Türk Kültür Coğrafyaları: Bugün ve Yarın... Ne Yapmalıyız?

Şubat 2016 - Yıl 105 - Sayı 342

        TÜRK KÜLTÜR COĞRAFYALARI: BUGÜN VE YARIN...

        NE YAPMALIYIZ?

         “İsterseniz Türk’ün vatan anlayışı için şöyle pratik bir formül bulabiliriz. Nerede evliya kabri varsa orası Türk toprağıdır. Evliyası olmayan yerde Türk de yok demektir; eğer olsaydı mutlaka içlerinden ya bir şehit ya bir ulu kişi çıkardı ve halkın gönüllerini kendi kabri üstünde birleştirirdi. Zaten manevî kudretiyle halkı koruyacak birinin bulunmadığı yerde Türk nasıl yaşar?”[1]

        Prof. Dr. Erol Güngör (Ö. 24 Nisan 1983)

        Türk kimdir? Türk Dünyası veya Türk Kültür Coğrafyaları ile ne kastediyoruz?

        Türk, tarihin derinliklerinden gelen şanlı bir çığlıktır. Bu haykırış ilim, adalet, hürriyet, haysiyet, vakar ve ahlâk üzere hülasa eşref-i mahlûkat olan insanın üstün değerleri üzerine bir çıkıştır. Milletler arasında her zaman seçkin bir yere sahip olmuş Türk milleti, inançta ve idealdeki birlikteliği ile daima insanlığın huzur ve mutluluğuna çaba gösteren örnek bir halktır. Biz öncelikle temel değerlerimizin neler olduğunu ortaya koymak zorundayız. Türklük, vatan, millet, vazife, ülkü ve benzeri kavramlarımızda mutlaka gönül ve fikir birlikteliğini sağlamak zorundayız.

         Şimdi, Orhun Abidelerindeki şu anlamlı ifadeler ile Türk’ü tanıyalım (Kül-Tegin Yazıtı-Büyük Metin);

        “Üstteki mavi gök altta yağız yer yaratıldığında ikisinin arasında kişi oğlu yaratılmış. Kişi oğullarının üzerine atalarım Bumin-Kağan, İstemi-Kağan tahta oturmuş. Tahta oturunca Türk halkının el-ülkesini, yasalarını yönetivermiş, düzenleyivermişler...

        “... Güneyde Tabgaç halkı düşman imiş, kuzeyde Baz kağan, Tokuz-Oğuz halkı düşman imiş. Kırkız, Kurıkan, Otuz-Tatar, Kıtany, Tatabı halkları hepsi düşman imiş. Babam kağan bunca kırk yedi kez ordu sürmüş. Yirmi kere savaş vermiş. Gök buyurduğu için el-ülkesi olanları el-ülkesiz bırakmış, kağanı olanları kağansız bırakmış. Düşmanları bağımlı yapmış. Dizlilere diz çöktürmüş, başlılara baş eğdirmiş... Töreye göre ağabeyim kağan oldu. Kağan olunca Türk halkını yeniden düzenledi. Yoksulu zengin yaptı. Az olanı çok yaptı...

        “Türk halkının adı sanı yok olmasın diye babam kağanı ve annem kadını yüceltmiş Gök, el-ülke bağışlayan Gök, Türk halkının adı sanı yok olmasın diye kağan (olarak tahta) oturtmuş idi...

        “... Türk halkı için gece uyumadım, gündüz oturmadım. Kardeşim Kül-Tegin ile iki şad ile ölesiye yitesiye çabaladım... Halkı doyurayım diye kuzeyde Oğuz halkına doğru, doğuda Kıtany ve Tatabı halkına doğru, güneyde Tabgaç’a doğru on iki kez büyük ordu sürdüm, savaştım. Ondan sonra Gök bağışı ile Göğün yarlığı için, kısmetim olduğu için, ölecek halkı diriltip, besledim. Çıplak halkı giyimli, yoksul halkı zengin yaptım; az halkı çok yaptım, güçlü el-ülkeyi, güçlü kağanı olduğundan daha iyi yaptım. Dört bucaktaki halkların hepsini bağımlı yaptım. Düşman değil (dost) yaptım. Hepsi bana bağımlı oldu, emeğini, gücünü verir oldular...”[2]

        Şimdi bu veriler ışığında Türk’ün özelliklerine bir bakalım: Türk; Tanrı tarafından yetkilendirilen, yasa koyan, uygulayan, iktidarı elinde bulunduran, çalışkan olan, kadere inanan, çıplağı giydiren, açı doyuran, halkı zenginleştiren, az halkı çoğaltan, kadınlarının cariye, erkeklerinin köle olmasına engel olan, insanını özgürleştiren, kabile, aşiret, klan veya boyları kendine bağlayan, özgüveni olan şahsiyetli ve muktedir bir tip, yani öz olarak tam bir karizmatik, erdemli ve inançlı bir insandır.

        Şimdi Gelelim Bu Türk’ün Yaşadığı ve Hükümran Olduğu Türk Kültür Coğrafyaları Nerelerdir, Sualinin Cevabına:

        Türk dünyası tabiri ile ilk başta Türk Cumhuriyetleri; Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Türkmenistan’ın kapsadığı alan olmakla birlikte devamında bu coğrafya dışında yaşayan diğer Türk ve akraba topluluklarının yaşadığı bir dünyayı kastetmekteyiz. Bu tanımlamaya hiç şüphesiz ki, dünyanın dört bir yanında mesken tutmuş olan diğer Türk kökenli topluluklar ve bunlarla yakın alaka kurmuş diğer akraba topluluklar da dâhildir.

        Yusuf Sarınay’ın özgün çalışması “Türk Milliyetçiliğinin Tarihi Gelişimi ve Türk Ocakları” kitabındaki Türk tanımı da 1924 Anayasası’nın kabulünden üç gün sonra yapılan Türk Ocakları Umumi Kongresi’nde dile getirilmiştir, bu coğrafya ile neyi kastettiğimizi çok açık bir şekilde anlatmaktadır:

        “Bu konuda birkaç defa söz alan Hamdullah Suphi, bir kimse “hars itibariyle Türk hissiyle yaşıyorsa, mazisinde Türklük muhabbetini fiilen isbat etmiş ise, şecereyi, kanı esas tutmanın mânâsız” olacağını vurgular. Ayrıca, “ırk ve kan Türkçülüğü mü istiyorsunuz?” diye soran Hamdullah Suphi, o zaman “... Yüzün zaviyesinden kemik teşkilatından saçına kadar muayene edeceksiniz, bir de kan alıp tahlil için kimyagerlere göndereceksiniz, yüzde beş Ermeni, on altı Rum, bilmem ne nispetinde Çerkez, Arnavut, Türk kanı mı var diyeceksiniz? İki yoldan birini tercih etmek lâzımdır. Ya ırkı tercih edeceksiniz, ya harsı” diyerek, ırk ve kan tercih edildiği zaman kendisinin ve Vasıf Bey’in bu ölçüye uymayacağını belirtir. Ayrıca halkın nazarında “Şarktan gelen Kürt, cenuptan gelen Arap, Rumeli’den gelen Arnavut, Karadeniz sahillerinden gelen Laz’dır” diyen Hamdullah Suphi, halkın yargısının ölçü alınması hâlinde Türk’ün sayısının korkulacak kadar azalacağını söyler. Bu sebeple “Türk Ocağı’nın vazifesi Türklerin adedini azaltmak değil artırmaktır, Türkleri dağıtmak değil, toplamaktır” diyen Hamdullah Suphi milliyette esas olanın “ırk ve kan değil, seciye, şuur, terbiye ve bir kelime ile hars zihniyeti” olduğunu vurgular.”[3]

        Türk Ocağı’nın mezkûr kongresinde şu husus da kayda alınmıştır: “Ocağın Türk tarifi konusunda yasasında yer alan bu maddeden de anlaşılacağı gibi milliyet konusunda son derece toleranslı davranılmasını savunan delegelerin görüşleri hâkim olmuştur. Yusuf Akçura’nın maddeye “Türkçe konuşan” kaydının ilave edilmesi teklifi dahi kabul edilmemiştir. Kongre’de Türk’ün tanımı konusunda son derece toleranslı ve birleştirici bir yaklaşımla kültür ve zihniyet temeline dayanan bir Türk anlayışının ağır bastığı görülmektedir. Bu durum yani Ocağa üye olmak için din ve dil gibi şartların getirilmemiş olması yeni rejimin 1924 Anayasası ile ortaya koyduğu Türk tanımının paralelinde bir anlayışı benimsediklerini de ortaya koymaktadır.”[4]

        Türkler, binlerce yıldır var olagelmiş ve var olacak olan mümtaz varlıklarıyla dünyanın bilinen tarihinin her döneminde tarih sahnesinde adalet dağıtan konumlarıyla var olmuşlardır. Kurdukları medeniyetler ile tarih sahnesindeki özgün yerini koruyan büyük Türk milleti, bugün de dünyanın her tarafında kendisinden söz ettiren önemli bir topluluktur.

        Türkler, sadece bir bölgede bir kıtada devlet kurmuş, medeniyet yaratmış bir millet değildir. Binlerce yıllık tarihin derinliklerinden gelen eşsiz özelliklere sahip olan Türklerin, Orta Asya’dan başlayan tarihî yolculuğu, benimsedikleri kültür ve hayat tarzı sebebiyle anayurt sınırlarını aşmıştır. Orta Asya’da bugünkü Moğolistan ve Çin’den Balkanlar’a kadar uzanan çok geniş bir sahada yaşayan Türk toplulukları, tarihin birçok devrinde ortak ülkülere yönelmişler ve ortak bir kültür oluşturmuşlardır. Bu kültürel ve idarî birliktelikler daha güçlü ve daha etkin büyük devletler, medeniyetler kurmalarıyla sonuçlanmıştır.

        Türkler, milattan önce VIII. yüzyıldan itibaren kurdukları devletler ve oluşturdukları topluluklarla dünya medeniyet tarihinde önemli bir yer tutmuşlardır. Büyük Okyanus’tan Atlas Okyanusu’na kadar uzanan coğrafyada kendini gösteren Türkler, tarihe yön veren büyük devletler kurmuşlardır.

        Göktürklerin lideri Bilge Kağan ve kardeşi Kül Tigin, Büyük Okyanus’a, İran hududuna, Tibet’e, Sibirya’ya kadar topraklarını genişleterek bütün Türkleri bir birlik altında toplamışlardır. Bilge Kağan, yaptıklarını Bengütaşlara, yani ölmez taşlara yazdırdı. 732 ve 735 yıllarında Moğolistan’da Orhun suyu kıyısında Bengütaşlar diktirdi. Bengütaşlar üstüne silinmez yazılar yazdırdı. Orhun Abideleri, bütün Türklerin ortak eseri, ortak kitabı olmuştur. Göktürkler de Türklüğün ata babalarıdır.

        Türklerin ortak mirasları; Moğolistan’da, Çin’de, Doğu ve Batı Türkistan’da, Kafkaslarda, Ortadoğu’da, İdil-Ural’da, Kırım’da, Balkanlar’da ve Türkiye’de canlı bir şekilde yaşamaktadır. Türk dünyasında Divanü Lügati’t-Türk, yani Türk Dillerinin Divanı’ndan Oğuz Han, Dede Korkut, Köroğlu destanlarına kadar ortak edebiyata, ortak dile ve ortak anlayışa sahip olan Türkler için bugün yeni bir medeniyet kurmanın zamanı gelmiştir.

        Tarihte, Moğolistan bozkırlarından Hazar Denizi’ne kadar atla dolaşan Türkler, kimi zaman Volga’yı geçip Avrupa’ya kadar, bazen Sirderya’yı geçip İran’a kadar uzanmışlardır. Azerbaycan’a, Mezopotamya’ya kadar hâkimiyet kuran, Sümerlerle komşu olan Türkler; İskit (Saka), Hun, Göktürk, Karahanlı, Altın Orda, Selçuklu, Osmanlı gibi büyük devletleri ile tarihi yapan oyuncular olmuşlar; bir inkıraz döneminin ardından Türkiye Cumhuriyeti ile tarih sahnesine yeniden dönmüşlerdir.

        Çağ açıp çağ kapayan ve dünyanın seyrini değiştiren Türkler, beş kıtada önemli izler bırakmışlardır. Bugün de dünyanın çok çeşitli yerlerinde gerek siyasî ve gerekse kültürel varlıklarını devam ettirmektedirler. Türk dünyası, yüzlerce yıllık sıkıntılı dönemlerden sonra, Allah-u Teâlâ’nın lütf-u inayetiyle, yeni bir aydınlık döneme merhaba demiştir. Hiç şüphesiz ki Türk ve Akraba Topluluklar arasında binlerce yıllık dil, tarih, kültür, örf, adet, gelenek ve din birliğimiz vardır. Kimi zaman azalan kimi zaman çoğalan bu ortak paydalar yüzlerce yıl geçmesine rağmen Türklerle yakın akrabalarının maddî ve manevî bağlarının kopmadan devam etmesini sağlamıştır. Hülasa, Türklerin yazılı metinleri yok edilmeye ve yasaklanmaya çalışılsa da Manas örneğinde olduğu gibi sözlü gelenek sayesinde kültürel birikimleri nesilden nesile aktarılmıştır.

        SSCB’nin kanlı diktatörü Stalin zamanında bir milyonu aşkın Türk aydını katledilmiştir. Yine aynı dönemde başlatılan alfabe ve dil birliğini yok etme çabaları, sürgün ve katliamlarla Türk halkları tarih sahnesinden silinmeye çalışılmıştır. Tabii ki bu büyük tahribat döneminden sonra şükürler olsun ki bugün Türk dünyası yeniden ihya dönemine girmiştir.

        Türkler, binlerce yıllık geçmişleri ve daima ilahi vahye dayalı inançları ile Dünya tarihinde önemli yer tutmuş öncü bir millettir. Türkler, tarihin her döneminde büyük millet olmanın avantajlarından faydalandığı gibi dezavantajlarının getirdiği sıkıntıları da yaşamıştır. 

        Türklerin, tarihin en eski çağlarından bu güne kadar belirli bir kavram veya kavimler birliğini gösteren nev’i şahsına münhasır bir ad olarak varlığı aşikârdır. Milattan önce V. Asırda yaşayan Heredot’un Doğu kavimleri arasında zikrettiği Targita’lardan Çin kaynaklarında geçen Tiele kelimesine, Zend-Avesta rivayetlerinden tarihçi Taberi, Mesudi, İbnu’l-Esir, Kaşgarlı Mahmud’a kadar Türk adı, milattan önceki asırlardan günümüze değin bugünkü telaffuzu ile tek heceli bir millet olarak söylenegelmiştir.

        Milattan Sonra 732 ila 735 yılları arasında, Bilge Kağan’ın yaptıklarını anlatmak için diktirdiği “Bengü Taşları” yani “Orhun Kitabeleri” de buna işaret etmektedir. Bu kitabelerde Türk veya Türük olarak, Türk ismi geçmektedir. Ayrıca, Türk adı, t’au-kive biçiminde altıncı yüz yıl Çin kaynaklarında da görülmektedir.

        Türk kelimesini Türk devletinin adı olarak ilk kullanan devlet; 522 ila 744 yılları arasında hüküm süren Göktürk İmparatorluğu’dur.

        Millet ve devlet adı olarak Türk kelimesine; ilk defa Çin’de 557 ila 559 yılları arasında hüküm süren Chou Sülalesi zamanında, Batıda ölüm tarihi 582 olan Bizanslı tarihçi Agathias’ın eserinde, Arapçada Cahiliye devri şairlerinden ölüm tarihi 600 olan Nabiga’t’uz-Zübyani’nin divanında ve on ikinci asırda yaşamış olan Islavera’nın eserinde rastlanmaktadır.

        lV. yüzyıldan itibaren Turan ülkesinde yaşayan birçok topluluğa Türk denilmiştir. Volga’dan Orta Avrupa’ya kadar uzanan topraklar üstünde, Sabirler, Hazarlar, Macarlar, Selçuklular, Kölemenler ve Osmanlılar Türk adı ile zikredilmişlerdir. Selçuklular döneminde Bizans haritalarında Anadolu; “Türkiye” olarak yazılmıştır. Bütün bunlar Çin’den Orta Avrupa’ya kadar uzanan muazzam bir alanda çok eskiden günümüze kadar Türk adlı büyük bir milletin olduğunun göstergesidir.

        Kaşgarlı Mahmut’un ünlü eseri “Divan-ı Lugat’it-Türk”te Türk; “olgunluk zamanı, olgunluk, güneşin olgunluk zamanı, gün ortası, gençlik çağının ortasında olan genç, cesur, sert” anlamına gelen Türküt sözü olarak zikredilmektedir.

        Tarih boyunca Türklerle yakın bir temas hâlinde olan Avrupalı; asker, aydın, seyyah, şair, edip ve benzeri birçok seçkin insan Türk’ün özgün karakterini tanımış ve onu övmüştür.

        Campanella, Tasse, Leydi Montegu, Commte de Bonneval, Napolyan Bonapart, Decamps, Hammer, Pitti, Demirbaş Şarl, Prince Eugene, Lamartin, Chateaubriand, De Recamir, Çemayef, Monteecucoli, Gerard Nerval, Edmondo Amicis, Durend de Fontmagne, De Fontomain, Ubucini, Piyer Loti gibi ünlü şahsiyetler Türkleri öven yazılar yazmışlardır. Özellikle “Güneş Ülkesi” adlı eseriyle meşhur olan Campanella’nın; bir ütopist olarak aradığı adil sistemi Türklerin kurabileceğine inanması dikkat çekicidir.

        Yukarıda adlarını zikrettiğimiz Batılı aydınlar ile Cahiz, Sümame gibi Arap tarihçilerin Türkleri anlatırken vardıkları ortak tanım şudur: “Türkler, savaşçı, vatansever, azametli ve güzel vücutlu, cesur, adil, fikir ve vicdan hürriyetine önem veren, asil, yüce yaratılışlı, müsamahakâr, mağrur, necip, efendi, sade, muhteşem, güzel ve iffetli insanlardır.”

        Örnek olarak bu Batılı aydınlardan sadece birisinin, Comte de Bonneval’in cümlelerine bakarsak şu çarpıcı metni görürüz; 

        “Bununla beraber burada kalıyorum. Çünkü Türkleri seviyorum. Onlar cennetten bir köşe olan bu eşsiz memlekete yakışan eşsiz insanlar, yaratılışlarında semavi bir azamet, gönül alışlarında ise meleklerde bulunmayan bir mahviyet var. Bu büyük ruhlu milletin arasında vatanımı unutmaktan korkuyorum. Vatan, aziz ve pek aziz. Lakin Türkler de aziz ve çok aziz.”

        Türkler, Türkçe konuşan bütün halklara tarihte Türk demişlerdir. Onun için Türkçeye, Türk dili diye ad verilmiştir. Moğolistan’da, Çin’de, Doğu ve Batı Türkistan’da, Kafkaslarda, İdil-Ural’da, Kırım’da, Türkiye’de ve Balkanlarda yaşayan bütün Türk dilli halklar Göktürklerden bu yana Türk adını almıştır.

        Bugün Anadolu coğrafyasında ikamet edenler ile bütün Orta Asya Turan zümrelerine bir üst kimlik ifadesi olarak dünyanın her yerinde Türk denilmektedir. Türk ismi bugün Türk devlet ve toplulukları ile akraba toplulukları da içine alacak şekilde kabul gören bir anlayışa kavuşmuştur. Türk sözü bugün bir ırk için değil, Türkçe konuşan, tarihin belli bir dönemini beraber yaşamış olan ortak atalara ve kültüre sahip bir millet için kullanılmaktadır.

        Türkiye, binlerce yıllık varlığı ile büyük bir tarihi mirasa ve sorumluluğa sahip bir ülkedir. Türkler, tarih boyunca geniş bir coğrafyada medeniyetler kurmuş, farklı topluluk ve kültürlerle etkileşim içinde olmuştur. Bugün tarihteki bu yaşananların izleri hala canlılığını sürdürmektedir. Soğuk savaştan sonraki dönemde bu canlılık dikkat çekecek şekilde artmıştır. Türkiye’nin önünde yeni bir pencere açılmıştır. Balkanlar’dan Doğu Türkistan’a, Filistin’den Sibirya’ya, Gagauzya’dan İran coğrafyasına kadar uzanan bölgelerde yaşayan Türk ve akraba toplulukların yüzü Türkiye’ye dönmüştür.

        Dünyada söz sahibi olan ülkeler, dış dünyada olup bitenlere kayıtsız kalamazlar. Türkiye de, yukarıda aktarılan bilgilerden de anlaşılacağı üzere;  gerek “Türk” kavramının muhtevi olduğu anlamın yüklediği sorumluluk açısından, gerekse tarih sahnesinde üstlendiği rol açısından dünyada söz sahibi olan sayılı ülkeler arasındadır. Soğuk savaştan sonraki dönemde ortaya çıkan manzara Türkiye’yi büyük devlet olarak oyuna katılmaya adeta mecbur kılmıştır. Türkiye, senelerdir sürdürdüğü sakin, durağan, rizikosuz dış politikaya yeni bir çehre vermek zorunda kalmış; kardeş, akraba veya hısım olarak gördüğü topluluklarla daha yakından ilgilenmeye başlamıştır.

        Dünyanın yeni bir çehreye büründüğü 1991 yılından itibaren Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin dağılmasıyla; Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Türkmenistan adları altında beş Türk devleti tarih sahnesindeki yerlerini aldılar. Ayrıca bu Türk devletlerinin yanı sıra Moğolistan, Tacikistan gibi bir kısım Türk ve akraba toplulukları bünyelerinde yaşatan ülkelerle, Rusya Federasyonu içerisinde yaşayan özerk Türk ve akraba topluluklar kendi kimlikleriyle gün yüzüne çıktılar. Tabii ki, Türk dünyasının gözümüz gibi sakınmamız gereken bir diğer seçkin devleti Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti zaten var idi.

        Türk Dünyasının Geleceğinin İnşasında Eğitimin Rolü

        Eğitim, tarihten günümüze insanlığın temel dayanağı ve en önemli gücü olarak varlığını sürdürmüştür. Hayata anlam kazandıran eğitim yoluyla milletler medeniyet yarışına dâhil olmakta, bilimsel ve kültürel alış verişle birlikte dışa açılma faaliyetlerini yürütmektedirler.

        Türkiye tarihten günümüze yurtdışından öğrenci getirme ve bunları burslu olarak okutma görevini başarıyla yapmış bir ülkedir. Örneğin, genç devletimiz Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Milli Eğitim Bakanlarından olan Hamdullah Suphi Tanrıöver, eğitim alanında ki özgün çıkışları ile dikkat çekmiş bir Türk aydınıdır. Romanya’da Büyükelçi olarak 1931–1944 yılları arasında görev yapan Hamdullah Suphi Tanrıöver, Mustafa Kemal Atatürk’ün direktifleriyle Türkiye’den seksen ilkokul öğretmenini bu bölgeye götürmüş; oradan da Türkiye’ye yüz öğrenci getirmiştir (O yıllarda Gagauz Türklerinin yaşadığı bölge Romanya’ya bağlıydı).

        Bir başka güzel örnek de; Mustafa Kemal Atatürk’ün direktifleriyle 1937 yılında, başta Doğu Türkistan Vakfı Genel Başkanı Emekli Tuğgeneral merhum Mehmet Rıza Bekin olmak üzere bir kısım öğrenci Afganistan üzerinden Türkiye’ye getirilmiştir. Bu öğrencilerden, gerek Gagauz olsun gerekse Doğu Türkistan Türklerinden olsun, büyük bir kısmı çok önemli görevler ifa etmişlerdir. Tabii ki öğrenci getirme işlemi sadece bu bölgelerle sınırlı kalmamıştır. Türkiye Cumhuriyeti kim eğitime muhtaçsa oraya elini uzatmıştır. Ayrıca, bu tür faaliyetlerin Osmanlı Devleti zamanında da etkin olarak sürdürüldüğü Osmanlı Devlet Arşivleri’ndeki kayıtlardan bilinmektedir.

        İstiklal Harbi’nden sonra Türkiye Cumhuriyeti zor şartlar altında kurulmasına ve Misak-ı Milli sınırlarına çekilmek zorunda kalmasına rağmen, dünyadaki ortak kültür ve soy birliğine sahip topluluklara duyarsız kalmamıştır. SSCB’nin dağılmasından sonra gün yüzüne çıkan Türk Cumhuriyetleri ile yapılan anlaşmalar çerçevesinde ilk atılan adımlardan birisi, eğitim alanındaki “Türk Cumhuriyetleri ile Türk ve Akraba Topluluklardan Öğrenci Getirme Projesi” yani kısa adıyla “Büyük Öğrenci Projesi” olmuştur.

        Büyük Öğrenci Projesi (Türk Cumhuriyetleri ile Türk ve Akraba Topluluklarından Öğrenci Getirme Projesi), Türkiye’nin kardeş ülke ve topluluklarla ortak değerlerimizi yenileyerek kaynaşmayı tesis etmek ve onlara her türlü desteği sağlamak amacıyla 1992 yılında başlatılmıştır. Yok olmaya neredeyse mahkum olmuş topluluklar için bir ümit kaynağı olan Büyük Öğrenci Projesi, büyük hayatî önemi haizdir. Tabiî ki bu arada; Türk Cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarına kavuşma aşamasında bu ülkelerden öğrenci getirme işine ilk ön ayak olan ve bu görevi başarıyla deruhte eden Merhum Nevzat Kösoğlu’nu da rahmet ve minnetle yâd etmek gereklidir.

        Büyük Öğrenci Projesi kontenjanları 57 ülke ve topluluğu kapsamaktadır. Bunlar arasında; Belarus, Bulgaristan, Kosova, Moldova, Gagauz Yeri, Romanya, Bosna-Hersek, Arnavutluk, Litvanya, Ukrayna, Kırım, Makedonya, Sancak, Batı Trakya, Hırvatistan, Karadağ, Polonya, Moğolistan, Tacikistan, Tataristan, Kabartay-Balkar, Karaçay-Çerkez, Çuvaşistan, Başkurdistan, Saha (Yakut), Dağıstan, Kalmukya, Tuva, Altay, Adıgey, Buryat, Gürcistan, Afganistan, Irak’ı sayabiliriz.

        1992 yılından itibaren hayata geçirilen Büyük Öğrenci Projesi ile; Adıgey, Altay, Başkurdistan, Buryat, Çeçenistan, Doğu Türkistan, Çuvaşistan, Dağıstan halkları (Lak, Lezgi, Kumuk, Nogay ve diğerleri), Hakasya, İnguşetya, Kabartay-Balkar, Kalmukya, Karaçay-Çerkez, Moğolistan (Tuva ve Kazak Türkleri), Gagauzya, Rusya Federasyonu Tuva, Yakutistan (Saha) ve benzeri yok olma tehlikesi tehdidi altında kalan topluluklar Türkiye’ye yüksek öğrenim görmek üzere burslu getirilmişlerdir.

        Stratejik öneme de sahip olan bu eğitim faaliyeti, başladığı tarihten itibaren etki alanı genişleyerek yeni hedeflere de yönelmiştir.

        Bu proje, Türk cumhuriyetleri ile Türk ve akraba topluluklarının eğitim düzeylerini arttırmak, yetişmiş insan gücü ihtiyaçlarını karşılamaya yardımcı olmak, Türkiye dostu bir nesil yetiştirmek ve Türk dünyası ile kalıcı bir kardeşlik ve dostluk köprüsü kurmak gibi amaçlar taşımaktadır. Türkiye’nin Türk dünyasına yönelik olarak yürüttüğü en büyük ve en önemli projelerinin başında gelen Büyük Öğrenci Projesi ile Türkler, var olma veya yok olma noktasına gelen halklara bir ümit kaynağı oluşturmuştur.

        Projenin başladığı 1992–1993 öğretim yılında bu ülke ve topluluklardan 3.000’i orta öğretim öğrencisi ve 7000’i yükseköğrenim öğrencisi olmak üzere toplam 10.000 öğrenci devlet burslusu olarak ülkemize getirilmiştir.

        Büyük Öğrenci Projesi’ne genel olarak bakıldığında, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, 1992–2012 yılları arasında 44.195 burs tahsis etmiştir. Bu proje kapsamında eldeki mevcut verilere göre 15.991 öğrenci 2012 yılı itibarıyla mezun olmuştur. (Bu veriler; TC Kalkınma Bakanlığı Araştırma Projesi Raporu, Yükseköğretimin Uluslararasılaşması Çerçevesinde Türk Üniversitelerinin Uluslararası Öğrenciler İçin Çekim Merkezi Hâline Getirilmesi, Kalkınma Araştırmaları Merkezi, Ankara 2015 raporundan aktarılmıştır.)

        Türkiye’nin güzide üniversitelerinden mezun olan bu öğrenciler; bulundukları ülkelerde birer Türk aydını olarak; bakan milletvekili, rektör, belediye başkanı, bürokrat, akademisyen, doktor, mühendis, işadamı vb. mesleklerde üstün başarılara imza atmışlar ve atmaya da devam etmektedirler. Dünyadaki barış, huzur ve istikrarın bir nevi garantisi konumunda olan Türk üniversitelerinden mezun öğrenciler, dünyada kardeşliğin tesisinde önemli vazifeler ifa etmektedirler.

        Son Olarak Türk Dünyasında Yapmamız Gereken Hususları Şu Şekilde Sıralayabiliriz:

  1. Türkiye’de bugün yeterli sayıda ve kalitede Türk dünyası uzmanı vardır. Ancak bunlar değerlendirilememekte ve (nedense) bu uzmanlar dışlanmaktadırlar. Öncelikle bu uzmanlar ilgili müesseselerde istihdam edilmelidir.
  2. Türk dünyası uzmanlarının tabiî ki, bölge dillerini bilen elemanlar olması vaz geçilmez ön şart olmalıdır (Dil bilmeyen, çalışacağı bölgeyi haritada zor gösteren, klasikleşmiş köhne zihniyetin tasfiyesi mutlaka gereklidir).
  3. Türk dünyası uzmanlarında aranılacak diğer bir özellik de bunların çalışma aşkı ile yanan ve eserleri ile kendini ispatlamış şahsiyetler olmalarıdır.
  4. En az beş yıllık planlama yapılmalı ve aşama aşama hedefe yönelmelidir.
  5. Nihaî hedefler mutlaka belirlenmeli ve sonuç odaklı çalışmalar yapılmalıdır.
  6. “Güven iyi kontrol daha iyidir” ilkesi ile hareket edilmeli ve çalışılan konular dönem dönem masaya yatırılmalı, hesap verici bir sistem oluşturulmalıdır.
  7. Türk dünyası ile ilgili bilgi birikiminin bir elde toplanması sağlanmalıdır. Güvenilir istatistikler ve veriler mutlaka elde edilmelidir.
  8. Türk dünyasına yönelik hizmet veren sivil toplum kuruluşlarından samimi olanları seçilmeli ve bu STK’larla birlikte koordinasyonlu bir şekilde faaliyetler yürütülmelidir.
  9. Türk dünyasındaki ve genelde Türk kültür coğrafyalarındaki her bir köyün, kasabanın, şehrin ve bölgenin farklı insan karakterleri olduğu hususu daima dikkate alınmalıdır.
  10. Merkezden yapılan planlar, hazırlıklar ve organizasyonlar ile bölgeye yarar değil zarar verildiği birçok müşahhas misal ile ortadadır.  Çalışılacak bölgenin şartları dikkate alınarak, bölge uzmanları ile titiz çalışmalar yürütülmelidir.
  11. Hedef kitlenin insan olduğu asla unutulmadan hareket edilmelidir. Bugüne kadar yapılan hatalar, yanlışlıklar ve hatta kasıtlı davranışlar çok büyük zararlar meydana getirmiştir. Bir an önce ihlaslı, samimi, mesleğine aşkla sarılan uzman kadrolara fırsat verilmelidir.
  12. Yanlış yapılan hususları ülkeler ve şahıslar üzerinden tasvir etmek hiç bir fayda sağlamayacağı için, yapılan hatalar hesap sorma gayesi ile dile getirilmemeli ama örnek olması açısından müessese ve şahıslar zikredilmeden ortaya konulmalıdır (Biz tabiî ki burada bunları dile getirmedik).
  13. Türk dünyası hiç kimsenin malı değildir, ancak hiç kimsenin de deneme-yanılma yolu ile oynayacağı yap-boz bir oyuncak alanı da değildir. İnsanlara dair alanlarda görülen işlerde sadece kamu hakkı değil, aynı zamanda kul hakkı vardır. Adl-i İlahi unutulmamalıdır.
  14. Türk dünyası, aydınlık ufuklara yelken açmak için fedakâr Abdurreşit İbrahim, Musa Carullah, İsmail Gaspıralı ve benzeri kahramanları beklemektedir. Bu da tek tek Türk insanına düşen vazifedir. Devlet, üzerine düşeni mutlaka yapmalı, ancak Türk insanı da vazifesini unutmamalıdır.

        Son olarak bu bahsi kapatırken; Türk dünyasına yönelik güzel örnekler olan Türk Keneşi, TANAP ve benzeri yapılanmalar bizlere ümit vermektedir. Ancak, bunların sayısını ve kalitesini artırmak yetişmiş insan gücümüz ile mümkündür. Tabiî ki yapılacak titiz bir çalışma ile insan gücümüz daha verimli hale getirilebilir.

        Türk Yurdu Dergimizin Dosya Konusu: Türk Dünyası: Bugün ve Yarın

        “Türk Dünyası: Bugün ve Yarın” başlığını koyduğumuz bu dosyada; Prof. Dr. Altan Çetin “Nurettin Topçu Zaviyesinden Türk Dünyasını Düşünmek”, Dr. Süleyman Eryiğit “Çin Seddi ile Kafkasya Arasına Sıkışan Güç: Asya Türklüğü”, Doç. Dr. Bülent Aksoy, İki Devlet Tek Millet Ülküsünün Stratejik Ortaklığı: TANAP, Ercan Durdular “Türk Dünyasının Geleceğe Açılan Penceresi; Türk Keneşi”, Prof. Dr. Abdürreşit Celil Karluk “Türkler Dünyasındaki Değişim ve Dönüşüm Sürecinde Kültürel Özgüven Sorunu”, Yunus Zeyrek “Ahıska Türkleri: Dün Bugün Yarın”, Doç. Dr. Bülent Bayram “Türk Dünyasının Dezavantajlı Grupları Olarak Müslüman Olmayan Türkler”, Sabir Askeroğlu “Özbekistan’ın Güvenlik Sorunları ve Dış Politikası”, Yrd. Doç. Dr. Halit Mammadov “Gelenekten Geleceğe; İdealist Coğrafya ve Kültürel Özgüvenin Polilogu”, Yrd. Doç. Dr. Elmurod Kholmatov “Taşkentli Ceditçi Şair Abdullah Avlânî ve Anadolu”, Yrd. Doç. Dr. Zhala Babashova “ XX. Yüzyıl Türk Dünyasında Aydınların Uğradığı Baskı, Sürgün ve Soykırım”, Yaşar Kalafat “Günümüz Türk Kültür Dünyasında Mitoloji Çalışmaları”, Prof. Dr. İbrahim Maraş “Türk Dünyasında Çağdaş Dinî Yapı” ve Prof. Dr. Şükrü Halûk Akalın “1926 Bakü Birinci Türkoloji Kurultayının 90. Yılı Dolayısıyla” adlı çalışmaları ile yer almışlardır.

        Bu özgün çalışmalar titiz bir şekilde okunduğunda görülecektir ki “Bizim Meselelerimizin Çözümleri Yine Bizdedir” ve “Bizde Bu Kaliteli Akademisyenler Mevcuttur.”

         


        [1] Erol Güngör, Türk Kültürü ve Milliyetçilik, İstanbul 1990, s. 150.

        [2] Kül-Tegin, Orhun-Yenisey Yazıtları (Vl-Vlll. Yy.), Türksoy Yayınları, Ankara 2003, s.149-153.

        [3] Yusuf Sarınay, Türk Milliyetçiliğinin Tarihi Gelişimi ve Türk Ocakları, İstanbul 2008, s. 316.

        [4] Sarınay, a.g.e., s. 317.

        Kaynakça

        -Erol Güngör, Türk Kültürü ve Milliyetçilik, İstanbul 1990.

        -Yusuf Sarınay, Türk Milliyetçiliğinin Tarihi Gelişimi ve Türk Ocakları, İstanbul 2008.

        -Birol Dok, “Türkiye’nin Gururu Büyük Öğrenci Projesi”, Türk Yurdu Dergisi, Ankara Nisan-2009, Cilt: 29, Sayı: 260.

        -Varis Çakan, Orta Asya Türk Tarihinin Kaynakları, İlke Emek Yayınları, Ankara 2007.

        -Firuz Fevzi, Türk Adının Anlamı, Ankara 2002.

        -Kül-Tegin, Orhun-Yenisey Yazıtları (Vl-Vlll. YY), Türksoy Yayınları, Ankara 2003.

        -Mehmed Niyazi, Millet ve Türk Milliyetçiliği, İstanbul 2000.

        -Aydın Taneri, Türk Kavramının Gelişmesi, Ankara 1983.

        -Laszlo Rasonyı, Tarihte Türklük, Ankara 1993.

        -Yılmaz Öztuna, Cumhuriyet Dönemi Öncesinde Türkler, Babıali Kültür Yayıncılığı, İstanbul 2004.

        -Dilaver Cebeci, Türk’e Dair, İstanbul 2001.

        -Umay Türkeş-Günay, Türklerin Tarihi –Geçmişten Geleceğe, Ankara 2006.

        -Ali Güler-Suat Akgül, Türklük Bilgisi, Ankara 2001.

        -TC Kalkınma Bakanlığı Araştırma Projesi Raporu, Yükseköğretimin Uluslararasılaşması Çerçevesinde Türk Üniversitelerinin Uluslararası Öğrenciler için Çekim Merkezi Hâline Getirilmesi, Kalkınma Araştırmaları Merkezi, Ankara 2015.

         


Türk Yurdu Şubat 2016
Türk Yurdu Şubat 2016
Şubat 2016 - Yıl 105 - Sayı 342

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele