Turan Uygarlığı: Mitten Gerçekliğe Doğru

Nisan 2016 - Yıl 105 - Sayı 344

        TURAN UYGARLIĞI: MİT'TEN GERÇEKLİĞE DOĞRU

        "Turan mitoloji mi, uygarlık mı?”

        "Turan" kavramı, özünde büyük bir uygarlığı gözetmiştir. Bu öyle bir uygarlıktır ki, onun gerçek mahiyeti ortaya çıkmadan dünya tarihi hiçbir zaman yalandan kurtulamayacaktır. Bugün Turan uygarlığı mitoloji, din, tarih, bilim ve felsefe açısından daha çok birinciyle sınırlıdır. Turan mitolojisi ise daha çok sivil Türk gelenek üzerine kurulmuştur. Örneğin, yabancı Zerdüşt'ün "Avesta"sında ya da Firdevsi'nin "Şehname"sinde Turan ve Turanlılar/Türkler; hayra karşı şerri, adalete karşı zulmü, büyüklüğe karşı küçüklüğü ifade etmek için oradadır. Bu, şimdiki Batılıların "Sivil Batı" ve "Vahşi Doğu" düşüncesini anımsatıyor. Batılı âlimler, Zerdüşt’ü Arian ve Turanian, Firdevs’i İran ve Turan anlamında zihinlere yerleştirmiştir. Görünen o ki, birilerinin zaman zaman kültür ve uygarlık örtüsüne bürünmek için diğerlerini aşağılama kompleksi olmuştur. Bu düşünceyi gidermek ise henüz mümkün olmamıştır.

        Bizi ilgilendiren konu, "Turan mitolojisi"ni çözerek onu din, tarih, bilim ve felsefe açısından değerlendirmektir. “Turan", ebediyete kadar mitler ya da mitolojik bir anlam taşıyamaz. Dolayısıyla "Turan"ın mitten uzağa gitmemesi için çalışan yabancı kültür ve uygarlıkların taşıyıcılarını taklit etmekten kaçınmalıyız. Yabancı kültürlerin âlimleri (Avrupa, Rusya, Çin, İran, Arap vb.), araştırmalarında ne zaman "Turan" gerçekliğini görürlerse o zaman mümkün olduğunca bunu örtbas etmeye çalışmışlardır. Çünkü "Turan"ın mitten dine, dinden bilim ve felsefeye yönelmesi, artık onu tarihe çevirir. Bu ise artık kültürden de öte, bir uygarlık, Turan Uygarlığı demektir. Batılı bilim adamlarının bugün bilimsel araştırmalarla ortaya koydukları birçok uygarlık (Sümer, Mısır, Çin, İran, Yunan, Roma, Arap vb.), Turan/Turqian uygarlığından kaynaklanmış ya da onun kendisi olmuştur. Bu anlamda Turan uygarlığının varlığını kabul etmek, çoğu şeyi değiştirebilir. Özellikle, şimdiki "Batı uygarlığı"nın demokratikliğini, benzersizliğini, mükemmelliğini sarsabilir. Aynı zamanda Turan uygarlığını kendi içinde eritmeye çalışan Batı/Avrupa; Rus, Çin, İran ve Arap kültürlerine karşı yeni bir bakış açısı, Türk-Turan bakış açısı ortaya çıkabilir. Bunu, doğru analiz eden Tataristan aydını Rafael Muhametdinov şöyle demiştir: "Bu, özellikle günümüzde önemlidir, çünkü yakın zamanlara kadar, Türk tarihine Avrupa-merkezci bakış açısı, Türk halkları genç, barbar ve özellikle göçebe bir kavim olarak hayal ediyordu. Son zamanlarda, bu görüş her ne kadar sarsılmış da olsa tamamen çürütülmesi için daha da çalışmamız lazım. Prototürkleri (Turan'ı, Turanlıları-F. E.), dünyadaki ilk uygarlık olarak bilinen Sümer uygarlığından daha önce oluşan bir uygarlık olarak kabul etmenin zamanı gelmiştir."[1]

        Kuşkusuz, Turan uygarlığının keşfolunması, yeni Türk bakış açısının oluşturulması bizim temel hedefimizdir. Aksi takdirde Batı, Rus, Çin, İran, Arap kültürleri içinde daha da eriyecek ve kendimizden tamamen uzaklaşacağız. Bu anlamda Türk bakış açısı, kültürden de öte olan bir uygarlığa dayanmalıdır. Tüm Türk-Turan halkları, Turan uygarlığıyla bütünleşmelidir. Çünkü uygarlık, hem yakın uzak Türk-Turan halklarını bir araya getiriyor hem de kültürel, tarihî, bilimsel ve felsefi bütünlük oluşturuyor. Diğer bir deyişle, Türk-Turan uygarlığı; çeşitli dinlere tapınmış, farklı kültürler yaşamış Türk-Turan halklarını bir araya getiriyor.

        Neden Türk-İslam Medeniyeti ya da Türk-Batı Medeniyeti Değil, İşte Türk-Turan Medeniyeti!

        Bir nokta vardır ki, son yüzyıllarda Türk medeniyeti daha çok Türk-İslam medeniyeti gibi kaleme alınmıştır. Biz, bunu çok da doğru bulmuyoruz. Hatta "Türk-İslam" kavramı, gerçek Türk-Turan medeniyetini neredeyse gölgede bırakmıştır. Yani "Türk-İslam medeniyeti" kavramının arka planında "Türk-Turan medeniyeti" kavramı tüm anlamlarda kendini ortaya koyamamış, sadece İslam medeniyeti içinde varlığını sürdürmüştür. Ancak biz Türkler, Orta Çağ medeniyetimize genellikle "Türk-İslam medeniyeti" dediğimiz hâlde, bununla birlikte "İran-İslam" ya da "Fars-İslam", "Arap-İslam" medeniyetleri kavramını çok da görmedik. Bizce, İslam dinine dayalı "Türk-İslam medeniyeti" kavramını, daha çok Türkler üstlenmişlerdir. Oysa bir Hint medeniyeti Budizm, İran medeniyeti Zerdüştizm, Anglo-Sakson medeniyeti Hristiyan medeniyeti olmadığı gibi, Türk kültürü de sadece İslam medeniyeti anlamına gelemez. Orta Çağ'da İslam dinine giren Türklerin (Türklerin az bir kısmı diğer dinlere inanmıştır.), Müslüman kimlikle ulusal kimliği denk tutması, bu anlamda Türk adına yaptıklarını İslam medeniyetine mal etmesi ayrı bir meseledir. Aslında bir milletin herhangi bir dine inanması, onun mevcut ve oluşacak kültürünün ortadan kaldırılması değil, çünkü yeni bir renk, anlam katması anlamındadır. Türk-Turan kavimlerinin din anlamında ideolojik düşmanlıktan hayli uzaklaştıkları noktasında, Türk-Turan halklarının çoğunluğunun Müslüman olmasını başarılı sayanlarla aynı görüşteyiz. Ancak İslam dininden kaynaklanan mezhep kavgaları (Şiilik, Sünnilik), "Türk-İslam medeniyeti"ni yine de zedelemiştir.

        Osmanlı'nın, özellikle 16. yy.dan itibaren, Safeviler ve Kaçarların (18-19. yy.) son dönemlerinde Türk kültürü neredeyse tamamen yâddan çıkmış, bu ülkeler Türk devletleri de olsa esas kültürü ve ideolojisi İslamlık ve İslam kültürüyle ilişkili bulunmuştur. Doğrusunu dersek, son dönemlerde “Osmanlı İslam kültürü” adı altında yarı Araplaşılmış, “Bizans kültürü” adı altında yarı Avrupalılaşılmış, kısacası kozmopolitleşilmiştir. Kaçarlar ise "Şiilik" adı altında İslamiyet’in, "zerdüştizm"e dönüşleriyle de Hint-Avrupa kültürünün/ariliğin tesirine maruz kalmıştır. Demek ki, Kaçarlar ve Osmanlı'nın devrilmesinde, onların Türk-Turan kültüründen uzaklaşarak esasen Arap-İslam kültürüne, kısmen de Hint-Avrupa kültürüne teslim olmaları önemli rol oynamıştır.

        Genel olarak, Türklerin İslam dinini kabulünden birkaç yüzyıl sonra "Türk-İslam kültürü"nün daha çok İslam dini üzerinde köklenmesi, bunun 20. yy. öncesine kadar devam etmesi, bu dönemden sonra ise Türk-Turan kültüründen çok Batı kültürüne aşırı meyil göstermesi, ciddi sorunlardandır. Bu yetmezmiş gibi son zamanlarda Türk-Turan halkları aydınları arasında Batı kültürüne alternatif olarak daha çok İslam kültürü ileri sürülüyor. Türk-Turan halklarının Batı-Hristiyan kültürü ile Doğu-İslam kültürü arasında tercih yapma durumunda kalmasını doğru bulmuyoruz. Batı kültürü, Türk-Turan halkları için demokratiklik, sivillik, hoşgörü, liberallik anlamında cazip göründüğü hâlde; İslam kültürü ümmetçilik, ahlaklılık, tutuculuk, maneviyatçılık açısından ortaya konmaktadır; bu çok ilginçtir. Böyle bir durumda Türk-Turan halklarının aydınları, çıkış yolunu İslam kültürüyle Batı kültürünün uzlaşmasında arıyor.

        Yaklaşık bir buçuk asırdır Ali Suavi, Hasan Bey Zerdabi, Ali bey Turani (Hüseyinzade), Ziya Gökalp, Ahmet Bey Ağaoğlu, Yusuf Akçura, Atatürk, Mehmet Emin Resulzade gibi Türk aydını ve büyüklerini esas düşündüren problem de Batı kültürü ve değerleriyle, İslam kültürü ve değerlerini uzlaştırmak ve ortak yolu bulmak olmuştur: Türklük, İslamlık, Modernlik. Bugün de aşağı yukarı aynı çizgi devam ettirilmektedir. Meselenin, "kültür" değişmesi anlamında önceden bu şekilde ileri sürülmesi doğru olmamıştır. Ancak Müslüman kimliği ve İslam kültürü içinde Türk ahlakı, felsefesi ve edebiyatını eriten Türklerin başka bir tercihte bulunması gerçekten çok zor oldu. Osmanlı ve Kaçarlar'da kriz dönemi başlayınca A. A. Bakıhanlı, N. Kemal, M. A. Ersoy, K. Karabeyli, A. Ahundoğlu gibi Türk aydınları, bu sorunun kökünü İslam'dan kaynaklanan hurafe, cehalet, avamlık ve dinî şarlatanlıkta arayarak onu sadece İslam kültürü, İslam felsefesi içinde gidermeyi düşündüğü hâlde; M. F. Ahundzade, Ali Suavi, Celâl Nuri gibi Türk aydınları, kurtuluş yolunu İslam dininden, İslam kültüründen tamamen vazgeçerek Batı kültürünü benimsemekte, yani Batılılaşmakta görmüşlerdir. Kuşkusuz, her iki akımın da mahiyetinde, Türk-Turan medeniyetini ya tamamen önemsememek ya da çok az önemsemek vardır.

        Bunların yanında, geçen yüz elli yıl boyunca Türk aydınları arasında zayıf da olsa, İslamlık ve Batılılaşma akımlarıyla birlikte, Türk kültürünü, yani Türklüğü, Turancılığı ileri sürenler de bulunmuştur. İlk dönemlerde Türklüğü, Türk kültürünü ileri sürenler mecburen, dönemin gerçekliklerine uygun olarak onu ya İslamcılığın ya Batıcılığın ya da her ikisinin yardımcısı olarak görmüşlerdir. Bu dönemde Türklük, esasen İslamlığı, bazen de Batılılaşma akımını güçlendirmek, kanıtlamak için önemli olmuştur (A. Hüseyinzade, A. Ağaoğlu, Ziya Gökalp, M. E. Resulzade vb.). Yani Türkistan, Osmanlı ve Kaçarların çöküşünden sonra da Türk medeniyetinin, İslam medeniyeti ve Hint-Avrupa (Batı) medeniyetinin önüne geçmesi mümkün değildi. Örneğin, sonraları İran, Azerbaycan ve Türkiye'de Batı kültürü öne çıkmış, sadece bunun zemininde Pehlevilerde eski İran-Fars kültürüne, Azerbaycan ve Türkiye'de ise Türk-Turan medeniyetine eğilim kendini gösterdi. Diğer bir deyişle, Osmanlılar ve Kaçarlar döneminde İslam medeniyetini Türk medeniyetinden uzak tutanlar; Pehleviler, Azerbaycan ve Türkiye döneminde Batı kültürü üzerinden millî kültürün tebliğine başladılar. Hatta, bunu Fransız milliyetçiliğinden ileri gelen kültür sandılar. Tabii ki, Pehleviler Fars yönlü oldukları için Türk aydınları burada hem Batı kültürüne hem de İran kültürüne karşı mücadele etmek zorunda kaldı. Üstelik İslam kültürü, Batı kültürüyle karşılaştırıldığında eski gücünde görünmez ama "İran", Azerbaycan ve Türkiye'de kendi nüfuzunu koruyup saklıyordu. Bunu, o zaman farklı ülkelerde yaşayan Türkler için de söylemek mümkündür.

        Türk-Turan Medeniyetinin Yeniden Dirilişi...

        Türk-Turan medeniyetinin yeniden doğuşu, Türklerin kendi kimliklerini Doğu-İslam ve Batı-Hristiyan kültürleri arasında yok olması tehlikesinden ileri gelmiştir. Diğer bir deyişle, Türk-Turan kültürünün yeniden doğuşu, Müslüman ülkelerinin gerilemesi ya da Batı ülkelerinin gelişmesinden çok millî kimliklerinin, milli kültürlerinin yok olma, ortadan kaldırılma tehlikesi olmuştur. Yani Türk-Turan kültürünün yeniden doğuşunu ne Fransız milliyetçiliğine ne de İslam kültürüne karşı olan bir kültüre bağlamak doğrudur. Türk-Turan kültürünün yeniden dirilişinde, kendisinin tehlike karşısında olması önemli bir rol oynamıştır. Bunun meydana çıkmasında ise Türk-Turan halklarının İslam kültürü, Müslüman kimliği içinde tamamen erimesi tehlikesiyle birlikte, Hint-Avrupa kültürünün etkisi de az olmamıştır. Bu anlamda ilk dönemlerde çok etkili İslam kültürü ve Batı kültürüyle birlikte Türk-Turan kültürünü ileri sürenleri de, onların bu yolunu devam ettirerek Türkçülüğü İslamcılık ve Batılılaşma ile uzlaştırma çabalarını da iyi anlıyoruz (Ali Bey Hüseyinzade, Ahmet Bey Ağaoğlu, Yusuf Akçura, Ziya Gökalp, Mehmet Emin Resulzade, Mustafa Kemal Atatürk vb.).

        Ancak Türk-Turan kültürünün, Türk-Turan halklarının bakış açısında yeterli olmadığı kanaatindeyiz. Çünkü geçen dönemde Türk-Turan kültürü, İslamcılık ve Batıcılıkla aynı sıraya konmuştur ama onların etkisinden uzaklaştırmak, kapsamından çıkarmak mümkün olmamıştır. Buna örnek, günümüzde "Türk-İslam kültürü", "Türk-İslam ülküsü” ile birlikte, Batı tarzı Türk tarihi, edebiyatı ve felsefesinden bahsetmemizdir. Araplar ilk İslam medeniyetinin (Arap Hilafeti), Hintliler Brahmanizm-Hinduizm kültürünün, Yahudiler İudeya-İsrail kültürünün, Persler İran-Zerdüşt-Sasani kültürünün, Avrupalılar Yunan-Roma kültürünün hasretini yaşayarak kendilerini yeniden ifade etmeye çalıştıkları bir zamanda Türk-Turan halklarının İskit, Hun, Med, Göktürk, Hazar, Selçuklu ve başka kültürleri nasıl bütünleştireceği sorun olmaya devam etmektedir. Bu sorun sürdüğü için dünyada Hint, İslam, İran, Yunan, Roma, Mısır ve diğer kültürler ortada olduğu, hatta bu kültürler yüksek uygarlık seviyesine çıkartıldığı hâlde, dünya tarihinde Türk-Turan kültürünün izi tozu bile yok.

        Ancak biz kesinlikle şüphe etmiyoruz ki, bugün dünyada tarihi net olarak bilinmeyen ya da çok az bilinen devletlerin ve kültürlerin mahiyetinde en çok "Türk-Turan" damgası var. Bunu, biz Türklerden çok Avrupalı akademisyenlerin daha iyi bildiği kanaatindeyiz. En azından bu, "Türk-Turan uygarlığı"na ait yazılı ya da maddi anıtlar, bizlerden çok Batılı âlimlerin ellerindedir. Dünya tarihini, dünya kültürünü yöneten de Batı bilimi olduğu için, ancak oradan gelen bir fikre muhtaç hâldeyiz. Ama Batılı âlimler ya dünya biliminde "Türk-Turan" damgasını görmek istemiyor ya da gördüklerini Hint-Avrupa kültürü adına yazarak tarihi mümkün olduğu kadar sahte hâle getiriyorlar. Bu anlamda hiçbir ciddi esas olmadan Sümer'in, Midya’nın kültür ve tarihi de Hint-Avrupa kültürüne ya da Arilere dâhil ediliyor. Batılı âlimlere bakılırsa dünyada ilk kültürün, ilk tek Tanrılı ideyanın da müellifleri Hint-Avrupa kültürünün taşıyıcıları, yani Arilerdir (Avrupalılar, İranlılar, Hintliler vb.). Onlar ilk kültür, ilk tek tanrıcılık düşüncelerinin başlangıcı gibi konularda da kendilerine az çok rakip olarak Samileri (Yahudi, Arap vb.) görürler.

        "Avrupa Merkezci"Lerin Hint-Avrupacılığına Hizmet Eden "Ural-Altay" Teorisi

        "Avrupa merkezci"lerin en eski mitolojik, dinî ve sivil kültürün, kısacası eski uygarlıkların kökünü Arilikte, kısmen de Samilikte araması hiç de tesadüfi olmamıştır. Bizce, kökü daha eskilere uzanan, ancak "Avrupa merkezci"ler tarafından kısmen 18. yüzyılda, özellikle 19. yüzyılın başlarından ortaya atılan ideoloji, Arilik ve Samilik amaçlı karakter taşımıştır. Onların ana hedefi, bir yandan tarihin derinliklerinden Avrupa kültürünü, Avrupa uygarlığını arayıp çıkarmak, böylece Avrupa/Batı uygarlığını kanıtlamak diğer yandan Arapları (Arap Hilafeti) ve Persleri (Ehemeniler ve Sasanilar) eski kültürün sahipleri olarak uyandırarak Türk-Turan'ın ruhunu az da olsa yaşatan Kaçarlar ve Osmanlı'yı devirmek olmuştur. Demek ki, "Avrupa merkezci”ler Samilik ve Ariliği gündeme getirmekle sadece Batı uygarlığının mahiyetini kanıtlamayı değil, bunun yanında Osmanlı'nın hâkimiyeti altında yaşayan Araplar ve Yahudiler arasında Vahabiliği, Selefiliği, Semitizmi/Yahudiliği; Safevi/Kaçarların nüfuz alanındaki Farslar ve diğer Farsdilliler arasında ise Zerdüştlüğü/Ariliği tebliğ etmişlerdir. Burada "Avrupa merkezci”lerin ana hedefi, kendi çıkarlarına uygun olarak Osmanlı ve Safeviler/Kaçarların hâkimiyeti altında yaşayan Arap, Yahudi, Fars ve Ermenilerin kültürlü, uygar ve eski bir millet oldukları hâlde onları yöneten Türklerin vahşi, barbar ve görgüsüz bir millet olduğunu zihinlere yerleştirmeye çalışmışlardır. "Avrupa merkezci”lerin, özellikle Anglo-Saksonların Osmanlı'da yürüttüğü bu politika sonucunda ilk önce Arapların (Suudi Arabistan) kendi devletlerini kurması, daha sonra Kaçarların İran’da yönetimden düşürülerek (1925) onların yerine Pehlevilerin getirilmesi tesadüf değildir.

        Batı/Avrupa uygarlığını bilimsel olarak kanıtlamak için onun tarihsel köklerini bulmak konusunda "Avrupa merkezci”ler, çok sinsi yol tutmuşlardır. Onlar bir yandan Avrupa uygarlığının çekirdeği olan Yunan-Roma kültüründen de eski kültürlere sahiplenmeye diğer yandan aynı kültürleri "Türk-Turan kültürü"ne karşı koymaya çalışmışlardır. Çünkü Avrupa medeniyetinin Yunan-Roma'dan başlaması bir süre inandırıcı gözükse de daha sonra kendi önemini kaybetmeye başladı. Böyle olunca Batılı bilim adamları dil, kültür ve felsefede daha derinlere, eskilere gitme ihtiyacını hissetti. Onların bu ihtiyacı, "Arilik"in ya da Hint-Avrupa teorisinin temelini oluşturmuştur. Bu teorinin köklerini Avrupa'da derinleştirmek mümkün olmadığı için Doğu'ya, daha çok da Asya'ya yönelmişlerdir. Böylece, 19. yüzyıldan itibaren "Avrupa merkezci”lik destekçileri, ne pahasına olursa olsun, Hint-Avrupa teorisini temellendirmeye başlamışlardır.

        Hint-Avrupa teorisini geliştirmeye çalışan Avrupalı bilim adamları, kendi köklerini, eski kültür izlerini araştırırken karşılarına büyük bir Türk-Turan kültürü çıkmıştı. Belki de, bu kadar büyük ve derin bir kültürle, aynı zamanda Türk dilinin derinliğiyle karşılaşmayı beklemeyen Avrupa âlimlerinin çoğunluğu, çıkış yolunu Türk-Turan kültürünü, Hint-Avrupa kültürünün düşük seviyesi olarak ilan etmekte görmüşlerdir. Bu nedenle, Hint-Avrupa kültürünün büyüklüğüne gölge düşürmek için olmayacak bir "Ural-Altay" teorisini ortaya atmışlardır. Bu teori onlara, bir yandan Türklerin diğer milletlerden düşük, barbar olduğunu göstermek diğer yandan kültürlerin merkezi olan Ön Asya ve Orta Asya'dan onları mümkün olduğu kadar uzak tutmak için gerekliydi.

        Bu anlamda eski Turan uygarlığının keşfi, sahte dünya tarihinin "Avrupa merkezcilik" kavramı, aynı zamanda bu oluşumun bir parçası olarak Hint-Avrupa/Aril teorisine göre uydurulmuş "Ural-Altay" teorisinin defalarca ifşasına bağlıdır. Aslında Hint-Avrupa teorisine alternatif olan Ural-Altay teorisi değil, Türk-Turan teorisidir. Çünkü Ural Altay teorisi, hem dil ailesi ve kültür hem de coğrafya açısından Hint-Avrupa teorisi karşısında çok cılız ve fakir görünüyor, zaten bunu söyleyenlerin temel amacı da budur. Diğer bir deyişle, "Ural-Altay teorisi" "Avrupa merkezçilik" kavramının çıkarlarına hizmet etmek için ortaya atılmıştı. Türk-Turan âlimi Oljas Süleymenov "Az-Ya" adlı kitabında şöyle diyor: "Altay dilleri ailesi de Hint-Avrupa dil topluluğunun örneği temelinde oluşturuldu. Mevcut teoriye göre, modern Hint-Avrupa ve Türk dilleri İsa'nın doğumundan az önce oluşmuştur!".[2]

        Demek ki, en azından 19. yüzyıldan başlayarak "Hint-Avrupa" teorisini ortaya atanlar, bu teorilerini esaslandırarken kendilerine esas rakip olarak "Türk-Turan" kültürünü görmüşlerdir. "Türk-Turan"ın daha eski ve güçlü bir kültür olması, “Avrupa merkezci”lerin işine yaramadığı ancak onun varlığını tamamen inkâr etmek de zor olduğu için, en makul seçenek olarak onu Hint-Avrupa kültürünün düşük katı ilan ettiler. Süleymenov yazıyor: "Türk göçebesi, resmî bilimin (Avrupa merkezcilerin-F.E.) tasavvurunda Çin, İran ve Arap kültürlerinin göğsünden hırsızlıkla süt emmiş Ebedî Vahşi karakterinde kaldı. Türk yazısının alelacele, karşılaştırma ve araştırma yapmadan İranlılardan alınma olduğunu ilan ettiler.".[3] Bundan dolayı Hind-Avrupalılar Türk dillerini Hint-Avrupa İmparatorluğu'nun ücra eyalet ağızları olarak gördüler. İstiyorlar ki biz kendi evimizde gözü kapalı olalım.[4]

        Uydurma "Ural-Altay" değil; asıl Türk-Turan teorisini sağlayan, bugüne kadar "Avrupa merkezciler"in Hint-Avrupa kültürü içinde saydıkları ya da belirsiz olarak kabul edilen kültürler gün yüzüne çıkmalıdır. Özellikle "Ural-Altay teorisi"nin varlığı, Türklerin/Turanlıların Küçük Asya (Anadolu), Ön Asya (Kafkasya, Azerbaycan), Orta Asya (Türkistan) dâhil olmak üzere Avrupa'nın büyük bir bölümündeki (İtalya, Bulgaristan, Macaristan vb.) tarihî-kültürel varlığını göstermesinin başlıca engelidir. Her durumda Sümer, Kuti, Turukki, Manna, Med, İş Kuz gibi ülkelerin tarih ve kültürünü "Türk-Turan" teorisiyle ilişkilendirmek daha mantıklıdır. Demek ki, Avrupa merkezciliğin uydurduğu Ural-Altay teorisinin gerçek yüzü Türk-Turan teorisidir. Sadece Türk-Turan teorisi, Avrupa merkezciliğin ileri sürdüğü Hint-Avrupa (Ari) kültürüne karşı gerçek bir Türk-Turan kültürü ya da Turan Uygarlığı ortaya koyabilir.

        Ariliğin Gölgesinde Gizlenen Turanilik

        19-20. yüzyıllarda Arilik teorisi o kadar şişirilmiş, tahrif edilmiş; bunun karşılığında Turanilik o kadar aşağılanmış ki Türkiye, Azerbaycan (Güneyli, Kuzeyli), Türkistan (Orta Asya Türkleri) ve başka Türk ellerinin âlimleri arasında da Hint-Avrupa kültürüne bağımlılık ortaya çıkmıştır; bugün de böyleleri vardır. Herhâlde "Avrupa merkezci”lerin 19. yüzyılda ortaya attığı âli "Ari", barbar "Turani" sorunu, bugün en çok İran'da, daha az Azerbaycan'da, Türkistan'da ve Türkiye'de kendi ideolojik rolünü koruyup oynamaktadır. Öyle ki, âli "Ari", barbar "Turani" düşüncesi, sadece İran/Pers soyluların üstün ve medeni millet olarak uyanışına değil, aynı zamanda Türk-Turan soyluların medeni olmayan bir millet gibi aşağılanması gibi insanlık dışı düşüncenin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu dönemden başlayarak dünya tarihini yazan Avrupa/Batı bilginleri olduğu için, "Avrupa merkezci”lerin bu hükümleri de neredeyse dogma olarak kabul edilmiştir. Şimdi âli "Ari", düşük "Turani" kültürü efsanesini silip asıl gerçekliği ortaya koymak hiç de kolay değildir.

        Özellikle, Turan coğrafyasının ve mahiyetinin belirsizliği zemininde Midiyanın, İş Kuzun ve bu dönemdeki dinî öğretilerin hepsinin (Zerdüştlük, Maglar eğitimi vb.) Arilerin adına yazılması olağan bir hâl olmuş, günümüze kadar da kendi etkisini sürdürmüştür. Örneğin, bugün Turan coğrafyası konusunda Azerbaycan Turancılarının bir kısmı, daha çok "Bütün Azerbaycan" coğrafyasıyla yetinerek Turan'ın, onun eşanlamlısı olan Azerbaycan'ın ayrılmaz parçaları olan Horasan'ı, Kerkük'ü, Türkmen Eli’ni, Kaşkay’ı, Tahran'ı ve başka topraklarımızı bir kenara koyuyorlar. Azerbaycan Turancılarının diğer kısmı ise Turan’ı şimdiki İran ile aynı tutarlar. Kuşkusuz bunun sebebi Turan'ın eski coğrafyası ve mahiyetinden habersiz oluşumuzdur. Öte yandan düşman tarihçilere uyarak "İran Azerbaycanı" anlayışını kabullendiğimiz hâlde, "Turan Azerbaycanı"nı unutmuşuz. Bunun en önemli sebeplerinden biri, İran eski kültürlerden biri hâline getirilip "İran" adı dünyada resmî bir devlet adına dönüştüğü hâlde Turan'ın barbar ve aşağı kültür gibi takdim edilerek efsaneden uzağa gidememesidir.

        Her durumda, Ariliğin yüksek ve en eski kültür; Turaniliğin ise düşük, barbar ve genç kültür gibi tebliğ olunması, Turan dünyasında da etkili olmuştur. En iyi ihtimalle V. Bartold, A. Kesrevi, A. Toynbee gibileri, Turan'ı İran'a/Arilere bağlayarak güya Türklerin Arilerden çok sonraları ortaya çıkıp Turan'a sahiplendiklerini yazıyorlar. V. Bartold şöyle diyor: "Turana gelince, bu söze Avesta’da rastlanır ve tahmin edilir ki, bu, Ari halkının kültürel seviyesi düşük olan başka dalı idi. Bu iki halkın, Ari ve Turan'ın arasında düşmanlık vardı ve 6. yüzyılda Türkistan, Türklerin hükümranlığında olduğundan bu iki sözcük birbirine yaklaştı ve daha önce Türklere ait olmayan Turan adı, onlara ait oldu."[5]. V. V. Bartold’un görüşlerinden, en eski dönemlerde Avrupa ve Asya'da ancak aynı soydan olan Hint-Avrupa (Ari ve Turan) nüfusu yaşamıştır, sadece erken Ortaçağ’da nedense, yani Avrupa'da ve Asya'da daha önce yaşamayan Türkler “peyda olmuş” ve onlar Hind-Avrupalıların eski birimlerini ele geçirerek burayı Türkistan olarak tanımlamış, hatta Turan ismini de onlardan almışlardır.

        Bu basit, tutarsız iddiayı dünyaca ünlü İngiliz bilim adamı Arnold Toynbee de tekrarlamıştır. "Uygarlık" konularını araştıran A. Toynbee’nin, ileri sürdüğü uygarlıklar arasında Türk-Turan uygarlığına yer vermemesi bir yana, Ari kökenli saydığı Sümer, İran, Hint uygarlıklarının içinde de Türkleri uzun süre görmek istemiyor. Çünkü Toynbee’nin iddiasına göre, Türklerin tarihi Arilerden 3 bin yıl sonra başlar: "Eski Mısır belgeleri gösteriyor ki, MÖ ikinci bin yılın ilk yarısı boyunca Ariler üç bin yıl sonra Türklerin de çıktığı Büyük Çöl’ün (Güney Rusya - F. E.) aynı yerinden çıkmışlar."[6]. Demek ki, "Avrupa merkezciler" Türklerin/Turanlıların tarihinin neredeyse 1000-1500 yıl önce başladığını ileri sürüyorlar. Kuşkusuz, Sümer ve Midiyan’ı İran/Ari kökenli sanan Toynbeelerin Türk-Turan uygarlığını yaklaştırmamalarının sebebi, Avrupa'nın özünde Türk-Turan damgasının olmasıdır. Avrupalılar için "Turan Uygarlığı"nın mahiyetinin ortaya çıkması bir yandan Arilik teorisi mitinin dağılması diğer yandan "uygar halk" konusunun yer değiştirmesi demektir. Diğer bir deyişle, Turan teorisi mitten gerçeğe dönüştükçe Hind-Avrupa ya da Arilik teorisi de tam aksine, gerçeklikten mite dönüşecektir.

        Kuşkusuz Bartold, Toynbee gibilerinin Turanlıları bu şekilde Arilere bağlı, onlardan düşük bir halk olarak ifade etmesi, aynı zamanda Turanlıların tarihini gençleştirmesi sırf Avrupa merkezcilik ideolojisinin tezahürüdür. Hiçbir zaman ve bugün de hiçbir Farsdilli ve Hinddilli, Turan ve Turanlılara sahip çıkmamıştır. Üstelik, Turanlılarla onlar arasında millî ve dinî bakış açısından fark olmuştur ve bugün de bu farklar devam etmektedir. Avesta’daki Turanlılar/Midiyalılar, Arilerin kültür seviyesi düşük olan dalı değil, aksine kültür seviyesi yüksek dalı idi. Ariler, birçok kültür meselesini Midiyalılar/Turanlılardan öğrenmiştir. Bu nedenle, Turan teorisini mitten gerçeğe dönüşmek istiyorsak bunun için elimizi "Avrupa merkezciler"den (Hegel, V. V. Bartold, G. B. Miller, A. Toynbee, Hantigton vb.) çekmeliyiz. Çünkü "Avrupa merkezciler" arasında ara sıra bilimsel objektiflikten ayrılmayarak "Turan" meselesini gündeme getirenler olmuşsa da (Le Norman, Oppert, Hommel vb.) bu çok güçlü ve istekli olmamıştır. Belki de buna sebep Batı/Avrupa/Ari kimliği engel olmuştur. Bizce, her durumda yeni dönemde "Türk-Turan kültürü" düşüncesinin ortaya çıkmasında, "Turan" davasının yeniden dirilişinde artısı veya eksisiyle, birçok Fransa, Almanya, Danimarka, Rusya, Finlandiya, Macaristan âlimlerinin (Le Norman, Oppert, NYMarr, Radlof, Thomsen vb.) önemli rolü olmuştur. Ancak aralarında Turan kökenli Avrupalı bilim adamlarının (Thomsen, Vambery vb.) "Türk-Turan Uygarlığı" konusunda sonuna kadar objektif ve samimi olduklarına inanıyoruz. Ancak onların sesleri "Avrupa merkezciler"in yanında çok da etkili olmuyor. Hatta, bazı durumlarda "Avrupa merkezciler"in baskısı altında Turan kökenli Avrupalı âlimler çoğu zaman zaman kesin irade gösteremiyorlar. Aynı durumlarla Türk cumhuriyetlerinde de sık sık karşılaştığımızı dikkate alırsak Turan menşeli Avrupalı bilim adamlarını anlamak çok da zor değildir.

        Türk aydınlarının her zaman "Turan" anlayışına sahip çıkmasıyla, Farsdilli yazarların "İran" anlayışını benimsemeleri rastgele olmamıştır. Üstelik, bu konuda İrancılara Hint-Avrupalı aydınların da kapsamlı destek vermeleri birçok konuya açıklık getiriyor. Aslında "İran"ı İran eden, onun şimdiki topraklarını belirleyen Farsdililerden çok, "Avrupa merkezci" siyasetçiler ve bilim adamları olmuştur. "Ari" nazariyesini ortaya atan Hint-Avrupalı yazarlar, "İran"a da sahiplenmekle "Turan"ı gölgede koymaya çalışmışlardır. Bunun sonucu olarak "İran"cılar ve "Turan"cıların asırlarca bazen harp meydanlarında bazen düşüncelerde birbirlerine karşı yürüttükleri savaşın bu aşamasını birinciler kazanmış, sonuçta "Turan"ın büyük bir kısmı, daha sonra "İran"a ait edilmiştir. Hatta, iş o yere gelmiştir ki, "İran" ülkesi, "İran" devleti bilindiği hâlde, "Turan"ın toprakları sanki, havada asılı duruma düşmüştür. Böylece, "Turan" deyince Türklerin yaşadığı bütün bölgeler anlaşılmış, "Turan" bir tür ütopyaya dönüşmüştür.

        Yeni Turan’a Doğru...

        Turan uygarlığının anahtarının Turan âlimlerinin ellerinde olduğuna inanıyoruz. Sadece, Turan uygarlığıyla ilgili araştırmalarla yetinmemeli, bunda irade göstermeliyiz. Belki de, incelemeleri derinleştirmekten de önemli olan iradedir. "İrade", "Avrupa merkezci"lerin "Ari" tabusunu üzerimizden atıp “Turanilik”i de önemsemektir. Elbette, "Avrupa merkezci"lerin zorla ortaya koyduğu "Arilik"e benzer bir "Turanlik"ın varlığı da anlamsız olacaktır. Ancak bugün dünyada neredeyse onlarla uygarlıklar, kültürlerden bahsetmek sağlanırken Türk-Turan kültürünü görmezden gelmek ya da onu Budizm, İslam kültürlerinin bir parçası olarak sunmak da asla doğru değildir.

        Turan uygarlığını ortaya koymak için, öncelikle Mular, Prototürkler/Turanlılar, Sümerler, Aranlar/Arnavutlar, Kutiler/Qutiler, Troyalılar, Etrusklar, Kimerliler, Turukkiler, Mannalılar, İşquzlar/İskitler/Saklar, Midiyalılar, Lidiyalılar, Hunlar, Kengerliler, Karkarlar, Hazarlar/Kaspiler, Oğuzların tarihlerini ve kültürlerini kendi gözümüzle, kendi bilincimizle, kendi düşüncemizle analiz etmeliyiz. Türk/Turan kültürü ya da Turan Uygarlığı öncelikle, işte bu eski Türk/Turan halklarının, onların kurdukları devletlerin varlığında kendini kazanmıştır. Elbette, belki de saydığımız bu eski halklardan ve onların kurduğu devletlerden bazılarının doğrudan doğruya Türk-Turan kültürüyle bağlılığı olmamıştır. Ancak Turan uygarlığı büyük bir araziyi, en az Alaska’dan Atlantik Okyanusu’na kadar olan coğrafyayı kapsadığı için Türk-Turan halklarının ona yabancı olan kültürlere ciddi şekilde etki göstermesi, aynı zamanda kendisinin de bundan beslenmesi kuşkusuzdur.


        [1] Muhametdinov Rafael. Türk Dünyası ve Dünya Görüşü. Türk Yurdu Dergisi, nisan 2015, sayı 332, seh.30

        [2] Süleymenov O. Az-Ya. B.: Şərq-Qərb, 2007, s.199

        [3] a.g.e., s. 185

        [4] a.g.e., s. 202

        [5] Bartold V. V., Müsəlman dünyası tarixində xəzəryanı bölgələrin yeri. Bakı: Elm, 1999, s. 16

        [6] Тойнви А.Дж. Постижение истории. Москва, «Айрис-Прессо», 2003, с.69

        Kaynaklar

        -Bartold, Vasili, Müsəlman dünyası tarixində xəzəryanı bölgələrin yeri, Bakı: Elm, 1999.

        -Muhametdinov, Rafael, “Türk Dünyası ve Dünya Görüşü”, Türk Yurdu dergisi, Nisan 2015, S: 332.

        -Süleymenov, Oljas, Az.-Ya, Bakı, “Şərq-Qərb”, 2007.

        -Тойнви, Дж. А. Арнолд, Постижение истории, Москва, «Айрис-Прессо», 2003.

         


Türk Yurdu Nisan 2016
Türk Yurdu Nisan 2016
Nisan 2016 - Yıl 105 - Sayı 344

Basılı: 12 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele