Bir Rol-Model: Çanakkale’nin Kadın Kahramanı Safiye Hüseyin

Mart 2016 - Yıl 105 - Sayı 343

        BİR ROL-MODEL: ÇANAKKALE’NİN KADIN KAHRAMANI SAFİYE HÜSEYİN

        Hilal AKÇA, Mümtaz SARIÇİÇEK

        Giriş

        Tarih ile edebî eser ilişkisi ilk anlatılar çağında; destanlar devrinde başlar. Tarihin bilimleşmediği bir çağda, tarihî bir hadiseyi kuşaklar boyunca diri tutan destanlar aynı zamanda ruhsal bir ihtiyacı karşılama; edebî haz verme işlevi görmüştür. Zaman içinde edebî metinle tarih arasında gittikçe derinleşen bir ayrılık oluşsa da edebî metin günümüzde de ilk baştaki işlevleri ile tarihten yararlanmaya devam etmektedir. Tarihî hadisenin fantastik bakış açısıyla ele alındığı metinler bu tutumdan kısmen vareste tutulabilir. “Tarihî roman”, destanın geçmişteki görevini üstlenmiş bir türdür.  Çanakkale’nin Kadın Kahramanı Safiye Hüseyin[1] çağdaş bir Türk yazarı tarafından kaleme alınmış bir tarihî romandır. Eser, Çanakkale Savaşlarına katılmış gerçek bir şahsiyet olan ilk Türk hemşiresi Safiye Hüseyin Elbi (1881–1964)’nin merkeze konduğu; olması gerektiği gibi, tarih ile kurgunun iç içe geçtiği bir yapı arz eder.

        Bilindiği gibi, Çanakkale Savaşları (1915–16) Türk ve dünya tarihinin en önemli savunma savaşlarından biridir. Denizde ve karada dünyanın en büyük donanmalarına ve kara kuvvetlerine karşı Türk milletinin topyekûn direnişinin hikâyesi olan bu savaşlar, sonuçlarıyla da tarihin akışını değiştirmiştir. Zira bu savaşları İtilaf Devletleri kazansa belki Rusya’da Bolşevik devrimi gerçekleşmeyecekti. Bu devrimin insanlık tarihi bakımından ne denli önemli olduğu malumdur. Çanakkale Savaşları, o zamanın süper güçleri olan İngiltere ve Fransa’nın öncülüğünde sayıları beş yüz bini aşan istilacı saldırganlara karşı Türk milletinin yaklaşık yüz bin kişilik daha az bir kuvvetle yaptığı bir vatan savunmasıdır. Türk milleti bu savunmayı sadece savaşan erkekleriyle değil hem cephede hem de cephe gerisinde büyük hizmetler gören kadınlarıyla birlikte yapmıştır.

        Çanakkale Savaşlarında kadınlar hem bireysel hem de örgütlü olarak savaşa katkı sağlamıştır. Bilhassa muhtelif kadın cemiyetlerinin yardım toplama ve kamuoyu oluşturmada önemli hizmetlerde bulunduğu bir vakıadır. Üstelik bu örgütlenme Millî Mücadele döneminde de çok yararlı işler görmüştür. Önemli bir kısmı Balkan Muharebelerinde kurulan bu cemiyetler, bir yandan askerî hizmetler görürken diğer yandan kadınların çalışma hayatına girmesine de yardımcı olmuştur. Bunlar arasında Hilâl-i Ahmer Cemiyeti Hanımlar Merkezi, Müdâfaa-i Milliye Cemiyetleri, İstihlâk-ı Millî Kadınlar Cemiyeti, Asker Ailelerine Yardımcı Hanımlar Cemiyeti, Türk Kadınları Biçki Yurdu Cemiyeti, Esirgeme Cemiyeti, Cemiyet-i Hayriye-yi İslâmiye isimleri öne çıkmış derneklerdir.[2]

        Hilâl-i Ahmer Cemiyeti Hanımlar Merkezi

        Osmanlı Hilâl-i Ahmer Cemiyeti bünyesinde 20 Mart 1912 tarihinde “Osmanlı Hilâl-i Ahmer Hanımlar Merkeziyesi” adıyla bir şube açılmıştır. İlk günlerinden itibaren cephede savaşan askerlere, yaralı ve hastalara, kimsesizlere ve bakıma muhtaç olanlara, şehit ve asker ailelerine, göçmenlere, esirlere yardım eden Hilal-i Ahmer Hanımlar Merkezi, bu faaliyetlerini bağış kampanyalarının yanı sıra; aşhane, çayhane, hastane, dispanser, sanat evi, atölyeler, nekâhet-hane gibi kuruluşlar aracılığıyla gerçekleştirmiştir. Bu cemiyet gazetelere verdiği ilanlarla kadınları vatan görevine davet etmiştir. Bu davete katılım, özellikle İstanbul çevresi olmak üzere hayli yoğun olmuştur.

        Hilâl-i Ahmer Cemiyeti, Dr. Besim Ömer Paşa’nın öncülüğünde yaralıların tedavisinde sayısı yetersiz olan hastabakıcılar yetiştirmek için 1913–1916 yılları arasında kurslar düzenlemiştir. Bu kurslarda eğitim gören Safiye Hüseyin, Münire İsmail, Kerime Salohor gibi isimler Balkan ve Çanakkale savaşlarında görev almışlardır. Çanakkale cephesinde yaralananlar hastanelere sığmayınca bölgedeki pek çok okul, hastane hâline getirilmiş ve kadınlar buralarda gönüllü hastabakıcılık yapmışlardır.[3]

        Hilâl-i Ahmer Cemiyetinin hizmetlerini takdirle karşılayan Atatürk, 19–21 Mart 1923 tarihindeki seyahatinde Konya Hilal-i Ahmer Hanımlar Şubesi’ni ziyaret ederek burada bir konuşma yapmıştır. Bu konuşmada, Anadolu kadınının çalışkanlığı, fedakârlığı, sosyal hayata katkıları, cesareti, Millî Mücadelede ve önceki savaşlarda gösterdiği yararlılıklar, yüceltici sözlerle anlatılmıştır. “Hanımlar, Efendiler” diyerek söze başlayan Atatürk’ün, önce kadınlara seslenmesi dikkate şayandır. Konuşmanın devamında, millet hayatında son dönemlerde meydana gelen büyük değişikliklerde, her ferdin büyük katkısı olmakla birlikte en çok hatırlanması ve şükran duygusu ifade edilmesi gerekenlerin Anadolu kadınları olduğu zikredilmiştir. Mustafa Kemal’e göre;

        “Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir milletinde, Anadolu köylü kadınının fevkında kadın mesâ’isi zikr etmek imkânı yoktur ve dünyada hiçbir milletin kadını, ben Anadolu kadınından daha fazla çalıştım; milletimi halâsa ve zafere götürmekte Anadolu kadını kadar himmet gösterdim diyemez!.”[4]

        Bu konuşma Atatürk’ün genel olarak kadın meselesine bakışı ve sonraki yıllarda hayata geçireceği programın ipuçlarını da içerir. Aşağıdaki satırlar; kadının sosyal hayattaki yerini; erkeğe nispetle Türk kadınının geçmişteki, hâldeki ve gelecekteki duruşunu çok açık bir şekilde anlatır:

        “Kadınlarımız hadd-i zâtında hayât-ı ictimâ’iyye’de erkeklerimizle her vakit yanyana yaşadılar. Bu gün değil, eskidenberi, eski zamânlardanberi kadınlarımız erkeklerle baş-başa hayât-ı cidâlde, hayât-ı zirâ’atte, tedârik-i ma’işette erkeklerimizden yarım hatve geri kalmayarak yürüdüler. Belki erkeklerimiz, memleketi istilâ eden düşmana karşı süngüleriyle, düşmanın süngülerine göğüslerini germekle düşman karşısında isbât-ı vucûd ettiler; fakat erkeklerimizin teşkil ettiği ordunun hayat menba’larını kadınlarımız işletmiştir. Memleketin esbâb-ı mevcudiyetini hâzırlayan kadınlarımız olmuştur ve kadınlarımız olmaktadır. Kimse inkâr edemez ki bu harbde ve ondan evvelki harblerde milletin kâbiliyyet-i hayâtiyesini tutan hep kadınlarımızdır:

        Çift süren, tarlayı eken, ormandan odunu ve keresteyi getiren mahsûlâtı pazara götürerek paraya kalb eden, âile ocaklarının dumanını tüttüren, bütün bunlarla berâber hayvanı ile, kağnısı ile, kucağındaki yavrusuyle, yağmur demeyip, çamur demeyip, sıcak demeyip Cebhe’nin mühimmâtını taşıyan hep onlar, hep o ulvî efkâr, o İlâhî Anadolu kadınları olmuştur; binâen-aleyh büyük rûhlu, büyük duygulu kadınlarımızı şükrân ve minnetle ebediyyenta’ziz ve takdis edelim!”[5]

        Çanakkale’nin Kadın Kahramanı Safiye Hüseyin

        Tarihî hadiseleri edebî metne taşımada yeterince üretken olmayan Türk edebiyatı açısından Çanakkale’nin Kadın Kahramanı Safiye Hüseyin romanının özel bir yeri vardır. Zira Türk tarihinin en önemli savaşlarından biri olan Çanakkale’nin neredeyse bütünüyle gözden uzak kalmış kadın kahramanlarından birinin hikâyesi bu romanda anlatılmıştır. Çanakkale’ye Gidenler-Gerçek Efsanelerin Öyküsü, Sarıkamış-Beyaz Hüzün, Medine Müdafaası-Çöl Kaplanı Fahrettin Paşa, Elveda Balkanlar-Unutulan Vatan, Çanakkale’ye Gidenler, Gelibolu gibi çok sayıda tarihî roman ve öykünün yazarı olan İsmail Bilgin, inceleme konusu romanının başına şu notu düşer: “Çanakkale’de kahraman askerlerimizin yanında görev yapan bir Türk kadınının, İLK TÜRK HEMŞİRESİNİN tanınması, hatırasının bilinmesi, isminin ve yaptıklarının gelecek kuşaklarca öğrenilmesi dileği ile…”[6] Yazar, bu cümleden de anlaşılacağı üzere “tarihî” bir edebî metinden beklenen işlevlerden birini; tarihî bir şahsiyeti “rol-model” olarak sunma amacı gütmüştür. Bu kişi, Safiye HüseyinElbi (1881–1964)’dir.

        Cumhuriyetten sonra “Elbi” soyadını alacak olan Safiye, İngiltere’de deniz ataşeliği hizmetinde bulunan Ahmet Paşa ile İngiliz soylu ailelerinden birinin kızı olan Josephine Wilward’ın evliliklerinden doğmuş bir hanımdır. Deniz yarbayı Hüseyin Bey’le evlenmiş olan Safiye, öğrenimini Avrupa’da yapmış; Türkiye’de modern hemşireliğin gelişmesinde öncülük etmiştir. Ailesi ve çevresi itibarıyla Batı kültürüyle yetişen bu ilk hemşiremiz, Almanya ve İsviçre’de düzenlenen milletler arası kongrelere katılmış; milletimizi bu alanda temsil eden ilk kadın olmuş; yabancı devletlerden de çeşitli iftihar ve takdir nişanları almıştır. Cumhuriyetin ilanından sonra da birçok hayır kurumunda ve çeşitli derneklerde üstün bir feragatle çalışan Elbi, hemşirelik mesleğiyle ilgili bir hayli yazılar yazmış ve konferanslar vermiştir.

        Safiye Hüseyin, romanda, hem tarihî hem de kurgusal bir figür olarak düşünülmüştür. Yazar, onun tarihî kişiliğini belge niteliğindeki metinlerden hareketle somutlaştırırken kurgusal yönünü edebî yaratıcılık çerçevesinde oluşturmuştur. Kahramanın sunuluş biçimi konusunda yazarların birden çok seçeneği vardır. Bu seçenekler arasında anlatıcılar, anlatıcı olmayan kahramanlar ve kahramanının kendisi bulunur. Seçenekleri kullanmak yazarın okuyucuyla kuracağı iletişim biçimine; tercihlerinden ne beklediğine bağlıdır. Bu romanda bahsedilen üç seçenek bir arada kullanılmıştır.

  1. Anlatıcıdan Yansıyan Safiye

        Edebî metin kurgusal bir “anlatıcı” tarafından öykülenir. Okuyucu olayları, kişileri ve diğer pek çok hususu çoğunlukla onun dilinden ve bakış açısından öğrenir. Bu romanda anlatıcı “tanrısal bakış açısı”nı kullanan bir gözlemci, 3. kişidir. Bu konumdaki bir anlatıcıya geleneğin yüklediği bazı hak ve sorumluluklar vardır. Onun sahip olduğu haklardan biri “edebî dil” kullanmadır. Bu tip bir anlatıcının yüksek bir edebî dille öyküleme yapması yadırganmayacağı gibi ortalama yazı/kültür dilinin altında bir dil kullanması da beklenmez. Bu anlatıcıya, gelenek tarafından dilde ve içerikte ahlaki bir tutumla hareket etme sorumluluğu da yüklenmiştir. O “tanrısal” olmanın gereği, çirkin, ayıp ve benzeri ahlaka mugayir söz ve eylemleri ağzına almamalı; içerikler kurmamalıdır. Bu tanrısallık ona geçmişi, hâli ve geleceği bilme; iç dünyalara ve insanın erişemeyeceği boyut ve mesafelere nüfuz etme hakkı da tanır. Postmodern yazarlar kendilerini bu sorumluluklardan vareste tutarlar.

        Bir romanın hacim yönünden genişliği düşünüldüğünde eser boyunca tek bir anlatıcı ve bakış açısının kullanılması okuyucuyu sıkar. Bu durum bilindiği için en eski metinlerden beri anlatımı canlı hale getirecek yöntemlere başvurulur. Bu yöntemler arasında anlatıcının birden çok olması; sözü kahramanlara devretmesi; aradan çekilmesi gibi tasarruflar vardır.

        Bu romanda, Safiye ilk kez ikinci bölümde, kendisi de tarihi bir şahsiyet olan “Hilal-i Ahmer Cemiyeti Hanımlar Heyeti”nin kurucusu Dr. Besim Ömer Paşa ile Safiye arasında geçen bir konuşma sürecinde okuyucunun karşısına çıkar. Gözlemci anlatıcı bu durumu şöyle nakleder: “Hilal-i Ahmer Cemiyeti Başkanı Besim Ömer Paşa (Akalın) masasında otururken karşısında duran kadına büyük bir saygıyla baktı. Ne diyeceğini bilemiyordu. Sözü eveleyip geveledikten sonra (…)”[7] Bu satırlarda anlatıcının “kadın” diye söz ettiği kişinin Safiye Hüseyin olduğu biraz sonra Paşa’nın “Safiye kızım, iyi düşündün mü?” diye sordu.” cümlesinden anlaşılacaktır. Bu konuşma cümlesini nakleden de anlatıcıdır. Safiye’nin “Düşündüm efendim…” demesiyle birlikte anlatıcı aradan çekilerek sözü kahramanlara bırakacak; uzun konuşma sürecinde sadece birkaç kez araya girerek kahramanların o andaki görünüşleriyle ilgili kısa tespitlerde bulunacaktır. Şu cümleler bu tür anlatımlara bir örnek teşkil eder: “Safiye Hüseyin sustu. Masanın başında düşünceli bir halde duran Paşa’ya baktı. Belli ki Paşa onu yollamak fikrinde değildi. Paşa derin bir soluk aldı… ”[8] Anlatıcının bu yola başvurmasının sebebi anlatımın görselliğini pekiştirmektir. Çünkü bu anlatımlar canlandırmacı nitelik arz eder.

        Burada birçok anlatıda karşılaşılan bir tutum; kahramanın başta temel özellikleri ile tanıtılması yoluna gidilmemiştir. Oysa tanrısal bakış açısı sahibi bir anlatıcı her şeyi bilme donanımlarına sahiptir. Buna rağmen burada bu imkânın kullanılmaması, yazarın bir tercihi olup okuyucunun merakını diri tutma amaçlı bir tasarruftur.

        Anlatıcı, Safiye Hüseyin’i benimsemiş; kendisini ona yakın hisseden bir tutum içindedir. O bunu yaparken ilk romanlarımızda sıkça gözlemlenen kahramanları övücü ifadelerden çok kahramanın eylemlerini yüceltme yoluna gider. Aşağıdaki alıntıda, Safiye Hüseyin, Çanakkale’deki hastanede yaralılara hizmet verirken gözlemlenir:

        “Safiye Hüseyin pelerinini omzuna almış, gecenin ilerleyen saatlerinde, yarı uykulu bir vaziyette çadırda bekliyordu. Bir inleyen ya da su isteyen oldu mu hemen koşuyordu. Nerede üstü açık bir yaralı varsa örtüyordu. Ateşleri düşsün diye erlerin alınlarına koyduğu bezleri suyla ıslatıp tekrar yerleştiriyordu. Kanayan yaraların sargısını açıp yeniden sarıyor, pansuman yapıyordu. Bu şekilde bütün gece çalışmaktan bitap düşen hemşire, sandalyede yarı uyanık bir hâlde bekliyordu. Sanki onun kendilerini beklediğini gören erlere güven duygusu geliyor, güçleri artıyordu.”[9]

        Anlatıcı, bu satırlarda, gece gündüz demeden koşuşturan, hastaların başında sürekli nöbet tutan, her ihtiyacı ve gerekliliği zorsunmadan ve şevkle karşılayan, çalışkan, şefkatli, işini bilen bir hemşireden ziyade bir anne imgesi oluşturur. Bu imge, bir hemşire rol-modelidir. Aşağıdaki satırlarda ise, bu ideal hemşirenin duygu dünyası irdelenir:

        “Safiye Hüseyin cephede yitip giden, doktorun söylediği gibi daha hayatlarının baharında, gül yaprağı misali birbiri üzerine düşen, birbirine sımsıkı sarılan al kanlar içindeki şehitleri, gazilerin göz göz açılmış yaralarını düşündü. İçini öyle bir ümit ve şevk kapladı ki, her birinin yarasını sarmak, kanını durdurmak azmindeydi. Her şehit erin başında bulunmayı, gözlerini kendi elleriyle kapatmayı istedi. Bu elemle nice acılara gark oldu. Anaların yitirdikleri evlatlarının ardından duydukları o acıyı kendi bağrında, kendi göğsünde hissetti.”[10]

        Safiye bu davranışlarını sadece Çanakkale’de değil, ilk tecrübesini yaşadığı Balkan Savaşları sürecinde de göstermiştir. Aşağıdaki satırlar onu, meslek aşkı ile vatan sevgisini birleştiren bir millî kahraman konumuna yükseltir.

        “Safiye Hüseyin bütün bunlara aldırmadan kendini adeta yaralılara ve hastalara adamıştı. Bir hastaya su vermek, çorba içirmek, onun açılan üstünü örtmek, kendisinde tarifi imkânsız duygulara yol açıyordu. İşe yaradığını, faydalı olduğunu gördükçe gayreti daha da artıyordu.

        Vatanın bu zor günlerinde, erkeklerin yanında kadınların da hizmet görmesi, birlik beraberliğin yanında dayanışmayı gösteriyordu. Hastanelere gelemeyen, hastabakıcılık yapamayan kadınlar ise evlerde askere çorap, eldiven ve içlik örüyor, İstanbul’da mitingler düzenliyordu.”[11]

        Bu alıntılarda, Türk kadınının vatana hizmet yolunda erkeklerle aynı şevki taşıdığı; bu durumun sadece Safiye Hüseyin’e özgü bir tutum olmayıp bütün Türk kadınlarında gözlemlenen bir davranış olduğu da anlatılır. Roman boyunca bu tür örneklerle sık sık karşılaşılır. Bu örneklerden yola çıkarak şu tespitlere ulaşmak mümkündür:

        Tanrısal bakış açısına sahip gözlemci anlatıcıdan yansıtılan Safiye;

    1. Anlatıcı, Safiye’yi romanın bütününe yayılmış olarak parça parça tanıtma yoluna gitmiştir. Böylece, okuyucunun merakı diri tutulmuştur.
    2. Anlatıcı, Safiye hakkında kişisel kanaat beyan etmek yerine onun eylemleri ile okuyucunun zihninde canlanmasını; kanaati okuyucunun oluşturmasını planlamıştır. Böylece okuyucunun görme duyusuna da hitap edilmiş; özdeşlik kurma ve şaşkınlık duyguların gelişmesine imkân verilmiştir.
    3. Anlatıcı, Safiye ile ilgili olay ve olguları anlatırken yer yer yüksek edebîlik düzeyine ulaşan kültür dilini kullanmıştır. Safiye’nin duygu, düşünceleri ve konuşmalarını yansıtılırken de bu tutum devam ettirilmiştir. Bu tutum şiirsel bir hazzın doğmasına yol açmıştır.
    4. Anlatıcı, tanrısal bakış açısının imkânlarını ölçülü bir biçimde kullanmış, bildiği bir geleceği hemen söylemek yerine, gerçek hayattaki gibi adım adım ilerlemeyi tercih etmiştir. Bu, okuyucunun sevdiği merak uyandırıcı bir tutumdur.
    5. Anlatıcı yer yer kahramana duyduğu yakınlığı; yani öznelleşen bir bakış açısını belli etse de bu tutum okuyucuyu rahatsız edici bir aşırılık düzeyine erişmez. Ayrıca bu yakınlık bir ön kabul biçiminde olmayıp eylemler üzerinden yansıtıldığı için telafi edilebilir bir nitelik arz eder.
    6. Anlatıcı kahramanını, öyküleme, gösterme, ruh çözümlemesi ve iç konuşma teknikleri ile tanıtma yoluna gider. Bunlar arasında en baskını gösterme/canlandırma tekniği olmuştur.

        2. Kahramanlardan Yansıyan Safiye

        Anlatıcı hangi türden olursa olsun; bir edebî metinde farklı bakış açılarına rastlamak mümkündür. Buradaki gibi gözlemci anlatıcının esas olduğu metinlerde de zaman zaman kahramanların öznel ya da nesnel bakış açılarına yer verilebilir. Bu tür durumlarda anlatıcının görevi o bakış açılarını yansıtmak olur. Çanakkale’nin Kadın Kahramanı Safiye Hüseyin romanında Safiye, zaman zaman romanın diğer kahramanlarının bakış açılarından ve algılarından yansıtılır. Bu kişilerden biri Besim Ömer Paşa’dır.

        Dr. Besim Ömer Paşa, Safiye Hüseyin’i yakından tanıyan kişilerden biridir. O, Cemiyet’in Hanımlar Merkezinin kurulduğu günden beri Safiye’yle çalışmış, onun Balkan Savaşlarındaki üstün hizmetlerini gözlemlemiştir. Arkadaşının da kızı olan Safiye’nin karakteri hakkında bilgi sahibi olan Paşa, ona karşı içinde saygı ve hürmet besler; onu güzel duygularla anar. Safiye’ye, Çanakkale’ye gönüllü olarak gitme iznini verdiği gün, Safiye odadan çıktıktan sonra Paşa, monolog tarzı bir iç konuşma yapar. Bu alıntılanan iç konuşmanın bir kısmı aşağıya nakledilmiştir:

        “Safiye Hüseyin ameliyatlara girdi. Yaraları sarıp temizlemek ve müdahalede bulunmak konusunda uzmanlaştı. Tecrübe kazandı. Safiye Hüseyin çok cesurdur. Nice erkek hastabakıcının saramadığı yaraları o sarmış, giremediği ameliyatlara o girmiştir. Gerçekten korkusu yoktur.

        Ara sıra İngiltere’ye babasının yanına gidip geldiğinden çok iyi İngilizce biliyordu. Daha sonra da Fransızca ile Almanca öğrenmişti. Zaten de bu yüzden Balkan Harbi esnasında İngiliz Kızılhacına tahsis edilen Sanayi-i Nefise Mektebindeki hastanede çalışmasını istedim…

        Safiye Hüseyin senin şahsında Türk kadını, erkeğinin yaralarını sardı. Erkeğinin yanında oldu. Onu tamamladı. Erkeğine omuz verdi, el verdi. Şimdi yine o kahraman Türk kadınlarını temsilen Çanakkale’ye gitmek üzeresin. Git Safiye Hüseyin, git. Git ki Çanakkale’de de nice gencimizin, nice yiğidimizin yarasını sarmak mümkün olsun. Türk kadınının o şefkatli elini, o cesur yüreğini ve engin merhametini orada da göster…”[12]

        Paşa’nın sanki okuyucuya anlatıyormuş gibi yaptığı bu iç konuşmaya göre Safiye, işini çok iyi yapan uzman bir hemşiredir. Bu mesleğin gereklerinden biri olan cesaret hissi Safiye’de birçok erkekten daha güçlüdür. İngilizce, Fransızca ve Almanca bilen bu kadın aynı zamanda Türk erkeğinin yanı başında savaşın yaralarını saran, şefkatli ve merhametli Türk kadınına timsal olmuştur.

        Kahramanın tanıtımında iç konuşma tekniğinden yararlanma üslup çeşitlenmesi ve gerçeklik duygusu uyandırma ile ilişkili bir tercihtir. Anlatıcı, bu uzun iç konuşmaya yine uzun bir diyalog ve onu takip eden iki gösterme cümlesinden sonra geçer. İç konuşma bir kez başlarda kesintiye uğratılır; sonra aralıksız verilir. İç konuşmanın kendisi de öyküleme ve gösterme ifadeleri içerir. Bu anlatım tekniklerinin böylesine iç içe geçmesi bir üslup canlılığı yaratır. Diğer yandan, görünmez bir anlatıcının bakışından yansıtılacak bir duruma nispetle somut ve üstelik tarihî bir figür olan Besim Ömer Paşa’nın algısının ve bakış açısının yansıtılması gerçeklik hissini pekiştirici bir tutumdur. Bu yazarın edebîliği gözetmesinin bir sonucudur. 

        Eserde, Paşa ile Safiye Hüseyin bir kez de Reşitpaşa vapurunun Çanakkale’ye hareket edeceği gün karşılaşırlar; aralarında kısa bir vedalaşma olur. Paşa, ona, iyi dileklerini ve kendisine güven duygusunu ifade eder; Safiye de elini öper ve ayrılırlar. Bundan sonra bu ikisi arasında bir iletişim olmadığı için Paşa’nın onun hakkında neler düşündüğünü bir daha takip etme imkânı olmayacaktır.

        Safiye Hüseyin’in babası Ahmet Paşa’ya, eserde çok az yer verilir. Safiye Çanakkale’ye gitme isteğini bildirmek için Besim Ömer Paşa’nın huzurunu çıktığında Ömer Paşa ona babasının bu isteğini nasıl karşıladığını sorar. Safiye, bu konuda kararı kendisinin verdiğini, babasının, kendisinden “gurur duyduğunu” ifade ettiğini söyler. Bir de, hareket günü Safiye iskelede beklerken babasının şu sözlerini hatırlar:

        “Kızım, zaman kendimizi düşünmek ve sakınmak zamanı değildir. Asıl düşünülecek şey vatandır. Güle güle git. Ben, eğer ki şehit babası olacaksam, bu göreve gönüllü koşan kızımın şahadeti sebebiyle gurur duyarım. Övünürüm. Yolun açık olsun. Allah’a emanet ettim seni…”[13]

        Bu konuşmalar, Ahmet Paşa’nın vatan sevgisini her şeyin üzerinde tutarken kızı ile gurur duyduğunu ve ona güvendiğini göstermektedir. Şüphesiz ki, bir kahramanın etrafında uyandırdığı güven duygusu onun kişiliğinin sağlamlığına işaret eder.

        Safiye roman boyunca sürekli hasta ve yaralı askerlerle iletişim içindedir. Ancak daha çok Safiye’nin onlara bakışına odaklanılmış; dolayısıyla onların Safiye ile ilgili duygu ve düşüncelerine çok sınırlı ölçüde yer verilmiştir. Bu kişilerden biri İngiliz askeri Tommy’dir. Romanın en canlı karakterlerinden olan Tommy, Çanakkale’ye keskin nişancı olarak getirilmiş, işini çok iyi yapan bir figürdür. Roman boyunca Türk keskin nişancı Bekir Çavuş ile Tommy birbirlerini vurmak için fırsat kollarlar. Sonunda ikisi de birbirini vurur ve Tommy başından yaralı bir hâlde Türk askerleri tarafından hastaneye getirilir. Türkler tarafından kendisine işkence yapılarak öldürüleceği korkusuyla getirildiği hastanede Safiye’nin şefkatli davranışları karşısında şaşkınlığa düşen Tommy, Türkler hakkındaki önyargılarından kurtulur. Aşağıdaki alıntılanan iç konuşma bu durumu yansıtır:

        [“Düşmanımın yarasını sarmak… karanlık kadar bilmediğim, tatmadığım bir duygu… Hele düşmanımla aynı yerde yatmak. Tanrım! Tanrım! Hemşire bugün uğramadı.

        Anna! En büyük değişimi karanlığa gömülen dünyamda yaşıyorum. Bizimle yürekten savaşan bu insanlar, şimdi yaramızı sarmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Biliyorum inanmak ve kabullenmek zor ama ne yazık ki öyle… Bir bir vurduğum, vurayım diye kolladığım Türkleri, şimdi yaramı sarsınlar, ilaç sürsünler diye bekliyorum. Hemşireyle konuşmak için bekliyorum. Düşmanına mahkûm olmak. Ona ihtiyaç duymak savaşın bir cilvesi mi? Yoksa başka bir şey mi? Haslet mi?”][14]

        Sevgilisi Anna’ya hitap ediyormuşçasına yaptığı bu iç konuşmadan kısa bir süre sonra İngilizlerin hastaneyi bombalaması sırasında Tommy’nin ölmesi, okuyucu İngilizlerle Türkler arasında bir kıyas yapma imkânı bulur.

        Romanda, Safiye Hüseyin’in kahramanlar aracılığıyla yansıtılmasında şu özellikler öne çıkar:

        2.1. Kahramanlar, Safiye’ye hürmet beslerler. Bunun sebebi Safiye’nin, meslek ve vatan sevgisi ile dolu olmasıdır. Onun, cesareti ve düşman askerlerine bile şefkatle yaklaşması kahramanlar tarafından takdirle karşılanır. Bu, okuyucunun samimiyet duygusunu harekete geçirerek kahramanla özdeşlik kurmasına vesile olur.

        2.2. Safiye, çoğunlukla kahramanların iç konuşmalarından yansıtılır. Kahramanlar onu gözlemler ve iç muhasebe yapma yoluna giderler. Böylece, okuyucunun gözünde Safiye tarafsız bir değerlendirilmeye tâbî tutulmuş izlenimi oluşur.

        2.3. Safiye, kahramanlar üzerinde yatıştırıcı bir etki bırakır. Tommy, Bekir Çavuş gibi ağır yaralıların yanında diğer askerlerle Erika gibi Safiye’nin iş arkadaşları onun sayesinde içinde bulundukları tedirginliklerde kurtulur.  Bu da Safiye’yi okuyucunun gözünde yücelten bir durum oluşturur.

        2.4. Bütün bunların toplamı olarak, kahramanların Safiye’ye bakışı onun “rol-model” kişiliğini pekiştirici niteliktedir.

        3. Kendine Bakan Safiye

        Edebî metinde kahramanın kendine bakışı da imkânlar dâhilinde olan bir tasarruftur. Bu bakış, ya kahramanın başka kahramanlarla iletişimi ile ya da iç konuşmaları aracılığıyla yansıtılır. Bu romanda her iki yöntem de kullanılmıştır. Diğer kahramanlarla iletişimine bir örnek olarak Safiye ile Erika arasındaki konuşmalar alınabilir.

        Erika, Dr. Yüzbaşı Ragıp Beyle evli bir Alman hemşiredir. O da Safiye gibi Çanakkale’ye gönüllü olarak gelmiştir ve romanın sonlarında, İngilizlerin hastane bombalaması sırasında eşiyle birlikte ölecektir. Safiye Hüseyin ilk defa cepheye gelen hemşire Erika’yla yaptığı bir konuşmada savaş olgusundan yola çıkarak kendi mizacını ve karakterini yansıtır. Bu konuşmada Safiye, Erika’ya şöyle seslenir:

        [“Evet, savaş bu. Unutma savaşın en kanlı yüzünü bizler görürüz. Daha kötülerini de göreceğiz… Ama bu bizim görevimiz… Unutma hemşire, harpte tetiği çeken el kadar o elleri saranlar da savaşır. Bizim savaşımız yaralarladır. Akan kanlar, parçalanan damarlarladır… Asker belki nefret ederek savaşır ama biz her yarayı merhamet ile sararız. Sarılan yaraların pek çoğu eninde sonunda şifa bulur.”][15]

        Bu satırlar Safiye’nin meslek aşkını ve ahlakını yansıtır. Ona göre “tetiği çeken ellerle, elleri saranlar”ın savaş karşısındaki tutumu benzerlik gösterir. Savaşçılar gibi onun yaralarını iyileştirenler de canlarını ortaya koymuş kişilerdir demeye getiren Safiye, yaptığı işin bir vatan hizmeti olduğunun bilincindedir. Safiye’nin sağlık işlerinden sorumlu Albay Hasip Bey’le yaptığı bir konuşmadan alınan aşağıdaki satırlar da onun kendisine bakışını yansıtır:

        [“Çanakkale’ye geldikten sonra kendimizi düşünmek beyhudedir. Asıl düşünülecek şey askerlerimizin yaraları, acılarıdır. Onların yaralarını sarmayı, acılarını dindirmeyi düşünmeliyiz. Belki çok yorulacağız ama askerimiz canı pahasına düşmanla dövüşüyor. Canını sakınmıyor. Şehit oluyor. Gazi oluyor. Bizlerinin yorgunluğunun onlarının yaptıklarının yanında sözü bile edilmez. Bundan dolayı sizden hemen görev beklediğimi şahsım adına belirtmek isterim.”][16]

        Romanda, Safiye’nin kendisine bakışını gösterme yöntemlerinden bir diğeri olan iç konuşmalarla da sık sık rastlanır. Aşağıda bunlardan birinden bir bölüm alıntılanmıştır:

        [“Alnımızdan Balkan Harbi’nin kara lekesini sileceğiz. Silmek zorundayız. Bu asker, damarlarında dolaşan kanın asilliğini hatırlamalıdır. Bu millet, acılara gark olmuş bu millet, ne kadar necip, ne kadar fedakâr bir millet olduğunu hatırlamalıdır. Hatırlamak zorundadır… Koskoca bir devlet kurarken nasıl kendini ispat etti ise şimdi de ispat etmelidir. Yiten bir devletin nasıl yeniden ayağa kalktığını cümle âleme göstermeliyiz. En önemlisi, bunu hayatta kalmak için, ilelebet var olmak için yapmalıyız.]”[17]

        Bu iç konuşmalar Safiye’nin vatan ve millet sevgisinin yansımasıdır. O, eserin sonlarında bu duyguları yansıtacak bir iç konuşma daha yapar. Hasta ve yaralılarla dolu vapur yükünü boşalttıktan sonra tekrar dönmek üzere İstanbul’a doğru yola çıkmıştır. Güvertede gökyüzündeki martıları seyreden Safiye’nin şu iç konuşmaları alıntılanır:

        [“Ey Çanakkale!” dedi. “Son kalemiz. Son ümidimiz. Tutunacak son dalımız… Senin gazi evlatlarını düşmesin diye ölüme koştukları İstanbul’a götürüyoruz. Gidişimiz, tekrar gelmek içindir.

        Ey Çanakkale… Mahşere dönen Çanakkale. Nice sevdalara kan sıçratan Çanakkale…”][18]

        Aşağıdaki iç konuşma ise Safiye’nin bir başka yönünün; vicdan ve merhamet duygularının yüceliğini gösterir:

        [“Askerlerin acılarını, feryatlarını, inlemelerini duyarken benim burada uyumam mümkün değil. Onların çektiklerine bigâne kalamam. Yarabbim! Böyle durumlarda kendi sıhhatimden hicap duyasım geliyor. Onları sargılı gördükçe benim de sanki yaralanmam lazımmış gibi geliyor. Onların ellerinin, kollarının, bacaklarının kesildiğini gördükçe vücut azalarımın tamam olmasından dolayı utanıyorum sanki…”][19]

        Bu satırlarda, insaniyet, kendini ötekinin yerine koyma duygularının uç noktaya ulaştığı gözlemlenir. Bu bakış açısı Safiye’nin meslek aşkının kaynağı hakkında da ipuçları verir. Aşağıdaki iç konuşmada ise Safiye Hüseyin’in kadınlara bakışı yansıtılır:

        [“Kadınlarımız her türlü fedakârlığı yapabilirler. Her türlü zorluğa katlanabilirler. Cepheye yolladıkları eşlerinin ve oğullarının ardından sadece gözyaşı dökmenin yeterli olmayacağını bilirler. Kadınlarımız sadece acıya katlanmaz. Giden erkeğinin ardından gözyaşı dökmez. Vatanın kaderi söz konusu olduğunda erkeği kadar sorumluluk alır. Bu sorumluluğun gereklerini yerine getirmek için hiçbir engel tanımaz. Ben buna Balkan Harbi’nde şahit oldum. İnşallah Çanakkale’de de şahitlik ederim.”, dedi.][20]

        O, Erika ile yaptığı bir konuşmada da kadınlara biçtiği rolü yansıtacak şu sözleri söyler: “Balkan Harbi esnasında yapılan protesto mitinglerinin pek çoğunu biz kadınlar düzenledik. Haklılığımızı haykıran telgrafları çeken yine kadınlarımızdı… Bizler bir elmanın yarısıyız. Erkeğimizden az ya da çok değiliz…”[21]Safiye’nin bu sözleri ondaki “kadınlık” ve görev bilincinin sadece cepheye özgü olmayıp cephe gerisinde yapılacak hizmetler bağlamında kendisine biçtiği rolü gösterir.

        Sonuç olarak, kendine bakan Safiye, şunları görür:

        3.1. Kadınlar, erkekler kadar vatan, millet, devlet sevgisi ile dolu olmalı ve bu sevgi ile hizmet etmek için her koşulda mücadele etmelidir.

        3.2. Hemşirelik, kutsal bir meslektir; işinin uzmanı olmak, iyi niyetle ve şefkatle çalışmak yaraların sarılmasında esas unsurdur.

        3.3. Vicdan ve merhamet insaniyetin temel şartıdır. Dil, din, ırk ve benzeri ayırımcılıklar yapmadan bu duygularla hareket etmek esastır.

        3.4. Kendine bakan Safiye’nin gözünden de Safiye Hüseyin’e biçilen “rol-model”lik imgesi pekiştirilmiştir.

        Sonuç

        Edebî anlatı yazımı ve okuyuşu zevk için yapılan bir faaliyettir. Olgun bir zevk içerik ve biçimin mükemmeliyeti ile doğru orantılıdır. Bunlardan birinin eksik kalması okuyucuda uyanması beklenen edebî hazzı zaafa uğratır. İçerik güzelliği, ele alınan problemin derinlik ve zenginliğine bağlıdır. Biçim güzelliği, türün şartlarına göre değişkenlik gösterse de roman türü açısından anlatıcı ve bakış açısı, olay örgüsü, şahıslar kadrosu, mekân ve zaman unsurlarının uyandıracağı yenilik, merak, heyecan, ritim gibi duygu hâllerine bağlıdır.

        Çanakkale’nin Kadın Kahramanı Safiye Hüseyin başlıklı eser geleneksel anlamıyla “tarihî roman” hüviyeti gösteren bir metindir. Eserin konusu, Çanakkale Savaşlarıdır. Yazar, konuyu romanımızda örneği az bulunan bir düzlemde, “kadın” merkezli bir bakış açısıyla ele almıştır. Bu alışılmışın dışında bir tutum olarak okuyucuda yenilik duygusu uyandırır. Bu konu etrafında işlenen, ölüm, aşk, korku, vatan-millet sevgisi, fedakârlık, diğergamlık, şefkat, meslek aşkı, insaniyet duyguları da eserin tematik yapısını zenginleştirici işlevler görür. Eserde mesajlar kahramanlar aracılığıyla ve örtülü biçimde sunulur. Bu da metni daima düşülme tehlikesi bulunan “öğretici”likten uzaklaştırır. Eserin içeriği romantik bir bakış açısını yansıtır.

        Tarihî roman, romantizm akımının bariz bir biçimde kullandığı bir türdür. Romantik bakış açısına göre, geçmişteki “altın çağ”lar, geleceğe ışık tutar. Çanakkale Savaşları Türk milletinin altın çağlarının göstergelerinden biridir. Altın çağların kahramanları olur. Bunlar, gelecek kuşakların “rol-model” şahsiyetleridir. Safiye Hüseyin, Çanakkale’nin rol modeli bir kadın kahramandır. Romanda bu tarihî şahsiyet, günümüzün ve geleceğin insanlarına bir model olarak sunulmuştur.

         

         


        [1] İsmail Bilgin, Çanakkale’nin Kadın Kahramanı Safiye Hüseyin, Timaş Yayınları, İstanbul 2008.

        [2] Yazıcı, Nevin; “Çanakkale Savaşı’nda Türk Kadının Rolü”, Gazi Akademik Bakış, Cilt 5, Sayı 9, Kış 2011.

        [3] Yazıcı, agm, s. 6.

        [4] Tansel, Fevziye Abdullah; İstiklal Harbinde Mücahit Kadınlarımız, Atatürk Kültür Merkezi Yayını, Ankara 1991, s. 75-76.

        [5] Tansel, Fevziye Abdullah; a.g.e., s. 75-76.

        [6] Bilgin, a.g.e., s. 5

        [7] Bilgin, a.g.e., s. 30

        [8] Bilgin, a.g.e., s. 32

        [9] Bilgin, a.g.e., 113-114.

        [10] Bilgin, a.g.e., s. 172.

        [11] Bilgin, a.g.e., s. 41

        [12] Bilgin, İsmail; Çanakkale’nin Kadın Kahramanı Safiye Hüseyin, Timaş Yay., İst. 2008., s. 34.

        [13] Bilgin, a.g.e., s. 35

        [14] Bilgin, a.g.e., s. 212

        [15] Bilgin, a.g.e., s. 48-49.

        [16] Bilgin, a.g.e., s. 58.

        [17] Bilgin, a.g.e., s. 61.

        [18] Bilgin, a.g.e., s.218.

        [19] Bilgin, a.g.e., s. 71-72.

        [20] Bilgin, a.g.e., s. 41.

        [21] Bilgin, a.g.e., s.63.


Türk Yurdu Mart 2016
Türk Yurdu Mart 2016
Mart 2016 - Yıl 105 - Sayı 343

Basılı: 12 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele