun kendisini akıl hastanesine attıran ablasına yönelttiği suçlamalardan biri eniştesiyle ilgilidir: “Çünkü kocan fabrikatör. Bugün dünyada fabrika ne yapmaz? İnsan bile yapar; değil ki insanı deli yapmak. Siz işte fabrikanın yaptığı insanlarsınız. Allah’ın kulları olduğunuza inanmak güç. Allah böyle insan yaratır mı? Düşün bir kere ” (s.65) şeklindedir. Bu sözler; Topçu’nun bilimin asıl amacının hakikati bulmak olduğu ve teknik/modern olmanın ise amaç değil sadece araç olabileceği (Bilge 2009: 99-100) fikrini anımsatmaktadır.

        Sinir doktorunun akıl hastanesinde deliler arasındayken izlediği delilerden biri hikâyenin en öne çıkan tipidir. Bu, emekli bir kumandan olan ve kendisinin Napolyon olduğuna inanan gerçek bir demans paranoit hastasıdır. Ayrıca ayrıntılı olarak incelenmesi gereken Napolyon’da etrafındaki delilerin onu Napolyon diye selamlamaları ve zamanla etrafında bir deli sürüsünün toplanmasından güç alarak bir imparatora daha doğrusu, ona inananların motive eden ve destekleyen tezahüratları sonucu bir zalime dönüşmüştür:

        “Kendisinin Napolyon olduğuna, emirlerine itaat zaruretine bizzat kendisi önceleri tam mânasiyle inanmıyor, bir rolü oynar gibi görünüyordu. Lâkin etrafındaki kalabalığın bu hükmü ve zarureti mütemadiyen ve onda hiç görülmeyen ciddiyetle tekrarlamaları, bunlara zamanla kendisini de inandırıyordu ve Napolyon etrafındaki insanlara karşı zalim olma zaruretine ister istemez sürüklendi. Yoksa Napolyon olamazdı. Hâlbuki Napolyon’du ve bunu inkâr etmek artık onun elinde değildi. Etrafındakilerin dalkavukluğu önce onu şımartmış, sonra da mahkûm etmişti. Artık tımarhanede hep onun dediği oluyordu.” (s. 72-73)

        1958 yılında yazılan bu hikâyenin satırlarında; diktatörlüğün ortaya çıkış süreci ve toplum üzerinde tehdit edici bir güce nasıl dönüşebileceği anlatılırken totaliter rejim liderlerine de göndermeler mevcuttur.

        Sonuç olarak bu derlemedeki birkaç hikâye üzerinden ancak değerlendirebildiğimiz kadarıyla, Topçu, toplumdaki tasvip etmediği fikirleri ve yüksek ahlaki değerleri hikâyelerindeki karakterler aracılığıyla eyleme geçirmiştir demek, çok yerinde olacaktır. Diğer bir deyişle hikâyeleri onun teorisinden pratiğine giden bir köprü niteliğindedir. Hikâyelerinde hemen hemen bütün karakterler inanılmaz acılar çekerler. İdeale, yüksek ahlaki değerlere ulaşmak için ıstırap gereklidir, bu inançla, kurgusunda; hayatın akışı içinde ideale ulaşmak isteyen ya da derin ruhsal değerleri, erdemi yaşamak isteyen/savunan fertlerin ötekileştirilme ıstırabı içinde bir imtihana tâbi tutulduğu görülür. Çünkü “Istırap, insanı insan kılan şey, insanlığın yaratıcısıdır. Istırapta onu kendi içinde yaratmaya kadar, mistiklerin ve özellikle Hallac’ın yaptığı gibi onu aşk ile tutku ile istemeye kadar ileri gitmek lazımdır.” (Topçu 2012:205).  

         

        Kaynaklar

        Muhitttin Bilge (2009). “Nurettin Topçu’nun Kültür ve Medeniyet Anlayışı”, Türkiye Sosyal Araştırmalar Dergisi, Yıl: 13. S: 1, Nisan, Ankara.

        Harun Özdemir (2015). “Nurettin Topçu’nun İslâm Sosyalizmi (1909-1975)” Son Söz, 22 Eylül 2015 Salı.

        Nurettin Topçu (2015). Taşralı, Dergâh Yayınları, İstanbul.

        Nurettin Topçu (2015). İsyan Ahlâkı, Dergâh Yayınları, İstanbul.

         


Türk Yurdu Mayıs 2016
Türk Yurdu Mayıs 2016
Mayıs 2016 - Yıl 105 - Sayı 345

Basılı: 12 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele