“Asya”da Kadın

Nisan 2016 - Yıl 105 - Sayı 344

        “ASYA”DA KADIN

        Benim memleketimde kadın kelimesi güzel anlamına gelir. Bu incelemede Türk şiirinde anne ile ilgili en çok şiir yazmış şair olan Arif Nihat Asya’nın bazı şiirlerinden alıntı yaparak kadının evvela gönülde, ardından toplumdaki rolüne nasıl temas ettiğini anlatmaya çalışacağım.

        Şairin kadın dünyasına bir erkek nazarıyla toplumun en derinlerindeki sancılardan baktığı belki de en net şiiri Altı Kızlar adını taşır. Bu şiirinde Arif Nihat altı kızın hayatından kısacık bir kesiti okura sunar. Bu şiirde ölüm -intihar- ve kadın temaları işlenmiştir. Şiire kızları sırma ve kılablara sarar gibi, incinmişi tekrar incitmekten sakınan duyarlı bir erkek gönlüyle şöyle başlar:

        Atılmış, itilmiş, unutulmuş

        Bir mahalleden

        Sepetleri kollarında çilelerine razı

        Altı yürek, altı gövde, altı kaderdi giden

        Kızlar atılmış, itilmiş ve unutulmuştur. Atılmış fiilinin soğukluğu ile başlayan şiir, fiil ardışıklığı ile sürer ve unutulmuş ile biter. Bu usul şairin kızların travmatik hâlini ilk kalemde sunmasını sağlamıştır. Şair, kadınların çileli oluşunu hatta çilelerine razı oluşunu vurgulamaya bilhassa ihtiyaç duyar, zira toplum ilkin çileli insanları unutmaya mayildir. Oluşturulan merak unsurunun ardından şiir şöylece sürer:

        Arsalar… sokaklar… yokuş… iniş…

        Toprak… kaldırım… asfalt… gidiş o gidiş…

        Uzun bir gidiş sonrası varılan nokta kızların çilelerine yaraşır şekildedir. Varılan yer unutulduğu vurgulanan kızların geri dönemeyeceği bir yerdir. Peki, bu varılan yer neresidir, neden dönüş yoktur? Dönüş olmayan bir gidiş ile karşı karşıya kalan okur bu sefer endişe duygusuna sevk edilir. Hayatın henüz başında olan bu altı kıza ne olmuştur:

        Ağız ağıza verip demiştik yazık

        Dünya gerçekten değişti artık

        Birer ikişer derken

        Altışar altışar kaçmaya başladı kızlar

        Hem bu kadar çabuk, bu kadar erken…

        Şair toplumun kadına hatta insana yönelmiş yargılayıcı bakışlarını işte böyle aktarmış. Toplum bir köşeye atıp unuttuğu, çilesiyle baş başa bıraktığı insanları bile kriz anlarında gündemine alır; lakin çoğu zaman çözüm odaklı değil sadece olanı rivayetlendirmek için bunu yapar.

        Peki altı kıza sahiden ne olmuştur! Şiir sürerken bu soru işareti de kıvrılarak okurun peşi sıra sürüklenmeye devam eder. Nihayetinde kızların akıbeti anlaşılır, fakat buradaki dikkate şayan nüans çözüm mısrasının kız yahut kadın denmeyerek çocuk diye ele alınmasıdır. Kınanırken kız yahut kadın diye sıfatlandırılanlar aklanacağında çocuk yahut yavrucak diye anılacaktır:

        Günahlarını almışız çocukların

        Can vermeğe gitmiş meğer

        Altısı birden yavrucakların

        Karanlık yığınlar altında.

        Ölüm araya girince yadırganan her şey de ortadan kalkacaktır. Ölüm bu noktada dengeleyici, temizleyici, aklayıcıdır. Nitekim henüz hayattayken yadırganan süs, ölünce birden dramatik bir unsur haline gelecek ve şu mısralara hayat verecektir:

        Taranıp süslenip bu sefer

        Tel tel, duvak duvak götürüldüler

        Yakınları yanıbaşlarında

        Tanıdıkları peşlerinde

        En küçüğü henüz sekiz yaşında olan kızların ölümle meşruluk kazanan süslenme eylemleri bununla kalmaz, kızlar birdenbire kutsal bir kisveye de bürünür:

        Yoksulların, kimsesizlerin safında

        Soyunup dökünüp yatacaklar.

        Bir köşe seçildi mezarlığın haremlik tarafında,

        Ki adı şimdiden “Altı Kızlar Yatırı”.

        Arif Nihat Asya’nın Hıdırellez’de Kızlar başlıklı şiirine göz atalım. Hıdırellez tazelenmek, yenilenmek, bahar müjdesi sunmak anlamları taşıdığı için şair şiirin başlığında Hıdırellez ve kız kelimelerini bilhassa yan yana getirmiştir; zira kızlar şen sesleri, mis kokuları, tazeleyici sözleri ile sahih bir bahardan başkası değildir:

        Hayatın güzel ve taze çehresi hanımlar

        Baktım: Kızlar yürek yürektir

        Kızlar ki ne giyseler ipektir

        Kuşlar gibi adeta uçarlar…

        Rüzgâr saç saç, etek etektir!

        Kadın sevilmek için yaratılmıştır ve kadının sevildikçe güzelleşeceği hakikati aynı şiirde şöyle aktarılmıştır:

        Koldan ele doğru incelişler,

        Kavranmayı bekleyen bilektir.

        (…)

        “Koklansam, şimdiden kokumla

        Baş döndürürüm…” diyen çiçektir.

        Kadın özetle bir erkeğin hayatındaki her şeydir. Âşık olunan, bir yastığa baş konan kadının dışında ne varsa hepsi birden dağ ve taş kadar sıradanlaşır. Şairin Havva şiiri ile telmih perdesi aralanır ve şu mısralar çağlayarak gönüllere dolar.

        Sonsuz bir dünyada Havva,

        Aşşağı, Havva yukarı…

        İşte hepsi bu kadardı;

        Gerisi dağlar, taşlardı…

        (…)

        Bir can, bir kucak, bir yuva…

        Gecesi günüyle Havva

        Tek benzerimdi gördüğüm;

        Kokladığım tek bahardı.

        Böylece sevilmeli kadınlar, incitilmemeli; ona şiirler yazılmalı hatta şiir tadında, ahenginde bir ömür sunulabilmelidir. Asya, burada iyi bir model olarak eşine güçlü hislerle bağlı olan ve ölümüne dek ona bakıp onun ölümüyle adeta yıkılan Abdülhak Hamit Tarhan’ı belirler. Onun eşi Fatma Hanım için yazdığı meşhur şiiri Makber’e bu nedenle saygı duruşu misali Fatma’lar başlıklı şiirinde şu mısraları sıralar:

        Büyük Makber şairinin Fatma’sı da var…

        Ey Arif Nihad,

        Senin öksüz Fatma’nı kim arar, kim sorar

        Bahsi edilen şiirin devamında şair adı olmayan, ad konmayan, Tarhan’ın Fatma’sı kadar şanslı olup sevilmeyen kadınlara değinmeden edemez:

        Ki yaşlı, genç adaşları -o gelmeden de-

        Buralarda, yine, öyle mezar mezardı

        Ve adı konmamışların bazıları da

        Yaşasalardı -belki- Fatma olacaklardı!

        Müreffeh bir ömür seyri yakalamayı başarmış kadınlar da vardır, elbette. Hayatın getirilerini kucaklama noktasında tatminkâr ve güçlü olmayı başarmış bu mutlu kadınlar da Asya’nın şiirlerinde şöyle hayata kavuşur:

        Neylesin konağı, köşkü, odayı,

        Güzel gövdesi, gül yüzüyle bu kız

        Bir sultan ki yerle göktür sarayı… 

        Arif Nihat; sevip de kavuşamayanların içinde bulundukları zavallı hâli Leyla’nın Şekvasıdır şiirinde, Leyla’nın mektupta “gel”i gül okumasına bağlar. Öte yandan sevgili divan şiirindeki o cevr ü cefa haletinden hâlâ caymış değildir. Hem bigâne hem pervasız hem nazlı hem de nazenin sevgili aşığın canına çoktan kastetmiş ve onun aşkını hiçe sayarak ayaklar altına alıp yoluna devam etmiştir:

        Her şeyimdin muktedirdin şâd ü handân etmedin

        Gerçi meşhur -amma- şâd ü handân etmedin

        Aşk başlıklı şiirineyse Leyla diye başlar, zira aşk ve Leyla yüzyıllardır süregelmiş güzel bir kompozisyondur. Leyla leyl’dir, gündüzün bilmediği karanlık; hatta her kadının kendine dahi itiraf edemediği o çetin hudut ile çevrelenmiş karanlık yanıdır. Şair devamında Leyla’ya bir de çöl kızı sıfatıyla seslenir ve tenden azade o tertemiz aşkı şöylece kutsar:

        Âlemde vardı aşk,

        Yolcum, henüz güzelliği Allah yaratmadan

        Kadın toplumda anne kimliğiyle değerli hissettirilir, hâlbuki her daim naif ve özel olan kadın, anne olunca en çok da yavrusu için kıymetlenecektir. Masallar şiirinde annelik şöyle ele alınır:

        Benim de bir annem olsa annemin

        Beşiğini seve seve sallardım.

        Gülse güller açardı içimde

        Ve ağlasa inci inci ağlardım.

        Arif Nihat Asya annesiz büyümüş bir çocuktur. Bunun burukluğunu hem şiirlerinde hem hatıralarında sıklıkla görürüz; ne de olsa bir insanın hayatına ilk giren kadın, onu dünyaya getiren annesidir. Asya, annesiyle ilgili şunları söyler: “Ben hem yetim hem de öksüz büyüdüm. Benim, 1904 yılında Çatalca’nın İnceğiz köyünde doğumumdan 7 gün sonra babam Ziver Efendi vefat etmiş. Daha 7 günlükken yetim kalmışım. Annemi çok zor hatırlıyorum. Hani insanın gördüğü karışık rüyalar var ya işte öyle! Annemin yüzü sisler, bulutlar, beyaz örtüler arkasında. 1908 yılında, annemin kısmeti çıkmış. Evlenip Akka’ya gitmiş. O zamanlar Akka bizimdi. Dedem, annemin evlenmesine itiraz etmemiş; ama beni de ona vermemiş. Annem evden hıçkırıklarla ayrılmış. Dolayısıyla ben dört yaşından itibaren kimsesiz kaldım. Bu ne demektir biliyor musun? Bu bir çocuğun dipsiz bir uçuruma düşmesi demektir.” İşte böyle anlatır yüce şair Türk şiirinde anne temasını neden durup durup işlediğini. Uçurumdaki dipsiz boşluğa düşmeye devam eden bir insan dallara tutunmak ister, fakat o dal -yani anne desteği- çoktan kopmuş ve şairin ellerinde kimsesizliğin naçar hatıraları misali bu şiirler kalmıştır. Şimdi o şiirlerden birkaçına daha yer vermekte fayda var. Mektup isimli şiirinden:

        Arif’ine kimler yavrum der anne?

        Beni evlat bilmez elbet her anne!

        Senin evin, senin dizin saadet:

        Nerde şimdi öyle mesut bir anne!

         

        Bir mukaddes kitap gibi öpeyim:

        İnce solgun elini ver ver anne!

        Camlarımı kırdı kış âh üşüdüm…

        Pencereme çarşafını ger anne…

        Asya’nın annesini erken yitirmiş hatta tanımayamış her insan gibi annesinden duymak istedikleri vardır. Annesi yerine seslenir ve erkek bir şairin kadın hissine bürünmesi anlamında bu şiir edebiyatımızda özel bir yere sahiptir:

        İlk kundağın ben oldum yavrum

        İlk oyuncağın ben oldum

        Acı nedir tatlı nedir bilmezdin

        Dilin, damağın ben oldum.

        Annem adlı şiirindeyse hâlâ canlı kalmış ve soğukta titreyen bir savunmasız çocuk sesi çınlayıp durmaktadır:

        Kıydın bana sen, gönülcüğün istemeden

        Öksüz kuzular anneye doysun demeden.

        Ey dopdolu sine, en susuz anımda

        Kestin beni, kestin beni, kestin memeden.

        Annesi tarafından kesilmiş, çaresizliğe terk edilmiş olsa da hayat ona babasızlık acısını unutması için bir kız evlat bahşeder. Nitekim kader kızını elinden alacak ve ona bir de evlat acısıyla şu şiiri yazdıracaktır:

        Yazı yazar yahut resim yaparken

        Yine ellerini boyuyor musun?

         

        Dudağımdan öpen bir adın vardı,

        Ki hâlâ öpüyor, duyuyor musun?

         

        Kuzular uyandı, kuşlar uyandı

        Güller uyandı, sen uyuyor musun?

         

        “Daha pek erkendir, biraz büyüsün!”

        Diyorlardı… Söyle: Büyüyor musun?

        Bu güçlü şair sesin daha ziyade ahenk kazanıp cana kavuşmasında ilkin annesizliği, ardından karşılıksız kalan sevdaları; nihayetinde ise yitirdiği kızı olduğu kesin. Sözün tam da sonuna gelmişken şunu demeliyiz ki, kadın sevmek içindir, kadın Arif Nihat Asya gibi büyük şairlerin sanata tutundukları mühim bir damardır. Kadın şiirin ta kendisidir.

         


Türk Yurdu Nisan 2016
Türk Yurdu Nisan 2016
Nisan 2016 - Yıl 105 - Sayı 344

Basılı: 12 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele