Tam ve Kâmil Anlamda Çağdaş Bir Alp Eren Muhsin Yazıcıoğlu

Mart 2016 - Yıl 105 - Sayı 343

        TAM VE KÂMİL ANLAMDA ÇAĞDAŞ BİR ALP EREN MUHSİN YAZICIOĞLU

        Muhsin Yazıcıoğlu’nu 70’li yılların ortalarında tanıdım. Henüz Ülkü Ocakları Genel Başkanı olmamıştı, ama gençlik hareketinin etkili liderlerinden biriydi. Muhatabına ilk andan itibaren güven veren, kendinden emin, vakur bir duruşu vardı. O nesilden ülkücü gençlerin çoğu gibi erken olgunlaşanlardandı. Çünkü onlar hayatın tadını çıkarmak, yaşıtları gibi yaşamak, kendilerine özel zaman ayırmak yerine çok erken yaşlarda ağır sorumluluklar yüklenmeyi tercih etmişlerdi.

        Yazıcıoğlu ve arkadaşları, Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştaydılar ve oyunda, oynaşta hiç olmadılar. Çünkü vatan, millet ve bayrak sevdasıyla dopdolu olan, “tevhit inancıyla” bezeli yüreklerinde başka bir muhabbete yer yoktu. Milletimizin mutluluğu, Türkiye’nin bekası, ülkemizin bütünlüğü, esaret altındaki soydaşlarımızın özgürlüğü hayatlarının gayesiydi. Komünizmi millî varlığımıza yönelik en büyük tehdit sayıyorlar, bu ideolojiden nefret ediyorlardı.

        Çoğu Anadolu’nun değişik bölgelerinden okumak maksadıyla Ankara’ya gelmişti. Muhafazakâr, mütedeyyin değerlerle yaşayan orta kesimden mütevazı ailelerin çocuklarıydılar. Ruh ve düşünce dünyalarını oluşturan, karakterlerini şekillendiren sosyal iklim birbirlerine çok benziyordu. Bu yüzden kısa zamanda tanışıp kaynaştılar; Ülkü Ocağı çatısı altında buluşmaları, kader birliği yapmaları zor olmadı.

        Muhsin Yazıcıoğlu’nun neslinin, 70’li yılların ülkücülerinin önemli özelliklerinden biri de “melâli âşinâ” hüzünle iç içe bir nesil olmalarıdır. Ümitleriyle, idealleriyle, hayalleriyle birlikte büyüdüler. Anarşi diye nitelendirilen o dönemin ağır şartları altında adeta “örsle çekiç” arasında piştiler. Türkiye’de komünizmden esinlenen bir rejim kurmaya çalışan kızıl çetelerin alçakça saldırılarıyla yüzlerce ülküdaşlarını toprağa verdiler. Acılarını yüreklerinde taşıyarak, canlarını ortaya koyarak, her türlü baskıya ve tehdide direndiler. O neslin yahut Asım’ın neslinin bu canhıraş mücadelesi olmasaydı ülkemizde Moskova’nın arzuladığı yapıda bir iktidarın iş başına gelmesi sağlanacak, Türkiye Sovyetler Birliği’nin peyki hâline gelecekti. Çünkü 27 Mayıs darbesinden sonra oluşan özgürlük ortamından yararlanan radikal sol-Marksist gruplar faaliyetlerini yoğunlaştırmışlar, özellikle aydınlar arasında, üniversitelerde Silahlı Kuvvetler içerisinde ve sendikalarda organize olarak, “devrimci şiddet” dedikleri yöntemi kullanarak iktidarı ele geçirmeye çalışıyorlardı.

        Bu yöndeki ilk girişimleri, 12 Mart muhtırasının verilmesinden üç gün önce, 9 Mart’ta Silahlı Kuvvetler içerisinde gerçekleştirilen bir “karşı operasyon”la önlenmiş, ardından sivil ve asker çok sayıda militan tutuklanarak yargı süreci başlatılmıştı. Fakat 1974’de çıkarılan Af Yasası’nın Anayasa Mahkemesi kararıyla kapsamının genişletilmesi, genelleştirilmesi sonucu cezaevindeki militanlar serbest bırakıldılar. İçeride ideolojik eğitimlerini pekiştiren, devlete ve Cumhuriyet rejimine hınçları daha da artan radikal solcuların dışarıya çıkmasıyla birlikte, sol hareketler yeni bir ivme kazandı. Bülent Ecevit’in başında olduğu CHP, tabloyu doğru okuyamıyordu. Olayları partinin savunduğu sosyal demokrasinin yükselişini engellemeye çalışan sağcıların çıkardığına inanıyorlar, dolayısıyla radikal sol grupların eylemlerinin doğru ve haklı bir tavır olduğunu düşünüyorlardı.

        Aslında sosyal demokrasiye de karşı olan radikal unsurlar, CHP yönetiminin aymazlığından yararlandılar. Devlet kuruluşlarında, üniversitelerde, basında ve TRT’de CHP’nin siyasi gücünü kullanarak etkili hâle geldiler. Kendi zihniyetlerine uymayanlara buralarda hayat hakkı tanımadılar. Bülent Ecevit bu kesimlerin esas niyetini ne yazık ki çok geç anladı. 12 Eylül’den sonra düzeltme imkânının bulunmadığı düşüncesiyle partisinden ayrılmayı tercih etti.

        Muhsin Yazıcıoğlu’nun Ülkü Ocaklarının başkanı olduğu yıllar ülkemizde anarşinin hızla tırmandığı, devletin giderek kontrolü kaybetmeye başladığı, sıkıyönetim ilanına rağmen olayların önlenemediği çok kritik ve zor bir dönemdir. Muhsin başkanın işi gerçekten zordu; bir taraftan arkadaşlarıyla birlikte ihanet çetelerine karşı mücadele ederken, diğer taraftan ülkücü gençlerin fikrî ve kültürel açılardan gelişmelerini sağlamak maksadıyla eğitim çalışmalarına ağırlık vermek istiyordu. O yaşlardaki bir gencin her an bir saldırıya uğrayacağını, kurşunlanacağını bile bile; düzenlenen seminerlere katılabilmesi, verilen kitapları okuması, yoğun tehditlere rağmen okulunu bırakmaması bir yürek ve cesaret meselesi olmasının ötesinde, güçlü bir imanın, sabrın, metanetin ve nihayet davaya olan sadakatin varlığını gösteren muhteşem bir tablodur.

        Bu tablo, ülkücü gençlik hareketinde yer alan gençlerin ve onları yönetenlerin ortak eseri olmakla beraber, bunun baş mimarı Muhsin başkandır. Cesaret gerektiren en zorlu ve riskli girişimlerden bir serdengeçti gibi her zaman en önde yürümüş, sorumluluk almaktan kaçınmamış, çevresindekilere yaşayışıyla, davranışlarıyla bir ahlâk ve fazilet örneği olmuştur. Birlikte olduğu herkes ihtiyaçları durumunda Muhsin başkanın yanlarında olacağını bilmenin huzuru ve güveni içerisinde olmuştur. Makamını, sıfatını hiçbir zaman nefsani ve şahsi isteklerinin tatmini yönünde kullanmamış, bunların sadece davasına hizmet vesilesi olduğunun bilinci içerisinde görevini ihlas ve samimiyetle sürdürmüştür. Bu tavrı sadece ülkücü gençler arasında değil, kendisini tanıyıp seven halk kesimlerinde de milliyetçi harekete karşı giderek genişleyen bir ilgi ve sempatinin doğmasına yardımcı olmuştur.

        12 Eylül darbesi Muhsin başkanın omuzlarındaki yükün, sorumluluğun çok daha artması anlamına geliyordu. Darbeyi yapan üst rütbelilerden bazıları ve özellikle Ankara’daki sıkıyönetim savcı ve hâkimleri arasında milliyetçi-ülkücü harekete nefret derecesinde karşı olanlar vardı. Bunların yönlendirmesiyle darbeden hemen sonra Türk milliyetçilerine karşı bir cadı avı başlatıldı. Hukuk kuralları, yasalar ve usul hükümleri bir tarafa bırakılarak, özel ekipler kuruldu. Parti Genel Merkezi’nde daha sonra yargılama sürecinde asılsızlığı ortaya çıkan silah vb. gibi sözde deliller bulundu iddiasıyla geniş bir algı operasyonu başlatıldı. Başta Ülkü Ocakları olmak üzere, ülkücü teşkilatlarda görev yapan gençler, ideolojik eğitimleri gözetilerek seçilen ve başsavcı Nurettin Soyer’e bağlı olarak çalışan bir polis timi tarafından aranıp yakalanıyor, Mamak’ta C-5 adı verilen işkence merkezinde sorguya alınıyorlardı.

        Muhsin başkan ilk günlerde yakalanmamıştı. Gelişmeleri yakından izliyor, arkadaşlarına yardımcı olmak için elinden geleni yapmaya çalışıyordu. Yiğitti, cesurdu. O dar günlerde aranmakta olan gençlerin bazıları çeşitli yollardan yurt dışına çıkabildiler. Muhsin başkanın isteseydi bunu rahatlıkla yapacak imkânları vardı. Kendisine bu husus hatırlatıldığında, cevabını ben de kendi ağzından işitenlerdenim: “Ben Türkiye’den ayrılırsam içerideki arkadaşlarım kendilerini yalnız ve terk edilmiş hissederler, moralleri bozulur. Bırakalım arkadaşlarım gibi beni de yakalasınlar, Mamak’a götürsünler. Orada birlikte aynı kaderi paylaşalım. Böylesi her bakımdan daha doğru olur.”

        Muhsin Yazıcıoğlu, bu konuşmadan birkaç gün sonra bu işle görevli POL-DER’li polisler tarafından yakalandı. Ağır işkencelere maruz kalmasına rağmen bunları anlatmanın yapanları önemsemek anlamına geleceğini düşündüğünden konuşmamayı tercih etti. Beş buçuk yılı tecritte, hücrede olmak üzere yedi yıl cezaevinde kaldıktan sonra suçlu bulunmayarak tahliye edildi. Askeri yönetimde görevli hâkimler ve savcılar hükmü önceden vermişlerdi. Bunların nazarında milliyetçilik, ülkücülük suç oluşturan bir eyleme dönüşmese bile, fikir ve düşünce olarak başlı başına ağır bir suçtur, cezalandırılması gerekmektedir. Nurettin Soyer’in okuduğu ve kendisine yardımcı olan aynı zihniyetten solcu bir grubun yardımıyla hazırlanan “587 sanıklı MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası” iddianamesi hem hukukî içeriği hem de meseleye bakış tarzı açısından tam bir faciadır.

        Muhsin Yazıcıoğlu’nun zindan duvarlarına sığmayacak kadar büyük yüreği, geniş bir ruh ve gönül dünyası, kavî bir imanı ve ülkücü tahayyülleri vardı. İnsanlıkla, vicdanla bağdaşmayan ağır uygulamalara rağmen, cezaevine girmeden önce düşündüklerini yapmayı başardı. İçerideki arkadaşlarıyla bağlantı kurup dayanışarak bulundukları mekânı “mekteb-i Yusufiye” hâline dönüştürdüler. Onun cezaevinde yazdığı şiir, teşkilatçı kişiliğinin yanı sıra sanatçı yönünün ne kadar zengin ve güçlü olduğunu gösteren enfes bir örnektir.

        İki buçuk metrekarelik kapkara rutubetli taş duvarların arasından “hafif bir rüzgâr gibi süzülerek”, “kekik kokulu kayalıklardan aşarak”, “güvercinler ülkesini” tahayyül etmesi, ruhunu “dinlendirmek” istemesi insani bir arzu ve özlemdir. Ama bununla kalmaz, “sonsuzluğu” düşünür ve “ey sonsuzluğun sahibi sana ulaşmak istiyorum” yakarışıyla ağır şartlara rağmen dimdik ayakta kalmasını sağlayan manevî dünyasını, mavera arayışını dile getirir.

        Muhsin Yazıcıoğlu’nun hayatının üçüncü evresi, tahliye olduktan sonra siyasette geçti. Politikayı inançlarına, ülküsüne, fikirlerine hizmet vasıtası olarak gördü. Makam tutkunu değildi. İnandıklarından, ilkelerinden ödün vermedi. Onun “bir saniyesine bile hâkim olamadığımız bu dünya için bu kadar fırıldak olmanın anlamı yoktur” sözü siyasi felsefesinin özeti sayılabilir.

        Muhsin başkan mücadele hayatıyla, ilkeli duruşuyla, ahlâkıyla millî şuur sahibi genç nesillerin her zaman dikkate almaları gereken özel bir şahsiyettir. Gençlerin ülkemize ve milletimize hizmet etmeleri için sloganlara hapsolmadan, lümpenleşmekten uzak kalarak “bir elinde bilgisayar, bir elinde Kur’an” olmasını istiyordu. Başka bir ifadeyle modernlikle geleneğin, akılla yüreğin, bilimle imanın buluştuğu bir gençlik profili tahayyül ediyordu. Onun bu dileğinin bütün gönüldaşları, sevenleri için anlamlı bir mesaj olarak algılanmasını diliyorum. Bu vesileyle kendisini bir kere daha rahmetle, muhabbetle, özlemle anıyorum.


Türk Yurdu Mart 2016
Türk Yurdu Mart 2016
Mart 2016 - Yıl 105 - Sayı 343

Basılı: 12 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele