İlk Dönem Türk Yurdu’nda Dış Türkler ve Türkçülük (1911-1918) IV. Bölüm

Nisan 2016 - Yıl 105 - Sayı 344

        İLK DÖNEM TÜRK YURDU'NDA DIŞ TÜRKLER VE TÜRKÇÜLÜK (1911-1918) IV. BÖLÜM

        I. Dünya Savaşı Başlarında Turancılık

        Osmanlı Devleti 14 Kasım 1914 tarihinde Alman ittifakının yanında, İtilaf Devletlerine karşı savaş ilan etti. İttihat ve Terakki Partisi, savaş ilanının ertesi günü şubelerine gönderdiği tebliğde; İtilaf devletlerinin, Osmanlı Devleti’ne karşı besledikleri kötü emeller anlatılarak  “Doğal müttefikimiz bizim her zaman düşmanımız olan Rusya ile savaşırken biz boş durabilir miyiz? Üçlü İtilaf için bir zafer, bizim ölüm fermanımız olmaz mı? Şimdi tüm enerjimizle bu tehlikeyi göğüslemeye çalışmazsak delilik olmaz mı, sorularının ardından şu görüşlere yer verilmiştir: “Dünya savaşında yalnız böyle bir felakete karşı kendimizi savunmak için yer almayacağız; bu aynı zamanda bizim için çok daha önemli olan milli ülkümüz için gereklidir. Millî ülkümüz bizi bir yandan Moskova’daki düşmanımızı yok ederek ırkımızın tüm dallarını içine alıp birleştirecek bir imparatorluğun doğal sınırlarını bulmaya yöneltir. Öte yandan dinsel ilkelerimiz bizi Müslüman dünyasını inanmayanların hâkimiyetinden kurtarmaya ve Hz. Muhammedin izinden gidenlere bağımsızlık vermeye yöneltmektedir. (...) Şimdi neden savaştığımızı biliyoruz. (...) Milletimiz, dinimiz ve millî ülkümüz için savaşıyoruz.” denilmiştir. (Jacob M. Landau, a.g.e. 1996, s. 209) Bu belgede, İttihat ve Terakki Partisi’nin, Türkçülük fikrini millî ülkü olarak kabul ettiği görülmektedir.

        Türk Yurdu dergisinde yayımlanan “Türk Yurdu” imzalı bir yazıda da “Osmanlı Devleti’nin bağımsızlığı ve bütünlüğünün korunması ve imparatorluk dışında kalan Müslümanların ve Türklerin esaretten kurtarılması için savaşa girildiği.” belirtilmiştir. Aynı yazıda, Harbiye Nazırı ve Başkomutan Vekili Enver Paşa’nın Meclis-i Mebusan’da yaptığı konuşmada. “Biz Allah’ın inayetiyle yalnız Osmanlı taç ve saltanatını muhafaza değil, bütün İslam dünyasının hukuk ve hayatını muhafaza ve istihlasa (kurtarmaya) muvaffak olacağız” dediği belirtilmiştir. (“Geçen Yıl: Siyaset ve Askerlik Yılı” Türk Yurdu, sayı: 129, 1 Mart 1917, s. 18)  

        Erdoğan Aydın’a göre; Osmanlı Devleti’nin savaşa sürüklenmesi, saldırıya uğrama korkusu veya savunma amaçlı değil, Almanya’nın işbirlikçisi hâline gelmiş iktidardaki yöneticilerin Turan’a ve Mısır’a hâkim büyük bir imparatorluk yaratma hayalinden kaynaklanmıştır. İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne hâkim olan Turancı ve Panislamcı ideoloji nedeniyle, Almanya dışında herhangi bir güçle ittifak yapılabilmesi imkânsızdı. Almanlarla birlik olunca, Rusya içinde, Müslüman âleminde ihtilaller çıkarılacak ve büyük neticelere ulaşılacaktı. Rusya’dan Turan, İngiltere’den Mısır geri alınacaktı. Savaş öncesi Osmanlı Genelkurmayı’ndaki Alman hâkimiyeti, Almanya dışında başka bir ülke ile ittifak yapmanın ne kadar zor olduğunu göstermekte idi. Almanlarla ittifak, savaşın başladığı 2 Ağustos’tan çok öncesinde fiili bir hal almıştı. Alman taraftarlığı, İttihatçı örgütlerde ve basında da hâkimdi. (Erdoğan Aydın. Osmanlı’nın Son Savaşı: Turan hayalinden Sevr’e. İstanbul, 1912, s.12, 331, 335)

        Sabit Dokuyan da benzer görüşleri ifade etmiştir: I. Dünya Savası öncesinde, Almanların Rusya’ya karşı desteklediği en önemli ideolojilerden birisi Turancılıktır. Enver, Talat ve Cemal paşalar, Osmanlı Devlet politikası olarak Turancılığı benimsemişler ve bu sayede yıkılan imparatorluğun yeniden kurulabileceğini düşünmüşlerdir. Enver Paşa kurduğu “Teşkilat-ı Mahsusa” adlı gizli örgütle, “I. Dünya Savaşı" sırasında Rusya topraklarında yaşayan Türk ve Müslüman halklar arasında propaganda çalışmaları sürdürmüştür. Almanlar ise, hem Rus gücünü zayıflatmak hem de bölgenin zenginliklerinden faydalanmak için “Turancılık” hareketini desteklemiştir. Enver Paşa’nın “Kafkaslar” üzerine askeri harekâtı yoğunlaştırması da “Turancı” hareketin bir parçası olmuştur. (Sabit Dokuyan. İkinci Dünya Savaşı Sırasında Türk –Alman İlişkileri ve Bu Sürece Milliyetçi-Turancı Görüşlerin Etkileri. Kayseri, 2009, s. 88)

        I. Dünya Savaşı, İttihatçıların ve tüm Türk dünyasının gözünde, hedeflenen “Büyük Türk Birliği” için atılmış önemli bir adım olarak görülmüştür. Bu nedenle Türkler arasında, Osmanlı Devleti’nin, Almanya ile yakınlaşması olumlu karşılanmıştır. (Mehmet Karakaş; “Türkçülük ve Türk Milliyetçiliği”, Doğu Batı Dergisi, sayı 38, 2006, s. 64–66) Yusuf Akçura’nın Türk Yurdu dergisinde yayımlanan yazısı da bu görüşü doğrulamaktadır. “Türkçüler, Birinci Dünya Savaşı’nı “ülkü savaşı” olarak görmüşler, bu savaşın esir Türklerin kurtuluşuna hizmet edeceğini düşünmüşlerdir. (A. Y. (Yusuf Akçura). “Geçen Yıl: 1330 Senesi” Türk Yurdu, sayı: 79, 18 Mart 1915, s.84-85)

        Dönemin İçişleri Bakanı Talat Paşa’ya göre, bu savaş, milli duyguların uyandırılmasını ve bu hissin halkın ruhunda yer almasını gerektiriyordu. (Talat Paşa’nın Hatıraları, İstanbul, 1958, s. 31)

        Ziya Gökalp’e göre fertler ve milletler, buhranlı zamanlarda keşfettikleri idealler vasıtasıyla kurtulurlar. Mefkûre (Ülkü), toplumda esas itibarıyla var olan bir gerçekliğin, toplumun galeyanlı dönemlerinde fertler tarafından algılanmasıdır. Gökalp, ülküyü; “toplumu dirilten, uyuşukları harekete geçiren, tembelleri çalışkan, bencilleri diğergam kılan (hayatını başkaları için adayan) bir güç kaynağı” olarak görüyordu. (Nevzat Kösoğlu. Türk Milliyetçiliği ve Osmanlı. İstanbul, 2000, s. 43)

        İttihat ve Terakki Partisi bakanlarından Cemal Paşa, Türkçülüğün, Birinci Dünya Savaşı’ndaki önemini Şam’da yaptığı bir konuşmasında şöyle ifade etmiştir: “Siz de pekala bilirsiniz ki, şimdiye kadar Osmanlı ülkesinin her bir köşesinde Bulgarlık, Rumluk Ermenilik akımları yok değildi. Şimdi buna Araplık akımı eklendi. Türk kendisini unutmuş, hatta milliyetini ağzına almaktan utanır olmuştu. Millet fikrinin kaybolması, son tahlilde kesin bir çöküşle neticelenebilirdi. Bundan ürken Türk gençliği takdir edilebilecek bir uyanışla ayağa kalkıp Türk’e Türklüğünü ve onun sınırsız erdemlerini anlatmak üzere milletçe cihat ilan etti. Şairler, hatipler ve edipler seslerini yükselttiler. İki-üç yıldır bu alanda çaba harcamaya başladılar. İşte bu akım, Osmanlı Hilafetinin kuvvetlenip toparlanmasına yardım etti! Nihayet şu anda gördüğünüz ordumuz meydana geldi.”  (Cemal Paşa. Hatırat (1913-1922), yay. haz. Ahmet Zeki İzgöer. İstanbul, 2012, s. 255)

        Türkçülüğün / Turancılığın bu dönemdeki itibarlı konumu sadece aydınları değil, siyasileri de etkisine almıştır. Fakat siyasiler nazarında; Turancılığın amaçtan ziyade, araç olarak görüldüğü söylenebilir. İngilizler karşısında İslamcılıktan yararlanıldığı gibi, Ruslara karşı da Turancılıktan yararlanılmaya çalışılmıştır. (İkbal Vurucu. Osmanlı’dan Türk Cumhuriyetlerinin Bağımsızlığına Kadar Türk Milliyetçilerinde Turancılık Algısı. Konya, 2009, s. 93)

        Atsız, 22 Şubat 1968 tarihli “Ötüken” dergisinin 3. sayısında yayımlanan “Turancılık Romantik Bir Hayal Değildir” başlıklı yazısında; Birinci Dünya Savaşı’nın “Turancılık” düşüncesiyle açıldığını iddia etmenin yanlış olduğunu; savaşı kazanmak için Turancılıktan da İslam Birliği düşüncesinden de istifade edilmek istendiğini belirtmiştir. (İkbal Vurucu, a.g.e., 2009, s. 141)

        Enver Paşa ve Turancılık

        İttihat ve Terakki Partisi’nin askeri kanadını oluşturan en güçlü isimlerinden Enver Paşa’nın, nasıl “Turan Devleti” fikrine sahip olduğunu anlamak için Ziya Şakir’in “Talat, Enver, Cemal Paşalar” adlı eserine göz atmakta yarar vardır: “Enver Paşa, Harbiye Nazırı olduktan sonra İttihat ve Terakki Genel Merkez Heyeti üyeleri iki gruba ayrılmıştı. Bir tarafta -başta Talat Bey olmak üzere- merkez-i umumi üyeleri ve Kara Kemal Bey’in dalkavukluğunu teşkil eden hamallar, kayıkçılar, esnaflar ve diğerlerinden oluşmuş bir kalabalık vardı. Diğer tarafta da delegeler, müfettişler, katib-i mesuller, büyük ve küçük rütbeli subaylar, hatta bir hayli aydın siviller, Enver Paşa’nın etrafına toplanmışlardı. Bunların önemli bir kısmı, Enver Paşa’nın resmi mevkii ve makamından ziyade onun şahsiyetine bağlı bulunuyorlardı. Vaktiyle “Hürriyetin Timsali” diye ad verdikleri bu kuvvetli şahsiyeti, şimdi de “Cemiyetin Timsali” yapmak istiyorlar, onu yükseltmek, yükseltmek, hatta hayallerinde canlandırdıkları “Turan İmparatorluğu”nun tahtına kadar çıkarmayı düşünüyorlardı. Şu vardı ki bunlar da herkesin bildiği dalkavuklardandı. Enver Paşa’nın etrafında toplananların içinde bir zümre dalkavuk ise, yalnız şahsi menfaatlerini temin edebilmek için diğer zümrenin düşündüklerini hararetle kabul ediyorlar, onu masal / efsane kahramanı arasına karıştırmaktan bile çekinmiyorlardı. (...) Fakat onun bir de zayıf tarafı vardı ki o da hayalperestliğiydi. Kahramanlığına bizzat kendisi de inanıyordu. Ve büyük işler için yaratıldığına kanaat ediyordu. (...) ‘Enver Paşa, Napolyon gibi kendisine büyük bir istikbal yapmak istiyordu.’ diyorlar. Gerçek olan bir şey varsa – o da Napolyon olmayı değil- ‘Turan İmparatoru’ olma hayalini kafasına zorla sokmuşlardı. Bu hayal çok cazipti. Ve o da –nihayetinde bir insan olduğu için- bu hayalin cazibesine kapılmıştı. Orduyu istediği gibi yenileyip, düzeltip, ıslah ederek eline alan Enver Paşa, her istediğini yaptıracak hâle gelmişti. Artık o bütün askeri fırkanın tek lideri olarak görülüyordu.” (Ziya Şakir (Soku). Talat, Enver, Cemal Paşalar, İstanbul, 2010, s. 125-130)

        Kazım Karabekir Paşa da Enver Paşa’nın çevresindeki dalkavuklar tarafından ilahlaştırıldığını ve Enver Paşa’nın da buna kendisinin inandığını söylemiştir: “İşte Enver Paşa’nın etrafında böyle bir ağ çevrildi. Dalkavuklar Enver’i mitolojik bir kahraman yapabilmek için bütün maziyi de hayâsızca yalanladılar. Ve ‘Enver’in Allah tarafından Türk milletine ihsan edilmiş dahi bir kahraman’ olduğuna halkı, hükümeti, padişahı ve hatta Enver’in kendisini de inandırdılar.” (Kazım Karabekir. Birinci Cihan Harbine Nasıl Girdik, Cilt: 2. İstanbul, 1995, s. 81)

        Karabekir, aynı kitabında Paşa’nın çevresindeki dalkavuklar ve bu dalkavukların telkinleri hakkında şunları söylemiştir: “Enver Paşa’nın etrafını her meslekten bir sürü dalkavuklar kuşatmıştı. Her gün Harbiye Nezaretinin salonu bunlarla dolardı. Benzeri görülmemiş bir dahi, bir cihangir diye Enver’i şişiren bu adamlar Mısır’ı Turan’ı bir an evvel fethetmeye ve O’nu İslam Birliği serabına sürüklemeye çalışırken, ordunun Başkomutanlık makamını bu dalkavukların şerrinden koruma görevini de kurmayları yüklenmişti.” (Kazım Karabekir, a.g.e. 1995, s. 182)

        Kazım Karabekir, Ziya Gökalp’ın Birinci Dünya Savaşı öncesi ve savaş esnasında yazdığı şiirlerden örnekler vererek; “Acaba Enver’in arzuları mı şiir oluyordu? Yoksa şiirlerle mi Enver’e ilhamlar yapılıyordu?” sorusunun ardından, o gün yaşananlar hakkında şu tespiti yapmıştır: “Bildiğim bir şey varsa şu iki hakikattir: 1- Bu hareketleri ilham edenler Almanlardı. 2- Yakından tanıdığım Enver de o zaman hepimiz gibi Turanı da Oğuz Hanı da henüz bu kadar etraflı bilmiyordu. Herkes gibi biz de bunları bu mütefekkir, şair ve yazarımızdan öğreniyorduk.” (Kazım Karabekir, a.g.e. 1995, s. 202) Karabekir’in bu tespitinden o güne kadar askerlerin ve siyasilerin Turan fikri hakkında ayrıntılı bilgi sahibi olmadıkları; bu fikrin, Osmanlı siyasilerine Almanlar ve Ziya Gökalp tarafından telkin edildiği anlaşılmaktadır.

        Enver Paşa’nın Turan fikrine yönelişinde Alman tesiri olduğuna dair başka görüşler de vardır. XX. yüzyıl başlarında İstanbul’da Alman Büyükelçiliği Propaganda Servisi Şefi olan Bama Malraux’un, Enver Paşa’nın akıl hocalarından olduğu söylenmiştir. (Andre Malraux. Turan Yolu. Çev. Sabahattin Eyuboğlu, İstanbul, 1965. s. 40) Andre Malraux’un babası Bama Malraux, Almanya’da doğmuş, Doğu dilleri üzerinde ihtisasını tamamlayıp 1908 yılında İstanbul Üniversitesinde felsefe dersleri vermiş; Trablusgarp Savaşında Enver Paşa ile birlikte Libya’da savaşmıştır. Malraux’un babasına göre Turancılık Enver’in kafasında doğmuş bir fikirdir. Enver Paşa, “İstanbul’da kurulacak saçma bir Cumhuriyet yerine başkenti Semerkant olacak bir imparatorluk kurmak” düşüncesindeydi. (Andre Malraux, a.g.e. 1965. s.15,30)

        Enver Paşa’nın Turancı yaklaşımı, Alman devleti tarafından da teşvik edilmişti. Alman Elçisi Von Wagenheim, Sadrazama gönderdiği 6 Ağustos 1914 tarihli gizli bir mektupta, bu tarihten dört gün önce İtilaf Devletleri arasında imzalanan gizli anlaşmaya gönderme yaparak “Almanya, Rusya’daki Müslüman unsurlarla temas sağlayabilmek amacıyla Türkiye’nin doğu sınırının düzenlenmesi için üzerine düşeni yerine getirir.” demiştir. Savaş başladıktan sonra da her alanda Türk-Alman birlikteliği devam etti. 1915 Ağustos’undan 1916 Mayıs ayına kadar faaliyet gösteren bir Türk-Alman Heyeti, Kabil (Afganistan)’e gitti ve ardından Erat ve Hayber gibi sınır bölgelerini ziyaret etti. Orada neredeyse savaşın bitimine kadar Osmanlı ve Pantürkçü propagandaya devam ettiler. Savaşın son yıllarına doğru bu propagandanın Rus Orta Asya’sı, Afganistan ve Türkistan boyunca yoğunlaştığı görülmektedir. (...) Landau, “Almanlar’ın Enver Paşa’ya Rusya’ya karşı savaşta, Osmanlı’nın kendileriyle birlikte olması durumunda Kafkasya ve Türkistan’ın kurtuluşunu sağlayacakları sözünü vermiş olmaları.” ihtimaline de işaret etmiştir. (Jacob M. Landau. Pantürkizm. İstanbul, 1999, s. 79-81)

        Türkiye’de Turancılık fikrinin yayılmasında, siyasi ve fütuhatçı hüviyete bürünmesinde, İttihat ve Terakki Partisi’nin askeri kanadının en güçlü ismi Enver Paşa’nın etkili olduğu genel kabul görmüştür. Enver Paşa’nın amacı, Almanya’nın yanında savaşarak kaybedilen toprakları geri kazanmak ve Orta Asya’yı da içine alan büyük Turan İmparatorluğunu kurmaktı. (Süleyman Kocabaş. Yakın Tarihimizin Büyük Sosyal Depremlerinden 1944 Türkçülük-Turancılık Olayı. İstanbul, 2008, s.11)

        Bir görüşe göre; Enver Paşa’nın ta gençlik yıllarından beri kafasında değişmeyen tek düşünce, Turancılık ve Pantürkçülük olmuştur. Daha sonra kafasında oluşturduğu bu düşünceler, asıl amacına ulaşmakta kullanılacak birer araç rolü üstlenmiştir. Bunların içerisinde Panislamcılık da vardır. Aslında Enver Paşa bir ümmetçidir, fakat onun Türkçülük yönü daha ağır basar. Weber’in ifade ettiği gibi “Diğer Genç Türkler gibi Enver Bey de güçlü bir Panislamcı idi. Ancak O’na göre diğer dindaşlar Türklerin egemen olduğu bir devletin bayrağı altında toplanmalıydı. Türkler yönetici olmak durumundaydı.” (Kenan Aksu. İngiliz Gizli Belgelerinde Enver Paşa. İstanbul, 2007, s. 112-113; Frank G. Weber. Eagles on the Crescent: Germany, Austria and the Diplomacy of the Turkish Alliance 1914-1918, Cornell University Press, London, 1970, s. 167))

        Bir başka görüşe göre; “Turancılık, Enver Paşa’nın hayali değil, bilhassa onun öz gerçeği idi.” Enver Paşa’nın öngördüğü devlet, aynı zamanda bütün Türkistan, Kafkasya Türkleriyle birlikte, Hint, Orta Doğu ve Kuzey Afrika Müslümanlarını da içine alacak bir Doğu Türk İmparatorluğudur. Sultan Galiyev’in büyük “Doğu Devleti” de Enver Paşa’da olduğu gibi, bütün İslam ve Türk dünyasını kuşatan “Sosyalist Turan Devleti”dir. (Erol Cihangir. “Turancılığın Tarihi ve Siyasi Unsurları Üzerine Bazı Mülahazalar”, Türk Yurdu, sayı: 139-140-141, Mart-Nisan-Mayıs 1999, s.124-125)

        Hüseyin Nihal Atsız’a göre; Enver Paşa’yı saf bir Turancı saymak yanlıştır. İttihatçılar hem Turancı hem de İslamcı idiler. Hem Kafkasya’yı hem de Mısır’ı almak istiyorlardı. Bundan başka zamansız Kafkas taarruzu, Turancılık düşüncesiyle değil, müttefikimiz Almanlar üzerindeki yükü hafifletmek amacıyla yapılmıştı. (Atsız. “Turancılık”, Ötüken, sayı: 6, 30 Nisan 1973)

        Aralık 1914’te Kafkasya Cephesinde Sarıkamış Harekâtına komuta eden ve 63.000 askerini kaybeden Enver Paşa’nın, Mersinli Cemal Paşa’ya “Turana giderken viran olduk” diyerek hatasını kabul ettiği rivayet edilmiş ise de Paşa, ölünceye kadar Turan fikrinden vazgeçmemiştir. (Süleyman Kocabaş, a.g.e. 2008, s.13)

        Enver Paşa ve Alman Elçiliği tarafından Afganistan ve Hindistan’da Turan fikri çerçevesinde incelemeler yapmak için görevlendirilen Malraux, bu seyahati esnasında Turan’ın bir hayal olduğunu ve gerçekleşmesinin çok zor olduğunu anlar. Onun gözünde Turan bitmiştir. Bu düşüncelerini Enver Paşa’ya söylediğinde, Enver Paşa; “Turan kendini bilmiyorsa, ona bu bilinci vermek bize düşer.” diyerek fikrinde ısrarcı olmuştur. (Andre Malraux, a.g.e. 1965. s. 40)

        Birinci Dünya Savaşı esnasında Turan’ı kurma girişimlerinde başarılı olamayan Enver Paşa, 1921 yılı sonbaharında Buhara civarına yerleşti ve “Büyük Devrimci Turan Orduları Kumandanı” imzasını kullandı. 4 Ağustos 1922’de cephede ölünceye kadar bu fikrinden vazgeçmedi. (Günay Göksu Özdoğan, a.g.e. 2001, s. 155)

        Enver Paşa hakkında bütün bu söylenen ve yazılanların aksini savunan görüşler de vardır. Aydemir’e göre; “Enver Paşa ne Türkçü ne de Turancıydı. O, hem Osmanlıcı hem İslamcıdır. Enver Paşa, Türk Ocağı gibi, Türkçü kuruluşlara maddi yardımda bulunmuştur. Ancak O, her şeyden önce Osmanlıcıydı.” (Ş. Süreyya Aydemir, a.g.e. 1971, s. 482)

        Murat Bardakçı da Enver Paşa’nın Turancı değil, İslamcı olduğu görüşündedir. Ona göre, “Enver Paşa’nın Türkçü ve Turancı çevrelerde sembol hâline getirilmesinin asıl sebebi Türkiye’de oynadığı siyasi ve askeri rol değil, hayatının son on ayında Türkistan’da giriştiği maceradır. Ama Paşa’nın Orta Asya’dan gönderdiği mektuplar okunduğunda, öyle zannedildiği gibi Turancı değil, tamamen İslamcı olduğu, Türkler ile beraber diğer bütün Müslüman milletleri içine alacak bir İslam imparatorluğunun hayalini kurduğu görülür. (...) Turan, Enver Paşa için bir hayal yahut hedef değil, sadece coğrafi bir bölgenin ismidir. Özel yahut askeri hiçbir yazısında Turan kavramı yoktur. Basmacıların arasında bulunduğu günlerde “Ulu Turan İhtilal Orduları Kumandanı ve Merkezler Merkezi Reisi Enver” diye attığı imzasında ve üzerinde “Turan İhtilal Ordusu” yazan mühürlerinde de geçen “Turan” sözü ile de hayalini değil, bulunduğu bölgeyi kastetmektedir.” (Murat Bardakçı. Enver. İstanbul, 2015, s. 20)

        Enver Paşa’nın hatıra ve mektuplarında Turancı ve Pantürkçü düşünceye sahip olduğuna ilişkin herhangi bir bilgi tespit edemedik. (Murat Bardakçı. Enver. İstanbul, 2015. M. Şükrü Hanioğlu. Kendi Mektuplarında Enver Paşa. İstanbul, 1989.) Ancak, Enver Paşa’nın Feriklik (Korgeneral) rütbesine terfi etmesi ile ilgili Türk Yurdu dergisinde çıkan haberde; “Türk Yurdu kendi teessüsünde de kıymetli yardımları sebk etmiş olan sevgili kumandanımızı tebrik ederken, bu müthiş harbi başarıyla sonuçlandırmasını samimiyetle temenni eyler.” denilmiştir. (“Enver Paşa Hazretlerinin Taltifi”. Türk Yurdu, sayı: 91, 9 Eylül 1915, s. 218) Bu haberde, Enver Paşa’nın 1911 yılında “bütün Türklük” fikrini savunan Türk Yurdu dergisinin kuruluşuna yardım ettiği açıkça bildirilmiştir. Bu durum, “İttihat ve Terakki Partisi yöneticileri ve Enver Paşa’nın; İslami unsurların ve İslami değerlerin üstün olduğu Osmanlı toplumunda, Türkçülük fikirlerini açıktan beyan etmekten çekindikleri.”, “İslam Birliği” derken, aynı zamanda “Türk Birliği”ni kastettikleri söylenebilir. O dönemde, Rusya sınırları içinde yaşayan Türklerin de kendilerini, kurdukları “Müslüman” örgütlerle ifade ettiklerini de unutmamak gerekir.

        Birinci Dünya Savaşı boyunca tartışılan Turancılık, sadece Ziya Gökalp’ın şiir ve yazıları ile Enver Paşa’nın ihtirasına bağlanamaz. Turancılık, o günün şartlarında dış Türkleri Osmanlı’ya, Osmanlı Türklerini de dış Türklere bağlayan yeni bir umut köprüsü olmuştu. Bu ülkü, İttihat ve Terakki yöneticileri ve aydınlar tarafından da benimsenmişti. Ve İttihat Terakki iktidarı vasıtasıyla –üstü kapalı- bir devlet politikasına dönüşmüştü. Osmanlı Devleti’nin Almanya ile birlikte savaşa girmesi siyasi Turancılık söylemlerini arttırmıştı. Almanya’nın gelişen ekonomik ve teknolojik gücü ile birleşen Türk gücünün; Rusya’daki esir Türkleri kurtarıp Türk Birliğinin kurulacağına; İngiliz, Fransız ve İtalyan işgalindeki Mısır, Cezayir, Tunus ve Libya’nın tekrar Osmanlı topraklarına katılacağına herkes inanmıştı veya inandırılmıştı. Bu durum, toplumda da Turancılık fikrine ilgiyi artırmış, gazete ve dergilerde yazılar yazılmış, kitaplar yayımlanmıştı.

         “Tekin” Takma Adlı Yazarın “Turan” Kitabına Göre Turancılık

        1914 yılında Turancılık hakkında yayımlanan kitaplardan en çok dikkat çekeni, 1914 yılının sonlarında yazarı “Tekin” müstear adıyla Türk Yurdu Kütüphanesi tarafından yayımlanan “Turan” adlı kitaptır. 143 sayfadan oluşan Turan kitabı, irredantist Turancılık eğilimlerinin adeta manifestosu niteliğindedir. Kitabın yazarı hakkında tereddütler vardır. Ali Birinci ve Necati Gültepe, Turan kitabı yazarının Ahmet Ferit Tek (Ali Birinci. Matbuat Âleminde Birkaç Adım. İstanbul, 1992, s. 17-22; Necati Gültepe. Turan: Turancılık Tarihinin Kaynakları. İstanbul, 1999); Jacob M. Landau ve birçok yazar ise, Tekinalp (Moiz Kohen) olduğu görüşündedir. Türk Yurdu’nun 4 Şubat 1915 tarihli 77. sayısında, “Yeni Eserler” başlıklı haberde; “Tekin” müstear adı altında gizlenen “Turan” yazarının, “Osmanlı Türk yazar ve hatipleri arasında şayan-ı dikkat bir mevki işgal etmiş olan bir zat” olduğu belirtilmiştir. (s. 60-61) Kitabın basım tarihi 1330 (1914) olmasına rağmen, ancak 1915 yılının başında okuyucu ile buluştuğu söylenebilir.

        “Turan” kitabının yazarına göre; “Turan, bir tarihi tabir değil, bir hakikat-i ırkiyedir. Çünkü Türklük yaşayan bir milliyettir. Millet nedir? Millet, aynı köke, aynı geçmişe, aynı tarihe sahip olan bir heyet mi demektir? Öyle ise, Türk odur. Millet, aynı töre ve geleneğe tabi, aynı sosyal kurumlara sahip, hatta aynı dine bağlı, bir topluluk mu demektir? Öyle ise, Türk odur. Millet, aynı dil ile konuşur, aynı edebiyat ile yaşar, aynı duygu ile titrer, aynı ülkü arkasından koşar, aynı soydan gelmiş bir topluluk mudur? Öyle ise, Türk odur. Millet bir babanın, bir ananın öz çocukları mı demektir? Eğer öyle ise, Türk odur. Ve bunun için Türk yaşayacak ve bir gün, Turan, ebedi ve mukaddes Turan doğacaktır.” (s. 9-10)

        “Turan” kitabında, “bugün Turan yok” diyen yazar, Türk milleti var olduğu müddetçe “Turan’ın doğacağını ve yaşayacağını.” belirtmiştir. (s. 65) Turan coğrafyasının dağlarını, ovalarını, yaylalarını, akarsularını, göllerini, denizlerini, bitki örtüsünü, iklimini, şehirleri, ekonomi, sanayi ve ticari yapısını, kara, deniz ve demiryollarını anlatan yazara göre, “Turan, kışın yeşile, yazın sarıya bürünen bir vatandır.” (s. 93) Yazar Turan’ı, “Küçük Turan” ve “Büyük Turan” olmak üzere iki merhalede ele almıştır. “Küçük Turan” tabirinden yalnız Türklüğün bir şubesini – Mançu, Moğol, Fin hariç kalmak üzere – Türk kısmını ihtiva eden bir Türk vatanıdır.Büyük Turan, Avrupa ve Asya’ya yayılmış birleşik ve dağınık bütün Türklerin –Manço, Moğol, Fin ve Türk hepsinin- memleketlerini içeren bir büyük vatan”dır. Bunun hududunu zaten Cengiz tayin etmiştir. Bu hudut Türk sesinin aksettiği yerlere kadar uzanır: Japon sularından Norveç dağlarına, Buzlu Denizden Tibet Yaylasına! Pekin’den Viyana surlarına kadar! Bay Gölden İstanbul’a Gözenur Gölden Kazan’a! İşte Büyük Turan. Yazara göre; “Turan doğacak, büyüyecek ve bir gün Türklüğün dört şubesi – Mançu, Moğol, Fin ve Türk – bütün öz evlatlarını sinesinde toplayarak Hanbalık’dan Sultan Balığa (Pekin’den İstanbul’a) uzanacak, hatta belki bağımsız olarak Japonya ile de uyuşulacak bu, bize yakın kardeş milletle de birleşilecektir. (s. 115-116) Yeni Turan demek, evvela bir Küçük Turan olacak Bay Gölden, Güzel Denize (Adalar Denizine), 10.800.000 kilometrekare toprak ve 43 milyon nüfus. (Büyük Turan olursa 25.300.000 veya 26.800.000 kilometrekarelik arazi, 56 veya 63 milyon nüfus); (s. 127) İstanbul, bu Altın Yurt’un başkenti olacak ve “Yeni Turan” Anadolu’nun on katı büyüklüğünde bir alana yayılacaktı.” Yazara göre, “Turan esirlere de, bağımsızlara da lazımdır. Turan, Çin ve Rus çizmesi altında kurtarılmayı beklemektedir. “Turan yaşıyor, fakat Çinli pençesi ve Rus çizmesi altında yaşıyor. Turan esir ve mahkum. Turan hakir ve mazlum. Onu bu halde bırakmak Türklük için büyük zillettir. Türk’ün en birinci vazifesi, Turanın imdadına koşmak ve onu kurtarmaktır. Türk şahsiyetleri, Türk cemiyetleri, Türk devletleri, hep bu vazife ile mükelleftirler.” (s. 136) Rus ve Çin saldırısını durdurmanın yolu, Turanlıları millî vicdan zırhı ile donatmaktır. Yazar, bunun vasıtaları nedir, sorusuna; Bunları, hemen kurulması gereken Turan Cemiyeti düşünecektir. Yazara göre, Turan cemiyetinin görevi: “Turanlıya millî hüviyetini öğretmek ve kendisini muhafaza yolunu göstermek olmalıdır. Bu da tarihi, dinî, edebî ve fenni neşriyat ile kabildir. Turan Cemiyeti, tesis edeceği vasıtalarla Turan muhabbetini, Turan ilim ve terbiyesini Türklüğün dört köşesine yaymaya, Turan’ı bu ateş ile tutuşturmaya çalışmalıdır. Ateş ile demir ile!” (s. 142-143) Ergenekon destanına atıf yapan yazar, ateş ve demirin önemini bir kez daha vurgulamıştır. Ona göre, “Ateş ve demir, işte Türkleri bundan üç bin sene evvel ilk esaretten kurtaran kuvvet! Bu kuvvet, bugün de Türklüğü son esaretten kurtaracak ve Turan ancak bu yolda ‘bir elde kılıç, bir elde çırağ’ fetih olunacaktır.” (Tekin. Turan, 1330, s. 65,93,115-116,127,136,142-143)

         “Tekin” takma adı ile yazılan “Turan” kitabı hakkında birkaç söz söylemek gerekirse; kitapta, Turan coğrafyasındaki dağlar, ovalar, göller, ırmaklar hakkında çok ayrıntılı bilgi verilmiştir. Ancak, insan unsuru üzerinde yeterince durulmamıştır. Turan coğrafyasında yaşayan halkların tarihleri, dilleri, yaşadıkları bölgeler, yaşam tarzları, geçim kaynakları, Turan fikrine yaklaşımları hakkında hiç bilgi yoktur. Kitapta verilen nüfus bilgileri de çok yetersizdir. Turanın nasıl kurulacağı konusunda, ortaya ciddi bir öneri konulmamıştır. Rus ve Çin saldırılarının durdurulması için, “Turanlıların millî vicdan zırhı ile donatılması” önerilmiş; ancak bu görev, henüz kurulması düşünülen ve hiçbir yaptırım gücü olmayan Turan Cemiyeti’ne verilmiştir. Kitapta herhangi bir haritaya da yer verilmemiştir. Bu kitap, aynı yıllarda İngiliz Gizli Servisi tarafından hazırlanıp yayımlanan A Manual on the Turanians and Turanism adlı eser ile mukayese edildiğinde; Turan kitabının bilimsellikten uzak, hamasi duygularla yazıldığı daha iyi anlaşılmaktadır. (Bkz. İngiliz Gizli Servisi M15’e Göre Turanlılar ve Pan-Turanizm / çevirenler: Gonca Bayraktar – Şenol Durgun. İstanbul, 1999)

        Moiz Kohen (Tekinalp)’in Turancılık Anlayışı

        1914 yılında yayımlanan kitaplardan biri de Moiz Kohen’in, “Türkler Bu Muharebede Ne Kazanabilirler? Büyük Türklük En Meşhur Türkçülerin Mütaalatı” adlı kitabıdır. 63 sayfalık bu eser, Türk Yurdu Kütüphanesi tarafından yayımlanmıştır. Moiz Kohen (Tekinalp), eserin önsözünde; bütün Türklerin birleşmesinin Türklüğün yükselmesi için çok gerekli olduğunu söylemiştir. Türklerin ülküsü ne olmalıdır, sorusuna; “Bütün yeni milletlerin mefkûreleri ve milletlerin mefkûresine tercüman olmaktan başka hiçbir gaye takip edemeyen hükümetlerin siyasetleri dahi memleket haricinde bulunan milletdaşlarını (soydaşlarını) icabına göre esaretten veya manen gafletten kurtarmaktan ibaret olmuştur. Fikrimizce intibaha gelen (uyanan) Türklerin dahi bundan başka mefkûreleri olamaz. Osmanlı Türkleri diğer esaret altındaki Türkleri uyarmaya ve kurtarmaya çalışmalıdır.” sözleri ile cevap vermiştir. (s. 26-27) Moiz Kohen, irredantizmi savunan nadir Türkçülerden biridir. Ona göre irredenta Türkler için politik ve sosyal bir gerekliliktir. Türk İrredentası başlığı altında; “Türk irredentası yerine göre maddi, yerine göre manevi olabilir. Türkler için irredenta bir ihtiyaçtır. Türkiye araziye değil, dimağlara, nüfusa muhtaçtır. Osmanlı Türkleriyle sair Türkler yekdiğerinden vazgeçemezler.” demiştir. (s. 26) Yazar ayrıca, Azerbaycan, İran, Kuzey ve Kafkasya Türkleri hakkında görüşlerini bildirmiştir. (s. 33-45) Moiz Kohen, I. Dünya Savaşı sonunda Türk dünyası hakkındaki beklentisini şöyle ifade etmiştir: “Osmanlı ordusu, umduğumuz gibi savaşta Rusya’yı yenerse; hiç şüphesiz ki 30-40 milyon Türk, tam bağımsızlığa kavuşacak ve o vakit Osmanlı Türkleriyle birlikte 50 milyona ulaşacak olan bağımsız Türk milleti, kısa bir sürede yeni bir millî medeniyet vücuda getireceklerdir.” (s. 45-46)

        Söz konusu kitabın sonunda; Mehmet Emin Yurdakul, Köprülüzade Mehmet Fuat, Aka Gündüz, Ömer Seyfeddin, Doktor Abdullah Cevdet ve Ziya Gökalp’ın; “Türk Birliği” ve “Turan” hakkındaki görüşleri de yer almıştır. (s.47-62) Mehmet Emin, bu kitapta yayımlanmak üzere “Irkın Türküsü” adlı şiirini göndermiştir.  (s. 47-48)

        Köprülüzade Mehmet Fuat, “Rumeli’den Çin sınırlarına, Sibirya içlerine kadar uzanan, milyonlarca adam aynı kıbleye yönelip, aynı dil ile konuştukça, ‘Türk Birliği’ fiilen mevcut demektir.” demiştir. (s.49-50)

        Aka Gündüz, bu kitabın bir Türk tarafından yazılmasını ne kadar çok arzu ederdim diye başladığı yazısında; “Kohen’in bu kitapla, hem büyük Türklüğe ve hem dilsiz ve kalemsiz Türk yazıcılarına bir ders verdiğini” söylemiştir. (s. 50)

        Ömer Seyfeddin, “Türklerin iktisadi mefkûresi Hint ve Çin yollarına sahip olmaktır. Hint yolu elimizdedir. Çin yolu henüz esir. Ne vakit eskisi gibi Çin yoluna da hâkim olursak Türk milleti toplanmış ve dünyadaki hayatı ve mukaddes vazifesini ifaya başlamış sayılır” demiştir. (s. 51)

        Dr. Abdullah Cevdet, Türkçülük önderlerini eleştirdiği yazısında; Ziya Gökalp’ın şiirini;

         “Vatan ne Türkiye’dir bizlere ne Türkistan

        Vatan büyük ve müebbed bir ülkedir İRFAN”

        olarak değiştirmiş ve “irfan”ın önemine dikkat çekmiştir. İsim vermeden bazı Türkçülerin ahlakı bozduğu gerekçesiyle ticarete ve medeniyete karşı çıkmalarını eleştirmiştir. İrfanın geliştirilmesi ve İstanbul başta olmak üzere Türkiye’nin kalkınması için çalışılması gerektiğini; “Ana memleket (İstanbul ve Türkiye) bir güneş olsun, bir nur ve kuvvet kaynağı olsun.” temennisinde bulunmuştur.

        Ziya Gökalp, bu kitap için yazdığı yazıda; Turan hayali bir vatan değildir. Asya’da biri birine bitişik olarak yayılmış olan Türk illeri Osmanlı Türkü’nün sancağı altında toplanarak büyük bir hakanlık teşkil edecekler, işte Turan bu büyük Türklüğün vatanıdır. Turan Türk milletinin vicdanından doğmuş realiteye dayanan bir mefkûredir.” demiştir. (s. 61-62)

        Tekinalp, Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı’na girmesinden sonra yazdığı Türkismus und Pantürkismus adlı eserinde; Pantürkizm’in amacına ulaşmasında en büyük engel olarak gördüğü Slav tehlikesinin, Almanya için de büyük bir engel oluşturduğuna dikkat çekmiştir. Tarihte Almanlarla Türklerin, Rusya’ya karşı verdikleri savaşlara değinen Tekinalp, İngiltere ve Fransa’nın da Türkiye’nin parçalanmasında Rusya ile uyum içinde çalıştıklarına işaret ederek, bundan tarihi Türk-Alman işbirliğinin doğduğunu belirtmiştir. Tekinalp, Pantürkizm ve Pancermenizm arasında samimi bir işbirliği olduğunu, savaş bitse bile Slav tehlikesinin devam edeceğini, bu tehlike ortadan kalkıncaya kadar Türk-Alman işbirliğinin devam edeceğini söylemiştir. Alman kamuoyunu etkilemek için Almanca yayımlanan bu eser, daha sonra İngiliz İstihbaratı tarafından İngilizce olarak da yayımlanmıştır. (Yusuf Sarınay, a.g.e. 2005, s.208)

        Ömer Seyfeddin’e Göre Türkçülük ve Turancılık

        1914 yılında Ömer Seyfettin tarafından kaleme alınan ve “Tarhan” müstear adıyla yayımlanan Millî Tecrübelerden Çıkarılmış Ameli Siyaset adlı eserde; Türk Birliği ve İslam Birliği fikirleri işlenmiştir. Turan teriminden söz edilmeyen bu eserde, Türklerin millî ülküsü; “Terakki edip, kuvvetlenip kan kardeşlerini kurtarmak ve nihayet “İttihad-ı İslam”ı yani İslam beynelmileliyetini vücuda getirip Müslümanları Hristiyan milletlere karşı müdafaa etmektir.” şeklinde açıklanmıştır. (s. 15-16) Ömer Seyfeddin’e göre; Türk ve Arap’ın ülküsü birdir. Türk’ün ülküsü, doğuya doğru gitmek Asya’yı kurtarmaktır. Arap’ın ülküsü, batıya doğru gitmek Afrika’yı kurtarmaktır. Asya’daki ve Afrika’daki esir İslam dünyasını ancak bu iki kardeş ve dindaş kurtaracaktır. (s. 30) Aynı eserde, İttihat ve Terakki Partisi’nin, Türklerin partisi olduğu ve Türklüğün yükseltilmesi için çalıştığı belirtilmiştir. (Tarhan. Milli Tecrübelerden Çıkarılmış Ameli Siyaset. İstanbul, 1330, 15-16, 27-28, 30)

        Ömer Seyfettin’in 1914 yılında Türk Yurdu Kütüphanesi tarafından yayımlanan Yarınki Turan Devleti adlı eserinin ön dış ve ön iç kapağında “Bir devletin tabii hudutları, dağlar ve ırmaklar değildir. İstinat ettiği milliyetin lisanı ve dinîsınırlarıdır.” sözü; ön iç kapağın arkasında ise;

         “Moskofun ülkesi viran olacak

        Türkiye büyüyüp Turan olacak!” mısraları yer almıştır.

        Ömer Seyfettin, 1914 yılında yayımlanan Yarınki Turan Devleti adlı kitapçıkta; Bugün milletlerde ırk esası aramak “Elkimya” ile meşgul olmaktan ziyade gülünçtür.” diyerek milleti şöyle tarif etmiştir: “Millet: Bir lisan konuşan, bir din, bir terbiye, bir maarifle birbirine bağlı insanların mevcududur. Bir milleti siyasi hudutlar asla ayıramaz. Ömer Seyfettin’e göre “Türk” derken ırk ve kan yönlerini fazla araştırmaya gerek yoktur. “Bir ferdin Türk olmak için Türkçe konuşması, Müslüman olması, Türk terbiye ve örfünün içinde yaşaması yeterlidir ve Anadolu’da Türkçe konuşan on dört, on beş milyon Müslüman vardır ki hepsi Türk’tür.” Ömer Seyfettin. Türklük Üzerine Yazılar /yay. Haz. Muzaffer Uyguner, Ankara, 2002, s. 70, 72)

        Ömer Seyfeddin, Türklerin ülküsünü: “Asya’da birbirine bitişik olarak yayılmış olan Türk illerini Osmanlı bayrağının gölgesine toplayarak büyük ve kuvvetli bir “İlhanlık” teşkil etmek” olarak tanımlamıştır. Ömer Seyfettin, dünyadaki yetmiş milyonluk Türk milletinin zekâ, tarih, şan ve şeref bakımından diğer milletlerden daha üstün olduğunu; bundan dolayı Rus ve Çin gibi iki medeniyetsiz devletin esiri olmasının mümkün olmadığını söylemiştir. Ömer Seyfeddin, bu savaşın bir din savaşı olduğunu söylemiş, “Üçlü İtilafa karşı açtığımız bu savaşı kazanırsak; ‘Irak’ı, Mısır’ı, Hindistan’ı İngilizlerin; Tunus’u, Fas’ı, Cezayir’i Fransızların kahrından kurtaracağız. (...) Evvela Rusların zulmü altındaki yıllardan beri dil ve din kardeşlerimiz olan Türkleri kurtararak siyasi hududumuzun içine alacağız. Ruslardan ilk hamlede Kafkasya’yı zapt edip, yavaş yavaş anavatanımız olan Türkistan’a yürümeye başlayacağız. (...) Dünyada artık esir Türk olmayacak. Turan’daki yabancı Rus ve Çin memurları kovulacak. (...)  Ve bir gün – bu mukaddes gün o kadar yakın ki – Orta Asya, Türkistan ve Cenubi Sibirya, Pamir de bizim siyasi hudutlarımız içine girince Garp Türklerinin hükümeti artık Osmanlılıktan tamamıyla çıkıp hakiki ve büyük bir Türk ve Müslüman Hükümeti, bir Turan devleti olacaktır. Osmanlıların hakanı ve bütün Müslümanların halifesi olan zat, bütün arz üzerindeki Türklere hükmettiği vakit, hakanlıktan çıkacak, hakanlar hakanı yani, ‘İlhan’ namını alacaktır” demiştir. Ömer Seyfettin’e göre İstanbul, Erzurum, Tebriz, Merv, Buhara, Karakurum ve Pekin arasında ekonomik ve kültürel ilişkilerin gelişmesi sonucunda büyük Türk medeniyeti kurulmuş olacaktır. (Ömer Seyfettin, a.g.e. 2002, s.71,74-77)

        Nimet Akdes Kurat “Rusya ve Türkiye” adlı eserinde, Türkiye’nin Turan siyasetine farklı bir yorum getirmiştir. Kurat’a göre, Türkiye’nin “Turancılık” siyaseti dendiği zaman daima şu husus göz önünde tutulmalıdır: Enver ve Talat Paşalar (ve diğer Turancılar), Türkiye’nin Brest-Litovsk Barışı ile tespit edilen, daha doğrusu 4 Haziran 1918’de Batum’da Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan ile akdedilen sınırın ötesinde herhangi bir arazi ilhakını tasarlamış değillerdi. Ancak Kafkaslarda ve mümkün ise daha ötelerde Türkiye ile bağlı veya Türkiye’nin himayesinde bağımsız İslam-Türk devletleri kurulması isteniyordu. Bilhassa Kafkaslarda büyük bir “İslam Devleti” meydana getirilirse, böyle bir devlet Türkiye ile Rusya arasında bir tampon vazifesini görecek ve Türkiye, Rus tehlikesinden korunmuş olacaktı. Bu suretle Türk devleti ricali ve askerlerinin “Turancılıkları” aslında bir fütuhat değil, Türkiye’nin Rusya’dan korunması amacını taşımakta idi. (Nimet Akdes Kurat. Rusya ve Türkiye, Ankara, 1990, s.508)

        Nimet Akdes Kurat’ın bu yorumunu göz ardı etmek, Turancılık hakkında bunca yazılan çizilen şeyleri de yok saymak mümkün değildir. İttihat ve Terakki Partisinin savaşın başlangıcında teşkilatlara gönderdiği tebliği nasıl yorumlamak gerekir? Sadece kamuoyu oluşturmak için mi bu ifadeler kullanıldı? Yoksa gerçekten bütün Türklerin, Müslümanların birleştiği bir “Turan Devleti” veya “İslam Birliği” mi hedeflenmişti? Daha kötüsü Almanların işini kolaylaştırmak için, boş yere Türk kanı mı akıtılmıştı? Başta Enver Paşa olmak üzere, İttihat Terakki yöneticilerinin hayalci ve maceracı kişiliğe sahip oldukları, gerçekle yüzleşmekten hoşlanmadıkları bilinmektedir. Osmanlı Devleti’ni yönetenlerin, 1914’lerde başlattıkları ve kamuoyu ile açıktan paylaşmadıkları hayal (Turan ve İslam Birliği) yolculuğu, 1918’de hüsranla sonuçlanmıştı. Bu da onların gerçekleri anlaması için yeterli olmamış; Enver, Talat ve Cemal paşalar ölünceye kadar olmadık hayaller peşinde koşmaya devam etmişlerdir.

        Devam edecek


Türk Yurdu Nisan 2016
Türk Yurdu Nisan 2016
Nisan 2016 - Yıl 105 - Sayı 344

Basılı: 12 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele