XX. Yüzyıl Türk Dünyasında Aydınların Uğradığı Baskı, Sürgün ve Soykırım

Şubat 2016 - Yıl 105 - Sayı 342

        XX. YÜZYIL TÜRK DÜNYASINDA AYDINLARIN UĞRADIĞI BASKI, SÜRGÜN VE SOYKIRIM

        Bilindiği üzere toplumların yaşadıkları sosyal ve siyasi gelişmeler, doğal afet ya da savaş gibi olağanüstü olaylar, zamanla kültürel sahaya da aksetmekte ve dönemin edebî muhtevası açısından belirleyici bir rol üstlenmektedir. 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra Rusya, Türkistan topraklarının önemli bir bölümüne hâkim oldu. Çarlık Rusya’sında büyük bir Türk düşmanlığı vardı ve Türk halkları yönetimin her türlü baskı ve zulmüne maruz kalmakta idiler. Ruslar, işgal ettikleri toprakları sürekli kontrol altında tutabilmek adına bu topraklara Rusya’dan Rus kökenli insanları getirip yerleştirerek, onlara en iyi, en verimli toprakları vererek yerli Türk halklarını bu şekilde sindirmeye çalışıyorlardı. Türkleri, aşağılayarak baskı altında tutuyorlardı. Bütün bu haksızlıklara karşı sessiz kalamayan isyan eden bilinçli kesim ve aydınlar yönetim tarafından birer birer veya topluca öldürülerek ortadan kaldırılıyordu. Rus işgalinin başladığı yıllardan itibaren Stalin’in ölümüne kadar Rus yönetimi tarafından Türk halklarının millî ve manevi değerleri, tarihî kimlikleri yok sayılarak, baskı, sürgün ve toplu katliamlarla korkutularak, asimile etme siyaseti başarılı bir şekilde gerçekleştirilmekteydi.

        XIX. yüzyılın ikinci yarısında Rus yönetimindeki Türk halklarının en önemli kültür ve siyaset merkezleri; Kazan, Kırım, Bakü, Ufa, Taşkent, Semerkant, Fergana ve Buhara gibi şehirlerdi. Aydınlar genellikle bu merkezlerde bulundukları için fikir, bilim, edebiyat gibi siyaset de yine böyle merkezlerde üretiliyordu. Meselâ, dönemin en önemli dergileri ve gazeteleri bu merkezlerde basılıyor ve dağıtılıyordu. Bu fikrimizi kanıtlamak üzere, bütün Türk dünyasının fikir hayatında önemli bir yeri olan Kırım’da – Bahçesaray’da yayımlanan Tercüman gazetesini örnek olarak verebiliriz. 

        XX. yüzyılın başlarında Gaspıralı İsmail Bey’in “Dilde, Fikirde, İşte Birlik” sloganıyla özetlenen fikirleri, Türk soylu topluluklar arasında büyük yankı uyandırmış ve kabul görmüştür. Gaspıralı’nın dil birliğini esas alan düşünceleri ile birlikte, eğitim, maariflenme konusundaki fikirlerini de hayata geçirmek için 1900 yılında Semerkand’da ilk “Usul-ı Cedid” okulu açılmıştı. Çarlık yönetimi Türk halklarının aydınlanmasını, bilinçlenmesini istemediği için bu okulların yaygınlaşmasına karşı çıkıyor, türlü engeller çıkarıyorlardı. Yönetimin engellerine rağmen XX. yüzyılın başlarında bütün Türk coğrafyasında yeni yöntemle eğitim veren birçok okul açılmıştı. Açılan yeni okullar, Gaspıralı’nın düşünceleri ve ceditçilik hareketi bütün Türk dünyasında milliyetçi düşüncenin güçlenmesini, millî bilincin oluşmasını sağladı. Böylece çeşitli aydın hareketleri oluşmaya başladı.

        Rusya’da yaşanan 1905 Ekim ihtilali, Rusya’da olduğu gibi, Türk halklarının bütünü arasında da olumlu bir hava yaratmıştı. Rus okullarında ya da İstanbul ve Kazan gibi Türk kültür merkezlerinde eğitim gören aydınlar millî konularla daha rahat bir şekilde ilgilenme fırsatı bulmuşlardı. Dönemin şair ve yazarları, hikâye, roman, şiir ve makale alanlarında yazdıklarıyla halkı bilgilendiriyor, millî konuları işleyerek özgürlük düşüncesini, millî bilinci güçlendirmeye çalışıyorlardı. Bu bağlamda bu dönemi ele aldığımızda bütün Türk topluluklarında canlanma, hareketlenme görülmektedir.

        Türk topraklarının Çarlık orduları tarafından işgali bu coğrafyadaki Türk halklarının millî ve manevi dünyalarında derin yaralar açmıştı. Bu süreç zarfında bu coğrafyadaki aydınlar arasında çeşitli gruplar oluşmuş ve mücadelelere girişilmiştir. XX. yüzyılın başlarında özellikle Rus ihtilalinden sonra Kazak, Kırgız, Özbek, Azerbaycan, Kırım ve Kazan Türkleri arasında önemli direniş hareketleri ve sayısız başkaldırılar görülmüştür. Bunlardan en önemlisi ve 1916 senesinde Semerkant bölgesinde başlayan isyana 10 milyona yakın insan katılmıştır. Kırgız, Kazak, Uygur, Tatar, Başkurt Türkleri de bu isyana katılım sağlamıştır(Türk Dünyası Edebiyatı-II, Ankara 2002, s.229).

        1917 Bolşevik ihtilali ile birlikte Rusların Türk coğrafyasındaki etkisi daha planlı bir şekilde gelişmeye başlar. Ruslar, bölgenin hâkim gücü hâline gelmişlerdir. Lenin’in yönetimi yıllarında belirli bir rahatlama yaşayan Türk halkları, Stalin döneminde her alanda büyük baskı, sürgün ve ölümlerle karşılaşmışlar. Lenin’in Türk toplulukları ile ilgili yürüttüğü politikanın temelinde, Türk lehçelerinin ayrı diller, Türk boylarının farklı milletler olduğu düşüncesiyle yetişmiş ve bu bilinçte yeni “mikro milletçi” zihniyette bir toplum oluşturmak hedefleniyordu. Bu politikayı uygularken 1920- 1950 yılları arasında Sovyetler Birliği’nde kanlı yıllar yaşandı. Bu yıllarda binlerce insan kurşuna dizilmiş, baskı ve şiddete maruz kalmıştır. Stalin dönemi Türk aydınlarının kanıyla yazılmış kanlı bir vahşet dönemdir. Türk aydınları Rusya’nın kendilerini tarihlerinden, kültürel kaynaklarından kopararak yeni ve farklı kimliklere dönüştürmek istediklerini anlarlar ve buna karşı çıkarlar. 1924 yılında Türk coğrafyasında meydana gelen direniş hareketleri sırasında binlerce aydın ve sivil öldürülmüştür. 1924 yılında Sovyet yönetimine karşı Özbekistan’da başlayan olaylar “Basmacılık” hareketi olarak adlandırıldı. Bu direnişin bastırılmasından sonra “Basmacılar” ve “Ceditçiler”in ortadan kaldırılması ve yok edilmesi politikası devreye girdi. Türk dilinin birliğini savunan ve Kiril alfabesine karşı çıkan aydınlar “sistem karşıtı, halk düşmanı, pantürkist” olarak suçlanmış ve büyük bir bölümü 1937-1938 Repressiya yıllarında kimi zaman kurşunlanarak kimi zaman sürülerek, sürgünde öldürülmüşlerdir.

        1937-1939 yılları arasında Türk toplulukları arasında 1.000.000 civarında şair, edebiyatçı, yazar, gazeteci, Türkolog, din adamı, aydın ve halktan insanlar öldürülmüştür. Bu yazarların eserleri yasaklanmış ve onların eserlerini okuyan kimseler de aynı gaddarlıkla cezalandırılmışlardır. Sovyetler Birliği sınırları içinde yaşayan Türk aydın, yazar, edebiyatçıları, özellikle Türkoloji ve Türklükle ilgilenenler, Türkiye ile ilgisi olanlar, Türk dili ile edebiyat yapanlar, Türk halk edebiyatı ve destanlarıyla ilgilenenler, onları yayımlamaya çalışanlar cezalandırılmış, sürgün edilmiş, kurşuna dizilmişlerdir. Bu dönemde sanat ve sosyal alanlardaki gelişmeler kısıtlanmış ve bu dönem şair, yazar, tarihçiler, fikir adamları ülkeye milliyetçilik fikirlerini sokmaya çalışan “ajanlar” olarak görülmüştür. Bu dönemde öldürülen, sürgün olunan, cezalandırılan Türk aydınlarına baktığımızda çoğunluğunun Latin alfabesini ve “dilde birliği” savunan Türkçü- Turancı aydınlar olduğu görülmektedir.

        Stalin yönetiminin önemli ceza uygulamalarından biri de toplu sürgünlerdir. Ferdi ceza ve sürgünler dışında toplulukların, milletlerin toplu cezalandırılması ve sürgün edilmesi de bu dönemde yapılmıştır. Kırım, Karaçay Balkar, Ahıska Türkleri, Çeçenler, Kalmuklar Stalin döneminde Orta Asya ve Sibirya’ya sürülmüşlerdir. Ayrıca bu dönemlerde Kafkasya ve Türk halklarının epik şiirlerini, destanları da hedef alınmıştır. Sovyet yönetimi tarafından, Azerbaycan’da Dede Korkut destanın yasaklanması, Dede Korkut hikâyelerinin toplatılarak yok edilmesi, Türkmenistan’da Korkut Ata ve GoroğlıKöroğlu, Kırgızistan’da Manas destanı yasaklanmıştır. Manas destanın yayılması ve araştırılması işiyle ilgilenen Törekul Aytmatov, Kasım Tınıstanov gibi aydınlar tutuklanıp daha sonra da öldürülmüşlerdir. Bundan başka Kazakların Koblandı Batır, Nogayların Er-Sayın, Tatarların Çora-Batır, Özbeklerin Alpamış destanları ve bunlarla ilgilenen aydınlar mercek altına alınmışlardı. Sovyet ideolojisi, Stalin despotluğu folklorcuları, edebiyatçıları, şairleri, sosyal bilimci aydınları hedef almıştı. Çünkü onlar millî ve dinî kimlikleri öne çıkarıyorlardı. Oysa yönetimin ana ideolojisi millî ve dinî kimliğinden arınmış, “Sovyet insanı, Sovyet vatandaşı” mantığında kişiler yetiştirmekti. Bu bağlamda repressiya yıllarında ve daha sonrasında da toplumun müşterek hafızası yok edilerek, insanların tarihleri, kültürel kökleri ve kimlikleriyle bağlarını kopararak “mankurtlaştırılmış” bireylerden oluşan yeni bir toplum inşa etmekti amaçları... Bu yolda da engel gördükleri Türk halklarının dinî, kültürel ve tarihi müştereklerini yok etmeyi hedef aldılar.

        Sovyetler Birliği’nde 1930 ile 1950 yılları arasında birçok halk, topluluk ve kişi bulundukları yerlerden sürülerek ülkenin başka bölgelerinde, zor şartlarda yaşamaya mecbur edilmişlerdir. İdil-Ural bölgesi Türkleri genel olarak Tatar, Başkurt ve Çuvaşlardan oluşmaktadır. Edebiyat, sanat ve aydın hareketleri ile siyasal anlayış ve eylemler üç Türk topluluğunu da eş zamanlı ve neredeyse eşit oranda ilgilendirmiş ve etkilemiştir. Bu Türk toplulukları içinde Tatarlar daha kalabalık oldukları, geçmişteki güçlü konumları ve entelektüel birikimleri dolayısıyla Rus yönetiminin her daim mercek altında tuttuğu toplum olmuştur. 1920’li yılların başında Sovyet yöneticilerinin kasıtlı yönetimi yüzünden Kırım ve İdil- Ural bölgesinde büyük açlık felaketi yaşanmıştır. 1920-1950’li yıllarda binlerce Çuvaş, Başkurt, Tatar Türkü kurşuna dizilmiş, milyonlarcası da baskı ve şiddete maruz kalmıştır. Resmi kaynaklarda Stalin döneminde 24.894 Tatar Türkü sürgün edilmiştir (Kamalov İlyas, Avrasya Fatihi Tatarlar, İstanbul 2007, s. 331). Bu bağlamda, İdil Ural bölgesinde sürgüne uğramış veya Stalin dönemi baskısından nasibini almış yazarların başında Fatih Kerimi, Ayaz İshaki, Galimcan İbrahimov, Galimcan Şeref, Yakup Azizov, Hadi Atlasi, Abdullah Tukay, Şamun Fidai, İbrahim Yosfıy, Şehzade Babiç, Fatih Emirhan, Segit Remiyev Mirheyder Feyzi gibi daha nice binlerce aydın sürülerek, kurşuna dizilerek yok edilmişlerdir. Binlerce aydın yapılan sayısız baskı ve işkencelerden nasibini almıştır. Şanslı olan aydınlar bir şekilde Kazan’dan kaçabilmiş ve bu şekilde de ülkesinden uzakta kendi mücadelesine devam edebilmişlerdir. Başkurt şair, yazar ve aydınlardan da çok sayıda insan takip edilmiş, baskı görmüş, tutuklanmış veya farklı şekillerde cezalandırılmıştır. Bunlardan Türk edebiyatı ve Türkoloji tarihinde önemli olan aydınlardan bazıları; Ahmet Zeki Velidi Togan, Abdulkadir İnan, Gelimyen Tagan, Hafiz Kuşayev, Hediye Devletşina, Nuriagzam Tahirov, Gabdulla Amantay gibi nice değerli bilim insanlarıdır. Bu isimler rejimin acımasız baskılarından nasibini alanlardan bir kısmıdır.

        İdil Ural bölgesinde yaşayan Türk halklarının yanı sıra Kırım da Stalin döneminde Türk ilim ve fikir hayatının önemli merkezlerinden biri idi. Türk eğitim sisteminde yeniliği temsil eden Cedid hareketinin öncülerinden olan Türk dünyasının önemli fikir adamları Gaspıralı İsmail Bey ve Bekir Sıdkı Çobanzade de Kırımlıdır. Kırım’da 1917 devrimine kadar millî konuları işlemiş şair ve yazarlar devrimden sonra Sovyet rejiminin beklentisi doğrultusunda eserler vermek zorunda kalmışlardır. Sovyet rejimi, Stalin baskısı Kırım’da da aydınlara acımamış ve Ömer İpçi, Cafer Gaffar, Abdullah Latifzade İlyas Tarhan, Bekir Sıdkı Çobanzade, Şevki Bektöre, Sabri Ayvazov gibi kırımlı aydın ve yazarlar kurşuna dizilmiş veya sürgüne gönderilmişlerdir.

        Gaspıralı İsmail Bey’in Türk Dili ve çağdaş eğitim sistemi konusundaki görüşleri, Özbekistan’da da geniş yankı bulmuştur. 1900 senesinde Semerkand’da ilk Usul-i Cedid okulu açılmıştı. Asrın başında Özbekistan’ın farklı şehirlerinde yeni usullü okulların sayısı Çarlık Rusyası’nın engellerine rağmen artmaktaydı. Gaspıralı’nın düşüncelleri ve yeni usulle eğitim veren okulların sayısının artması sonucunda Özbekistan’da çeşitli aydın hareketlerinin oluşmasına ve Cedid edebiyatının yani milliyetçilikle yoğrulmuş yeni Özbek edebiyatının oluşmasına sebep olmuştur. Sovyet yönetimi gittikçe yayılan Ceditçilere karşı önlem almakta geç kalmaz. Sovyet rejimi, Mahmud Hoca Behudi ve Hoca Muin başta olmak üzere bu harekâtın öncü aydınlarını idam ettirir. 1931 senesinde Muhammed Said Ahrari ve Münevver Karı gibi Özbek edebiyatının önde gelen aydınlarını idam ettirerek, baskıcı yönetim Özbek edebiyatını Sovyetleştirmeye başlar. Sovyetler Birliği’nin her yerinde olduğu gibi Özbekistan’da da 1937 yılında aydınlar arasında tekrardan toplu imha, tutuklamalar, sürgünler ve katliamlar başlar. Gulam Zaferi, Osman Nasır, Gazi Alim, Atacan Haşim gibi yüzlerce bilim adamı, yazar ve şair “halk düşmanı” ilan edilerek öldürülür.

        Türkmenlerin XIX. yüzyılın ikinci yarısında Rus idaresine girmesi Türkmen edebiyatının başlıca konuları arasında yer alır. 1930’lu yıllardan itibaren Türkmenistan’da da “Sovyet ideolojisini” benimsemeyen şair ve yazarlar şiddetli cezalara çarptırılıyorlardı. Abdılhekim Gulmuhammedov, Oraz Vepayev, Oraz Taçnazarov, Şemseddin İmameddinoğlu Kerimi gibi yazarlar kurşuna dizilerek öldürülmüştür. Bedri Karababayev, Garaca Burunov, Ruhı Aliyev gibi nice aydınlar ise uydurma suçlarla Sovyet yöneticileri tarafından tutuklanmış ya da sürülmüşlerdir.

        Azerbaycanlı şair, yazar ve Türkologlar da Sovyetler Birliği’nin her yerinde olduğu gibi bu dönemde baskılara, hapislere sürgünlere maruz kalmışlardır. Bu aydınlar, Sovyet zulmünden kurtulmak için başta Türkiye olmak üzere farklı ülkelere kaçarak sığınmak zorunda kalmışlardır. Bu isimlere örnek olarak Türkoloji’nin önemli isimlerinden olan; Ahmet Caferoğlu, Almaz İldırım ve Âşık Ali Asker’i sıralayabiliriz. Azerbaycan’da “pantürkist, milliyetçi, halk düşmanı” gibi suçlamalarla tutuklanan Hüseyin Cavid, Ahmet Cevad, Mikayıl Müşfik, Tağı Şahbazi gibi binlerce yazarımız kurşunlanarak ya da sürgüne gönderilerek cezalandırılmışlardır. Tabii ki sonları hep aynı olmuş; sürgünde de katledilmişlerdir.

        XX. yüzyıl Kazak Türklerinin uyanışı millî konulara yönelmesi açısından da önemli bir dönemdir. 1908 yılında Mircakıp Duvlat tarafından yayımlanan “Oyan Kazak” başlıklı şiir kitabı, 1913-1918 yılları arasında yayımlanan “Kazak Gazetesi” Kazak Türklerinin millî benlik ve birliklerinin sağlanması ve aydın hareketinin oluşması bakımından Kazak edebiyatı tarihinde önemli bir yere sahiptir. Kazakistan’da Bolşevik hükümeti kurulunca yönetim tarafından şair ve yazarlar üzerinde kurulan ağır baskı, edebiyat ve dil çalışmalarını olumsuz etkilemiştir. Bu dönemde bütün Sovyet Rusya’sında olduğu gibi Kazakistan’da da millî konuları işleyen şair ve yazarlar tutuklanmış ya da sürgüne gönderilerek cezalandırılmışlardır. Bu dönemde Sovyet baskısına dayanamayan ve bu ideolojinin aleyhinde millî konularda şiirler, yazılar yazan Kazak edebiyatının önemli isimlerinden; Ahmet Baytursunov, Mircakıp Duvlat ve Mağjan Cumabayev gibi önde gelen Türkologlar kurşuna dizilerek öldürülmüştür. Stalin döneminde şair, yazar, Türkolog olmayan ama yönetime karşı herhangi bir şekilde millî kimliğini öne koyarak yönetimi kötüleyen aydınlar da sistem karşıtı olarak görülmüş ve bu on binlerce insan kurşunlanarak katledilmişlerdir.

        Bütün Sovyet Rusya’sında olduğu gibi Kırgızistan’da da 1920’li yıllar; baskı, tutuklama, sürgün ve idamlarla anılır. Bu dönemde Sovyet yöneticileri 1924’ten önceki döneme ait Kırgız edebiyatı, tarihi ve genellikle geleneksel hayatı ile ilgili işlenmiş eserler yok sayılırdı. Sovyet rejimi tarafından 1924’ten sonraki dil ve edebiyatın Kırgızları temsil ettiği ideolojisi telkin edilmeye başlanmıştır. Bu görüşe karşı çıkan ya da yazdıklarında devrim karşıtı herhangi bir unsur tespit edilen yazarların eserleri sakıncalı bulunup okunması yasak ilan ediliyor, yazarların kendileri ise tutuklanıp sürgün ediliyordu. Stalin döneminde millî düşünceye karşı başlatılmış aydın tasfiyesi yani “repressiya” sürecinde Kırgızistan’ın önde gelen 137 Türkolog, yazar, şair, ve bilim adamı farklı suçlamalarla 1937 yılında evlerinden alınmışlar ve bir daha onlardan hiç haber alınamamıştır. Kırgız edebiyatı tarihinde Çon- Taş katliamı olarak bilinen bu olayda tutuklanan aydınlar arasında Törekul Aytmatov (Cengiz Aytmatov’un babası), dilci Türkolog Kasım Tınıstanov ve Osmonkul Aliyev’in de bulunduğu 137 kişinin akıbeti, ancak 1991 yılında anlaşılabilinmiştir. Çon Taş bölgesinde topluca kurşuna dizilen 137 bilim insanı için orada “Ata-Beyit” adı verilen anıt mezar yapılmıştır.

        Buraya kadar XX. yüzyılda baskıcı Rus yönetimi altında yaşayan Türk halklarının, aydınlarının yaşadığı sıkıntıların tablosunu çizmeye çalıştık. Boşuna değil ki, bazı tarihçiler tarafından bu yüzyıl Türk halkları için kanlı yüzyıl diye adlandırılmıştır. Şöyle ki, XX. yüzyılın en mağdur, en mazlum ve en çok kıyıma uğrayan milleti Türkler olmuştur.

        XVIII. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Rus yönetimine girmeye başlayan tarihi Türk toprakları ve bu coğrafyada yaşayan Türk halkları, çeşitli yöntemlerle sindirilmeye, asimile edilmeye çalışılmıştır. Bu dönem sadece Rus yönetimi altında olan Türk halklarının zulme uğraması ile tarihe geçmemiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun çözünmeye başladığı yıllarda Osmanlı Rus savaşıyla başlayan göçler, Balkan savaşlarıyla daha da artmış ve bu coğrafyada yaşayan soydaşlarımız “etnik temizleme” siyaseti altında yapılan katliamlardan kaçmak için Anadolu’ya göç etmeye başlamışlardır. Ayrıca yine bu dönemlerde yaşanan Bulgar ve Yunan ayaklanmaları, bağımsızlıklarının ilan edilmesi ve bunun akabinde Türklere karşı başlattıkları sürgün ve soykırımı siyasetleri Türk halklarının felaketine sebep olmuştur.

        XX. yüzyılın sadece Rus yönetimindeki Türkler için değil bütün Türk hakları için felaketin derin yaşandığı yıllar olmuştur. Bu süreçte Türk aydınları, halkı da boş durmadı. Türkler, ya kalemiyle ya da silahıyla mücadeleye koyulmuşlardır. İşte bu kanlı mücadele yıllarında Türk halklarının gelişimini engellemek için Rus rejiminin uyguladığı en önemli silah toplumun eğitimine engel olarak millî bilincin uyanmasını engellemekti. Bu yolda da acımasızca bütün işkence yöntemleri kullanıldı.

        Kısaca anlatmaya çalıştığımız Türk halklarının tarihinde önemli olan bu dönem, geniş kapsamlı bir araştırma konusudur. Sonuç olarak Türklerin millî kimlikleri ve millî kimlikleri ile var olma uğruna verdikleri bu yaşam mücadelesinde gördüğümüz şu ki, onlar eğitimle, millî ve kültürel varlıklarına sıkıca sarılmışladır. Türkler, tarihi kökleri etrafında ve müşterek varlıkları olan “Türk dili” noktasında birleşerek ortak Türkçeyle makaleler, eserler, şiirler ve benzeri edebiyat ürünleri vererek şanlı bir mücadele yolu seçmişlerdir.

        XX. yüzyıl, İsmail Gaspıralı’nın “dilde, fikirde, işte birlik” şiarıyla mücadele vermiş aydınlarımızın son damla kanlarına kadar, biran bile geri çekilmeden sürdürdükleri kutlu bir varolma savaşıdır.

        Kalemlerinden başka silahları olmayan şehit Türk aydınlarının tarihe kanlarıyla yazdıkları bu büyük kutlu mücadelenin takipçileri olan bizlere düşen görev; Türk dünyasında birliği sağlamak için yarınlarımıza eğitimli, bilinçli nesiller yetiştirmek olmalıdır.

        Bizlere düşen diğer önemli bir sorumluluk ise; dilimize, tarihimize, kültürümüze, inancımıza bilinçli bir şekilde sahip çıkarak yeni nesillerin yetişmesine imkân sağlayacak vasatı hazırlamaktır.

        Kaynakça:

        1- Adil Mehmedoğlu Babayev, Elimizin ve Elmimizin Soygırımı, Bakü 2003.

        2-Celal Gasımov, Esrin Giyamet Çağı, Bakü 1997.

        3-Repressiyadan Deportasiyaya Doğru, Bakü 1998.

        4-Kamalov İlyas, Avrasya Fatihi Tatarlar, İstanbul 2007.

        5-Türk Dünyası Edebiyatı-II, Ankara 2002.

         


Türk Yurdu Şubat 2016
Türk Yurdu Şubat 2016
Şubat 2016 - Yıl 105 - Sayı 342

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele