Metin Ağabey

Mart 2016 - Yıl 105 - Sayı 343

        Yıllar önceydi. Türk Ocağı Bilecik Şubesinin kurucu başkanı, Eczacı Metin Zevkli Türk Ocağı’nda bir şeyler yapmaya çalışıyor, bu vesileyle bizlerle de ilgileniyor ve bir şekilde bizleri işin içine katmaya çalışıyordu. Bunun farkındaydık. O zamanlar bizler genç birer asistan olarak Bilecik’e yeni gelmiş, kim kimdir tam olarak bilemediğimiz ve dönemin şartları gereği korkularımızı tam olarak aşamadığımızdan tereddütlü davranıyor, meselelere karşı isteksiz duruyorduk. Kurucu başkan Metin ağabeydi, içinde bizim de bulunduğumuz herkesin ağabeyi.
Derken, bizim de bu işlerin içine girmemiz gerektiğini düşünmeye başladık. O zaman benim ve bazı arkadaşların kafasında, bu iş yapılacaksa, eskilerle değil ancak bizimle yapılabilir düşüncesi şekillenmeye başlamıştı. Böyle olduğunu zannediyordum. Daha sonraları diğerleri için bunun böyle olmadığını, sadece birer vitrin meselesi olduğunu anlayacaktım. Bu fikri, bugün burada yaşayan bazı arkadaşların da aralarında bulunduğu meslektaşlarıma açtım. Yüzüme karşı bunun iyi bir fikir olacağını söyleyen bu arkadaşların, daha sonra çok daha farklı bir yola girdiklerini üzülerek gördüm.
Aradan zaman geçti. Bu sefer onlarla değil, kendi kendimize yola çıkmamız gerektiğine karar verdik. Her ne olursa olsun Bilecik’te bu işi bizler yapmalıydık. İşte o zaman, bizzat sevgili Metin ağabeye giderek, “Bu iş sizinle olmuyor, bunu biz yürütmeliyiz.” dedik. Rahmetli, bundan alınmadığı gibi büyük bir olgunluk ve vakar içinde, bundan kendisinin de memnun kalacağını söyleyerek bizleri teşvik etti, cesaretlendirdi. Bu bizim Metin ağabeyle gerçek anlamda ilk karşılaşmamızdı.
O zamanlar Türk Ocağı Bilecik Şubesi için, Bilecik’in yegâne ana caddesi, Tevfik Bey Caddesi üzerindeki Merkez Eczanesi’nin üst katı, (Metin ağabeyinin bizzat kendi yeri) kullanılıyordu. Bırakın kira vermeyi, elektrik ve su paralarının bile güçlükle toplandığı ve faturaların sürekli Metin ağabeye gittiği günlerdi. Hem o daireyi kullanıyor hem de faturaları ödemiyorduk. İşin daha da tuhafı, bizler bu şartlar altında kendisine bu sözleri söyleyebiliyorduk. Nihayet bendeniz Metin ağabeyden sonra iki dönem Türk Ocakları Bilecik Şubesinin başkanlığını yaptım, tabii elektrik ve su paralarını ödeyerek. O zamanlar bizimle birlikte yönetimde Sakarya gazetesi Sahibi Şadi Erdal, Kamu-Sen Bilecik eski başkanı Sadık Taş, Erol Karaman, şimdi Celal Bayar Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde görev yapan Doç. Dr. İdiris Demirel ve Bilecik’te hemen herkesin tanıdığı çok sayıda güzide arkadaş bizimle birlikte Türk Ocağı’na hizmet etti, davaya omuz verdi.

        

        
Çok zaman eczaneye gider, o kadar iş-güç ve gelen giden arasında memleket meselelerini konuşur, çoğu zaman da sevgili Feriha ablanın sabrına sığınarak o güzelim ticari mekânda “ne olacak bu memleketin hâli” türünden nutuklar atardık. Bütün bunları hep birlikte yaptık. Metin ağabey, genelde yaptıklarımızı yeterli bulmaz, hep daha iyiye, çok daha uzak hedeflere yönelik fikirler ileri sürerdi. Mecrasını bulamamış bir nehir gibiydi. O böyle yaptıkça, kendi kendimize; ağabey biz nelerle sen nelerle uğraşıyorsun türünden sözler söylerdik. Tabii bunu kendi kendimize içimizden söyler, Metin ağabeye hissettirmemeye çalışırdık.
Sonra aradan yıllar geçti ve Metin ağabey o meşum hastalığa yakalandı. Zaman zaman evine ziyaretine gittiğimizde, evde, o hasta yatağında, o eskiden beri bildiğimiz Metin ağabeyi yine aynı havada, memleket meseleleriyle meşgul hâlde bulurduk. Hastalığından çok memleket meseleleriyle ilgiliydi. Güney vilayetlerimizde yaşanan olaylar; bunlar nasıl geçiştirilir, ülke bütünlüğüne zarar vermeden bu meseleler nasıl çözülür, dış politikadaki sıkışıklıklarımız devletin bekasına halel getirilmeden nasıl halledilir vs. türünden bir yığın mesele yine sohbetlerin ana meselesi hâline gelirdi. Hasta yatağında bile hastalığını konuşmaya fırsat bulamadık. Varsa yoksa memleket meseleleri.
Şerafettin Elçi ile çok eskilerden, gençlik yıllarından Cizre’de çalışırken yaptığı arkadaşlık ve hatıralarını anlattığını hatırlıyorum. Genç bir eczacı olarak, içeri alındığında çocukları ve ailesiyle ilgilendiği Elçi’yle ilişkisini anlatırken, bu insanlarla gereği gibi ilgilenebilseydik, özbeöz Türk yurdu olan bölge insanının bugünkü duruma düşmeyeceğini anlatır ve kendi kendine hayıflanırdı. Tıpkı Trablusgarp ve Medine-i Münevvere müdafaasındaki kahraman zabitlerimiz gibi, o da yıllarca iç içe yaşadığı bu kadim Türk yurdunun, Anadolu’daki en eski Türk yerleşim yerleri olan Diyarbakır, Cizre ve sair yerlerdeki çaresizliğimizden çok, yapılan ihmallere üzülür, bunlarla dertlenirdi. Onun hesabı şahsî değil, memleket meseleleriyle ilgiliydi. Bunları yazarken aklıma gayr-i ihtiyarî Attila İlhan’ın mısraları geliyor.
“Hamzabey Cami-i şerif’inden kim kaldı
Kim kaldı eski Selanik’ten
Laternalar sustu
Sürahiler tenha
Tek kibrit çakılmıyor
Kim kaldı İttihat ve Terakki’den
O Jöntürkler ki hariçten
Evrak-ı muzırra celbederlerdi
O fedailer ki barut öksürürler
Sakal tıraşları mavi
Kırmızı bıyıkları biber
Kim kaldı
Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nden
Avcı ceketi
Körüklü çizme
Astragan kalpak
Bazen ‘İttihatçı’
Hafif ‘iştirakiyun’
Öfkeli kaşları salkım saçak
Kumral bıyıkları mahzun
Hani felaket tütün içerler
Ceplerinde idam fermanları
Bellerinde Söğüt yaprağı bıçak
Ya Millet Meclisi’nde meb’us
Ya Kuva-yı Seyyarede asker”
Kendisi, hafiften İttihatçı sayılırdı. Zaten bizim eski tüfeklerin tamamı kıyısından köşesinden biraz İttihatçı sayılır ve durumdan vazife çıkarırlar. Kuvây-ı Milliye geleneği de böyledir. O da hakiki anlamında bir İttihatçı işidir. Metin ağabey de öyleydi işte. O da bütün eski timsahlar gibi durumdan vazife çıkartır, hiç kimseden talimat beklemeden memleket meseleleriyle ilgilenirdi.
Kendisi yaratılıştan naif ve nüktedan bir kişiliğe sahip olduğu için, hasta hâlinde bile o güzelim nükteleriyle hepimizi şaşırtmaya devam etti. Hastanede kendisini rahatsız eden sineklerle ilgili yaptığı esprileri hatırlıyorum. Oranın o kasvetli hastane havasında bile, kendine göre bir yaşama alanı bulmuş, sade kendi kendini değil, yanına gelenleri de rahatlatabilmişti. Evde de öyleydi. Zarif, temiz, kendi içinde inşa ettiği konforun dışsallığını başkalarına da hissettiren bir İstanbul beyefendisi tavrını son nefesine kadar sürdürebildi. Onun için ziyaretine gittiğimizde bir hasta ile konuşmanın dışında, misafir ağırlayan son turfanda bir beyefendiyle sohbetin tadını çıkartmayı tercih ettik. Öyle oldu. Kendiliğinden öyle oluyordu.
Kendisi siyasetle hep iç içeydi. Bir saha adamından ziyade, bir salon adamını andıran bu mizaç, siyasetin o dolambaçlı yollarından daha çok, mektebin mehabetine yakışan yola yatkındı. En azından ben hep böyle düşünmüşümdür. Siyaset erbabının iktidar için halka gitmesi ve ondan iktidar dilenmesi olarak da anlaşılabilecek en küçük bir imanın bile kendisine ağır geldiği bir şahsiyetten bahsediyorum. Siyasete girdiği zaman, Feriha ablanın da bulunduğu yerde kendisine defaatle bu işlere girmemesi gerektiğini söyledim. Aynısını yenge hanım da kendilerine söylediler. Dinlemedi bizi. Orada üzüldü. Onu çok kaldıramadığını hatırlıyorum.
Son nefesini teslim etmeden birkaç gün önce, sanırım cumartesi günü, bugün Metin ağabeye gidelim şeklinde aramızda kararlaştırmış, ama niyeti pratiğe dökememiştik. Hayat gibi bu türden hayırlı işleri de ertelememek gerekiyor. Bunu bir kez daha anladım. Ziyaretlerimden birinde, Zafer Paşa’yı ziyaret ettiğini ve kendisine verdiği bir sözü, araya giren bu hastalık nedeniyle tutamadığını söylemiş ve bu iş biter bitmez, o sözünü tutacağını söylemişti. Ben de ağabey, sen meraklanma; sen gidemezsen, Paşamız gelir, seni ziyaret eder demiş ve durumu Zafer Paşa’ya aktarmıştım. Onu da kararlaştırdık ve fakat benim ihmalim yüzünden onu da icra edemedik.
Cenaze Namazında bütün eşraf, yaran ve Bilecikliler oradaydı. Orada kendisinin uzun yıllar Diyanet Vakfı Bilecik Başkan Yardımcılığı görevini yaptığını da öğrendim. Kürsüde Bilecik Müftüsü konuşuyor, Metin ağabeyi, onun civanmertlikleri ve mürüvvetini anlatıyor. Cenaze namazının niçin Kayı Boyu Cami’sinde kılınmasını istediğini anlıyor gibi oluyorum. Oysa namaza giderken neden orası diye düşünmüştüm. Burası henüz yapımı devam eden Bilecik’in en büyük camilerinden biri, ama ona tekaddüm eden Orhan Camisi ve Şerif Paşa camileri gibi tarihî mekânlar var diye düşünmüştüm. Orada, cami derneğinin işlerini yürüten eski bir tanıdıkla karşılaşıyorum. Caminin en büyük maddi destekçilerinden biriydi diyor. Duygulanıyorum, demek ağabey kimseye belli etmeden başka yerlerde, başka hayırlarla meşgul, yol azığını hazırlamakla iştigal ediyormuş.
Bütün bunlar ve bilemediğim bir yığın hakkı üzerimizde bırakarak aramızdan ayrıldı. Güzel insandı. Müslümandı, mutekiddi ve hakiki manasında bir Türk milliyetçisi idi. Ömrünü bu yolda harcadı. Şehrimize kültürüyle, imanıyla, mücadelesiyle, hâsılı topyekûn bütün meziyetleriyle katkı sağlayan bir güzel âdemdi. O şimdi Rabbine kavuştu. Söğüt’te, o güzelim tepede, bir meşe ağacının dibinde Bilecik sırtlarını, Edebali Yokuşunu, o kadar çok özendiği Oğuz Boylarının ta Murgab Deltasından, Merv’den gelen ilk öncülerinin, Ertuğrul Gazi Oymağı’nın tavla tavla atlarını suvardığı bütün bir mekânı seyrediyor.
O gün cenazeyi defnederken bütün bunları düşündüm. Maraş Elbistan’dan kalkıp buralara, Bilecik’e gelen bu Türkmen Kocasını, onun rüyalarını düşündüm. Mihnetler bitmiş, hasretler geride kalmıştı. O güzel ruh şimdi başka bir iklimde, ebedi yurdunda tekrar çiçeklere durmak için toprakla kucaklaşmış, can kuşunu kafesten uçurmuştu. Yeri Uçmak olsun.
Ne denir, ölüm bu.
“Onlar da bu dünyadan geldi geçti
Kervan gibi kondu geçti
Onları da ecel aldı yer gizledi
Fâni dünya kime kaldı
Gelimli gidimli dünya
Son ucu ölümlü dünya
Eninde sonunda, uzun yaşın ucu ölüm, sonu ayrılık!”


Türk Yurdu Mart 2016
Türk Yurdu Mart 2016
Mart 2016 - Yıl 105 - Sayı 343

Basılı: 12 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele