Dünya Tarihinin Dönüm Noktası: Çanakkale Dirilişi

Mart 2016 - Yıl 105 - Sayı 343

        DÜNYA TARİHİNİN DÖNÜM NOKTASI: ÇANAKKALE DİRİLİŞİ

                    Ecdâdımızın; “İhtiyar dünya kuruldu kurulalı şu ‘Boğaz Harbi’nin eşi menendi hiç görülmedi!” dediği, âlimlerin de, “Dünya tarihinin dönüm noktası” diye nitelediği Çanakkale muharebeleri; İslâm’ın varlık-yokluk mücâdelesini veren Türk Milleti’nin, Boğaz’ı geçmek isteyen Haçlıların son teknolojiye sahip donanmalarını ve yedi düvelden oluşan ordularını; her türlü yokluğa, yoksulluğa, silah ve mühimmat eksikliğine rağmen; Allah (c.c.)’ın inâyeti, îman gücü ve vatan aşkıyla denizde ve karada yendiği “Tarihin en zor meydanı”[1]dır.

         Mehmet Âkif’in; “Şu Boğaz Harbi nedir, var mı ki dünyada eşi”[2] diye ifâde ettiği Çanakkale Savaşı, Deniz ve Kara Muharebeleri diye isimlendirilen iki büyük mücâdeleden oluşmuştur. Bu kanlı savaşın birinci merhalesi olan “Deniz Muharebeleri”, Îtilaf Devletleri’nin çok güçlü bir donanmayla yaptığı Çanakkale’yi denizden geçme teşebbüsüdür.  Deniz Muharebeleri; Akdeniz’deki İngiliz ve Fransız savaş gemilerinin 3 Kasım 1914 günü Çanakkale Boğazı’ndaki tabyalarımızı bombalamasıyla başlamış, dört buçuk ay sürmüş ve bu çetin mücâdelenin finali de 18 Mart 1915 tarihinde gerçekleşmiştir. 18 Mart günü sabah saatlerinde Îtilâf kuvvetleri on sekiz büyük savaş zırhlısı ve yüzden fazla gemiyle taarruza geçmiş; ancak düşmanın yaptığı bu büyük deniz harekâtına Çanakkale Boğazı’nın Anadolu ve Rumeli yakasındaki tabyalarımız akıl almaz bir direnişle karşılık vermiştir.  Çanakkale Müstahkem Mevkî Komutanı Cevat Paşa ve Kurmay Başkanı Selahaddin Âdil Bey’in komutasındaki subay ve askerlerimizin dillere destan mukâvemeti, Havranlı Koca Seyid’in insanüstü bir gayretle 276 kiloluk mermiyi sırtında taşıyıp namluya sürdükten sonra Ocean Zırhlısı’nı yüreğinden vurduğu ve; “..Attığın zaman da sen atmadın, lâkin Allah attı..”[3] İlâhî beyânını hatırlatan o meşhur top atışı ve Tophaneli Hakkı Yüzbaşı’nın Nusret Mayın Gemisi’yle Karanlık Liman’a döşediği sır dolu “26 Mayın” savaşın kaderini belirlemiştir. Ve netice olarak; Îtilaf Devletleri’nin “Yenilmez Armada” denilen donanmasının üçte biri muharebe dışı kalmış, düşman perişan edilmiş,18 Mart günü güneş gurûb ederken, Deniz Muharebeleri’nin zafer güneşi de Çanakkale ufuklarına Türk Milleti için doğmuştur.

        Çanakkale Savaşı’nın ikinci merhalesiyse; 18 Mart Deniz Zaferi’nden 37 gün sonra, 25 Nisan 1915 tarihinde Îtilâf Devletleri’nin Gelibolu Yarımadası’na 75.000 askerle beş koldan çıkartma yapmasıyla başlamış,  donanma ve hava gücüyle desteklenen büyük bir amfibik harekâtla devam etmiş ve ardından yapılan cephe mücâdeleleriyle sürmüş olan “Kara Muharebeleri”dir. “Harb-i Umûmî” öncesi Harbiye Nâzırı Enver Paşa; Osmanlı’ya Balkan Bozgunu’nu yaşatan ve tek kurşun atmadan Türklerin Anadolu’dan sonraki ikinci vatanı olan Rumeli’yi 15-20 günde dört devletçiğe teslim eden “yatalak subayları” emekliye ayırmış, birliklerimizi genç ve dinamik subaylara teslim ederken, orduda çok önemli düzenlemeler yapmış ve bozulan askerî disiplini yeniden tesis etmiştir. Birinci Dünya Savaşı sırasında Boğaz’ı ve Gelibolu Yarımadası’nı savunacak olan 5. Ordu’yu kuran “Şehîd-i Âlâ Gâzî-i Nâmdar”[4] Enver Paşa; müttefiklerimizden aldığı mâlî ve askerî malzeme desteğiyle Çanakkale’yi top ve cephane bakımından güçlendirdiği, askerlerimizi silah ve teçhizat bakımından tahkim ettiği gibi,  Türk Ordusu’na da yeni bir ideâl, azim ve heyecan aşılamıştır.  İşte bu hazırlıklar sonrası yapılan Kara Muharebeleri sırasında; Harbiye Nâzırı ve Başkomutan Vekili Enver Paşa’nın riyâsetindeki 5. Ordu’ya bağlı komutan ve Mehmetçiklerimiz; Seddülbahir’de, Arıburnu’nda, Anafartalar’da çok büyük kahramanlıklara imzâ atmış ve destanları bile kıskandıracak nice destanlar yazmıştır. 8,5 ay süren kara muharebelerinde İngiliz ve Fransızlar Çanakkale’yi geçmek için Gelibolu Yarımadası’na yarım milyondan fazla asker çıkarmış, ancak düşman getirdiği kuvvetin yarısından fazlasını bu topraklarda kaybetmiştir. Yâni, Kara Muharebeleri de Îtilâf Devletleri’nin çok ağır mağlubiyetiyle sonuçlanmış, düşman kuvvetlerinin 8-9 Ocak 1916 tarihinde Çanakkale’den gizlice çekilmesi ve geceleyin gemilere binip kaçmasıyla son bulmuştur.  İşte harp tarihimizde; Çanakkale Boğazı’nda yapılan Deniz Muharebeleri ve Gelibolu Yarımadası’nda gerçekleşen Kara Muharebeleri’nden oluşan, 14 ay 6 gün süren, her iki tarafın toplam beş yüz binden fazla asker kaybettiği mücadelelerin ardından Türk ordusunun kesin zaferiyle neticelenen ve dünya tarihinin gidişâtını değiştiren Kara ve Deniz Muharebeleri’nin her ikisine birden “Çanakkale Savaşı” denilmektedir.

        Çanakkale muharebeleri; Osmanlı Devleti’nin ekonomik, askerî, siyâsî ve mâlî bakımdan tıkandığı; savaş gücü, mühimmat, lojistik malzeme ve psikolojik açıdan tükendiği bir dönemde, Türk Milleti; her türlü imkânsızlığa rağmen, en büyük imkân olan îman ile kazandığı çok bir büyük zaferdir. 

        Çanakkale muharebeleri; gönlü Tevhid kumaşıyla dokunan,  İki Cihan Serverimiz’in ahlâkıyla ahlâklanan ve Kâinatın Solmayan Gülü’nün adını alan “Mehmetçik”in şahsında maddeleşen, İslâm îmanının ete-kemiğe bürünmesi olan “Çanakkale rûhu”yla kazanılmış kutsî bir kıyamdır. Bu savaş; dinimize, devletimize, vatanımıza ve nâmusumuza kastetmeye kalkışan düşmanlara karşı “Çanakkale rûhu” ile manganın tabur, bölüğün tümen, alayın ordu hâline geldiği; can kaygısının yerini şehâdet ideâlinin aldığı, “Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklâl.”[5] parolasının yüreklerde dalgalandığı, cihat aşkıyla şahlanan kahraman ecdadımızın düşmanın çok üstün silah gücü karşısında bedenlerini kalkan yaptığı bir “melhame-i kübrâ”[6] ve Ümmet-i Muhammed’in ikinci “Bedir Harbi”dir.

        Çanakkale muharebeleri; “… Allah yolunda öldürülenlere ‘ölüler’ demeyin. Bilakis onlar diridirler. Fakat siz anlayamazsınız..”[7] Âyeti’yle müjdelenen şehitlik makâmına ulaşmak isteyen; kaşları bıyıklarından daha fazla olan civanların, gök ekinken biçilmiş fidanların, liseli, üniversiteli ve medreseli kükremiş aslanların, “Hubbü’l-vatan mine’l-îman”[8] (Vatan sevgisi îmandandır.) Nebevî düsturunu rehber edinen isimsiz kahramanların, “hayâlleri kadar fedâkârlıkları da gerçekleri aşan”[9] ateş parçası insanların, “hayatlarını avuçlarında bir kor gibi taşıyan”[10] korkusuz komutanların “Çanakkale geçilmez!” hükmünü kanlarıyla yazıp, canlarıyla mühürlediği ve Sultan V. Mehmed Reşad’ın “Hâlife” sıfatıyla; “Mûcebince amel oluna!” diye fetvâ yayınlayarak dünyadaki bütün Müslümanları yardıma çağırdığı “Hatt-ı hümâyun”la tuğralanmış bir “Cihâd-ı mukaddes”tir.

        Çanakkale muharebeleri sırasında; İstanbul’da, Süleymâniye Camii’nin bir müezzini tarafından ilk defa mahya olarak minâreler arasına kandillerle yazılan “Çanakkale geçilmez!” ibâresinin kuru bir lâftan ibâret olmadığı, hayâta hakkedilmiş bir hakikat olduğu yedi düvel tarafından çok acı bir tecrübeyle öğrenilmiştir. Çanakkale muharebelerinde düşmanı Boğaz’dan geçirmeyen ve onlara “Gallipoli”yi mezar eden mübârek ecdâdımız; ‘Yârdan geçilir, serden geçilir, ancak Çanakkale’den geçilmez!’ hükmünü bir kahramanlık âbidesi olarak tarihe armağan etmiştir.

        İslâm’ın Bedir’den sonraki en büyük cihâdı olan Çanakkale muharebelerinde Allah, vatan ve nâmus için şehâdet şerbetini içen ve “bu topraklar için toprağa düşen”  binlerce Mehmetçiğimiz;  Son Haçlı Seferi’ne karşı çok çetin bir mücâdele vermiştir. Bu zorlu harp, şâirin; “Gâlib et, çünkü bu son ordusudur İslâm’ın”[11] diye vasfettiği Türk Milleti’nin; “Son Kale”sini kurtarmak için“Ruh kökü”nden güç ve kuvvet aldığı hem bir Tevhid mücâdelesi,  hem bir vatan müdafaası, hem de dünya tarihinin gidişâtını değiştiren ve etkisini günümüze kadar devam ettiren çok stratejik bir savaştır.

        Çanakkale muharebeleri; tarihteki pek çok ilklerin yaşandığı, “deniz, kara ve hava savaşları”nın ilk defa birlikte yapıldığı; birkaç yüz dönümlük çok dar bir alanda gerçekleşen cephe savaşlarında yüz binlerce askerin göğüs göğüse çarpıştığı, Türk Ordusu’nda üç nesil Mehmetçiğin -“dede, oğul ve torun”un- omuz omuza beraber mücâdele ettiği; Anadolu’daki her üç evden birisinin en az bir şehit verdiği, bir metrekareye 6000 merminin, 5 litre kanın[12] ve kilometrekareye 252 ölünün[13] düştüğü kan deryâsı bir ummandır.

        Çanakkale muharebeleri; âilenin son erkeğini cepheye yollarken; “Oğlum babanı Dimetoka’da, dayını Şipka’da, ağabeylerini Çanakkale’de kaybettim!.. Sen benim son yongamsın, sen de dönmezsen ben artık Allah’a emânetim!.. Eğer minârelerimiz ezansız, câmîlerimiz Kur’ân’sız,  bu millet vatansız ve gök kubbemiz Al-Bayraksız  kalacaksa, git evlâdım  sen de git!..” diyen mübârek anaların, çilekeş ninelerin, cephe gerisindeki yetim kızların, öksüz  çocukların, dul kalan gelinlerin ve beli bükülmüş dedelerin; bu din ve bu  vatan uğrunda târifsiz  acılara göğüs gerdiği gam kervanı bir savaş ve çileyle imtihandır.

        Çanakkale muharebeleri; mübârek ecdâdımızın “şühedâ burcu” olan bu toprakları savunurken; “Vîran olası hânede evlâd-ı ıyâl var”[14] demediği, hânenin vîran olmasını göze almadan “kılıcımızın ekmeği” olan vatan topraklarının kurtulmasının mümkün olmadığını çok iyi bildiği ve bu yolda hayatlarını sebîl ettiği destanlar ötesi “253.000” destandır.

        Çanakkale muharebeleri, Mehmetçiklerimizin; “tek dişi kalmış canavar”[15]dan neşet eden kan ve kin deryasında boğulmadan savaştığı; insâniyet, mertlik ve merhamet ufuklarının zirvelerinde dolaştığı, Mehmet Âkif’in; “Kimi Hindû kimi yamyam kimi bilmem ne belâ” diye nitelediği, düşmanlarımızda bile hayret ve hayranlık uyandıran kahramanlık destanlarını şâhikalaştırdığı tarihimizin en önemli şeref levhalarından birisi, insanlığın yüzünü ağartan harplerin en önde geleni ve belki de birincisidir.

        Dünya tarihinin en önemli savunma savaşlarından olan Çanakkale muharebeleri; düşman askerleriyle ordumuzun güç dengeleri karşılaştırıldığında insanın akıl köprülerinin kırıldığı, askerimizin imkânsızı mümkün kıldığı ve mânânın maddeye galebe çaldığı mukaddes bir zaferdir. Çünkü Çanakkale muharebeleri; güç ve kuvvetin inanç karşısında âciz kaldığı,  beden ve cismâniyetin yerini ruh ve mâneviyatın aldığı,  maddenin açıklayamadığı, zekânın îzah edemediği,  hesap ve hendesenin sağlamasını yapamadığı, ancak mânâ yüklü bir bakışla idrâkin mümkün olduğu Tevhid mücâdelesindeki son ölüm-kalım mahşeridir. Bu sebeple Çanakkale; sayılarla, plânlarla, matematikle, teknikle anlatılamaz... Çanakkale’yi sadece kemiyet hesaplarıyla ve rakamlarla anlatmak, aslında Çanakkale’yi anlamamak ve anlatamamaktır.

        Düşmanlarımızın da îtiraf etmek mecbûriyetinde kaldığı üzere, Çanakkale muharebelerinde akılla îzâh edilemeyen pek çok olay vukû bulmuş, mânâ âlemindeki yardım ve ihsanların da devreye girdiği, müslim ve gayrimüslim pek çok insanın tanıklıklarıyla ortaya çıkmıştır. Zâten Allah Teâlâ’nın Kur’ân-ı Kerim’de;  “..Ey îman edenler! Siz Allah’a (Allah’ın dinine)  yardım ederseniz, Allah da size yardım eder, ayaklarınızı kaydırmaz..”[16] diye ifâde buyurduğu ve açıkça vaat ettiği müjdenin; askerimize İlâhî nusret olarak Çanakkale Savaşı’nda tecellî ettiği çok âşikâr bir biçimde görülmüştür. İngiliz Ordu Kumandanı Orgeneral Hamilton da bu gerçeği; “Çanakkale’de bizi Türklerin maddî gücü değil, mânevî gücü mağlup etmiştir. Çünkü onların atacak barutu bile kalmamıştı. Fakat biz, gökten inen güçleri müşâhede ettik!”[17] diye dile getirmiştir. “Tanrı, Türklerden yana!”[18] diyen İngiliz General Hamilton, İsmâiloğlutepe’deki muharebeleri anlatırken, Hâtırât’ında şunları yazmıştır: “Bu kez İsmailoğlutepe’yi hiçbir kuvvet elimizden alamazdı. Ama sabahın erken saatlerinde durumda umulmadık bir değişme başladı. Gittikçe yoğunlaşan bir sis, çevreyi göz gözü görmez bir duruma getirmişti. Top tüfek sesleri birer birer dindi ve cephe sustu. Doğa Türkleri gizlemiş, Tanrı onları korumuştu.”[19] Bu İlâhî yardıma bizzat şâhit olup ifâde edenlerden birisi de İngiliz Denizcilik Bakanı Winston Churcill’dir. Churcill, savaş sonrası, Çanakkale’de  niçin mağlup oldukları hakkında “Bunca teknolojiye rağmen Türklere nasıl yenilirsiniz?” diye sorguya çekildiğinde mahkeme heyetine;  “Anlamıyor musunuz, biz Çanakkale’de Türklerle değil, Allah ile savaştık!.. Tabiî ki yenildik!”[20] demiştir.

        Çanakkale muharebelerine gönül gözüyle bakıldığı zaman; Mehmetçiklerimizin her türlü menfî şartlara ve maddî yokluğa rağmen, “..Lâ tahzen innallâhe meanâ..”[21] (Üzülme, şüphesiz ki Allah bizimle berâberdir.)Âyet-i Celîlesi’ne yüreğini yasladığı için ümidini hiç yitirmediği ve “ruh kökü”ne istinât eden“Gül” kokulu bir “Elif” kıyâmı gerçekleştirip muazzam bir diriliş mûcizesi ortaya koyduğu âşikâr biçimde görülecektir. Zîrâ Rus Çarı I. Nikola’nın 1853 tarihinde “Hasta Adam” diye vasfettiği Osmanlı Devleti’nin, 1912’de yapılan Balkan Harbi’nde “sekerât-ı mevt”[22]* hâli ortaya çıkmış; ancak Türk Millet’i sâhip olduğu İslâm rûhuyla 1915’deki Çanakkale Savaşı’nda yeniden canlanmış ve ‘Çanakkale Dirilişi’ diye ifâde ettiğimiz -tâbir câizse- bir “ba’sü ba’de’l-mevt”[23] mûcizesi gerçekleşmiştir. Yâni Çanakkale Zaferi; Türk Milleti’ne yeni bir diriliş rûhu üflemiş, Mehmetçiklerimizin inanç ve ümidini tazeleyerek yeniden silkinip ayağa kalkmasını sağlamış ve Çanakkale’den aldığımız güç ve moralle Millî Mücâdele’nin de fitilini ateşlemiştir. Ve altı asırlık ihtişamlı bir ömür süren Osmanlı Devleti’nin son zevâlinde kazandığımız Çanakkale Zaferi; Devlet-i Aliyye gurûb ederken, yeni bir Türk devletinin şafağının sökmesine de vesîle olmuştur.

        Ölüm ânındaki kuğular son nefeslerini verirlerken; en güzel ve en etkileyici ötüşlerini gerçekleştirirlermiş. Avrupalıların “The Last Cry Of The Swan” (Kuğunun Son Ötüşü), ya da “Chant de cygne” (Son şarkı) diye ifâde ettikleri bu son serenat; bir anlamda Osmanlı Devleti’nin tarih sahnesinden ayrılırken muazzam bir final ortaya koyduğu Çanakkale Zaferi’ne benzemektedir. Ancak Gelibolu Yarımadası’nda vuku bulan “Kuğunun Son Ötüşü”nün ardından Türk tarihinin beş bin yıllık güneşi batmamış; Yüce Rabb’imizin ihsânı ve Türk Milleti’nin sa’y u gayretiyle Çanakkale yeni bir doğuşa vesile olmuştur.  Böylelikle, Gelibolu Yarımadası’ndaki topraklarda; îman ile kanın yoğrulmasıyla yeni bir diriliş destanı yazılmış, hem “Tevhid kurtarılmış”, hem de yeni bir devlet kurularak Türk mührünün Anadolu’dan silinmesi önlenmiştir. Yâni Çanakkale zaferi; yalnız İstanbul’un istiklâlini kurtarmakla kalmamış, “İslâm’ın Son Ordusu”nun Millî Mücâdele’yi başlatmak için ihtiyaç duyduğu rûh-ı celâdeti yeniden kıyama durdurmuş, insanımızın yüreğine çöken bedbinliği ortadan kaldırmış ve umut kandillerini tutuşturan bir kuvvet iksiri olmuştur.  Çanakkale zaferinin kazanılması için, Gelibolu Yarımadası’ndaki bütün cephelerde; “Madde ruhun emrine girmiş; kan, ateşi yutmuş; kemik, çeliğe direnmiş; şehitlerin ruhları tunçtan bir duvar örmüştür.”[24] Sâmi Paşazâde Sezâî’nin dediği gibi Çanakkale Savaşı; “Üç mûcizeler muharebesi”dir. Bu savaş; “hâli kurtarmış”, “mâziye azametini iâde etmiş”, istikbâlde yapacağımız Kuva-yı Milliye Hareketi’nin komuta kademesinin saatini kurmuş ve Anadolu topraklarının bize âit olduğunu bir kere daha tescil ederek “vatanımızı, vatan-ı ebedî yapmıştır.”

        İşte; “Türkler bitti,  ‘Hasta Adam’ bir daha ayağa kalkamayacak bir şekilde yere serildi!” denildiği bir dönemde bir îman mucizesi ortaya çıkmış ve pek çok semâvî sırrı kendi içinde saklayan ‘Çanakkale Dirilişi’ gerçekleşmiştir. Bu îtibarla Çanakkale dirilişi; hem ateşle imtihan edilen Türk Milleti’nin varlık yokluk mücâdelesi, hem birlik ve berâberliğimizin en güzel nişânesi, hem de yeni Türk Devleti’nin mukaddimesidir.

        Çanakkale dirilişi; “Bu vatan toprağın kara bağrında / Sıra dağlar gibi duranlarındır.”[25] hükmünü kuvveden fiile geçirebilmek için “Bir gül bahçesine girercesine”  ölüme “Safâ geldi, hoş geldi!” diye tebessüm eyleyen şehitlerin çelikleşmiş irâdesinin hâl diliyle ifâdesidir.

        Çanakkale dirilişi; “din ü devlet, mülk ü millet” için her türlü zorluğa, yokluğa, yoksulluğa katlanan ve îmanın en büyük imkân olduğunu bütün cihana gösteren bu aziz milletin “Cündullah” (Allah’ın Ordusu) sıfatına lâyık olduğunu bir kere daha ortaya koyduğu asâlet harcıdır.

        Çanakkale dirilişi; mânânın maddeye nasıl galebe çaldığını, îmanlı rûhların nelere muktedir olduğunu ve inançlı sînelerin çeliğe ne şekilde üstün geldiğini bir kere daha cümle âleme gösterdiği Türk Milleti’yle özdeşleşen “alperenlik rûhu”nun bir diğer adı olup; milletimizin sâhip olduğu Muhammedî ahlâkın, mücâhede azminin, vatan sevgisinin, kahramanlığın ve civanmertliğin bütün ihtişâmıyla Gelibolu Yarımadası’nda kıyama durduğu bir cihat burcudur.

        Çanakkale dirilişi; “Şehitler ölmez!” hükmüne îman eden insanımızın şühedânın rûhâniyetiyle birlikte cihâd ettiği,  Î’lâ-yı Kelimetullah için savaşan mücâhitlerin yardımına gelen meleklerin tekbir sesleriyle, Mehmetçiklerin “Allah! Allah!”  nidâlarının birbirine karışarak gök kubbede çağladığı bir Tevhîd ırmağıdır.

        Çanakkale dirilişi; “Allah(c.c.)’tan başka hiçbir varlığa boyun eğmeme” inancını, cânı Cânân’a armağan etme şuurunu ayağa kaldırarak ve zafer şafağının sökmesi için düşmanın üstüne yıldırım hızıyla saldırarak uçmağa varan askerlerimizin Cennet basamağıdır.

        Çanakkale dirilişi; göklerin ölüm indirdiği, yerin ölü püskürttüğü, insâniyetin “o müthiş tipide enkâz-ı beşer” hâlinde savrulduğu ve Boğaz’ın kan deryasına döndüğü bir savaşta; hayatının baharında bu millet ve bu ümmet için toprağa can eken Kıble yüreklilerin,  Rahmet kucağını makber edindiği kutlu bir diyâr ve şehit Mehmetçiklerin rûhâniyetiyle kıyâmete kadar yurdumuza bekçilik yapacağı şühedâ-yı vatandır.

        Çanakkale dirilişi; “Sen bizim İsmâilimizsin!” denilerek vatana kurban olması için Gelibolu Yarımadası’na gönderilen, “Son ehl-i salibin savletini kırmak”[26] gayretiyle; cephelerde, tabyalarda, siperlerde şehâdet şerbetini içen binlerce “Kınalı Hasan”dır.

        Çanakkale dirilişi; dönmeyeceğini bildiği bir savaşa giderken kundaktaki bebeğini öpmek bahanesiyle eğilip, “Evlâdım! Vatan sana emânet!” diyen ve ölümü nazlı bir yâr gibi bağrına basıp şehâdete yürüyen yiğitlerin harman olduğu gülistandır.

        Çanakkale dirilişi; dünyanın en büyük şehitliği olup, Cennetü’l-Bakî ve Cennetü’l-Muallâ misâli kutsiyetinin çok âlî olduğuna, Osmanlı Coğrafyası’nın dört bir yanından buraya gelen ve  “Boğaz Harbi”nde şehâdet şerbetini içen şühedânın, “Bedrin Aslanları”nın ardından yürüdüğüne inandığımız çok mübârek bir kabristandır.

        Çanakkale dirilişi; “Hilâl”in semâlarımızdan gurûb etmemesi için Mehmetçiğin güneş olup battığı ve Türk Milleti’nin ümit meşalesinin sönmemesi, İslâm Ümmeti’nin haysiyetinin çiğnenmemesi için îmanla kanın toprakta buluştuğu müjdeli bir şafaktır.

          Çanakkale dirilişi; Mehmetçiğin; müstevlîlere insanlık dersi verdiği, sâhip olduğu ahlâk, fazilet ve merhameti bütün cihana gösterdiği ve cesâret gönderinde Besmeleli sevdâları dalgalandırdığı Muhammedî bir sancaktır.

        Çanakkale dirilişi; ön siperlerdeki bütün askerlerin şehit olduklarını gören, az sonra kendilerinin de hayatını kaybedip şehit olacaklarını bilen, Hz. Hamza(r.a.)’nın heybetinden feyz alıp “yürüyüşleriyle ölümü korkutan” askerlerimizin, ölmeden kendi cenâze namazlarını kıldıkları emsâlsiz bir savaştır. Bu benzersiz hâl; Çanakkale Harbi dışında, İslâm’ın hiçbir cihâdında ve Türk tarihinin hiçbir muharebesinde görülmemiştir. Onun için Hazreti Âkif “Çanakkale” şiirinde; şehit olan Mehmetçiklerin başına mezar taşı olarak “Kâbe”yi dikmiş, kitâbe olarak “rûhunun vahyi”ni lâyık görmüş, onları tarihe sığdıramadığı için “ebediyetlere” havâle etmiş,  gök kubbeyi türbe, yedi kandilli süreyyâyı âvize, âvizeyi lebrîz için de gecenin mehtabına görev vermiş ve Hilâl’i de onlara türbedâr eylemiştir. Ancak Mehmet Âkif bütün bunları bile “Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana”  diyerek azımsamış, Çanakkale şehitlerini; vatan toprağına, sîne-i millete, tarihe ve meleklere emânet edememiş, o şühedâya emsâlsiz bir makâm olan Efendimiz Aleyhisselâtü Vesselâm’ın şefkat ve şefâat  kucağını lâyık görerek;

         

        “Ey şehîd oğlu şehîd isteme benden makber,

        Sana âğûşunu açmış duruyor Peygamber!”[27]

         

        demiştir.

          Çanakkale dirilişi; Binbaşı Lütfi Bey’in “Yetiş yâ Muhammed, Kitâbın gidiyor!” feryâdının yankısını yüreklerinde duyanların; Yarbay Hasan Bey gibi son nefesini verirken, çok büyük kan kaybına rağmen bütün gücünü toplayarak ayağa kalkan ve hazır ola geçip; “Niçin zahmet buyurdunuz yâResûllalâh!” diyenlerin ve “Bugün vatan bizden râzı olacak / Nefer şehit, ordu gâzi olacak” dizelerini hâl diliyle terennüm eden Mehmetçiklerin kabul olunmuş duâsıdır.  

        Çanakkale dirilişi; Çanakkale’ye giden eşinin, yola çıkmadan önce kendisinden istediği kuru fasulye yemeğini her gün pişiren ve onun tabağını ölünceye kadar her öğün sofraya koyan, ölmeden önce de oğluna, gelinine ve torunlarına her gün bu yemeğin pişirilmesi ve her öğün o tabağın sofraya konulmasını tembihleyen sadâkat âbidesi eşlerin kelimelere sığmayan vefâsıdır.

        Çanakkale dirilişi; savaşa giden yiğidine söz verdiği için ölünceye kadar evinin kapısından dışarı bir adım dahi atmayan gelinlerin; Çanakkale’de “şehitlik mertebesine erdiği”nin haberini aldıktan sonra, son nefesine kadar yavuklusuna sâdık kaldığını göstermek için dökülen dişlerini ve kesilen saçlarını kendisiyle birlikte mezara gömülmesini vasiyet eden nişanlıların; ana sütü gibi helâl, Zemzem suyu gibi azîz, evliyâ nazarları gibi tertemiz, ağustos güneşi gibi sımsıcak, yaylalarda çağlayan dereler gibi berrak ve yüce dağların başındaki kar beyazından daha ak sevdâsıdır.

        Çanakkale dirilişi; Î’lâ-yıKelîmetullah sancağının aslâ yere düşürülmeyeceğinin, Ay-Yıldızlı bayrağın göklerden indirilmeyeceğinin isbâtı olan ve Mehmetçiğin şahsında  sembolleşen; “Sünnet sancağındaki îman”,  “Vahdet ırmağındaki umman” ve “Rahmet kucağındaki Sübhan yazısı”[28]dır. 

        Çanakkale dirilişi; Anadolu’nun dört bir yanından, Osmanlı coğrafyasının her bölgesinden Gelibolu Yarımadası’na gelen, aynı gâye uğruna şehit olan ve yan yana yatıp aynı mezarda sırlanan Mehmetçiklerimizin bin yıllık kardeşliğimizi tebellür ettirmesinin, bizleri tek bir millet, tek bayrak, tek vatan ve tek devlet anlayışında birleştirmesinin en güzel ifâdesidir.

                    Çanakkale dirilişi; Türkmen’in, Kürt’ün, Zaza’nın, Arap’ın, Çerkez’in,  Arnavut’un, Boşnak’ın, Pomak’ın, Laz’ın, Gürcü’nün Hilâl’in ışığını yüreklerine bölüştürmek ve îman sancağını daha da yükseltmek için;  Al-Bayrağın gölgesinde bir araya geldiği, bir inancı, bir umudu, bir yudum suyu, bir kuru ekmeği, bir cepheyi ve bir siperi bölüştüğü, aynı dâvâ ve aynı sevdâ için vuruştuğu,  aynı acıyı ve aynı sevinci paylaştığı ve “Türk Milleti” olduğunu her hâliyle ortaya koyduğu muazzam bir kükreyiştir.

        İşte baştan beri îzah etmeye çalıştığımız üzere, Mehmetçiğin kanıyla yazıp canıyla mühürlediği Çanakkale Destânı’nı inşâ eden temel değerlerin ne olduğunu anlayamayanlar; ne “bin yıllık kardeşlik” şuurundan, ne “aynı kilimin desenleri olma”  duygusundan, ne “Biz, hep birlikte Türk Milleti’yiz!” inancındaki birlik ve berâberlik vurgusundan nasipdâr olurlar, ne o mübârek “Çanakkale rûhu”nun ne olduğunu, ne de Çanakkale dirilişinin nasıl gerçekleştiğini idrâk edebilirler.

        Bu konuda şunu da ifâde etmemiz gerekir ki; Çanakkale dirilişine vesîle olan “Çanakkale rûhu”nu hakkıyla idrâk etmek; hem “bu toprağın çocukları” için çok önemli bir mükellefiyet, hem de hep berâber istikbâlimizi inşâ etmemiz için şartın ötesinde bir mecburiyettir. Zâten “Çanakkale rûhu”nu hakkıyla anlamak; medeniyetimizi yeniden diriltmek demektir. Çanakkale dirilişini; ferâset ve basîret penceresinden bakarak kavramak; “Ruh kökümüz” üzerinde yeniden kıyâm etmek ve  “titreyip kendimize dönmek” demektir.

        Şurası muhakkaktır ki, “Boğaz Harbi”nde; Türk Milleti’ne bu büyük zaferi müyesser eyleyen mânevî dinamiklerin, insanımızın gönül dünyasını îmar eden semâvî güzelliklerin ve millî kimliğimizin hayâta tezâhürlerinin tamamına verilen özel isim “Çanakkale rûhu”dur.  “Çanakkale”ye ferâset ve basîret penceresinden bakanlar,  bu kanlı savaşta Mehmetçiklerimizin; fânî dünya hayatını hiçe sayıp, “..İçlerinde ebedî olarak kalacakları Cennet’i..”[29] kazanmak için ölümün üzerine tereddüt etmeden yürümesini, Allah (c.c.) aşkı ve vatan sevgisiyle cihat ederek kendisinden maddî bakımdan kat kat üstün olan yedi düvele çok acı bir mağlûbiyet tattırmasını sağlayan “Çanakkale rûhu”nun “İslâm îmanı”ndan başka bir şey bir olmadığını çok net olarak görürler ve  kat’i olarak bilirler.

         “Çanakkale rûhu”; her işte “Allah (c.c.) ve Resûlü(s.a.v.)’nü ölçü olarak alan”[30], “Yaratılana Yaradan’dan ötürü” sevdâlanan, îman burcunda vatan aşkıyla dalgalanan, “Türklük hamurunu İslâm mayasıyla yoğurma”[31] temel kıstasıyla anlatılan, turkuaz motiflerle tezhibi yapılan; Yesevî sevdâlı, Yunus gönüllü, Yavuz tavırlı bir şehâmetle ete-kemiğe bürünerek; “Vatanımın ha ekmeğini yemişim, ha uğrunda kurşun!”[32] diyebilme cehdini gösteren ve millî şuurla bezenen Türk’ün İslâm ülküsünün bir diğer adı ve bizi “Biz” yapan değerler manzumesinin tamâmıdır.

        Bu îtibarla bugün en fazla muhtaç olduğumuz ve bizi “Biz” yapacak olan  “Çanakkale rûhu”nu yaşamak ve yeni nesilleri bu ruhla yaşatmak, ecdâda lâyık olmak isteyen herkesin en başta gelen vazifesidir. Zâten Çanakkale şehitlerinin hakkını ödemenin ilk şartının, “Çanakkale rûhu”nu gönüllerde ve zihinlerde diri tutmaktan, yaşamaktan, yaşatmaktan ve geleceğe taşımaktan geçtiği de tartışmasız bir gerçektir.   Şunu da unutmamamız gerekir ki, “Çanakkale rûhu”nu kaybettiğimiz zaman; insanımız ipliği kopmuş tespih tâneleri gibi dağılacak, birlik ve berâberliğimiz ortadan kalkacak, devlet ve millet olarak da geleceğimiz kararacaktır. Ancak bugün de; Güneydoğu’daki teröre karşı verilen mücâdele sırasında şehitlerimizin geride bıraktıkları âileleri, acılarını yüreklerine gömerek, metanetle “Vatan sağ olsun!” diyebiliyorlar ve “Allah’ın Ordusu ve Peygamber’in Kutlu Vekîli olmakla şereflenmiş bir milletin çocukları”[33] “Bin yıllık kardeşlik adına” hiçbir zümreye ve hiçbir bölgeye kin duymuyorlarsa, her şeye rağmen “Çanakkale rûhu” yüreklerde hâlâ - küllenmiş de olsa-  yaşadığını ve yaşatıldığını büyük bir memnuniyetle görüyoruz. 

        Unutmayalım ki, millet olarak tarihten ibret alıp “Çanakkale rûhu”nu yaşadığımız ve kardeşlik şuurunu diri tuttuğumuz müddetçe ulaşamayacağımız hiçbir hedef, başaramayacağımız hiçbir iş, üstesinden gelemeyeceğimiz hiçbir mesele ve yenemeyeceğimiz hiçbir zorluk yoktur. Yeter ki “Çanakkale rûhu”nu diri tutalım, “..Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılalım..”[34], inanç değerlerimizi ve millî kimliğimizi kaybetmeyelim, dış ve iç mihrakların oryantalist oyunlarına gelmeyelim; “etnik fitne”ye, bölge, zümre ve mezhep ırkçılığına âlet olarak tefrikaya düşmeyelim. İşte o zaman Batılıların “Şark Meselesi” hevesleri kursaklarında kalır ve kuzeydeki tarihî düşmanımızın bizi bölüp-parçalama hesapları da ister-istemez azalır… İstiklal Şâirimiz Hazreti Âkif, bu hâli iki mısrâda ne de güzel dizelere dökmüştür:

        “Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez,

        Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez.”[35]

        Öyleyse millet olarak yapmamız gereken en önemli husus; “Çanakkale rûhu”nu “yaşamak”, “yaşatmak” ve “geleceğe taşımak”tır. Eğer biz bütün bunları yapar ve “Çanakkale”yi târihî arka plânıyla kâmil mânâsıyla idrâk edebilirsek;  güç ve kuvvet kaynağımızın neler olduğunu, nasıl cihana hükmettiğimizi, neden “Hasta Adam” hâline geldiğimizi, nasıl bir diriliş gerçekleştirdiğimizi ve hangi yoldan yeniden tarihî mefâhirimize avdet edeceğimizi objektif bakış açısıyla değerlendirir, mü’mine has bir ferâset ve millî tarih şuuruyla dosdoğru bir rota çizer ve hayâta geçiririz. 

          Çünkü “Çanakkale”; sıradan bir savaş ve sâdece bir vilâyet değil,“Cihâd-ı ekber” için bir araya gelmiş şühedânın oluşturduğu bir makâm-ı velâyettir.

         “Çanakkale”; maddenin sükût edip, mânânın kıyâm ederken,  semâvî sırrın âşikâr olduğu serapâ bir kerâmettir.

        “Çanakkale”; maddesi ve madde ötesi hakîkatleriyle rüyâlarda bile yaşanmayacak güzelliklerle arz-ı endâm eden hayâl ötesi bir mazhâriyettir.

        “Çanakkale”; hudutsuz bir fedâkârlık, tereddütsüz bir tevekkül, Müslümana münhasır bir teslîmiyet, kavî bir îmanâ ve millî bir idrâke mensûbiyettir.

        “Çanakkale”; İslâm’ın, insaniyetle eşdeğer olduğunu bütün cihana gösteren yüce bir medeniyet ve Türk Milleti’nin îman dolu sinesinde açan fazîlet çiçeklerinin meyveye durduğu mukaddes bir emânettir.

        “Çanakkale”; bin yıldan beri İslâm’ın sancaktarlığını yapan bu aziz milletin “Cündullah” olduğunun ve Î’lâ-yı Kelîmetullah aşkıyla hareket ettiğinin bir kere daha bütün cihâna îlan ve ispat edilmesidir.  

        “Çanakkale”; “Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ” diyerek varını-yoğunu ortaya koyan “253.000”[36] Mehmetçiğin kanıyla yazıp, canla mühürlediği bir destan olup; XX. yüzyılın başında, Oğuz Hân’ın torunlarının Gelibolu Yarımadası’ndan dünyaya haykırdığı bir zafer nağmesidir.

        “Çanakkale”, Mehmetçiğin; Son Haçlı Seferi’ne karşı etten-kemikten duvarlar örüp, “geçilmez” hisarlar kurduğu bir zafer selâmıdır.

        “Çanakkale”,  Anadolu’dan yükselen bir diriliş muştusu ve “Gül” kokulu bir “Elif” kıyâmıdır.

        “Çanakkale”, küllerinden yeniden doğan bir milletin diriliş ihtişâmıdır.

           Bu îtibarla“Çanakkale”ye gönül gözüyle nazar edip, îman şuuruna sâhip olarak idrâk etmemiz demek; Türk-İslâm Medeniyeti’nden ve millî tarih şuurundan tevârüs ettiğimiz kıymet hükümlerine sâhip çıkmamız, askerimize “Mehmetçik” vasfını kazandıran millî ve mânevî değerler mazûmesiyle geleceğimizi inşâ etmemiz,  şehitlerimizin uğrunda fedâ-i can ettiği ideâlleri zihinlerimizde ve gönüllerimizde yaşatmamız demektir. “Çanakkale”ye tarih ve tarih şuuru perspektifinden bakmamız, “Boğaz Harbi”ni öncesi ve sonrasıyla idrâk etmemiz demek; mübârek ecdadımızın “harp”lerde kazandıklarının ve bizlerin masa başında “harf”lerle kaybettiklerimizin neler olduğunun farkına varmamız ve Çanakkale toprağının madde ve mânâsını “vatan alfabesi”nden yeniden okumamız demektir. Hâl böyle olunca da bize düşen en önemli görev bu okumayı hakkıyla yapmaktır. Bu konuda şunu da ifâde etmemiz gerekir ki; her 18 Mart’ta zaman ihtiyarlarken; “Çanakkale rûhu”nu diri tutarak gençleştirmemiz, hayatımıza nakşederek ecdâdımıza lâyık olduğumuzu göstermemiz ve yeni nesillere “bu yüce ruhu” intikal ettirmemiz bize düşen en önemli vazifedir. 

        Son olarak bir husûsa daha dikkat çekmek isterim: Sultan Alparslan’ın alperenlerinden Selçuklu Komutanı Emir Karatekin, Çankırı’yı aldıktan sonra bir muharebe sırasında ağır yaralanır ve şehâdet şerbetini içmeden önce yanındaki askerlerine; “Beni bu tepeye defnedin, rûhum kıyâmete kadar Çankırı’yı beklesin!” der. Emir Karatekin’in dediği gibi, Çanakkale’de ve diğer savaşlarda şehit düşen milyonlarca Mehmetçiğimizin rûhu da vatan coğrafyamızın kıyamete kadar bekçileridir. Yâni Gelibolu Yarımadası, şühedânın rûhaniyetiyle vatanımızı beklediği yerdir. Bize düşen görev ise ‘Çanakkale Dirilişi’ni mümkün kılan ve Çanakkale Zaferi’ni kazandıran “rûhu” yaşamak ve yaşatmaktır. Eğer bu konuda zaafımız varsa -ki vârolduğu apaçık ortadadır-; yapmamız gereken; “Çanakkale rûhu”nu yeniden canlandırmak ve yüreklerde bu rûhu kıyama durdurmaktır. Başka bir ifâdeyle söyleyecek olursak ‘Çanakkale’den çağımıza ruh nakli’ yapmaktır. “Ruh nakli mümkün müdür?” diyenlere cevabımız; ‘Rabbim isterse...’ ve biz de bu yolda gayret gösterirsek her imkânsız mümkün hâle gelir/gelmiştir/gelecektir. Unutmamamız gerekir ki bizler; “Çanakkale rûhu”nu künhüyle kavrayabilirsek ve yüreklerimize bu rûhun intikâlini sağlayabilirsek, Efendimiz Aleyhisselâtü Vesselâm’ın “ağuşunu açıp” bekleyeceği nesillere de kavuşabiliriz.

        Bu vesileyle Malazgirt Zaferi’nden sonra Küçük Asya’yı Müslüman Türk yurdu yapan, Viyana dönüşünden îtibâren de terk ettiği topraklara vâdi vâdi, ova ova, meydan meydan kan ve can bırakıp Anadolu Yaylası’nı bizlere ebedî vatan kılan şehit ve gâzilerimizi bir kere daha rahmet, minnet ve hürmetle yâd ediyoruz.

        Hatm-i kelâm olarak da; “Biz, oturduğumuz yerin her taşı için cevher-i can verdik. Her avuç toprağımız; nazarımızda, o yola fedâ olmuş bir kahramanın vücudundan yadigârdır. Vatan bizim kılıcımızın ekmeğidir. Dâimâ kendimize mahsus, kendimize hasredilmiş biliriz. Dâimâ onu nefsimizden ziyâde sever, nefsimizi uğruna fedâ ederiz…” diyen Nâmık Kemâl’in “Vatan Şarkısı” şiirindeki şu mısralarla yazımızı noktalayalım:

        “Ecdâdımızın heybeti ma’rûf-u cihandır,

        Fıtrat değişir sanma bu kan yine o kandır…”

        Ve sözün bittiği yerde İlâhî Kelâm başlar, Çanakkale şehitleri ve bilcümle şühedâ için;

        “El Fâtiha!..” 

         


        [1] Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, Er Meydanı.

        [2] Mehmet Âkif Ersoy, Safahat, Âsım, 425

        [3] Enfâl, 8/17

        [4] Nevzat Kösoğlu, Şehit Enver Paşa, 485

        [5] Mehmet Âkif Ersoy, İstiklâl Marşı

        [6] “Melhame-i kübr┓çok büyük kanlı savaş” demektir. Bâzı hadis rivâyetlerinde de geçen bu kavram hakkında yorum

        yapan İslâm âlimleri; “Melhame-i kübrâ; Birinci Cihan Harbi’dir. Osmanlı topraklarının yedi düvel tarafından işgal

        edildiği bu savaş, İslâm âleminde gerçekleşen en büyük savaştır.” yorumunu yapmışlardır.

        [7] Bakara, 2/154

        [8] Aliyyu’l-Kârî; el-Esrâru’l-Merfûa, 189-191, Hadis Nu:164;İmâm-ı Rabbânî, Mektûbât, 155. Mektup

        [9] Nevzat Kösoğlu, Bediüzzaman Said Nursî, 11

        [10] Nevzat Kösoğlu, Şehit Enver Paşa, 17

        [11] Yahyâ Kemâl Beyatlı, Eski Şiirin Rüzgârıyla, 26 Ağustos 1922, 140

        [12] Ekrem Şama, Şu Boğaz Harbi, 458

        [13] İsmail Bilgin, Çanakkale Destanı, 208

        [14] Âşık Dertli

        [15] Mehmet Âkif Ersoy, İstiklâl Marşı

        [16] Muhammed, 47/7

        [17] Mustafa Turan, Destanlaşan Çanakkale, 9

        [18] Ian Hamilton, Gelibolu Hatıraları 1915, 275

        [19] Ian Hamilton, a.g.e., 274

        [20] Vehbi Vakkasoğlu, Bir Destandır Çanakkale, 8

        [21] Tevbe, 9/40

        [22] Kâf, 50/19; *Kişinin rûhunu teslim etmeden önceki son hâli, ölüm sarhoşluğu, ölüm ânındaki ıstırap ve dalgınlık

        [23] Öldükten sonra tekrar dirilmek

        [24] Necip Fâzıl Kısakürek, Tohum, Maraş Müdafaası

        [25] Orhan Şaik Gökyay, Bu Vatan Kimin

        [26] Mehmet Âkif Ersoy, Safahat, Âsım, 427

        [27] Mehmet Âkif Ersoy, a.g.e., 427

        [28] Abdurrahim Karakoç, Kan Yazısı, Kan Yazısı, 10-11

        [29] Âl-i İmrân, 3/136; Nîsâ, 4/57; Mâide, 5/119; Tevbe, 9/22; Ahzâb, 33/65

        [30] S. Ahmet Arvâsî, Türk-İslâm Ülküsü, II, 5

        [31] Şeyhzâde Ahmet Şevki Ergin Hocaefendi

        [32] Ülkücü Şehit Alpaslan Gümüş’ün (1953-1975) mezar taşına yazılan sözü

        [33] S. Ahmet Arvâsî, Türk-İslâm Ülküsü, II, 237-238

        [34] Âl-i İmrân, 3/103

        [35] Mehmet Âkif Ersoy, Safahat,Süleymâniye Kürsüsünde, 178

        [36]Yarbay Köprülü Şerif(İlden)’in hâtıralarında geçen; “Sarıkamış Harekâtı’nda, tam ‘90 bin’ askerimiz donarak öldü.” sözünün bir şehir efsânesi olarak dillere dolaşması gibi, “Çanakkale Muharebeleri’nde ‘253 bin’ şehit verdik.”  cümlesi de pek çok kişi tarafından devamlı olarak söylenen ve doğru olduğu zannedilen yanlış bir ifâdedir. Genelkurmay’ın yayımladığı bâzı kitaplarda farklı rakamlar verilmektedir. Çanakkale Deniz ve Kara Muharebeleri’nde toplam kaybımızın “210.000”, “218.000”  ya da “251.359” olduğu belirtilmektedir. Bu rakam, şehit olan Mehmetçiklerimizin toplam sayısı değildir. Genelkurmay Başkanlığı Askerî Tarih Araştırmaları Strateji Etütler Daire Başkanlığı (ATASE) tarafından yürütülen araştırmalarda, Kara ve Deniz Muharebeleri’nde şehit düşen subay ve erlerimizin toplam sayısı resmî kayıtlara “57.263” olarak geçmiştir.   “Kayıp” ve “şehit” sayıları arasında bu kadar büyük fark olmasının sebebi, kayıplarımıza; yaralananların, hastalananların, çevre illerdeki hastanelere kaldırılanların, sakatlananların, tebdîl-i hava alanların, kaybolanların, esir düşenlerin ve askerden firâr edenlerin de bu sayıya dâhil edilmesindendir. Böylece ATASE arşivlerine göre  “toplam zâyiat”“208.022” kişidir.  Fakat bu sayının 210.000 ile 251.359 arasında olduğunu ifâde eden kaynaklar da mevcuttur. Hâsıl-ı kelâm bu umûmî zâyiat rakamı, şehit sayısına dönüştürülmüş, genel kayıp sayısı da  “250.000”  olarak yuvarlanmış, ya da daha sıklıkla kullanılan “253 bin şehit” olarak dillerde yer etmiş ve Çanakkale Savaşı’yla özdeşleşen bir galât-ı meşhur olarak zihinlere yerleşmiştir. Ancak şunu ifâde etmemiz gerekir ki, 259 gün süren ve çok kanlı geçen Çanakkale Kara Muharebelerinde Türk tarafının günlük ortalama zâyiatı 900 kişiyi bulmuştur. Ancak şunu da ifâde etmemiz gerekir ki, söz konusu vatan müdafaası ise sayılar hükümsüz kalır ve Türk Milleti de“dîn ü devlet, mülk ü millet” için canını fedâya etmeye her zaman ve her şartta hazırdır. 


Türk Yurdu Mart 2016
Türk Yurdu Mart 2016
Mart 2016 - Yıl 105 - Sayı 343

Basılı: 12 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele