Âlimin Müdahanesi ve Konformizm

Mayıs 2015 - Yıl 104 - Sayı 333

“Meşhurdur ki fısk ile olmaz cihan harab
Eyler onu müdâhene-i âliman harab”
İZZET MOLLA
“Bir an önce suyun başına geçmenin sabırsızlığı içinde kıvrananlar; dünyayı şu veya bu dertten kurtarmanın ateşi ile yanıp tutuşanlar; kuru ders kitaplarından bıkkınlık getirmiş olanlar; duygusal ve entelektüel olarak tatmin edilememişler; kendi başlarına bir sistem kurmaya gücü yetmeyenler…” 1
J. SCHUMPETER

         

        Epey zaman önce “İslamcılık” üzerine bir yazı kaleme almıştım. Söz konusu olan İslam ve ondan müştak bir kavram olunca haklı olarak bazı okuyucuların aklına farklı istifhamlar takılabiliyor. O yazıda da belirttiğim üzere, konu sanılanın aksine oldukça çetrefilli. Bizde, aralarında Prens Said Halim Paşa ve Mehmed Akif gibi isimlerin de bulunduğu ve daha sonra kendilerine “İslamcı” sıfatı eklenen bazı düşünürlerin de bulunuyor olması; Osmanlı geleneği içinden gelen bu birincilerle, özellikle altmışlı yılların sonu itibarıyla ülkemizde gelişmeye başlayan siyasal İslamcı akım arasındaki bazı farklılıklara işaret etmeyi zaruri kılıyor.

        
İmparatorluğun çökmeye yüz tuttuğu bir dönemde, ülke severliklerinden zerre miktar şüphe duyulmayacak Osmanlı münevverlerinin, memleketi bir arada tutmak için İslamiyet’e sarılmalarında yadırganacak bir taraf bulunmuyor. Bu zevatın tamamının “meşrutiyet-i meşrua” olarak isimlendirdikleri bir yönetim biçimini hararetle desteklemeleri, şahsi ikbal arzusundan ziyade, tamamen bir idealizm şeklinde ortaya çıkmıştı.

        
Aralarında medeniyetimizin geçirdiği büyük kriz dolayısıyla, zihnî keşmekeş yaşayan düşünürlerin bulunuyor olmasına rağmen, bunların ekseriyeti, feday-ı hayat pahasına, kendilerini memleketin hizmetine vermişlerdi. Bunlardan bir kısmı, Anadolu’nun Şarki vilayetlerinde Kürt aşiretleri arasında dolaşarak, daha o dönemlerde kıpırdayan etnik fitneyi söndürmeye çalışırken, bazıları da Arabistan çöllerine seyahatler yapıyordu.

        
İsimlerini burada tek-tek zikretmek bir vefa sayılsa bile, arada kalanların hakkına halel gelir endişesiyle burada detaylara girmeyi gerekli görmüyorum. Aradan geçen zaman içinde, bunların önemli bir kısmı, ya kendi köşelerine çekilmeye zorlandı ya da memleket hapishanelerinde çileli bir ömür geçirdiler.

        
Bütün bunlar yaşanırken, çizgilerinden zerrece taviz vermeyen bu zevatın, şahsi ikbal peşinde koştuklarına dair en ufak bir sapmaya rastlanmadı. Hepsinin düsturu, “Âdem ol, isterse hasm olsun bütün âlem sana” mısraında özetlenebilecek çizginin adamı olabilmekti. Öyle de oldular.

        
Aradan zaman geçti, benim neslimin de içinde bulunduğu ve kendilerini belli hassasiyetlerin adamı olarak tanımlayan arkadaşlarımızdan bazılarının, şahsi ikbal arzusuyla belli değerleri hoyratça kullandıklarını görmeye başladık. Bu durum, kelimenin tam anlamıyla yozlaşmaydı.

        
Fuzûlî’nin “Ey Fuzûlî dâima devrân muhaliftir sana; Galiba erbâb-ı istidâdı devrân istemez!” beytiyle resmettiği idealistlerin yerini, ümeraya müdâhane eden zevat aldı. Konformizmin rayihasıyla mest olan bu sergerdelerden bazıları, şimdilerde önemli koltukları işgal ediyor olabilirler.

        
Bu bir devvâr-ı gaddardır ki, tezgâhına giren nice servi canlar az zamanda mihrap değiştirmiş, “Ola kim rahmet kıla ol Padişah” mısraının manasına gark olmak yerine, renkli cam parçalarına perestiş etmişlerdir. Ebedî olana değil, fâni olana bel bağlayanların temsil ettiği zarf, mazrufu değiştirmiyor elbette.

        
Neslim içinde bizim payımıza ne düştü ne düşmedi diye hayıflananlar olduğunu biliyorum. Mâdunlardan önemli bir kısmı, işleyen sisteme değil, kaçırdıklarına yanıp yakılıyor olabilir. Öfkeleri belli bir prensibin ihlâline değil, mahrum oldukları ikbâl kapısınadır.

        
Oysa memleketin, önceki idealistler gibi, dimdik ayakta duran münevverlere olan ihtiyacı, bugün dünden daha fazladır. Bugün de etrafımız yanıyor. Kerkük, alevler içinde. Halep, o güzelim Türk şehri artık şen değil, kanlı bir cenderenin içinde can çekişiyor. Sadece Halep değil yanan, bütün bir bölge yanıyor. Gözlerimizin önünde bütün bir tarih, kültür, medeniyetimizin kalbi ve insanlık yanıyor, yakılıyor.

        
Ben bunları kaleme alırken, Süleyman Şah Karakolu çoktan düşmüş, Fırat kenarında kimlerin sahaya sürdüğünü bir türlü bilemediğimiz karanlık figüranlar sahne almıştı. Nerede buraların eski sahipleri diyor insan. Kûtu’l-Ammâre’de milyonlarca İngiliz lirasına dönüp bakmayan o müstağni asker canlanıyor gözlerimin önünde. Nuri Paşa ve kurmaylarını hatırlıyorum.

        
Bugün şurada burada pozisyon alan, başkalarının sırtına basarak yükselmeye çalışan ve bunu belli ideallerin arkasına sığınarak yapan ihtiras sahiplerini gördükçe, yüzyılın başında kendini alevler içine atan o çilekeş ve müstagni insanların minnetsiz tavırları geliyor aklıma.

        
Necid Çöllerinde, Tih Sahrasında ve bilmem hangi çöllerde âlem-i İslam’ın istiklali için seferber olan, sonra da Son Karakol düşmesin diye Anadolu içlerinde cami kürsülerinde halkı irşada koşan soylu davranışla ikbal peşinde dillerinden kutsal kelimeleri düşürmeyen kalpsiz uzmanları birlikte düşünmeye çalışıyorum. Kışın zemheri ayazında yokluktan üstüne giyecek paltosu olmadığı için tir tir titreyen o mahcup, o müstağni çilekeş memleket evlatlarıyla arkadan gelen bu zevatın beslendiği kaynağın aynı kaynak olduğunu düşünmek, içine düştüğümüz çelişkiyi daha da derinleştiriyor.

        
Pekâlâ, sorun sadece İslamcılarımızın maruz kaldığı bir müşkil mi, yoksa büsbütün bir insanlık sorunsalı mı diye aklımızdan geçmiyor değil. Schumpeter’in yazdıklarına bakılırsa, bunun sadece bize mahsus bir sorun değil, bir bütün olarak tüm insanlığın sorunu olduğunu düşünmemiz gerekiyor. Bizde sarsıntının temel sebeplerinden biri, çevreden merkeze doğru yürüyen ve bunu yaparken de İslam’ı ideolojik bir araç olarak kullanan kesimlerin merkeze yerleşince karşılaştıkları sorunları çözmede yaşadıkları şaşkınlıktan kaynaklanıyor.
Benzer bir şaşkınlık İslam’ın ilk asırlarında ortaya çıkmış, iktidar ve sermayeyi toplumun bütün kesimlerine âdil biçimde aktaracak kurumsal mekanizmaları üretemeyen yönetimler, karşılarında gittikçe güç kazanan büyük bir muhalif kitle bulmuşlardı. İslam tarihinde şu veya bu isimler altında ortaya çıkan ve bir kısmı gulat-ı şia olarak isimlendirilen akımların çoğu, hızını dinî bir farklılıktan ziyade, sosyal ve kültürel farklılıkların dinî bir görüntüyle arz-ı endam etmesinden almışlardı.

        
Bugün de benzer bir sorunla karşı karşıyayız. Yıllarca periferide yaşayan ve çevreden merkeze doğru yürüyen bir kesim, sözüm ona İslami referanslarla yeni bir yapı inşa ediyor. Oysa yapılan, eksik de olsa belli bir seviyeye gelmiş bulunan kurumsal mekanizmaların büyük ölçüde tahrip edilerek bütün bir devlet geleneğinin bozulmasıdır. Bundan daha da kötüsü, sözde aydınların bütün olan biteni onaylaması ya da öyle gözükmesidir.

        
İslam’ın ilk asırlarında da benzer sorunlar yaşanmış ve toplum yüksek maliyetler ödeyerek bu sorunlara çözümler bulmuştu. Benzeri, İslam’ın Türk asırlarında ve bilhassa Selçuklularla Osman Oğullarında yaşandı. Gerek İslam’ın ilk asırları, gerekse Türk asırlarında hem itikat hem de muamelat sahalarında “kurucu bir dizge” inşa edildi. Bu, düzeni temsil eden saf gerçeklikle düzene aykırı günah, bilgiyle cehalet, siyasal düzenle anarşi, uygarlıkla barbarlık, kentle kabile, kutsal hukukla değersiz insan alışkanlığı ve nihayet biricik Tanrı’yla (Tevhid) gaspçı aracıları (şirk) arasında asırlarca süren bir mücadeleydi. Mücadeleyi elbette “çift-bozanlar” değil, düzeni temsil eden “dirlik sahipleri” kazandı.
Bugün yeni bir inşanın arifesindeyiz ve kaosla kozmos arasında bir karar vermek durumundayız. Bürokrasi (kural/hukuk) olmadan demokrasinin de olmayacağını bilen herkes, bunun bir bakıma öngörülebilir kurallı bir yönetim biçimi olduğunu bilerek konuşuyor demektir. Türk toplumu ve Türk aydını tam da burada, “düzeni temsil eden saf gerçeklikle düzene aykırı günah, siyasal düzenle anarşi, uygarlıkla barbarlık, hukukla değersiz insan alışkanlıkları” arasında bir tercih noktasındadır.

         

        --------------------------------------------------------------------------------------------------------

         

        1 Zikreden, Ülgener, Sabri F., (1983), Zihniyet Aydınlar ve İzm’ler, Mayaş Yayınları, İstanbul, s. 85.


Türk Yurdu Mayıs 2015
Türk Yurdu Mayıs 2015
Mayıs 2015 - Yıl 104 - Sayı 333

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele