“Gül”, Aşkın Mihrâbıdır

Nisan 2016 - Yıl 105 - Sayı 344

        “GÜL”, AŞKIN MİHRÂBIDIR

         

         

         “Kutlu Doğum Haftası” ve  “20 Nisan ‘Gül’ Günü”nün

        gönüllerimizi gül-efşân güzelliklerle âbâd eylemesi niyâzıyla…

         

        Başkaları gülü bir çiçek diye sever belki de... Ama biz, gülü “Gül” olduğu için severiz. Bizim için; gül sevgilidir, gül güzelliktir, gül coşkudur. Gül, esmânın eşyâya tecellîsinin esrârıdır. Gül aşktır, gül sevinçtir, gül bahar muştusudur. Gül, ezelle ebed arasındaki bütün zamanların “En Güzeli”nden yansımalar taşıdığı için güzeldir. Ve katmer gül; rengini şehit kanından, kokusunu Efendimiz(s.a.v.)’in mübârek teninden aldığı için çiçekler sultânıdır. Bu sebeple olsa gerek; “Gül” kokusuyla kendimizden geçeriz, gideriz bir başka âleme... Yol buluruz Mâverâ’ya... Biz; güle, gülistanda açan katmer güllere, “Peygamberlik Gülzârının Eşsiz Gülü”nün remzi olduğu için vurgunuz. Gülü her kokladığımızda salâvât getiririz, O’nun terinin kokusundan bir zerreyi teneffüs ettiğimizden...

        “Gül”ü târife ne hâcet; “Gül”, Sevdâyı Muhammedî’dir. “Gül”ün sevdâsı kalbimizin hafî tepelerinde, ahfâ zirvelerinde sancak açmıştır. Ve bizler, gönlü gülşen olan insanlara meftûn oluruz, “Kâinâtın Solmayan Gülü”nün aşkıyla... Gün gelir, gözyaşıyla gül sularız. Bir gül için bin dikene su veririz; biliriz ki, güllerin içinde diken yoktur, dikenler içinde gül vardır…  

         O, aşkımızın mihrâbındaki “Gül...” O, “Âlemlere rahmet[1] olarak gönderilen Son Resûl... O, çöl sıcağındaki bir Kevser şelâlesi... O, teşrîfiyle kâinâtı aydınlatan ve bütün insanlığa ışık bahşeden sonsuz bir nur şûlesi... Gündüzleri dünyayı ışıtan güneş ve geceleri gökyüzünde çiçek çiçek açan yıldızlar O’nun sönmeyen ışığının en mütevâzı kandilleridir. Serâ da, süreyyâ da O’nun nûruyla aydınlanır. O’nun sünneti bir hidâyet, O’nun sîreti bir amaç, O’nun sûreti gönüllere ülfet ve nîmet veren bir âb-ı hayat... Ruhumuz O’na âşık... O, gül mushaflı sevdâmızın sembolü... O, on sekiz bin âlemin emsâli olmayan  “Gül”ü...

        Dîvân şâirimiz Fuzûlî, Su Kasîdesi’nde:

        “Suya versün bağbân gülzârı zahmet çekmesün,

        Bir gül açılmaz yüzün tek verse min gülzâre su.”[2]

        (Bahçıvan, gül bahçesini sele vermek için boşuna yorulmasın;

        Çünkü bin gül bahçesine su verse de Senin yüzün gibi bir gül açılmaz.)

        diye O “Gül”ün dünyaya bir kere geleceğini, bahçıvanın bin gül bahçesini sulayıp sele verse dahi O’nun yüzü gibi bir gül açılmayacağını en lâtif bir biçimde ifâde ediyor.

        Lâkin, O “Gül”ün sevdâsını kelimelerle anlatmak, dizelerle vasfeylemek ne mümkün... O, “Âlemlere rahmet” olarak gönderilen ve “Levlâke levlâk lemâ halâktü’l-eflâk.”[3] (Sen olmasaydın kâinatı yaratmazdım.) sırrının muhâtabı olan hayat güftesi... O, tebessümünden Cennetler yaratılan mutluluk bestesi... O, bütün çağların önünü aydınlatarak Âdemoğlunu karanlıktan kurtaran, yaratılmışların en yücesi... O, Rabbimiz’in terbiyesiyle yetişmiş bir ahlâk âbidesi... O, Çâresizlerin Çâresi... O, Kimsesizlerin Kimsesi... O, hurma kütüğünün bile hasretinden inlediği bir ülfet çeşmesi... O, mükemmel bir âile reisi... O, vefânın zirvesi... O, insanların en sabırlısı, en müsâmahalısı, en azimlisi, en kararlısı... O, yiğitlik ve cömertlik timsâli... O, her güzelliğin numûne-i imtisâli... O, Efendiler Efendisi... O, Allah’ın müjdesi... O, insanlığın müjdecisi... O, hem “Halîl” hem “Habîb”, hem “Sıddık” hem “Emîn...” O, sevgi tohumları atıp, kardeşlik duyguları yeşerten; toprağa yağmur, karanlığa nur, beşeriyete gurur ve gönlümüze sürûr olan Sevgililer Sevgilisi... O’nda toplanmıştır bütün güzellikler… O’nda cem olmuştur cümle özellikler... O, hep “Ümmetî!.. Ümmetî!..”[4] diyen, nefsim demeyen Hâtem-ül Enbiyâ tâcının sâhibi... O, Sidretü’l Müntehâ’nın misâfiri... O, kusursuz bir komutan... O, Gâye İnsan... O, Mahşer günündeki tek sığınak... O, kırık gönüllerin mîmârı... O, Hakk’a giden yolun rahmet kapısı... O,  İslâmı bütünüyle hayatında billûrlaştıran, bizâtihî İslâm’ın kendisi olan Habîb-i Kibriyâ... O, Hakk’ın nûrunu bütün cihâna yayarak tebliğini tamamlayan Nebîler Nebîsi... O, Tek Lider, Tek Önder, Tek Rehber... Âşıklar O’nun için yanar... Sâdıklar O’nun için ağlar... Rüzgâr O’nun yâdıyla eser... Bülbüller O’nun kokusunun olmadığı yerlerde susar... O’nun izinden gitmeyen saâdet bulamaz... O’nun nûruna pervâne olmayan Mahşer’de kurtulamaz...

        O, İlâhî nizâmın nâmütenâhî güzelliğini bahşetti gönüllerimize... O, ruhlarımıza üflediği sonsuzluk aşkıyla hilkatin esrârını öğretti bize... O’nsuz ne farkı vardı gündüzlerin geceden. O’na gelen vahiyle aydınlandık, karanlık her düşünceden… O olmasaydı, sonsuzluk iklimine ulaşamazdık. O olmasaydı, dünyadaki bu sarp yokuşları asla aşamazdık. O’nunla kalbimize nur olup, doldu ilhâm... O’nunla ışık buldu; gece, gündüz ve akşam... O’nsuz baharlar kıştı... O’nsuz insanlık, öksüz ve yetim kalmıştı...

        Kâinâtta mütecellî olan Esmâ-i İlâhîye, Cenâb-ı Allah’ın ihsânıyla şahsında en mükemmel biçimde tebellür edip, en mücellâ keyfiyetiyle temsil eden Gâye İnsan O’dur. O’nun her kelâmı hakla bâtılı ayıran bir kıstas; O’nun her hükmü şaşmaz bir adâlettir. O’nun hayatı, tebliğini temsille geçmiş ve cihâna en iyi tebliğin temsil olduğunu göstermiştir.

        O, ıstıraptan çatlamış dudaklara merhem, kuraklıktan çoraklaşmış gönüllere zemzem, insanlığını kaybetmiş ruhlara erdem ve alev alev yanan sînelere bir meltem gibi serinlik vererek bizlere cennet-âsâ baharlar ikrâm eder. O’nun gelişi gecelerin ebedî bir gündüze dönüşüdür. O, ümmetini küfrün yakıcı sıcağından îmanın âsûde ve serin iklimine kavuşturmuş, karanlıklar içinde kaybolan insanlığı İslâm’ın nûruyla buluşturmuştur.

        Uykuda bile uyanık kalmanın keyfiyetine vâsıl olan gönül erleri, nûrânî ışıltıların semâvî izdüşümlerini O’na teslîmiyette bulurlar… Muhakkak ki, semâ ile arz arasında meydana gelecek bir kutlu buluşma, O “Gül”ün ahlâkıyla şekillenen bir iklimde gerçekleşir. O “Gül”ün nâmütenâhî güzelliği kalplere yansıdığında gecesi olmayan bir gündüz tecellî edip, gönüllerde gül tomurcuklarının açılmasına vesîle olur. Unutmayalım ki, en karanlık devirlerde bile dikenler arasında goncaya durmuştur güller... “Gül”ün çevresindeki dikenler gül kokusuyla hemhâl olunca, güle dönüşür birer birer...

        Bizler “Gül” kokusunun ikliminde insanlığımızı yeniden keşfettiğimiz zaman; rahmet, bereket ve hidâyet yağmurlarıyla madde ve mânâ plânında yeniden dirileceğiz. Mekânın ve zamanın ölü noktalarına “Gül Devri”nden gelen esintilerle hayat üflemeye muktedir olacağız. Gül Yüzlüler gözyaşıyla gül sularken, tomurcuk veren güllerin açılmasını beklemektedir... Gonca güller açıldığı zaman vuslat baharı gelecek, gönlümüz şâdumân olacaktır. Kalpler O’na bağlanıp râm olduğunda, yanlışlıklar bütün netîceleriyle birlikte ortadan kalkacaktır.

        Yeter artık, uykunun yollarını gözleme!.. “Çıkmaz sokak”larda koşup dolaşmaktan yorulmadın mı? Umranların verâsındaki insanlar mesut değilse, huzûru bulamıyorsa; beşeriyet kendisini yeniden mîzâna çekmek, yeniden Kâinâtın Efendisi’nin aşkıyla yanmak, yeniden O’nun ışığıyla nurlanmak, yeniden Asr-ı Saâdet iklimine bağlanmak mecbûriyetindedir.

        Âdemoğlu, “Muhammedî Nur”dan ışık alıyorsa, davranışlar ve duygular semâvî kalıplarda şekillenip “Gül”e meftûn oluyorsa; akıl ve kalp mecrâsını bulmuş, ruh ve gönül Hakk’a kavuşmuş, gözler Kevser, sözler Zemzem ile yıkanmış demektir...

        Muhabbeti sâdık olanlar sevdiğinin yolundan gider ve ona itâat eder... İlâhî sevginin menzili de, istikameti de, yolu da Muhammedî sevdâdan geçer... O’nu sevmek, O’na itâat etmektir. O’nu sevmek, O’nun sevmediklerini sevmemektir. O’nu sevmek, O’nun Şerefli Ashâbını ve O’nu sevenleri sevmektir. O, “Kişi sevdiğiyle berâberdir.”[5] müjdesini vererek ümmetine Cennet’te berâberlik va’detmiştir. O’nun sevgisi öyle bir aşk olmalıdır ki, bütün sevgiler onun yanında sönük kalmalıdır. O’nun sevgisi öyle bir muhabbet olmalıdır ki, sâhibini îmanın en zirve noktasına ulaştırmalıdır.

        “Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl,

        Muhammed’siz muhabbetten ne hâsıl?”[6]

        diye ifâde edilen bir aşktır Sevdâ-yı Muhammedî...

        Esmâ-i İlâhîye’nin beşer plânında en kâmil mânâsıyla tezâhür ettiği Sultanlar Sultanı’nı rehber edinme ve O’na “Esselâm” diyebilme irtifâsıdır Sevdâ-yı Muhammedî... Kalplere hükmeden varlığı duyma, hissetme, halef olma mükellefiyetiyle her şeye lâhûtî âlemin penceresinden bakabilmedir Sevdâ-yı Muhammedî... O’nun aşkı, kâinâta mânâ kazandıran bir sır hazînesidir. Eşyânın rûhuna nüfûz ederek “eşyâ”dan “esmâ”ya ulaşabilme yoludur Sevdâ-yı Muhammedî... “Esmâ”dan “Sıfat”a, sıfattan “Zât”a intikal ederek yaratılış gâyesini idrâktir Sevdâ-yı Muhammedî... Kendisini nefs ve enâniyet cihetiyle dizginleyen ve “Gül”e râm olan gül yüzlü insanların gönüllerinde İlâhî aşkın ve “en yüce ahlâk”ın[7] şâhikalaşmasıdır Sevdâ-yı Muhammedî...

        “Sevdim Seni ben, Âleme Rahmet diye sevdim,

        Bir benzeri yok, Cenâb-ı Ahmet diye sevdim.”[8]

        dizeleriyle terennüm edilen bir İlâhî muhabbettir Sevdâ-yı Muhammedî...

        O’nsuz zaman, mekân ve insan hayâtiyetini kaybeder. Gönüller O’na dönünce dirilir. O’nun varlığı insanlığın vâroluş sebebidir. O’nu her dem kalbinde hissederek salât ü selâmla yâd etmek ne büyük mutluluk... O’nun sevgisini yüreğinde büyütebilmek ne büyük saâdet...

        Gerçekten de, asırlardır buhran ve bunalımlar içinde kıvranan beşeriyetin mutluluk ve saâdeti; “İnsanlığın İftihar Tablosu”nun sünnet-i seniyyelerine ittibâ etmekten geçer. Ve insanlık, O’nun getirdiği altın düstûrları hayata geçirmeye, bugün her zamankinden çok daha fazla muhtaçtır. Asrın getirdiği problemlere çözüm arayan insanlığın kara bulutlarla kaplı dünyasının aydınlanması; O’nu yeniden tanımak, O’na yönelmek, O’nu rehber edinmek ve O’ndan alacağı umut kıvılcımlarını beşeriyetin ufkuna taşımakla mümkün olacaktır. Şeyh Gâlib’in:

        “Sen Ahmed ü Mahmûd u Muhammed’sin Efendim,

        Hakk’dan bize Sultân-ı Müeyyedsin Efendim!..”[9]

        diye hitâb ettiği; şefâatçımız, yardımcımız, müjdecimiz, kurtarıcımız olan  “Gâye İnsan”ın “İz”inden gidenleri felâha erdirecektir.

        Ufkumuzu saran sisler, kurşûni bulutlar, endişeler ve karanlıklar kaybolur; O’nun rahmet elinden bizlere yansıyan bereket ve feyz ikliminde... Hep birlikte yeniden, yeni baştan yenileyelim Âlem-i Ervah’taki “Elestü bi Rabbiküm”[10] (Ben sizin Rabbiniz değil miyim?) suâline verdiğimiz “Kâlû belâ şehidnâ”[11] (Evet, şâhit olduk ki Rabbimizsin) cevâbını... Ürpertisini kalplerimizin en derin köşelerinde hissederek tazeleyelim ahd-ü peymânımızı... “Gül”ün gölgesindeki toprağın bile gül koktuğunu hiç unutmayalım... Ve “Gül” kokusunu herdem gönüllerimize duyuralım...

        Allah’ım! Bize O’nun sîretini öğret. O’nun yolundan gitmeyi bizlere nasîp et. “Men yuti-ır resûle fe kad atâallâh..” “..Kim Peygambere itâat ederse şüphesiz Allah’a itâat etmiş olur..”[12]  emr-i İlâhîsi gereğince; Resûl(s.a.v.)’e itâat Allah(c.c.)’a itaat olduğu gibi,  Habîbullah(s.a.v.)’ı sevmek de Allah(c.c.)’ı sevmektir. Bu sebeple bizim inancımız; Resûlullah(s.a.v.)’a duyulan muhabbetin derecesini, îmanın ölçüsü olarak görmüştür / görmektedir... Yâ Rabbî! Bizlere O’nun muhabbetini lütfet... Yâ Erhame’r-râhimîn! O’nun aşkını sînelerimizde bir alev deryâsı hâlinde volkanlaştır. Bizleri O’nun yolundan ayırma Yâ Rabbî!.. Ve iki cihanda ebediyen gülmek için, “Gül”ün gölgesinde olmayı bizlere müyesser eyle Yâ İlâhe’l-âlemîn!..

        O’nun gölgesinde olmak, cennet-âsâ baharlara ermektir. O’ndan medet ummak, çölde susuzluktan çatlamış dudaklara âb-ı hayat vermektir. O, hicranla yanan sînelerin mutluluk rüzgârıdır. O, sonsuzluk ikliminin îtîbârıdır. O, ümîdin temsilcisidir. O, şefâat bekleyenlerin mütebessim incisidir. O, bizim gönüllerimizin sultânı... O, bizim dertlerimizin dermânı... O, bizim kurtuluşumuzun fermânı... Biz de, O Habîb-i Kibriyâ’nın, O Sevgililer Sevgilisi’nin eşiğine baş koyup -yüzümüz olmasa da- affına sığınarak şefkatine muhtaç olduğumuzu arzetmek için, Yunus Emre’nin diliyle;

        “Canım kurban olsun Senin yoluna,       

        Adı güzel, kendi güzel Muhammed…         

        Şefâat eylesin kemter kuluna,         

        Adı güzel kendi güzel Muhammed…”[13]                   

        diyerek medet bekliyor, bi-izn-illâh Efendimiz’den şefâat diliyor ve dileniyoruz. 

        Ey Sultanlar Sultânı!.. Ondört asır önce yol verdiğin sevgi kervanına bizleri de kabûl buyur!.. Ey Resûller Resûlü! Bizler için; kapına Kıtmir, bastığın yere türâb, ayağına toz, tebliğine köle olmak ne büyük ümran... Senin ümmetin olma berâtını almak ne büyük ikrâm... Ey Şâh-ı Rusûl (s.a.v.) !.. Bizler Seni dünyada görme saâdetine erişemedik... Ama bizler, çok günahkâr bir ümmet olmamıza rağmen -hakkımız olmasa da- rüyâlarımızda Seninle olmak, Senin aşkın ve muhabbetinle dolmak istiyoruz. Cür’etimizi bağışla Efendim!.. “Gül” yüzünü görmemiz, şefâatine ermemiz için, bizlere de lütfeyle destur... Ne olur!..

        “Ezel bezminde bir dinmez figandım Yâ Resûllalâh,

        Cemâlinle ferahnâk et ki yandım Yâ Resûllalâh...”[14]

        diyen Yaman Dede’nin dizeleriyle arz-ı hâl ediyoruz...

        Bizleri “Gül”e ümmet eyleyene, ilm-i İlâhî’sindeki sayılar adedince hamd ü senâ olsun...

        Efendimiz’e salât ü selâm gönderenlerin yürekleri serâpâ “Gül” kokusuyla dolsun...

        Yazımızı hitâma erdirirken; “En Güzel”e yâr olup, “Gül”e gönülden bağlananlara bütün kalbimizle aşk u niyâz ediyoruz... 

        Aşk olsun!...

         

        Aşkınız Cemâl olsun!...

         

        Cemâliniz nûr olsun!..

         

        Nûrunuz ayn olsun!...

        Ömür takvimizin nihâî yaprağı düşerken; son nefesteki son sözümüz ve ebedî hayatın giriş kapısındaki ilk sözümüz Kelime-i Şahâdet olsun... 

        Cenâb-ı Hakk bizleri; muhabbet-i Rasûlullah’tan ve Muhabbetullah’tan bir an olsun ayırmasın!... 

        Ve Aşkullahımız dâim olsun!...

        Âmin!... Yâ Mûin!..

        *Dr.

         


        [1] Enbiyâ, 21/107

        [2] Fûzûlî, Kasîde Der Na’t-i Hazret-i Nebevî, Necmettin Hacıeminoğlu, Fuzûlî, 86

        [3] Hâkim, Müstedrek, II, 615; Beyhâkî, Delâilü’n-Nübüvve, V, 489 (Beyhâki’ye göre bu hadis zayıftır.); İmâm-ı Rabbânî, Mektûbat, III, 122. Mektup; Said-i  Nursî, Emirdağ Lâhikası, 153; Aliyyü’l-Karî, Şerhü’ş-Şifâ, I, 6; Aclûni, Keşfü’l-Hafâ, II, 164, 214 (Aliyyü’l-Karî ve Aclûnî, bir çok İslâm âlimi gibi;  “Bu hadis mevzû, fakat mânâ olarak doğruluğu kesindir.” demektedir.)

        [4] Buhârî, Tevhîd 356; Müslim, Îman 326

        [5] Müslim, Birr 165; Buhârî, Edeb 96  

        [6] Bezm-i Âlem Vâlide Sultan

        [7] Kalem, 68 /4

        [8] Hasan Basri Çantay, Canlara Cânân Diye Sevdim, Ali Budak & Ali Belbağı, Kâinâtın Efendisi’ne Na’t Antolojisi, 177

        [9] Şeyh Gâlib, Müseddes-i Na’t-i Şerîf-i Nebevî, Ali Budak & Ali Belbağı, Kâinâtın Efendisi’ne Na’t Antolojisi,  97

        [10] A’râf, 7/172

        [11] A’râf, 7/172

        [12] Nisâ, 4/80

        [13] Yunus Emre, Güldeste, Adı Güzel Kendi Güzel Muhammed, 56

        [14] Yaman Dede, Dahîlek Yâ Resûlallâh,  Ali Budak & Ali Belbağı, Kâinâtın

            Efendisi’ne Na’t Antolojisi, 156-157

         


Türk Yurdu Nisan 2016
Türk Yurdu Nisan 2016
Nisan 2016 - Yıl 105 - Sayı 344

Basılı: 12 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele