Yeni Türkiye Söyleminde Mefhum Buhranı: Türk Milletinin “Var” Oluşunu Anlam Değerden Arındırma Yolunda İlk Adım

Nisan 2016 - Yıl 105 - Sayı 344

        YENİ TÜRKİYE SÖYLEMİNDE MEFHUM BUHRANI: TÜRK MİLLETİNİN “VAR” OLUŞUNU ANLAM DEĞERDEN ARINDIRMA YOLUNDA İLK ADIM

        Türk Yurdu Dergisi’nin Şubat 2016 sayısı için geçen yılın muhasebesi çerçevesinde yazdığımız yazıda Türk siyasetinde etkin olan ukalanın, ümeranın ve fukaranın Türk milletini ayakta tutan bir dizi değeri idrakte kafalarının karışık olduğundan yakınmıştık. Yine aynı yazımızda, günümüz Türkiye’sinde bir milleti ayakta tutan üçayağın (ukala-ulema, ümera, fukara) kafasını karıştıran temel saikın maruz kaldıkları mefhum buhranıyla alakalı olabileceğini ima ettik. Bu sayıdaki (Nisan 2016) yazımızda da bizi ciddi olarak endişeye sevk eden aynı soruna bir çözüm aramaya devam etmek istiyoruz. Umudumuz, karışık kafaların düzelmesine bir nebze olsun katkı sağlayabilmektir.

        Mefhum buhranı, çözülme sürecine sürüklenen milletlerde daha yoğun görülür. Buhran arttıkça çözülme de artar ve çöküş başlar. Kabul etmek istemesek de, maalesef, son dönemlerde Türk milletini “var” kılan temel kavramlara bilerek ya da bilmeden yüklenen gerçek dışı mefhumlar üzerinden Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yeniden yapılandırılmaya kalkışılması, çözülme sürecini iyice şiddetlendirmiştir. Öyleki, Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı tarafından, yazılma aşamasında olan “yeni anayasa” ile Türkiye’nin “parçalayıcı ulusçuluk” anlayışından kurtarılacağının ilanı, yaptığımız tespitin doğruluğuna açık bir delil olmuştur.

        “Tevafuk mu?” desem; “tesadüf mü?” Bilemiyorum. Ama mefhum buhranından söz ettiğimiz bir zaman diliminde Sayın Başbakan’ın açıklaması, yaramıza tuz biber olmuş ve yazımızı “Türk ulusu” kavramı üzerinden özelleştirmeye bizleri sevk etmiştir. Umudumuz, Sayın Büyüklerimizin biz fakirlere de kulak verme inceliğinde bulunacağıdır.

        Bizi bunaltan husus şudur: Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşu itibariyle bir ulus devlettir. Bu “ulus” kavramının bizdeki mefhumu ise, birleştirici olmasıdır. Lakin ukalalık ile ümeralığı tek elde toplama başarısını gösteren büyüklerimize göre parçalayıcıdır. Ortada karışık bir durum var. Birilerinin mefhum buhranı yaşadığı açık; ama kavram-mefhum diyalektiğinde kafa karışıklığı yaşayanlar kimler? Bizle miyiz, yoksa bizleri yöneten saygıdeğer büyüklerimiz mi?

        Kafamızı meşgul eden şudur: Günümüz Türk siyasetini yürüten ümera, acaba “ulus” denilince ne anlamaktadır? “Ulus” kavramı, “millet” kavramından farklı mıdır? Eğer malum zevat (ukala-ümera-fukara), “ulus” ve “millet”, sözcüklerinin müradif kavramlar olduğunu düşünüyorlarsa, Yeni Türkiye’nin yeni anayasasında “millet” kavramına da yer verilmeyecek demektir. Yok, “millet” ve “ulus” farklı mefhumlara sahipse, parçalayıcı ulusçulukla birleştirici “millet” arasındaki fark izaha muhtaçtır.

        Biz, ulus ve millet sözcüklerine farklı mefhumlar yüklemenin karşısında değiliz. Zira bir dilin zenginliğinin kelime sayısından ziyade mefhum zenginliğiyle alakalı olduğuna inananlardanız. Dahası, inancımız doğrultusunda müradif sanılan birçok kelimemizin hakikatte ince ayrımlar içerdiğini bilenlerdeniz. Amma velakin ümeranın yaptığı açıklamada, “ulus” kavramına parçalayıcı anlamı verilirken, mefhum yeterince ifşa edilememiştir.

        Şimdi, ulus kavramının niçin parçalayıcı bir saik olarak anlamlandırılmış olabileceği üzerine biraz kafa yoralım. Acaba “ulus” ve “millet” kavramları eşanlamlı alınıp “Eski Türkiye’de (!) cari olan “Türk” nitelemesine örtülü bir gönderme yaparak ulusa “parçalayıcı” hükmü mü verilmişti? Eğer, durum böyleyse, bu hükmün siyaseten son yıllarda üretilen çıkar odaklı anlam kaydırmalarından öte, bir önceki yazımızda açıklandığı üzere, gerçeklerle alakası yoktur. Bu nedenle yapılan, çıkara dayalı hesabi bir hamle değilse, “Yeni Türkiye’nin yeni anayasası” (!) ile çözülmeyi çöküşle sonlandıracak bir yola girilmiş olunacağını sadece Türk ulusunun değil, ümmetimuhammedin farkında olması gerekir. Neden mi dersiniz? Çünkü büyük filozof Hilmi Ziya Ülken, “Şeytanla Konuşmalar” adını verdiği kitabında şöyle bir uyarıda bulunur: “Aramak fena değil; yalnız karanlıkta el yordamıyla giderken elinizdekileri kaybetmek olmasa.” Bu durumda Türkiye Cumhuriyeti devletini yönetme sorumluluğunu yüklenen ümeradan gerçeklere dayalı politikalarla hareket etmesini talep etmemiz, ayaklarımızı bastığımızı vatan toprağının kaymaya başladığını görmekte oluşumuzdandır.

        Siyaset, millet menfaati gözetilerek inşa edilir. Bu nedenle Türk ulusunu ayakta tutan temel değerler, ideolojik iç düşünüşler (refleksler) ile sistem dışına itilemezler. Aksi takdirde kafa ve gönül bulanıklığından neşet eden bu tür sorumsuzluklar, muhtemelen, atalardan gelen güzel bir deyişle “Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olma” talihsizliği doğuracaktır. Merhum Ülken’in de yazdığı gibi, insanı ilerletecek güzel bir haslet olan “aramanın”, eğer karanlıklar içindeysek, bizleri “elimizdekini de kaybetme” tehlikesiyle karşı karşıya bırakacaktır.

        Değer, bir şeyin “var” oluşunu tespit eder. Bu nedenle bizde “Türk” kavramı “ontik” bir gerçeklikten öte, “onto-etik” bir kavramdır. Bir başka ifadeyle “Türk”, varlık esasında değer bulan bir mefhuma sahiptir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kimliği mesabesindeki anayasada “Türk” ibaresi olmaz ise, o anayasaya Türk’ü temsil eden bir anayasa denilemez. Türklük, bizim içinde bulunduğumuz coğrafyanın ve dayandığımız tarihi müktesebatın dayattığı bir zorunluluktur. Ayrıca Türksüz bir anayasa, dünden bugüne yaşanmış ve yaşamakta olduğumuz gerçeklerle de hakikatle de örtüşmez. Eğer böyle bir gaflete düşülürse, birleştirici olduğu düşünülen “yeni anayasa”, ulusu da milleti de parçalayarak çöküşe sürükler.

        Kısa soluklu politik çıkar hesaplarını bir kenara bırakarak düşünürsek gerçek şudur: Kabul etsek de etmesek de, hoşumuza gitse de gitmese de, “Türk vardır.” Buradaki “vardır”, “var” olanı içine alarak onu aşan bir mefhuma sahiptir. Varlığa tekabül eder. Varlık ise, hakikati içerir. Hakikat de gerçek ile idealin birleşmesinden doğar. Bu durumda hakikat, Türkiye sınırları içinde yaşayan her vatandaşın anayasal anlamda Türk olarak kabul edilmiş olması gerçeğidir. Ancak bu hakikat, gerçeğe dayalı bir idealdir. İdeal (ülkü) ise, varlığın “oluş” hâlidir. Eksik gerçeği tamamlayacak olan, olması istenen ve olması gereken gerçektir.

        Ülkü, manevi olarak zihinde doğmuş, hayal gücüyle işlenmiş olsa da, iradeyle insanın; akıl ve özgürlük ile kaderin zincirlerini kırarak “gerçekleşecek” olandır. Ümeranın Türkiye Cumhuriyeti kurulurken sahip olunan bu idealden yeni anayasa ile niçin vazgeçmek istediği, açıklık kazanmalıdır. Ümeranın kafasını karıştıran nedir? Oysa durum, hiç de o kadar karmaşık değildir.

        İzah edelim: Anayasal olarak Türk olmak, ilk etapta biçimsel hakikati verir. Semboller ve kelimeler arasındaki tutarlılıktan çıkar. Türk olmanın alametifarikası ise, Türk diline olan hâkimiyettir. Türk olmanın “etik” tarafı ise, değerlerle alakalıdır. Değer, kendisine muhtaç olduğumuz, bizi tamamlayan bir duyuştur. Değer de, gerçek gibi, varlığa dayanır. Onun hakikat hükmünü alması, “var” oluşunun tespitinden sonra vuku bulur.

        Hakikat, belirsiz varlıklarla ideal varlıklar arasında birinciden ikinciye yükselen özgür bir çabanın doğurduğu birliktir. Hakikat hükmü ise, bir ihtimaller kadrosunda muhtemel hükümlerin limitinde meydana gelen ideal kesinlik hükmüdür. Olgu ile idealin özgür çaba fiilinde birleşmesi, hakikat hükmüne götürür. Demek ki, “gerçek”, varoluşuyla beraber hakikati de içerir. Gerçeğin özünü hakikatten, maddesini ise değerden almasının sebebi de budur. Bu durumda Türk olma somutlaştıkça değer karakteri kazanacaktır. Zaten soyutluk artıkça değer alanından uzaklaşılmaktadır. Değerin soyutlanması ise, gerçeğin hakikat türünden ifade edilmesini sağlamaktadır.

        Gerçeğin ideale çevrilmesinden, bir başka ifadeyle, “gerçek ile ülkü” arasındaki diyalektikten üç tür hakikat çıkar: a. Sırf zihne ait olan ve kuralını zihinden alan ihtimali hakikat. Buna mantıki ya da biçimsel (formel) hakikat denir. Anayasal olarak Türkiye Cumhuriyetinde yaşayan vatandaşlara “Türk” denmesi biçimsel hakikati verir. b. İlimlerin aradığı muhtevalı gerçek hakikatleri içine alan bilgi kuramsal (epistemolojik) hakikat ise kavramlar, hükümler ve akıl yürütmeler ile zihinde olanın olgu ile olaylara uyarlığa bakar. Bilgi kuramsal hakikat, biçimsel hakikatin oluşmasına katkı sağlar. Bu nedenle anayasal anlamda Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına “Türk” denilmesi, ideolojik bir yaklaşım değildir. İlmi temellere sahiptir. Lakin mevcut durumun idealler doğrultusunda işlenmesi elzemdir. Bu da devletin asli görevidir. Çünkü gerek biçimsel gerekse epistemolojik hakikat, c. ideal ile gerçeğin birliği diyalektiğinden çıkan değerlere dayalı ontolojik hakikatten beslenir.

        Ontolojik hakikat varlığı esas alır. Varlık ise, parçalar hâlinde, bir başka ifadeyle, “var” olanlar olarak değil, varoluşun bütünlüğü hâlinde kavranır. “Türk” mefhumu, varoluşun bütünlüğünü verir. Millet ya da ulus ise, hem “var” olan hem de kendisine doğru çevrildiğimiz idealdir. “Türk milleti” ya da “Türk ulusu” ifadesi, gerçek ile idealin birleşmesinden doğan hakikattir. Bu hakikati somutlaştırarak içselleştirmem ise onu değerli kılar.

        Günümüz Türkiye’sinde mefhum buhranına tutulan bir kısım güruhun “yeni Türkiye” söylemi ile bizzat Atatürk tarafından kullanılan ve devlet felsefesi hâline getirilen “yeni Türkiye” kavramının altını boşaltıp “büyük Türkiye” idealini ayaklar altına alarak ideolojik maceralara kalkışması, bugünün dünyasında küresel güçlere sermaye ve yem olmaktan öte bir geleceğe sahip değildir. Kafamız gerçekten karışıksa, iş görürken niyetimizin hayır olması, bizleri akıbetimizin de hayır olacağı zehabına sürüklememelidir. Zira niyet ile akıbetin hayırda kesişmesi, gerçeğe ve hakikate muhalif tavır alınmadığında zahir olur.

        Türk siyasetini yürütme sorumluluğunu yüklenenlere âcizane tavsiyem, ellerinde olanın altını oyma teşebbüslerinden vazgeçerek Türk milletini çokça yaralayan “birliği, dirliği ve iriliği” parçalayıcı söylem ve tartışmalarından uzak durmalarıdır. Hele hele varlığımızı ayakta tutan temel kavram ile değerlerin günübirlik siyasi manevralara kurban edilmemesi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bekası adına hayati öneme sahiptir. Unutulmamalıdır ki, bir milleti öldürmenin yolu, onun “var” oluşunu anlam değerden arındırmakla mümkün olur. Anlam değerden arındırmada ameliyesinin ilk adımı ise, kavramlara yanlış mefhum yüklemekle atılır


Türk Yurdu Nisan 2016
Türk Yurdu Nisan 2016
Nisan 2016 - Yıl 105 - Sayı 344

Basılı: 12 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele