Bir Kez Daha Turqia/ Türklerin Anayurdu

Mayıs 2015 - Yıl 104 - Sayı 333

        İnsanlar, Toplumlar, Kimlik Oluşumu

        
İnsanlık tarihini, MÖ 10.000’den, 40.000’den başlatanlar var. Kimi arkeolojik buluntulara dayanarak tarih tespitinde bulunanlara göre, oluşumun yüzbinlerden öteye uzandığı iddiaları da vardır. Semavî dinlere bağlı anlatılarda Âdem Peygamber’den bu yana, İsa Peygamber’e gelinceye kadar geçen zaman dilimi, 5 bin yıl civarında tahmin edilmektedir. Bütün bu görüşler, insan türünün kendi evrimi ile bağlı süreçleri kendi açılarından açıklamaya yönelik bir takım varsayım ve tasarımlara dayanır. Her birinin anlaşılabilir bir mantık düzeni, ileri sürdükleri kanıtların doğruluğunu iddia eden açıklamaları vardır. Fakat hiç biri, insan türünün, yaratılıştan farklılığı üzerinde durmuyor. Çeşitlenmeyi kimi Babil Kulesi Teorisi, kimi ise Darwin Teorisi ile açıklamanın derdindedir. Oysa, insanlar, yaratılıştan “farklı” cinslerde yaratılmışlar. Bu benim iddiam değildir. Yüce Tanrı, “Ben sizi boy boy, cins cins, farklı kültürlerde yarattım, birbiriniz ile tanışıp bilişesiniz diye.” diyor. Bence, bu sözün üstüne eklenecek bir söz de olamaz. Dolayısıyla, insan türü, farklı cinslerde yaratılıştan itibaren vardır ve her biri kendi cinsleri, boyları içinde bir evrim, bir gelişme çizgisi izlemişlerdir. Elbette karışımlar da olmuştur; ancak, bu karışımlar, sürekli ya yeni bir olguyu yahut etkin olan kültürün içinde yer almayı öne çıkarmıştır.

        
İnsanın birey olması ise, bir topluluğa, bir topluma üye olması ile başlar. Üyeler arasında iletişimi, anlaşmayı kuracak en önemli unsur ise, şüphesiz dildir. Dil, kişiyi topluluğun veya toplumun bireyine dönüştürür. Birlikte yaşama, bir arada hareket etme duygusu ve ihtiyacı, o topluluğu veya toplumu oluşturan bireyler arasında bir “mensubiyet şuuru” yaratır. İlber Ortaylı’nın haklı isyanı, bu “mensubiyet şuuru”nu idrakten yoksun, bilgisiz, cahil, kaba saba adamlaradır. Çünkü gerçekten günümüzde sahneye çıkarılanların büyük çoğunluğu onları o sahneye çıkaranlar kadar cahil, bilgisiz, sığ, zavallılardan ibaret zamanımız yobazı, dünyadan habersiz “Kadızadeliler”i gibidirler.

        
Osmanlı hanedanlığını “Kadızadeliler” mahvetmişlerdi. Günümüzde de Cumhuriyet’i tahrip etmeye bu “yeni” cahil Kadızadeliler çalışıyorlar. Dolayısıyla, bu zamane cahiliye devri mensupları için “mensubiyet şuuru” idrak edilir bir kavram değildir. Bu zavallılar, dün Peygamber’i çileden çıkartan zamana mensup cahiliye devri insanları gibidir. Bilgiden, bilimden, dünyadan habersiz, sürü halinde yaşamayı severler; düşünmezler, muhakemeleri yoktur, başlarında buyuran “reis” ne derse ona biat edip yaşarlar.

        
Yahu sana Allah niye akıl, zihin, muhakeme yeteneği vermiş diye sorsan, aval aval insanın yüzüne bakarlar. Bundan dolayı birey olmak yerine sürüden biri olmayı tercih etmelerini yadırgamak şaşırtıcı olur. Çünkü birey olmak, düşünmek ister, zihni faaliyet, tecessüs ve dikkat, muhakeme ve kıyas sahibi olmak gibi hasletler gerektirir. Ama sürüden biri olmak için bunlara ihtiyaç yoktur, “reis” nereye sürerse orda otlayıp karnını doyurursun. Sürü güdüsü ile “mensubiyet şuuru” farklı şeylerdir; ilki bir sürüye aidiyeti, ikincisi bir topluluğa, bir topluma birey olarak aidiyeti ifade eder. Bir evrimleşince ortaya “Casa Nostra” denilen mafya tipi çete örgütlenmeler çıkarır. İkinci, insana ve topluma yaraşan cumhuriyet ve demokrasiye dönüşen bir örgütlenme ile devlete, yönetime dönüşür. Yaşadığımız zamana bu açılardan bakınca toplumların hangi türden yapılar içinde yönetildiği, yönetilmek istendiği açıkça görülecektir.

        
Peygamberimiz, yaşadığı çağda bunlardan illallah demiştir. Bu yüzden onlara “İlim Çin’de ise arayın bulun, edinin.” demiştir. Peygamberin yaşadığı onun açısından bu bakımdan tam bir çile çağıdır. Sebebi bu cehalettir. Hayret, onca zaman geçmesine karşın, zamanımızda bu çile çağı yeniden zuhur etti. Üstelik cehaletin fitne ve kumpas kazanları ile 21. yüzyılda neşet etti. Bu yüzden, “asr-ı çile” çağına geri döndük diyorum.

        
Ne tarafından bakarsak bakalım bu “mensubiyet şuuru” ve aidiyet duygusu, kişileri bireyleştirip toplumun bir üyesi olmaya dönüştürmüştür. Tabii, bu olgu tarihi süreç içinde evrimleşme, gelişme ve ilerleme biçimlerinde kendini göstererek kendini belirlemiş, kimi zaman kim olduğunu kendi, kimi zaman komşuları adlandırmıştır. Bu adlama, onların tarihi süreç içinde ötekilere karşı kim olduklarını belirlemiş, hangi topluma mensup olduklarını belirlemiştir. Böylece, dünyamızda, kadim zamanlardan itibaren toplumlar adları ile yer alıp tarihi yürüyüşlerini sürdürmüşlerdir.

        
Zamanımızda kimilerinin kimlik, kimlik diye sorgulamaya kalkıştıkları bu kadimden itibaren toplumların edinmiş olduğu adlardır. Tarihin toplumlara süreç içinde kazandırmış olduğu bu adlamalar / kimlikler, günümüze kadar hiç değişmemiştir. Bunların tartışılması, ihanet değil ise, o toplumda yaşayan eblehlerin gevezelik konusu olabilir. Bu da bizi ilgilendirecek ciddi bir husus değildir; ancak, toplumu doğru bilgilendirmek, onların yalan-yanlış malumatla donanmış tahripkâr fiillerine de izin vermemek, icap eden dersleri almalarına imkân vermek gerekir. O zaman İlber Ortaylı gibi âlim tarihçimizin omuzlarından yük de alınıp paylaşılmış olur.

        
İngiliz, Alman, Fransız, Rus yahut Arap veya Çinli neden ‘kimlik’ tartışması gibi bir sapkınlığa düşmez, bu soytarılık ile vakit öldürmez. Türk kimliğini tartışmak, tarih ile dalga geçmek yahut Türklere ihanet içinde olmak ile eşdeğerdir. Bunun lamı cimi yoktur. Hanedanlık ile toplumu birbirine karıştıran zavallılardan “aydın/münevver” çıkmaz. Ya ne çıkar? Âlemi güldüren cahil ve şarlatan yahut o millete düşman hain çıkar. “Selçuklu/Kınık”, Beylikler, Osmanlı/Kayı hepsi Türk’tür.

        
Siz sanmayın ki, Malazgirt’ten önce Önavrasya üzerinde Türkler yoktu; yüz binlerce Türk vardı. Doğu Roma’ya bağlı Balkanlarda ve Önasya’nın her yerinde vardılar. Malazgirt kapısının nasıl açıldığını anlamak için doğru tarih kaynaklarından istifade etmek gerekir. “Selçuklu” ve “Osmanlı” birer hanedanlıktır. “Turqia” adı onlar bu topraklara girmeden önce vardı. “Türklerin yurdu, yaşadığı yer” anlamında. Çünkü, onlar, burada, Doğu Roma idaresinde olsa da kendi beyleri ve düzenleri içinde yaşıyorlardı. Biz sadece onların tarihini araştırıp inceleyecek kadar donanımlı uzmanlara sahip değiliz; bu bizim utancımız olmalıdır.

        
Malazgirt’ten kapıları açan bu “Turqia” Türkleridir ve içeri giren de Sultan Alp Aslan komutasında Müslümanlığa intisap etmiş Türklerin 60 bin kişilik ordusudur. Dieogenes’in 200 bin kişilik ordusunu “Turqia” Türkleri, Balkan Türkleri tarumar edip kardeşlerinin yanına geçmek, mensubiyet şuuru ile hareket etmek suretiyle yeni anayurdun temellerini atmayı sağlamışlardır. Mensubiyet şuurun ne ise, o, sensin, o kadar. Din farkı gözetmeksizin aynı milletin çocukları olarak mensubiyet şuuru ile birleşip yekvücut olmaktır. Türkler, yeni yurtlarını böyle kurmuştur.

        
Tarih boyunca dünya seni “Türk” biliyor, bütün hanedanlıklar zamanı dâhil, herkes seni dünyada Türk milleti olarak görüp tanıyor, kayıtlarına düşüyor. “Yok, efendim Türk değil, ben Osmanlı’yım” hadi hadi oradan densiz cahil. Tarihte “Osmanlı” diye bir “millet” olmamıştır. Böyle bir ideoloji parçalanmayı durdurur diye yıkılış sürecinde denenmiş, batağa saplanmış ve hepsi tarih olmuştur. A ecdattan, tarihten habersiz, cahil, nadan. Ne tarihini ne tarihi ne dinini bilirsin, vırvır konuşur, senden cahillere akıl satarsın; a akıl fukarası şarlatan ya da hain-i mutlak düzenbaz, haddini bil, sus artık, cehaletinle âleme eğlence olmanız da ağırıma gidiyor. Ne de olsa sizleri de “Türk” sanıyorlar. Sakal, bıyık meselesi.

        
Şu sözümü iyi belleyiniz kendini bey zannedip boş boş nara atanlar, “Çok şükür hepimiz Türk olmaktan kurtulduk.” diyenler: Türkiye, Türklerin yurdunun adıdır, bugün de yarın da bu vatan toprağı Türklerin yurdu kalacaktır. Cihan değiştiremedi, o kuş beyinleriniz mi değiştirecek Türklerin Türkiye’sini, dünya tarihine altın harfler ile kazınmış Türk kimliğini. Sen kimsin ki, ülkenin, devletin sahibini etniklerden bir etnik gibi saymaya, sana bu yetkiyi kim verdi? Bu vatanın kurucusu da, sahib-i aslîsi de devletin banisi de Türklerdir, geleceğe taşıyacaklar da aslî sahipleridir. Yıldırımları, tufanları yarattık, yılmadık, kendini bilmez cahil, nadanlardan yılacağımızı düşünenler aldanır. Çünkü hiç bir zaman eşkıya ömrü billah hükümdar olmamıştır, hele Türk milletinin sırtından bir gün mutlaka şürekâsıyla düşüp gider, yaptıklarının da hesabını vere vere. Bu cihandan kimler geldi geçti, kaçının adı kaldı geriye, vurun hesaba, hesap ortada beyler. Tarih sahifelerinde yer bulun kendinize diyeceğim, korkarım yazılabilir iyi bir sahife de olmayacak.

        
Türkler olmadan cihan tarihi yazılamazken, sen kimsin yahu, aidiyetin nedir, hangi millete mensupsun sen, sen onun derdine yan, duyalım adam diyelim. Allah seni hangi boyda, hangi kültürde yarattı, hangi kavimle tanış oldun, kimleri aldattın, kandırdın yalanlarınla, Allah’ı mı kandıracaksın, bir düşün sen kimsin? Her gecenin bir sabahı vardır. Bu işler iki sandukayı kapıp kaçmaya, kuyruğu kısarak sessizce vatan toprağı olan adaları kurşun atmadan Yunan’a bırakmaya benzemez. Acaba bu durum, eski Türk ordusunun yerini alan “Yeni Türkiye” ordusunun yarattığı fark diye mi anlaşılmalıdır?

        
Türkler, Allah’ın ordusudur sözü, onun, hiçbir orduya benzemediğinin bir işareti değil midir? Tanrı böyle buyurmuş ise, şüphesiz her Türk o ordunun bir neferi demektir. Bunun harekete geçmesi için Tanrı’ya el açıp yakarmak yeterlidir, Tanrı mutlaka Türklerin bu yakarışını duyacaktır. Kimliğime, yurduma ve milletime ihanet içinde her kim var ise, açıkça lanetliyorum ve Yüce Tanrı’ya Türkleri/ordusunu, vatanımı şer odaklarına karşı korumasını yakarıyorum.

        
Benim Tanrı’ya bu yakarışımı bütün Türkler duyacak, yakarışımın sadası cihanda da yankılanacak ve Rabbim dileğimi gerçek edecektir. Hiç kimse iki paralık dünya saltanatı için ne kimliğim ile oynayabilir ve ne de Türk milletine ait vatanı yağmaya açabilir. Bu yüzden derim ki, “Parlementoyu bekleme odasına aldık.” sözü, anayasasız, kurum ve kuruluşlarından azade, keyfi idare kurdum anlamına gelir. Vatanımın, devletimin bu denli sahipsiz olduğu bir süreçteyiz, anlatılıyor ama anlamak istemiyoruz. Şeref ve namus andını ayaklar altına alanlardan kimsenin bir şey bekleme hakkı yoktur, elbet benim de. Karanlığı yırtıp ışıl ışıl aydınlık Türkiye’yi geleceğe taşıyacak gençlere alkış/dua ediyorum.

        
Türkler Tarihte Kaç “Turqia” Kurdu?

        
Türkler, tarih içinde yürüyüp baktığımızda Anayurt olarak kendilerine gittikleri her yerde bir “Turqia” kurmuşlardır. Bunu tarihten ve komşularının kayıtlarından biliyoruz. Kadim tarihte yaşadıkları anayurtları olan “Turqia”. Bu yurdun sınırları doğuda güneşin doğduğu Ordos yaylaları, batıda güneşin battığı Karaormanlardır. Doğu Roma kaynakları VI. yüzyılda bu Türklerin yurdundan söz eder. Vassalları ile birlikte güneyde, Balkanlarda ucu Tuna ırmağına dayanır. Bu gerçeklik, MÖ 700’lerde, uzun, iki tarafı keskin ay biçimindeki baltaları, atları ve arabalı evleri ile gelip bugünkü Macaristan ovalarına yayılan, Tuna’yı sınır tutan, Atina’da bozulan devlet düzenini yeniden kurmak için çağrılınca devlet düzenini yeniden kuran sapı uzun ayçıklı balta –Sycth- sahibi, atlı cengâverlerden mürekkep Türklerdir. Bunlara batıda Sycth, Doğu Roma ve Pers kaynakları Saka, Türk kaynakları ise Şu Türkleri olarak belirtir. Türk Kağanlığı bu coğrafya üzerinde bazen bir arada, bazen vassalları ile bazen de fragmente biçimde var olmuşlardır. Atila ve Hunları –Onoğurlar- Hungaria’yı kurmuşlardır. Onoğur Türkleri yurdu demektir. Nitekim, daha sonra aynı yere gelen Türkler ile “Turqia” adı yaygınlaşır. Macarlar ile birlikte bu “Turqia” epey bir zaman varlığını sürdürmüştür. Ancak, zamanla bu Türkler, Hristiyanlığa intisap edip Doğu Roma’nın topraklarına, beyleri ile yerleşmeye başlamışlardır.

        
Türkler, üçüncü “Turqia”yı Anadolu topraklarında, Sakarya’nın batısında kalan topraklar üzerinde inşa ederler. Beylikler, Doğu Roma’ya başlar. VII. yüzyıldan itibaren Doğu Roma böyle bir iskân politikası ile hem Balkanları hem de Anadolu topraklarını aynı dine intisap etmiş Türkler ile iskân etmeyi XI. yüzyıla kadar sürdürür. Mısır’a paralı asker olarak giden Türkler, burada idareyi ele geçirip bir “Turqia” da orada kurarlar. Selçuklu Türkleri geldiğinde, Sakarya’nın batısı “Turqia”, doğusu ise artık “Turkmania”dır. Her ikisi de Türklerin ülkesi demektir. Türkler, bütün bu “Turqia”ları Önavrasya, Afrika ve Avrupa üzerinde birleştirip tek bir “Turqia”ya çevirmişlerdir. Bu başarı Osmanlı hanedanlığı dönemi Türklerine aittir. Ne hazindir ki, oğullar, kurucu babalar gibi yetişmediği, dünyadan habersiz cahil olduğu, el ağzına bakıp devlet yönettiği için, elimizden o koca “Turqia” topraklarından küçüle küçüle eldeki “Turqia” kaldı. Bunu da, Tanrı’nın Türklere son mucizesi olarak gönderdiği Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e ve mücadele arkadaşlarına borçluyuz.

        
Şimdi kimi zavallılar “Yeni Türkiye” diye nara atıyor. Doğru diyorlar. Eski Türkiye’de, 700 bin kişilik bir Türk ordusu vardı. Kardak Kayalıklarını söküp aldıydı. Şimdi yeni Türkiye, yine 700 binlik ordusu ile 16 Türk adasına ve bir kayalığına Yunan ordusunun işgal etmesini tirene bakar gibi seyredenlerin Türkiyesi. Daha acısı, bu “Yeni Türkiye”, anlaşmalar ile vatan toprağı olan Süleyman Şah Türbesi toprağını, El-Nusra ve IŞİD gibi terörist çetelere karşı korumak yerine, sandukaları alıp kaçan bir düzeydedir. Daha da acısı, Doğu ve Güneydoğu toprakları Bölücü teröristlerin dağda, bayırda, şehirde üstünlük sağladığı, “yeni Türkiye”nin övünebileceği yegâne manzara ve durum budur.

        
Bırakın “yeni Türkiye” martavallarını, bana parsel parsel yağma edilmemiş, beton yığınına çevrilmemiş dünyanın en güzel şehri İstanbul’u geri getirin, devletimin sahip olduğu kuruluşları, sanayi tesislerini milletimize iade edin yeter. Yüzsüzlüğünüz dünya âlemin dilinde, bir de “Yeni Türkiye” imiş. Vatan sizin türkünüzle sürekli toprak kaybında, “yeniniz bu mu?”. Oslo sürecinden beri “güzel şeyler” olacak dediniz, ülkeyi bölünme eşiğine sürüklediniz. Alın terörist başı yoldaşınızı yanınıza düşün artık Türklerin yakasından. Ama doğru şu sıra “Parlementer sistem bekleme odasında.” dolayısıyla ülkede bir yönetim boşluğu bulunmakta ve bütün bu durumlara o yüzden ülke muhatap oluyor. Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olmak sözü mü “yeni Türkiye” şiarı acaba?

        
Ecdat nereden neye getirmiş “Turqia”yı, siz ne kadar toprak kaybına uğrattınız, bir düşünün beyler! Tarihe bırakacağınız bu şan ve şeref sizlere yeter. Tabii, tarihin düşeceği not da önemlidir. İnsan tarihe, zenginliği ile değil, yaptığı işlerin niteliğiyle ad bırakır. Bırakacağınız ad size yakışandır. Herkes bu söz üzerine iyi düşünmelidir, sanırım.

        
Sonsöz

        
Bir Türkiye düşlüyorum. Başı Türk, sonu Türk. Bireyleri “mensubiyet şuuru” ile birbirine kenetlenmiş. Yönetenleri tarihi, dünyayı, gelişmeleri bilen, muhakeme edebilen ve doğru karar verme iradesine sahip olsun. Ülkeyi beton yığını yerine sanayi ve teknolojide dünya ile yarışır düzeye eriştirmek için uğraş versin, ter döksün. Kendini ve avanesinin değil, refah ve zenginlik bütün bireylerin hakça, adil biçimde paylaştırıldığı bir düzen olsun. Bir Türkiye düşlüyorum, orada toplumu temsil edecekler, ceketi ile gelip ceketi ile gidecek denli dürüst, namuslu ve şeref sahibi insanlar olsun istiyorum. Tarihin bu millete verdiği kimlikten utanmayan, gurur duyan yöneticiler düşlüyorum. Türk olmaktan utananları, başka kimlik peşinde koşanları, Türk milletine mensubiyet şuuru ile bağlı olmayanları baş tacı etmeyen bir Türkiye düşlüyorum.

        
Bir Türkiye düşlüyorum. Gençleri bilimde, teknolojide birbiriyle ve dünya ile yarışan. Çağın aydınlığına, bizi onlar kavuştursun diliyorum. Vatanın birliğini koruyacak, kaybedilen toprakları geri getirecek yiğitler, vatanperverler düşlüyorum. Çok mu istiyorum, düşlüyorum? Düşlerim gerçek olmaz mı bir gün? İlteriş 17 er ile başardı. Atatürk,17 er ile yola çıktı, başardı. Neden düşlerim bir gün gerçek olmasın, yarınlardan umutsuz değilim. Yiğitler okuyacak, yetişecek vatan için, karanlığı mutlaka aydınlığa çevirecektir, sen görmesen, ben görmesem ne olur ki, aydınlığı yaratacakları düşlemek hakkım.


Türk Yurdu Mayıs 2015
Türk Yurdu Mayıs 2015
Mayıs 2015 - Yıl 104 - Sayı 333

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele