Ham Maddesi İnsan Olan Bir Mesleğin Esasları ve Etki Alanı

Mayıs 2016 - Yıl 105 - Sayı 345

        HAM MADDESİ İNSAN OLAN BİR MESLEĞİN ESASLARI VE ETKİ ALANI

        Eğitim; Latincede “Educate” mastarının isim şekli olan “Education” sözcüğünün Türkçe karşılığıdır.[1] Sözlükte, büyütmek, yetiştirmek, geliştirmek gibi anlamlara gelir.[2] Terim olarak ise; “Bireyin davranışlarında, kendi yaşantısı yoluyla istendik yönde değişme meydana getirme süreci”[3] veya “Bireyin davranışında, kendi yaşantıları yoluyla ve kasıtlı olarak istendik değişme meydana getirme denemeleri sürecidir.” Günümüzde bu tanımın artık “bireyin problemi görme ve çözme yeterliliğine ulaşması” şeklinde izah edilmesinin daha doğru olduğu ifade edilebilir.

        Toplum hayatını şekillendiren öğretmenlerdir. Öğretmenlik mesleğinde hammaddenin insan olması, onu diğer bütün mesleklerden farklı ve üstün kılmaktadır. Zira insan; aklı, ruhu, bedeni ve nefsi ile oldukça değişik, değişik olduğu kadar da karmaşık bir yapı arz etmektedir. Beşeriyet üzerinde çalışmak, onu işlemek, başlı başına sabır isteyen büyük bir sanattır. Bu sanatı icra eden öğretmenin kendisini çok iyi yetiştirmesi, mesleki hayatında yeni gelişmeleri takip etmesi, çağımızın bilgi ve iletişim çağı olduğunu unutmadan, çağın gerektirdiği bilgi, beceri ve niteliklere sahip olması gerekir. Çünkü insanı hayata hazırlayan ona kişilik kazandıracak olan öğretmenin hatasının telafisi mümkün değildir.

        “Bir öğretmeni tanımak istiyorsanız öğrencisine, öğrenci hakkında fikir sahibi olmak istiyorsanız öğretmenine bakın”, yaklaşımı öğretmenin ve öğretmenlik mesleğinin sosyolojideki benzeşim kuralı gibi toplumu şekillendireceğinin işaretidir. İşte bu sebeple diyoruz ki eğitim davası bir neslin yok ediliş ya da kurtuluş davasıdır. Bu dava temiz yürekli, pak sineli, hizmeti ibadet bilen bir eğitim ordusu ve yapıya uygun millî, ahlaki, gelişimci bir eğitim sistemi ile mümkündür.

        Nurettin Topçu, Türkiye’nin Maarif Davası adlı kitabında okulu, bir “sosyal kurum” olarak ifade eder ve bu kurumun dört temeli olduğunu belirtir. “ders, öğrenci, okul ve öğretmen” şeklinde sınıflandırılan ana umdeleri şu şekilde açıklar: “Ders; hakikatlerin araştırılmasıdır. Teknik ancak ilimlerin tatbikatı olarak onlardan sonra ele alınır. Ders okumak, bazı hayati faydaları sağlamak için bir vasıta değil, hakikatler peşinde koşmak için başlı başına bir gayedir. Talebe; hakikatler peşinde koşmayı meslek edinen insandır. Gayesi manevi olgunlaşma olan bir mesleğin insanıdır, mekteplerin diploma müşterisi ve istikbalin mevki dilencisi değildir. Disiplinin kâinattaki nizam gibi bir zaruret olduğuna inanmış, diğer içtimai sınıf insanlarına örnek olacak kabiliyette bir üstün insan namzedidir. Mektep; millet mektebinin dışında yer alacak özellik ve yabancılık tanımayan, kutsal çatısı altında siyasete asla yer vermeyen, muallimin ilmi ve ahlaki otoritesinden başka hiçbir otorite tanımayan, ruhları huzur içinde birleştirici, disiplinin barındığı ideal çatıdır. Muallim; insanoğlunu beşikten alarak mezara kadar götürüp teslim eden, dünyanın en büyük mesuliyetine sahip insandır. Kaderimizin hakikatinin işleyicisi, karakterimizin yapıcısı, kalbimizin çevrildiği her yönde kurucusu odur. Fertler gibi nesiller de onun eseridir. Farkında olsun olmasın, her ferdin şahsi tarihinde muallimin izleri bulunur. Devletleri ve medeniyetleri yapan da yıkan da muallimlerdir. Yalnız kaldığımız yerde yalnızlığımızın mesulü de odur. Muallimlik para değil ruh işidir. Muallim sadece bir memur değildir, belki genç ruhları kendisine mahsus manada bir örs üstünde döverek işleyen usta bir demircidir.

        Devlet adamı muallimin emrinde bulunduğu müddetçe cemiyet ikbal hâlinde yaşadı. Muallim, devlet adamının bendesi olduğu zaman cemiyet bozuldu, felaketler baş gösterdi. Evvela muallimin meslek insanı olması, muallimliğin bir meslek haline gelmesi lazımdır. Muallim doktor olamaz, lakin doktor muallim olabilir. Muallim avukatlık yapamaz, fakat avukat muallimlik yapabilir. Muallim tüccar değildir, ama tüccar muallim olur. Çünkü bütün bu insanlar birer mesleğin insanıdırlar, yalnız muallim mesleksiz insandır.

         Topçu, muallim bahsini uzunca açıkladıktan sonra bir muallimde bulunması gereken vasıfları şöyle sıralar:

        “1-Muallim, en doğru ve en güzel hayat örneğini yapar, hazırlar ve bize sunar, biz de yaşarız. Bizim vazifemiz bu hayata anlayış katmaktır. Balını yemeyip yaptıktan sonra bize bırakan arının bu hareketini şuurlandırıp bir ideal haline getirirseniz, onda muallimi bulursunuz. O, ruhumuzdaki kat kat fetihlerin kahramanı ve şerefli sahibi olduğu halde, bu hayatı yaşamayı değil, ona hizmeti tercih etmiş fedakâr varlıktır. 2-Muallim, geçeceği yol bütün engellerle örtülü olduğu halde, buna tahammül etmesini bilen ve tahammüle âşık idealcidir. “Kime karşı olursa olsun, her düşmanlık, mutlaka kendimize düşmanlıktır.” itikadını kalbimize muallim sokabilir. Tahammülsüzlüğün ve şikâyetin başladığı yerde, muallimlik davası biter. Muallim kaderin karşısına çıkardığı engellerle mücadele ederken, sonuna kadar nefsinden fedakârlık yapmayı göze alabilen cesur insan olmalıdır. 3-Muallimlik sevgi işidir ve ruh sevgisidir. Muallim halk gibi, her yaşayan gibi yaşayamaz. Öğrenciyi diploma avcılığından ilim yolculuğuna götüren ve onun ruhuna nakış nakış sevgi işleyen odur. 4-Muallim, hepimizin her an muhtaç olduğu doktordur. Muallim, insan olan varlığımızı alır, ona sonsuzluk dünyası olan ruhi hayat istasyonlarında yol alacak kudretin ve değerlerin aşısını yapar. Realitenin üstadı bizzat realitenin kendisidir, idealin üstadı ise muallimdir. Duygusal hazırlıkları yapılmayan zavallı masum ruhlara, âlemin bilgilerini doldurmak, onu harap etmekten başka işe yaramaz. Muallim, bizim bütün ruh yapımızın sanatkârıdır. Eserlerindeki hatalardan sorumlu olan da odur. Biz kibirli isek o mesul, biz sabırlı isek yine o mesuldür. Biz bütün bunlardan habersiz isek, bundan da o mesuldür. Bize mesuliyetin ne olduğunu bilen muallim lazımdır. Bu muallim; sabrın üstadı, hakikat olduğu için ilmin hayranı, hakikat tohumları ektiği ruhlardan mesul olmanın aşığı, hizmet ehli ve sonsuzluğa imanın sahibi insan olacaktır. 5-Muallim, sahip olduğu mesuliyetle, içimizde en fazla hür olan insandır. Çünkü mesuliyet, hürriyetin kaynağıdır. Zira vücut zincirlenir, ama fikir zincirlenemez. Muallimin ilim ve ideal insanı olabilmesi için her şeyden evvel gönlü, fikri ve istiklali olmalıdır. Descartes: “Hür olmayan düşünce, düşünce değildir.” diyor, o hâlde hür olmayan muallim de muallim değildir.[4]

        Bu veciz anlatımlara ek olarak günümüzdeki değişmeleri de göz önüne alarak bazı eklemeleri de yapmak gerekiyor. Özellikle öğretmenlerin kendi meslekleri ile ilgili dikkat etmeleri gereken pek çok husus vardır. Çünkü öğretmen için yaptığı iş meslek olmaktan ziyade bir hayat tarzıdır. Öyleyse öğretmen davranışsal olarak şu yaklaşımlar sergilemesi beklenir:

        -Öğretmen her durumda faziletli bir kişi olmalıdır. O, mesleği için uygun gördüğü kişileri bu mesleğe girmeye teşvik etmelidir.

        -Öğretmen daima vakarlı olmalıdır.

        -Maddi vaziyeti ne olursa olsun mesleki vazifesini asla ihmal etmemelidir.

        -Öğretmen maddi kazanç için hiçbir müesseseye vasıta olmamalıdır.

        -Gayr-i ahlaki tavır ve davranışlardan uzak durmalıdır.

        -Zorda ve darda kalanlara, karşılık beklemeden yardımcı olmalıdır.

        -Üretici ve faydalı olmalıdır.

        -Empatiyi elden bırakmamalı, hoşgörü abidesi gibi davranmalıdır.

        -Toplumun çıkarları her zaman kendi çıkarlarından üstün tutmalıdır.

        -Öğretmen, kendi meslektaşlarını haksız yere tenkit etmekten ve onları kırmaktan kaçınmalıdır.

        -Kendi yaşantısı ile örnek bir kişiliğe sahip olmalıdır.

        -Her öğretmen, daima bir sosyal lider gibi davranmalı, o şekilde yaşamalı ve o ölçülerde bir nesil yetiştirmelidir.

        -İyi bir öğretmen, yaşadığı toplumun değerlerle mücehhez, hayatıyla, münasebetleriyle, örnek bir insan, yetiştirdiği öğrencileri ile altın bir neslin mimarı olan kişidir.

        Tabi burada devreye giren bir başka kavram da okul kültürü oluşturacak bir eğitimci anlayışıdır. Bu kavramı S. Ahmed Arvasi Eğitim Sosyolojisi adlı eserinde şu şekilde ifade eder: “Okul kültürü sözü, akademik bir anlam ifade eder. Okul, millî kültürü malzeme olarak kullanır. Onu evrensel ölçülere ve değerlere göre işlerken çağdaş inceleme ve araştırmaların ürün ve verilerini de bu millî kültüre aşılayarak onu güçlendirmeye çalışır”.[5] Arvasi Hoca aynı eserinin muhtelif yerlerinde kültür, okul ve eğitimci ilişkilerini izah ederken bu kavramın toplumun temel dinamiği olduğunu ve kültürel değerlerle sosyal barışın sağlanacağını ifade eder.

        Aynı konuyu Ziya Gökalp ise Türkçülüğün Esasları adlı kitabında “hars” olarak ele alır ve kültür aktarımının okullar sayesinde sağlanacağını, Türkiye’den, Rusya’dan, Almanya’dan, Fransa’dan örneklerle açıklar: “Bir taraftan halk içine girmek, halkla beraber yaşamak, halkın kullandığı kelimelere, cümlelere dikkat etmek. Söylediği atasözlerini, gelenekte yaşayan hikmetleri işitmek. Düşünüşteki tarzı, duyuştaki üslubu tespit etmek, şiirini, musikisini dinleyerek, raksını ve oyunlarını seyretmek. Dinî hayatına, ahlaki duygularına nüfuz etmek.”[6]

        Bu yaklaşım bize şunu göstermektedir. Bir öğretmenin yaşadığı topluma faydalı olabilmesi o toplumun sosyal hayatını bilmesi ve bunu evrensel değerlerle de birleştirmesi gerekir. Bu tespit beraberinde “Nasıl bir eğitimci?” sorusunun doğurmaktadır. Dünya genelinde kabul gören eğitimci yaklaşımı sadece okul ile sınırlı kalmamaktadır. Mesleki donanımını toplumun bütün katmanlarında kullanan, yetişkin eğitimini de beraber götüren, aile tutumlarını bütünsellik içinde değerlendirebilen eğitimcilere ihtiyaç vardır.

        Böyle bir eğitimci de mesleki donanımlara sahip olması o donanımları uygulayabilecek yeterliliğe ulaşması elzemdir. İletişim becerilerine sahip, sınıf yönetimine hâkim, ölçme ve değerlendirme planlamasını bilen eğitimcilerle akademik başarı yakalanabilir. Bununla birlikte okul kültürünü hayat tarzı olarak benimseyen, yukarıda detaylı olarak maddeler hâlinde sıraladığımız esasları ihtiva eden eğitimciler yetiştirmek gerekmektedir. Aslında “Nasıl bir eğitimci?” sorusuna “Etkili öğretmenlik” kavramı içinde cevap vermek gerekir. Jensen ve Kıley[7], etkili öğretmenlerin üç özelliğe sahip olduğunu belirtmektedir. Bunlar; “1-Etkili öğretmenler hem ne öğreteceklerini hem de nasıl öğreteceklerini çok iyi bilirler. 2-Etkili öğretmenler çok geniş bir öğretim becerisine ve bunları uygun zamanlarda kullanabilme yeteneğine sahiptirler. 3-Etkili öğretmenler öğrenmeyi kolaylaştıran bir tutum sergilerler. Sıcak ve olumlu bir iklim bu öğretmenlerin sınıflarında hemen göze çarpar.”

        Öğretmenin, konusuna hâkim olması hem kendine güvenini pekiştirir hem de öğrencilerin beklentilerini daha rahat karşılar. İletişimi kuvvetli olur. Tabi öğretmenin kullandığı ifadelerde belirsizlik bulunmamalı, kısa, net ve anlaşılır olmalıdır. Etkili öğretmen dediğimizde iyi bir eğitim aldığı ve alanına hâkim olduğu yargısına ulaşılır.

        Ayrıca dersin konusuna, öğrencilerin seviyesine ve mevcut imkânlara göre en uygun yöntem veya yöntemleri kullanır; öğrencilerle son derece sağlıklı bir iletişim kurar ve öğrenmeyi kolaylaştıracak bazı kişilik özelliklerine sahiptir.

        Bu izahlar bir öğretmende bulunması gereken vasıfları ifade etmek açısından önemlidir. Ancak günümüzde yaşanan eğitim ve eğitimci problemlerinde, eğitimcilerin sosyolojik incelemesinin yeteri kadar yapılamadığı gerçeğini görmezden gelemeyiz. Devleti idare edenler, sosyal irade, ekonomik teamüller “öğretmen” kavramına yeni anlamlar yüklemeye başlamış ve meslek, itibar kaybına uğramıştır. Maalesef bu duruma bir de eğitim-öğretimle uğraşanların mesleklerinin kutsiyeti konusunda hassasiyet göstermemeleri eklenmiştir. Her ne kadar herkes “Öğretmenlik kutsal bir meslektir.”, dese de uygulamada aynı inceliğe ve anlayışa şahit olamıyoruz.

        Ayrıca her yıl değişen öğrenme metotları da öğretmenleri ve öğrencileri deneme tahtasına çevirmekte onları kararsızlığa itmektedir. Her ne kadar yeni öğrenme teknikleri gelişime açık gibi görünse de çocukları toplumsallaştırmaktan ziyade bireyselleştirmeyi hedef almakta ve öğrenciler kendileri için yaşamaya yönlendirilmektedir. Bu durum öğretmenlerin de kendisini her an yenilemesi, gerek duyuldukça da “uyum ve gelişim” programları uygulanması ihtiyacını doğurmaktadır.

        Sonuç Yerine

        Toplumun şekillenmesindeki ana umde öğretmenlerdir. Öğretmenleri yetiştiren kurumlar ve devamında mesleği icra edenlerin yaklaşımları; sosyal gelişmeler, toplumsal beklentiler, reel değerlendirmeler ışında yapılandırılmalıdır

        Nihayet, yapılması gereken ilk iş, muallim yetiştiren kurumların, beklentileri karşılayabilecek şekilde revize edilmesidir. Eğitimci yetiştiren kurumlar, mesleki yeterlilik açısından öğretmen adaylarına davranışsal anlamda çağın gereklerini ihtiva eden, öğrencileri anlamlandıracak donanımlar yükleyebilmelidir. Ardından mevcut eğitimci kadrosunun doğru bir analizi gerçekleştirilmeli ve bu analiz doğrultusunda tamamlayıcı, somut, sosyolojik karşılığı olan etkin programlarla eksiklikler ortadan kaldırılmalıdır. Ayrıca toplumun da öğretmen algısını güçlendirecek adımlar atılmalı, özgüven ile ardışıklık arz eden eğitimcinin statüsünü netleştiren bir dizi atılım gerçekleştirilmelidir.


        [1] Cavit Binbaşıoğlu, Eğitime Giriş, Ankara, 1988, s. 2.

        [2] Türk Dil Kurumu, Türkçe Sözlük, C. I, s. 677.

        [3] İbrahim Ethem Başaran, Eğitime Giriş, Ankara, 1984, s. 17.

        [4] Nurettin Topçu, Türkiye’nin Maarif Davası, Dergâh Yayınları, İst. 1997.

        [5] S. Ahmed Arvasi, Eğitim Sosyolojisi, s.110. Burak Yayınları, İst, 1999.

        [6] Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, s. 47. Varlık Yayınları, İst. 1968.

        [7] Jensen, R. A. & Kıley, T. J. (2000). Teaching, Leading and Learning: Becoming Caring Professionals. Boston: Houghton Mifflin Company.


Türk Yurdu Mayıs 2016
Türk Yurdu Mayıs 2016
Mayıs 2016 - Yıl 105 - Sayı 345

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele