Nurettin Topçu’dan Muzdarip Bir Hayalin Romanı: Reha

Mayıs 2016 - Yıl 105 - Sayı 345

        NURETTİN TOPÇU’DAN MUZDARİP BİR HAYALİN ROMANI: REHA

                    Reha, Nurettin Topçu’nun tek romanıdır. Romanın sunuş yazısında Topçu’nun bu eseri sağlığında bastırmak istemediği, vefatından sonra basılabileceğini öğrencilerine ima ettiği ifade edilir. Ayrıca romanın eski harfli müsveddesinin ilk sayfasında 4 Eylül 1926 İstanbul, son sayfasında ise 21 Mayıs 1936 Halıcıoğlu yazıldığı da aynı sunuş yazısında belirtilmiştir. Kitabın tamamının ve müsveddelerinin ortaya çıkması ise 3 Şubat 1998 akşamı gerçekleşir. Orhan Okay, Ezel Erverdi ve İsmail Kara, ilgili gün Nurettin Bey’in yeğeni Ayşe Hanım’ın evinde karıştırdıkları evrakların arasında birçok kıymetli not, mektup, defterin arasında Reha romanına da rastlarlar. Arap harfli metni Mustafa Kök’ün delâletiyle Ali Yurtgezen Latin harflerine aktarır, bu aktarma İsmail Kara tarafından kontrol edilir. Eser, Ezel Erverdi ve İsmail Kara tarafından yayıma hazırlanır ve Dergâh Yayınları’ndan neşredilir. (Erverdi, Kara: 2014: 5-6) Niyazi adlı bir gencin yaşadıkları etrafında kurgulanan romandaki olaylar şöyle gelişir: Niyazi, anne ve babasını kaybetmiş bir gençtir. Ablasının ve teyzesinin yanında büyüyen Niyazi, Darülfünun’a devam ederken okulu bırakarak İnegöl üzerinden Ankara’ya Milli Mücadele’ye gidenlerin arasına katılır. Sevdiği kız Sekine’nin bir zabitle evlendiğini öğrenen Niyazi, Millî Mücadele’den birkaç yıl sonra ablasının evinde Reha’nın fotoğrafını görür ve ona âşık olur. Reha, Niyazi’nin teyzesinin ikinci eşinin oğlu Naci ile evlidir. Niyazi, ablasıyla beraber teyzesinin daveti üzerine gittikleri Kızıltoprak’taki köşkte Reha ile tanışır. Niyazi, ablası ve Reha, Anadolu yakasındaki Kayışdağı’nın eteklerinde, Kuşdili’nde, Alemdağ’da gezerler, arkadaş olurlar. Naci, eşine karşı duyarsız, onu aldatan birisi olsa da Reha ona olan bağlılığından ödün vermez. Kızı Ümit’e olan sevgisi de onu bu evliliğe bağlayan unsurlardan bir tanesidir. Zamanla Reha’ya daha da bağlanan Niyazi, onun ilgisiz tavırları sebebiyle çaresizdir. Izdıraplı bir aşktan kıvranan Niyazi, ablasının ısrarlarına dayanamayarak Ankara’ya gider. Ablasının tavsiyesi üzerine zengin bir tüccarın kızı olan Canan ile bir düğünde tanışır. Onun tavırlarından hiç hoşlanmaz. Canan’ın kendisine iyi bir eş olamayacağını düşünür. Ankara’da uzun süre kalmayan Niyazi, Bursa’da iş bularak oraya gider. Orada kardeşi Pakize’yi ziyarete gelen Reha ile karşılaşır. Pakize’de Niyazi’yi sevmektedir. Reha bir müddet sonra Kızıltoprak’a döner. Niyazi de teyzesinin hastalandığını öğrenince Pakize ile beraber Kızıltoprak’a gider. Teyzesi bir müddet sonra vefat eder. Bu arada yaşadığı düzensiz hayat sebebiyle Naci de hastaneye yatmıştır. Niyazi’nin, yaşadığı bütün olumsuzluklara rağmen ayakta kalan ve onurlu duruşundan ödün vermeyen Reha’ya olan aşkı sürmektedir. Naci’nin hastaneden çıkışı, Niyazi’nin ümitlerini bir kez daha söndürür. Kendisine ızdırap veren bu aşktan iyice bunalan Niyazi bir ara intihar etmeyi dahi düşünür. Romanın sonunda evden ayrılarak kalbindeki aşk acısı ile Karadeniz’e giden bir vapurla Kızıltoprak’tan ayrılır. Giderken bıraktığı kâğıtta ise duygularını şöyle ifade eder. “Evinizden bugün gidiyorum. Kaçmaya benzeyen bu gidişin sebebini öğrenemeyeceksiniz. Yanınızdan böyle ayrılmak için size hiçbir sebep gösteremeyecek vaziyetteyim. Beni affedin. Evinize girişim ve burada yaşayışım beni bir yıldan beri çaresiz bir felâket peşinde koşturdu. Bu felaketi burada hazırlayan bendim. Evet, siz mesut hayatınız içinde iken ben bir yarasa gibi size yaklaştım. Hepinizin saadetine imrendim. Hepinizi birbirinizden kıskandım. Ben lüzumsuz bir varlık olduğumu biliyorum. Aranızda bana yer yoktur. Lakin ne olursa olsun, yaşayışınızın üstündeki gururu sıyırsalar saadet namına elinizde bir şey kalmayacak. Size aynı zamanda acıyorum ve kızıyorum: O kadar başkalarına bakmadan, mukadderatınızı düşünmeden yaşıyorsunuz. İçinizde en günahkârınız olsam da en ruhsuz ben değilim. Niçin saklayayım: Ben burada feci, ezici, öldürücü bir aldanışa uğratıldım. Sizden iğreniyorum. Varlıklarınızdan uzaklaşmak istiyorum. Ve onun için evinizden, bulunduğunuz şehirden de böyle uzaklaşmaya karar verdim. Beni aramaya lüzum yok. Hiçbirinizin yüzünü görmek istemiyorum.” (Topçu, 2014: 145 – 146)

        Bir aşk romanı olan Reha’da olaylar, Niyazi’nin yaşantıları ve hisleri etrafında şekillenmiştir. Romanın şahıs kadrosunun merkezinde doğal olarak Niyazi bulunmaktadır. Romanın birçok yerinde Niyazi’nin iç konuşmalarına ve düşüncelerine yer verilir: “Ruhumdaki yalnızlığı bütün acılığıyla duymaktan kurtulamadım. Meğer ben farkında olmadan içimde ne derin, ne karanlık bir boşluk açılmış… O zaman anladım: Yaşamak için, şefkatine sığınmak için açık, temiz, vefalı fakat derin bir kalbe çok, pek çok muhtacım.” (Topçu, 2014: 14-15) Niyazi, yaşının 26 olduğunu, saçında akların fazlalaştığını, insanlarda samimi hislerin yerine gördüğü riya ve ihtirasın kendisini insanlardan uzaklaştırdığını şöyle anlatır: “Bunlar yirmi altı senelik bir başa yakışacak şeyler mi? Yirmi altı yıllık bir başın talihi bu ak saçlar mı? Bu müthiş macera mı? Hâlbuki hayatın hangi fani hattı bu beyaz saçların kıymeti ile bu maceranın elemli lezzetini taşıyabilir? Ben ki bin bir felâketin zevkini tatmış, sevmiş, sevilmiş, yetim kalmış ve atılmış, aldatılmış ve düşman kurşunuyla delik deşik olmuş, çırçıplak kalbini ancak kendimin tanıdığı, insanlara acayip ve çok gizli bir varlıktım. Hakikatte bu hayatın anlaşılmayacak bir tarafı yoktu. Yalnız insanlar beni tanımak istemedikleri için anlamadılar. Her yerde ve herkeste aradığım samimilik yerine bulduğum riya, ihtiras ve korkunç benlik kalbimi cemiyetten uzaklaştırmış ve içimde müthiş ve derin bir uçuruma atmıştı. Beni kimse tanıyamadı çünkü dünyanın vefasıyla samimiyeti bana kâfi gelmedi. Hâlbuki yine ben ne asil bir ailenin çocuğu, ne de bir haşmetmeabın bendesi idim. Basit ve mütevazı, fakat sade iman ve kudretine mağrur bir Anadolu köylüsünün çocuğu idim.” (Topçu, 2014: 15-16) Romanın isim kahramanı ve Niyazi’nin muzdarip aşkı Reha, Niyazi’nin teyzesinin üvey oğlu Binbaşı Naci ile evlidir. Bu evlilikten Ümit adlı bir kız çocuğu vardır. Niyazi, Reha’yı şöyle tanımlar: “Reha, benim muzdarip hayalim Reha! Ümitsiz gözlerinde gizli bir minnet taşıyan hasta kadın. Kırık kalbindeki derdi herkesten saklayan yaralı kuş. İnsanlardan uzanan bütün ellere ebedi tahammüle karar vermiş gözlerini kapayarak felaketini içine sindiren sevgili Reha!” (Topçu, 2014: 26) Niyazi, Reha’ya olan hislerini ve Reha’nın bunları bilemeyeceğini de şu satırlarla ifade eder: “Evet, kardeş gibi yaşıyoruz. Lâkin benim içimdeki ümitsiz yarayı nereden bilecek? Bir gün buradan ayrıldığım zaman o da herkes gibi beni selametlemeye gelecek. Ben de buralardan büsbütün gideceğim.” (Topçu, 2014: 49 – 50) Niyazi ve Reha yalnız kaldıklarında dertleşirler, Reha kendi hayat hikâyesini Niyazi’ye şöyle aktarır: “Annem öldüğü zaman ben yirmi üç yaşındaydım Niyazi Bey. Bir sene evvel buraya gelmiştim. Dört kardeşim vardı, dördü de kız. Hepsi de benden büyüktü. Benden küçük yalnız Pakize idi. Ötekiler evlenmişlerdi. Birisi Bursa’da, birisi Balıkesir’de, birisi Mersin’de idi. Annem en çok beni seviyordu. Ölürken başında bulundum. Lâkin o öldüğü günü hiç unutmayacağım. O zaman benim ve öteki kardeşlerim için birçok şeyler söyledi. Kardeşlerimin üçünü daha sonra görmedim. Annemin söylediklerini onlara yazamadım, yalnız Bursa’daki kardeşim geçen sene geldi…” (Topçu, 2014: 62) Niyazi ise annesinin kaybettikten sonra yaşadıklarını Reha’ya şu cümlelerle ifade eder: “Ben annemi daha çocukken kaybetmiştim. On altı yaşında idim. O yaşta bütün emellerim heba olmuştu. Bir çocuk kafasının kuruntularıyla ümitsiz bir hâlde hayata çıkmıştım. Çocuk gönlü ne karanlık, ne tatlı bir âlem oluyor! Annem için neler düşünmemiştim. Sonra başıma çok felaketler geldi. Anadolu’da dört sene bir cehennem hayatı içinde hepsini kalbime gömdüm.” (Topçu, 2014: 63) Reha’nın Naci ile evlenme süreci ise romanda şu satırlarla anlatılır: “Paşanın dört sene evvel karısı ölmüş. Dokuz çocuğundan öle öle bir oğlu kalmış. Paşa, bunu atık halayıklar, beslemelerle büyütmüş. Üzerine çok düşmüşler, çocuğu şımartmışlar. Sonra bu çocuk deli gibi olmuş, birçok hastalıklar geçirmiş. Paşa ihtiyarlamış, bu oğlunun üstüne titriyormuş. Teyzemi daha ziyade bu çocuk için almış. Teyzem de bu çocuğa asıl ana gibi bakarmış. Büyüdükten sonra paşanın oğlu ahlâksız, çapkın bir delikanlı olmuş. Asker mektebine vermişler. Harbiye’den çıkınca hükümet eliyle Avrupa’ya tahsile yollanmış. Orada garbın bin türlü kirle bulaşık şehirlerinde büsbütün berbat olmuş. İstanbul’a döndüğü zaman paşa babası ölmüş bulunuyor. Naci sonra daha ziyade ahlâkını bozuyor. Bu hâlden kurtarmak için evlendirmişler. Aldıkları kız namuslu, güzel, terbiyeli bir kızcağızmış. O eve geldikten sonra günden güne zayıflamaya başlamış. Kızcağızın üç sene evvel annesi ölmüş. Teyzemi anne gibi seviyormuş. Teyzem de onu çok severmiş. Sonra bir çocuğu olmuş. Güzel, şirin, melek gibi bir kız. İhtiyar teyzem torununu hiç gözünden ayırmazmış. Demek küçükken bana bütün bir ana sevgisiyle bağladığı kalbini şimdi de küçük torununa vermiş!” (Topçu, 2014: 16 – 17) Naci’nin Reha’ya layık olmadığı ise romanda şu cümlelerle vurgulanır: “Bu kadar iyi oluşuna ve o güzelliğine karşı pek talihsizmiş. Kocası pek kaba bir adam. İçip içip eve geliyor. Reha’ya hiç lâyık değil. Düğününde ben burada idim. Herkes acıdı; herkes kızcağıza yazık olmuş, dedi.” (Topçu, 2014: 19) Niyazi, Reha’nın Naci ile olan birlikteliğini romanda şöyle yorumlar: “Bir Anadolu kızı, ruhsuz bir Paşa çocuğunun elinde saadet buluyor, onun gözlerinden aşk dileniyor, bir genç kadın emellerini onun elinde buluyor.” (Topçu, 2014: 132) Romanın bir başka yerinde de Niyazi, Reha’nın Naci ile olan evliliğini şöyle değerlendirir: “Reha yalnız kocasının düşüncesiyle bedbahttı ve günden güne onun için eriyordu. Bu adam onun derin ve dolu gönlünü anlayamazdı.” (Topçu, 2014: 60) Naci’nin Fransız bir kadından çocuğu olması Niyazi’nin teyzesine ağlayarak gelmesi, teyzenin belki ıslah olur düşüncesiyle Naci’yi Reha ile evlendirmesi fakat Naci’nin değişmeyen tavırları teyzesi tarafından şöyle nakledilir: “Sonra paşa öldü. Bir de geldi ki ne görelim, eskisinden bin kat beter. Paşa’nın bir tek yadigârıydı. Çocuğum hırpalanmasın diye vasiyet bırakmıştı. Her çareye başvurdum olmadı. Günden güne fenalaşıyordu. Nihayet başka çare bulamadım. Evlenirse belki hâlini ıslah eder dedim. İşte bu kızcağızı buldum. Fakat hâlâ içim sızlar, böyle olacağını bilseydim yavrucağıza kıymazdım. O da nafile oldu. Evvelâ biraz ıslah oldu sandık. Biraz sonra yine eski hâlleri başladı. Yine geceleri eve gelmez, içkiden başını kaldırmaz oldu. O ilk gecelerde kızcağızın yanından ayrılmazdım. Fakat bir sene, iki sene, böylece sürüp gidiyordu. Melek gibi kadın. Ben de ona gelinim demedim. Kızım gibi, çocuğum gibi sevdim. Bir gün hâlinden şikâyet etmedi. Bir gün de benim günahım nedir demedi. Fakat benim büsbütün içim yanıyordu.” (Topçu, 2014: 53) Pakize, Reha’nın kız kardeşidir. Niyazi’yi sevdiği hâlde bu durumu gizlemektedir. Niyazi’nin teyzesi ise Pakize’yi Niyazi’ye uygun görür ölürken de Pakize ile Niyazi’nin evlenmeleri için vasiyet eder. “Son dileğim onu Pakize’yle evlendirmekti.” (Topçu, 2014: 137) Niyazi’nin teyzesi romanın diğer kadın şahıslarındandır. Babalarından sonra annelerini de kaybeden Niyazi ve ablasını teyzesi büyütmüştür. Niyazi için teyzesi, anne sevgisini giderdiği kişi durumundadır. Romanda bu durum şöyle anlatır: “Teyzem ilk kocası öldükten sonra bizimle beraber oturmuştu. Beni çok severdi. Sonra İstanbul’da anamın ölümünden sonra bana gerçekten analık yapmıştı. Onun için teyzemin iştiyaklı bir ana sevgisi hâlinde içimde yaşayan hasretini küçükten beri en derin, en samimi bir sevgi olarak saklıyordum. Anamın ölümünden sonra kalbimde açık kalan ana sevgisini senelerce teyzemin ana duyguları taşıyan şefkatiyle avuttum.” (Topçu, 2014: 16) Niyazi’nin ablası, Niyazi için büyük önem arz eder. Niyazi, Reha’nın fotoğrafını ilk ablasının evinde görür. Niyazi, ablasının kendisi için önemini şu cümlelerle belirtir: “Anam öldükten sonra ihtiyar teyzem, ablamla bana müşfik bir anne olmuştu. Bir buçuk sene sonra ablam evlenince teyzemden ayrıldık. Ablamla beraberdik. Ben mektebe gidiyordum. Her şeye rağmen teyzem ve ablam beni mektepten alıkoymadılar. Mahzun ve münzevi, içli bir çocuktum.” (Topçu, 2014: 8) Ablasının Niyazi’ye uygun bir eş bulma çabaları da romanın ilerleyen sayfalarında yer bulur. Canan, ablasının Niyazi’ye eş adayı olarak bulduğu isimlerden bir tanesidir. Romanda, Niyazi tarafından şöyle anlatılır: “Lâkin işte bütün evvelki inat ve kararıma rağmen ablamın emriyle bir sarhoş gibi sürüklenerek tenha ve her tarafında itina hissedilen bir yerde kendimi Canan’ın yanında bulduğum zaman biraz toplandım. Yarı uyanık, yarı baygın gibiydim. O yalnız İstanbul kadınlarında gördüğüm serbest ve işveli bir tavırla görüşmemizdeki münasebeti izah ediyordu. Bu muydu, bu muydu o kadın? Bu hiç tanımadığım kaba, sahte, hoyrat ve şehevi kadın yüzü mü benim hayatıma karıştırılmak isteniyordu. Ben her hâlinde yapmacık ve düşkünlük her hâlinde adi bir çapkınlık sezilen bu zengin kızının eline mi verilecektim?” (Topçu, 2014: 80) Romanda yukarıdaki şahısların dışında Niyazi’nin kaymakamlığa terfi eden eniştesi, Reha ile Naci’nin kızları Ümit, Niyazi’nin bir zabitle evlenen ilk aşkı Sekine ve ismi geçen diğer şahıslar (Ömer Ağa, Ayşe, Nazime vb.) romanın şahıs kadrosunu oluştururlar. Romandaki şahıslarla ilgili duygu ve düşüncelerin birçoğu Niyazi’nin aktarımı ile sunulmaktadır. Romandaki olaylar kahraman anlatıcının bakış açısından bizzat Niyazi tarafından aktarılmaktadır: “Artık nihayete eren bu mukaddes savaşın arkasında ben yalnız ve kimsesizim. Mesut olmak için başkalarını düşünmek ve ızdırap çekmek lazımmış. Şimdi saçlarımı aklarla ve bu genç alnımı çizgilerle dolduran felaketle elemi arıyorum. Yaşamak, fakat kim için? Ne için?” (Topçu, 2014: 12) Niyazi olayları, duyan, gören, işiten, yorumlayan ve aktaran durumundadır. Romanda mekân olarak Ankara ve İstanbul ön plandadır. Kızıltoprak, Bursa, Kayış Dağı ve İstanbul’un çeşitli semtleri karşımıza çıkan diğer mekânlardır. Romanda psikolojik ve fiziki tasvirlere sıklıkla başvurulduğu görülmektedir: “Karşıki tepelerin arkasından çıkan beyaz bulut parçaları, karalardan kopan buzların denize dağılması gibi gökyüzüne yayılıyor. Bir bulut akını böylece kenarlardan yükselerek mavi göğü kaplayan ince ve engin bir akıntı hâlinde, sonu gelmeyen sürülerle akıyor, akıyor. Bazen gülümseyen güneş, kenarlardan sızan kül rengi dumanların kendi önünde birikmesiyle kapanıyor, o zaman bütün dünyaya soluk bir sessizlik doğuyor. Yolların gözü bağlanıyor… Yeşil bağlar matem rengine giriyor. İşte o vakit Reha’nın gülümseyen gözleri, şimdi hayal olan yüzü yollardan görünüyor.” (Topçu, 2014: 45) Romanda zamanların da net olarak belirtilmediği ve kesik kesik verildiği ifade edilebilir. “O zaman Darülfünûn’a gidiyordum. Mektebi bitirmeme bir buçuk sene kalmıştı. Memleketin en kara günleriydi. Bir yıl evvel mütareke yapılmış, dört büyük devlet vatanın her tarafına saldırmışlardı. Sonra Anadolu’da gizli yapılan teşkilat dünyaya ilan edildi.” (Topçu, 2014: 9) “Mayıs’ta ablanla gidersiniz. Birkaç ay sonra ablan gelir, sen orada kalırsın. Öteki baharda artık seni evlendiririz diyordu.” (Topçu, 2014: 18) Romanın sonunda ise bir yıllık bir süreçten söz edilir. “Evinize girişim ve burada yaşayışım beni bir yıldan beri çaresiz bir felaket peşinde koşturdu.” (Topçu, 2014: 145) Romandaki reel zamanın on beş on altı aylık bir süreç olduğu fakat zaman zaman geriye dönüşlerle Niyazi’nin geçmişte yaşanan olayları aktardığı ifade edilebilir. Romanda göze çarpan bazı aksaklıklarla beraber zamanlar ve olaylar arasında geçişlerin de net olmadığı belirtilebilir. Bu husus Muzaffer Civelek tarafından şöyle yorumlanır: “Reha, sabırla ve hülya ile okunabilecek kesif, âdeta şiirle dokunmuş bir roman. Pozitivizmin ülke aydınlarının üzerine çöktüğü 1930’lu yıllarda bir genç romantiğin fırtınalı duygularının labirentinde tabiatın ruhlara bıraktığı şiirle dolu izlerinin peşinde dolaşmayı sevenler için… Bazı roman kişilerinin esere sindirilmemiş olması, bölümden bölüme geçerken zamanın ve olayların devamlılığını izleme zorluğu, diyaloglardaki zayıflıklar, bazı cümlelerdeki kırıklıklar, birer eleştiri olarak zikredilebilir.” (Civelek, 2009: 349)

        Sonuç olarak bir düşünce adamının tek romanı olan Reha, bünyesinde roman kurgusuna ait bazı eksiklikleri barındırsa da şiire has bir üslûp ve tasvirlerle bezenmiş, duygu ve düşüncelerin iç içe geçtiği, Niyazi adlı kahramanın evli bir kadın olan Reha’ya duyduğu platonik aşkın romanıdır. Hayalle gerçeğin birbiriyle kaynaştığı romanda Niyazi’nin geçmişte ve özellikle şimdide yaşadıkları, bu yaşantılarının kendi ruh dünyasındaki izleri romanın kurgusunu oluşturur. Niyazi’nin cümleleriyle muzdarip bir hayalden öteye gidemeyen roman; onun gerçekleri idrak etmesi ve İstanbul’dan ayrılması ile son bulmuştur.

         

        Bibliyografya

        Civelek, Muzaffer, “Reha” Nurettin Topçu, editör: İsmail Kara, Kültür ve Turizm Bak. Yay. Ankara 2009.

        Topçu, Nurettin, Reha, yay haz: Ezel Erverdi, İsmail Kara, Dergâh Yay. 3. Bs. İstanbul 2014.

         


Türk Yurdu Mayıs 2016
Türk Yurdu Mayıs 2016
Mayıs 2016 - Yıl 105 - Sayı 345

Basılı: 12 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele