2015 Genel Seçimleri: Tespitler ve Yanılgılar

Ocak 2016 - Yıl 105 - Sayı 341

        2015 GENEL SEÇİMLERİ: TESPİTLER VE YANILGILAR

        Türkiye bu yıl 7 Haziran ve 1 Kasım’da iki genel seçimi birden yaşadı. 2002 yılından bu yana 13 yıldır (üç dönem) tek başına iktidarda olan Adalet ve Kalkınma Partisi’nin 7 Haziran seçimleriyle birlikte koalisyon alternatiflerinden birisiyle iktidara zorlanması, Adalet ve Kalkınma Partisi adına içinden kolaylıkla çıkılamayacak bir hâle dönüştü. Hükümet kurma çalışmalarının diğer partilerin desteğiyle oluşacak bir koalisyonla gerçekleşmesi zorunluluğu, çatışma dili ve psikolojisinin giderek yaygınlaştığı Türkiye’de sürecin nasıl şekilleneceği ile işleyen bir çıkmaza, bir bilinmeze de yol açtı. Koalisyon hükümetinin kurulup kurulamayacağından, kiminle nasıl ve hangi şartlarla kurulacağına yönelik tartışmalar Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan’ın 24 Ağustos’ta Türkiye’nin Anayasa’dan kaynaklanan gerekçeyle seçimlerin yenilenmesine yönelik yetkisini kullanmasıyla son buldu. Bunun üzerine YSK’nın kararıyla da 1 Kasım’da genel seçimlerin tekrarlanmasına karar verildi. Buraya kadar olan kısım bilinen ve beklenen ancak sonrasında gerçekleşecek seçim tekrarıyla sonuçların nasıl olacağı ve sonrasında ise aynı neticeler çıkacak olursa ne olacağı endişesine yönelikti. Yapılan anketler ve araştırmalar 1 Kasım’da yapılacak seçimlerin 7 Haziran’dan pek de farklı olmayacağına işaret ediyordu. Peki bu şartlar altında seçime gitmek her ne kadar bağımsız olsa da Başkanlık Sistemi tartışmaları ve Adalet ve Kalkınma Partisi adına eski genel başkanı olarak (onunla özdeşleşmiş isim olan) Cumhurbaşkanının Adalet ve Kalkınma Partisi’nin siyasi geleceği adına bu siyasi riski alması ne anlama geliyordu, nelere yol açabilirdi. Cumhurbaşkanının elindeki yasal güç genelde ülkenin, özelde ise Adalet ve Kalkınma Partisi’nin geleceğini pek de farklı neticelerin olmayacağı yönündeki beklentilerle birleşince daha büyük bir çıkmaza ve kaosa sürüklemiyor muydu? Tüm bu ve buna benzer sorular 1 Kasım seçimleriyle ortadan kalktı. Seçim sonuçları Adalet ve Kalkınma Partisi de dâhil olmak üzere işin içinde bulunan ve seçim öncesinde bir klasik hâline dönüşen anket firmalarının çalışmalarını ve iddialarını alt üst edecek şekilde sonuçlandı ve esas soru 1 Kasım seçim sonuçlarıyla birlikte siyasetçisinden, anket firmalarına, sıradan vatandaştan akademisyenine kadar hep birlikte bir ağızdan ifade edildi. “Nasıl oldu da Adalet ve Kalkınma Parti’si oylarını 5 ayda 5 milyon yani % 9 oranında artırdı.” Yani halk (seçmen) neden böyle bir eğilim içerisine girdi. Bu durum ne yapılan anketlerle ne de yapılan tartışmalarla yeteri kadar netleştirilebildi. Sonuçlar bir “dip dalga” ifadesiyle somutlaştırıldı, ama bu dip dalgayı kimse neden göremedi? Gerçekten görülemeyecek kadar mı, bu eğilim kendini saklamıştı? Yoksa bu işin içinde olanlar yaptıkları işin hakkını mı verememişti? Bazıları hatalarını açıkça dile getirirken, bazıları da pek bir şey söyleyemedi, söylemek istemedi. Yapılan değerlendirmeler, tartışmalar; rakamlar ve istatistiklerle izah edilmeye makul bir cevapla açıklanmaya çalışıldı. Sonuç olarak bu ve buna benzer soruları genişletip artırmak mümkün. Ama esas mesele ortadaki bu tablonun nasıl açıklanacağı ve anlamlandırılacağıydı.

        1 Kasım seçimlerinden sonra ortaya çıkan tabloyu iki yönden ele alabiliriz.  Bunlardan birincisi her seçim öncesi klasikleşen ve popülerleşen anket firmalarının başarısızlığı ve bu son seçim sonuçlarını öngörememeleri. İkincisi ise Adalet ve Kalkınma Partisi’nin elde ettiği bu zaferin son 5 ayda nasıl bu şekilde bir sonuçla neticelendiği, Adalet ve Kalkınma Partisi lehine bir duruma evrildiği. Bu ayrım üzerinden devam edecek olursak birinci problemi ele almak ikinci durumu açıklamak için yardımcı olabilecek niteliktedir. Buna göre ilk problemi yani araştırma şirketlerinin seçimler üzerine yaptıkları araştırmalarının ve tahminlerinin gerçekliği kavramakta ve açıklamaktaki yetersizliklerinin nedenleri nelerdir, başarısızlıklarının gerekçeleri kendilerinden mi, yoksa gerçekliğini peçeleyen toplumun araştırma yöntemleriyle dahi anlaşılamayacak boyuttaki yapısından mı kaynaklanıyordu? Bu konuda kendisiyle röportaj yapılan Tolga Tezcan araştırma şirketlerinin seçim sonuçlarıyla seçim sonuçları arasındaki büyük farkı, “Araştırma şirketi sahiplerine tartışma programlarında gereğinden fazla yer verilmesiyle, bilgilerinin ve kapasitelerinin dışında cevaplar beklenmesiyle yaşandı. ‘Seçmen topluma mesaj verdi.’ gibi lafızların da siyaset diline girmesine neden oldular. Alakalı alakasız her şey için sosyolojik tanımlamasını kullanarak cevap üretmekten çok tahmin yürütemedikleri meseleleri maskelediler. Ve herkesten hızlı sonuç üretme ve televizyon programlarında yer bulma telaşı yüzünden veri kontrolü dahi yapmadan veri yayımlamaya başladılar.” şeklinde değerlendirerek esasen bu şirketlerin bilimsel araştırma yöntem ve tekniklerinin piyasa düzeyine indirgendiğinde nasıl bir duruma kaydığını açıklamaktadır. Öyle ki bilimsel araştırma yöntem ve teknikleri sadece bunların kullanılmasıyla değil, bilim felsefesi açısından içinde bulunduğu paradigma ile anlamlı bir bütün, kullanılan araştırma yöntemlerinin sosyolojik gerçekliği anlayıp, açıklamada uygun bir yöntem olması ve gereğine uygun bir şekilde kullanılmasıyla faydalı olabilir. Seçimlerle ilgili yapılan araştırmalarda örneklem metodolojisi problemine değinen Tezcan, alınan örneklemlerin temsil kabiliyetine, seçim araştırmalarının 81 ilde yapılması zorunluluğuna ve bu durumun maliyet boyutuna, araştırma verilerinin sadece pasta ve grafik gibi görsellere indirgenmesine, anketörlerin verileri aldıkları deneklerle olan ilişkisi ve doğru veri alma konusunda yaşanan problemlere ve son olarak da Batı’da kullanılan araştırma yöntemlerinin Türkiye’de uygulanmasında yaşanan sorunlarına değinerek konunun problemlerini bilimsel yönleriyle bir değerlendirmesini yapıyor. Sonuç olarak araştırma şirketlerinin karşı karşıya durumu “anketlere ne ölçüde güvenebileceğimiz büyük bir soru işareti, bir şeyleri tutarlı şekilde yanlış ölçen ve şansları yaver giden şirketler, aynı yöntemleri kullanmalarına rağmen bu seçimde çok ciddi başarısız oldular. Sektöre böyle bir itibar kaybı gerçekten gerekiyordu belki de. Son sözüm daha az televizyon programı, daha az gövde gösterisi; daha çok bilimsel yöntem ve daha çok kaynak.”[1] Buna göre seçim sonuçlarının tahminine yönelik tercih edilen nicel araştırma yöntemlerinin hakkıyla uygulanamamasının, uygulanmamasının bu yönüyle nicel verilerle birlikte sonuçların nitel araştırma yöntemleriyle birlikte değerlendirilmesi konunun ve son seçimlerin daha sağlıklı anlaşılabilmesi için zorunlu görünüyor.

        7 Haziran öncesi köşe yazarlarının değerlendirmeleri ve anket firmalarının araştırmalarından elde edilen veriler sonuçları büyük bir oranda tutturuyordu. Süreç iki yıl öncesinden Gezi Olaylarıyla patlak veren, devlet daha doğrusu hükümet ve toplum arasında ortaya çıkan gerilimle başlamış ve 7 Haziran seçimleri bu kutuplaşma üzerinden işleyen siyasal atmosferin etkisinde gerçekleşmişti. Hem 7 Haziran seçimlerine gidilen süreç hem de seçim sonrasında Adalet ve Kalkınma Partisi’nin almış olduğu sonuçlar Taha Akyol’unda köşesinde belirttiği gibi “Adalet ve Kalkınma Partisi’nin 7 Haziran’da düşük oy almasının sosyolojik analizi yapılamadı.”[2] şeklinde rasyonel bir eleştiriyle birlikte seçime gidilen süreç ve seçim sonuçları; “Faiz lobisi, feto vs. gibi yüzeysel söylemlerle izah edilmeye çalışıldı.”[3] Hatta “Adalet ve Kalkınma Partisi’nin düşük oy almasının nedeni komplo imiş.”[4] şeklinde rasyonel olmayan ifadelerle açıklanmaya çalışıldı. Sonuçları anlamlı bir şekilde izah etmekten uzak bu değerlendirmeler yanında rasyonel eleştirileriyle seçim sonuçlarını tartışan Etyen Mahçupyan ise “Seçim sonuçları toplumu hiç hafife almamak gerektiğini ima ediyor. Hiçbir seçmen kitlesi bir siyasi partinin salt takipçisi olmayı kabullenmiyor.”[5] diyerek seçmen yapısının ve toplumun dinamik yönünün ve eğilimlerinin eskisi gibi bir kalıp içerisinden okunamayacağını, edilgen olmadığı, aksine etkin ve giderek güçlenen bir formun giderek anlaşılması zorunluluğuna işaret ediyor.

        7 Haziran seçimleri ile ilgili araştırma yapan şirketlerden birisi olan Metropoll’ün seçim öncesi yaptığı bir araştırmada “milletvekili seçiminde oy tercihinize ne zaman karar verdiniz?” sorusuna araştırmaya katılanların “% 81,5’i 4 ay önce, % 8,1’i ise son 3-4 ay içerisinde ama son bir ay önce diyerek”[6] cevap vermiştir. Dolayısıyla seçmenlerin yaklaşık % 90’ı seçimlerden önce kararlarını vermiş görünüyorlardı. Devamında “Sizce Adalet ve Kalkınma Partisi’nin bu seçimde tek başına iktidar olamamasının asıl nedeni nedir?” sorusuna katılımcıların “% 16,3’ü Cumhurbaşkanının konuşmaları, % 14,2 yolsuzluk” şeklinde cevap vermişlerdir. Ardından sorulan “Sizce Adalet ve Kalkınma Partisi’nin bu seçimlerde tek başına iktidar olması için yetecek oyu alamamasının asıl sorumlusu kimdir?” sorusuna ise katılımcıların “% 50,6’sı Tayyip Erdoğan’ın, % 14,3’ü Parti Teşkilatlarının.” sorumlu olduğunu ifade etmeleri[7], 7 Haziran seçim sonuçlarındaki Adalet ve Kalkınma Partisi’nin karşı karşıya kaldığı durumun temel sebebinin Cumhurbaşkanının kendisinin ve söylemlerinin neden olduğunu ima etmektedir. Ancak esas sorun ise, her ne kadar toplumda bu sonuçların müsebbibinin Cumhurbaşkanı olduğu ifade edilmesine rağmen (onun yolunu açtığı ve hükümet kurulamamasının, kurulmamasının sorumlusu da olduğu eklendiğinde) nasıl oluyor da tüm bu olumsuz atmosfere rağmen 1 Kasım seçimlerinde Adalet ve Kalkınma Partisi, beklentilerin üstünde bir sonuçla seçimin galibi olarak çıkabiliyor. Dolayısıyla seçim sonuçlarında ortaya çıkan tablonun Adalet ve Kalkınma Partisi lehine evrilmesi rasyonel yoldan nasıl kavranabilir, nasıl izah edilebilir. Dile getirilen bu “dip dalga” nasıl rasyonalize edilebilir. İki seçim arasındaki süreci detaylı bir şekilde takibe aldığımızda belki de bu farklılığın izleri daha da belirginleşebilir.

        7 Haziran’dan 1 Kasım’a Seçim Süreci

        7 Haziran seçimlerinin ardından yapılan ilk açıklamalardan birisi MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’ye aitti. Bahçeli “Milletin kendilerine ana muhalefet görevi verdiğini, oluşacak koalisyon hükümetinde yer almayacaklarını ve bir erken seçim olacaksa bunun 15 Kasım’da olabileceğini.” ifade etti. Bahçeli’nin bu açıklaması zaman içerisinde birçok gelişmenin önünü tıkayan, diğer taraftan da Adalet ve Kalkınma Partisi’nin koalisyon kur(a)mamasının ve seçime gidilmesi zorunluluğunun meşruiyetini sağlayan bir gerekçeye dönüştü.

        Aynı gece seçimin esas galibi HDP’den yapılan iki açıklamayla devam etti. Birisi Eş Genel Başkan Selahattin Demirtaş’tan, diğeri ise Ankara milletvekili olan Sırrı Süreyya Önder’den geldi. Önder’in seçim değerlendirmesi seçim sonrasında HDP siyasetinin söylem-eylem düzeyinde değerlendirilmesini gerekli kılıyor. Önder şöyle diyordu: “Bu sonuçlar, hoyratlığa karşı demokrasinin, şımarıklığa karşı tevazuunun savaşa karşı barışın sonucudur… Bizim aldığımız oyda, ‘bize emanet edilen oylar’ olduğu gerçeğini çok iyi biliyoruz. Ve hiç aklımızdan çıkarmayacağız. Bize emanet edilen oy veren bütün yurttaşlarımıza da bunun teminatını veriyoruz. Sağ olsunlar, var olsunlar.” HDP’nin bu zaferi Türkiyelileşmek vurgusu ile yola çıkan Kürt milliyetçiliğinin gerçek duygularını ifade edip etmediğinden daha çok, bu söylemin seçim sonrasında ne kadar realize edilip edilemeyeceğiyle test edileceğini ortaya koyacaktı. Nitekim öyle de oldu.

        7 Haziran sonrası Adalet ve Kalkınma Partisi’nin güç kazanmasının sebeplerinden birisi HDP’den Sırrı Süreyya Önder’in ifadelerinde yerini bulan siyasetin gerçekleşme güçlüğü ve HDP’nin Kandil’le arasındaki gerilim olarak öne çıkmaktadır. PKK’nın bugün siyaset alanında birçok enstrümanı elinde tutan devasa bir hareket olarak tanımlayan Vahap Coşkun, PKK’nın siyaseti kullanarak hedeflerine vardığını bundan dolayı “PKK’nın Türkiye’de silahlı mücadele yürütmesinin meşruiyetini ortadan kaldırdığını.”[8] belirtiyor. Ancak PKK’nın yıllar içerisinde silahla elde ettiği gücü ve etkinliği siyaset alanında önemli bir yol alan HDP’ye devretmemesi, aksine siyaseti tayin etme eğilimini devam ettirmesi Selahaddin Demirtaş’ın ve Sırrı Süreyya Önder’in de değerlendirmelerinde belirttiği “emanet oylar” hakkında Kandil’den Mustafa Karasu’nun “Emanet oy yoktur. HDP’liler bunu nereden çıkardı anlamıyorum. HDP bunu yanlış değerlendiriyor.[9] açıklaması, HDP üzerindeki vesayetin silahın gölgesinde devam ettiğini ortaya koymaktadır. Hatta Adalet ve Kalkınma Partisi ile koalisyon kurulmaması yönünde ifade edilen HDP açıklamaları sonradan Kandil aracılığıyla tersine çevrildi. Kandil’den Duran Kalkan, Muzaffer Ayata ve Murat Karayılan’ın HDP’nin aksine “Türkiye’de yasalar, anayasa, sistem değişmediği için koalisyon ortağı olması hâlinde HDP’nin de düzen partisi hâline geleceğini.”[10] ifade eden açıklamaları bu durumun HDP’nin siyasetinde bağımsız olmadığı ve kısa vadede kendisine alan açmasının zor olduğunu ortaya koymaktadır.

        7 Haziran sonrası Temmuz ayında başlayan ve giderek artan terör olayları 1 Kasım seçimlerine giden süreci derinden etkileyen bununla birlikte yıllardır devam eden “Çözüm Süreci”nin tıkandığı ve tersine çevrildiği bir sürece tekabül etti. 20 Temmuz 2015’de Kobani için toplanan ve Şanlıurfa Suruç’ta meydana gelen patlamayla 33 kişinin ölmesi, akabinde terör olaylarının tırmanması siyasal sürecin şekillenmesine neden olan olayların başlangıcı olarak değerlendirilebilir. Öyle ki Ceylanpınar’da 22 Temmuz’da başından vurularak şehit edilen iki polis memuruyla başlayan ve her gün yeni şehit haberleriyle güne uyanan Türkiye, Dağlıca gibi büyük terör saldırılarıyla ve şehir merkezlerine kayan silahlı mücadeleyle Çözüm Süreci’ni askıya aldı ve devletin güvenlik refleksi sokağa çıkma yasaklarıyla birlikte sonuna kadar kullanılarak ciddi bir mücadele sürecine dönüştü. İlk başlarda gelen her şehit cenazesinin ardından hükümet ve Adalet ve Kalkınma Partisi temsilcilerine yönelik nefret ve suçlamalar, seçime günler kala dozajı hiç düşmeden devam etti. Çözüm Süreci’nde yaşanan başarısızlığın artan terör olaylarıyla birlikte her geçen gün sayısı giderek artan şehit haberleriyle birlikte seçim öncesi büyük bir handikap ve siyasal risk olarak Adalet ve Kalkınma Partisi ve HDP adına belirleyici temel etkenlerden birisi olarak öne çıktı. Öyle ki 20 Temmuz 27 Ekim arasında 155 güvenlik görevlisi şehit oldu.[11] Ancak hükümetin terörle ısrarlı ve baskın mücadele tarzı milliyetçi kaygılara cevap olarak Adalet ve Kalkınma Partisi’nin MHP’den dahi beklenmeyecek ya da onu aratmayacak düzeyde ortaya koyduğu mücadele çabasıyla seçime günler kala seçmenin dikkatini çekti.

        1 Kasım’ın Ardından

        1 Kasım seçimlerinin sadece Adalet ve Kalkınma Partisi’nin değil herkesin şaşırdığı bir neticeyle sonuçlanmasının gerisinde yatan nedenlerinin analiz edilmesi önemli bir soru olarak ortada durmaktadır. Çünkü bu durumu gerçek boyutlarıyla kavrayıp anlamak, bütün yönleriyle bir değerlendirmeyi zorunlu kılmaktadır. 1 Kasım’a giden sürecin Adalet ve Kalkınma Partisi lehine evrilmesine neden olan etmenleri; MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin seçim sonrasında yaptığı koalisyon hükümetine kapılarının kapalı olduğu yönündeki açıklamaları ve siyaset mekanizmasını tıkayan tutumları, HDP’nin silahın gölgesinden sıyrılamayan ama Türkiyelileşmek şeklinde idealize edilen çıkışının karşılığının toplum nezdinde hissedilememesi, bununla birlikte partinin ileri gelenlerince ifade edilen “emanet oylar”ın erimesi, bu durumun karşısında artan terör olaylarının milliyetçi-muhafazakâr kitlenin istikrar arayışıyla desteklenmesi ve ekonominin 5 aydır belirsizlik içerisinde yol alan gidişatının tahammül edilemez boyutlara ulaşması şeklinde ortaya çıkan başlıca endişelerle birleşmesi şeklinde belirtmek mümkün. Bu 5 ayda HDP’nin kaybettiği yaklaşık 1 milyon oy ve baraj riski her ne kadar ciddi oranda Adalet ve Kalkınma Partisine bir oy kaymasını beraberinde getirdiğini söylemeyi gerektirmiyorsa da 7 Haziran seçimlerinde sandığa gitmeyen ya da kararsız olup diğer partilere yönelen kitlelerin Adalet ve Kalkınma Partisi’ni ülkenin genel gidişinde etkili olabileceği düşüncesini olgunlaştırdı.

        Bu durumu KONDA Araştırma Şirketi “1 Kasım sonrasında dile getirilen birçok iddianın aksine, HDP seçmeni Adalet ve Kalkınma Partisi’ne dönmüş değil. 7 Haziran’da potansiyel Adalet ve Kalkınma Partisi seçmenleri sandığa gitmemişti. Bu seferde HDP’lilerin ve MHP’lilerin sandığa gitme oranı düşmüş oldu. Ancak bu sefer Adalet ve Kalkınma Partisi, hem başka partilerden oy almış oldu hem de başka partilerin seçmenlerinin sandığa gitmemesi Adalet ve Kalkınma Partisi’ne yaramış oldu.”[12] şeklinde değerlendirerek seçimlerdeki katılımların değişim dinamiklerini Adalet ve Kalkınma Partisi’nin oy patlamasının en önemli nedenlerinden biri olarak belirtmiştir. “Bu da katılım konusunda öngörüde bulunmayan anket şirketlerinin büyük çoğunluğunun neden yanıldığını açıklıyor olabilir. Ek olarak bu görüntü Türkiye’nin seçmen davranışı ile ilgili önemli bir bulguyu da içermekte. Seçmen memnuniyetsizliğini oy tercihini değiştirmek yerine sandığa gitmeyerek gösteriyor. Türkiye siyasetindeki alternatifsizlik ve kutuplaşma olgusunun seçmeni böyle bir davranışa itme ihtimali kuvvetle muhtemel.”[13] KONDA Araştırma Şirketinin dışında Metropoll Araştırma Şirketinin (1 Kasım seçimlerinde önce) Türkiye’nin Nabzı Ekim 2015 raporunda 1 Kasım seçimlerinin 7 Haziran seçimlerinden pek farklı olmayacağını söyleyerek aslında bir yandan da seçim öncesinde toplumdaki genel kanaati ifade ederek “1 Kasım seçimlerine artan terör olaylarının gölgesinde girildi. Bu gelişmeler seçmenlerin oy tercihlerinde az da olsa değişikliğe neden olsa da 7 Haziran seçim sonuçlarına kıyasla anlamlı bir farklılık tespit edilememiştir.”[14] şeklinde açıklaması yazının başlangıcında belirtilen Tolga Tezcan’ın araştırma şirketleri hakkındaki eleştirilerine malzeme sunar niteliktedir. Muğlaklık ve uygun bilimsel araştırma yöntemlerine dayanmayan bununla birlikte sosyal bilimlerin sosyalleşen bazı terminolojileriyle süslenen çıkarımlar genelde toplumu özelde ise bu yazıda ele alınan 2015 seçimlerini analiz etme de yeterli olamamıştır. Oy verme davranışının sırlarını inceleyerek, politik sistemin doğasıyla ilgili önemli bilgileri edinebileceğimizi belirten Heywood, dört çeşit oy verme davranışından bahsederek bu sayede, toplumdaki sosyal ve politik değişim sürecini anlayabileceğimizi söyler.[15] Böylece seçim sonuçlarını ve seçmen eğilimlerini daha anlamlı kavramak mümkün olabilecek.

        Sonuç olarak seçimlere giden süreçleri ve seçim sonuçlarını gerçekliklere uygun bir şekilde analiz edebilmek ve bu alanda uygun bilimsel araştırma yöntemlerini uygulamak, seçimlerde metod tartışmalarını 2015 seçimleriyle daha da gün yüzüne çıkarmıştır. Seçim tahminlerini sadece nicel araştırma yöntemleriyle değil, giderek spesifikleşen yönleriyle toplumu nitel araştırma yöntemlerini de dikkate alarak sosyal bilimlerin teorik ve metodolojik yönleriyle hakkıyla kavramaya çalışmak, bundan sonraki seçim araştırmalarında aranılması gereken ön şartlar olarak değerlendirilmelidir. Böylece Adalet ve Kalkınma Partisi’nin elde ettiği zaferin bir dip dalga kavramsallaştırmasıyla geçiştirilemeyecek kadar basit olmadığı anlaşılabilecek, kısa sürede elde edilen 5 milyon oyun bir sonraki seçimde muhafaza edilip edilemeyeceği daha rahat anlaşılabilecektir. Dolayısıyla bu seçimden elde edilen tecrübenin testi bir sonraki seçimde yapılacak, giderek basit bir şekilde anlaşılamayan toplumun incelen yönleri uygun ve hakkıyla kullanılan araştırma yöntemleriyle görülebilecek.

        Bu çerçevede 2015 Genel Seçimleri 1 Kasım’da; Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kendisi içinde şaşırtıcı bir şekilde sonuçlanan bir zaferi, MHP için tavır ve tutumlarıyla başarısızlığa ve ideolojik bir reformasyona duyulan ihtiyacı, CHP için artan ya da azalan bir şeyin olmadığı bununla birlikte ideolojik problemlerin ön plana çıktığı bir durumu, HDP için ise silahın gölgesinde yükselen trendinin vesayetten kurtulamadığı bir süreci, araştırma şirketleri için de bilimsellik, objektiflik ve ideolojik angajman yönleriyle güvenilirliklerinin yeniden düşünülmesi ve tartışılması gerekliliğini ortaya çıkarmıştır. 

         

         


        [1] www.azbilmisozneler.com/2015/11/tolga-tezcan-roportaj-arastrma.html

        [2] Taha Akyol, 09/06/2015, Hürriyet Gazetesi, www.hurriyet.com.tr., (11.12.2015)

        [3] Akyol, a.g.m.

        [4] Taha Akyol, 11/06/2015, Hürriyet Gazetesi, www.hurriyet.com.tr, (11.12.2015)

        [5] Etyen Mahçupyan, 08/06/2015, Akşam Gazetesi, www.aksam.com.tr, (11.12.2015)

        [6] Metropoll, “Türkiye’nin Nabzı Haziran 2015”, www.metropoll.com.tr., s.6.

        [7] Metropolll, a.g.e., s.11-12.

        [8] Vahap Coşkun, “7 Haziran Sonrası HDP ve Kandil”, http:www.aljazeera.com.tr/gorus/7-haziran-sonrası-hdp-ve-kandil, (13.12.2015)

        [9] Coşkun, a.g.m.

        [10] Hürriyet Gazetesi, “Kandilden Şok Açıklama: Yasa, Anayasa Değişmeden HDP Türkiye’yi Yönetmeye Giremez.” 16 Haziran 2015, www.hurriyet.com.tr. (13.12.2015)

        [11] Yeni Yüzyıl Gazetesi, xn--yeniyzyl-b6a64c.com.tr/haber/gundem/1-kasım-secimlerinden-bugune-kac-sehit-verdik-3872, (13.12.2015)

        [12] KONDA, “1 Kasım 2015 Sandık ve Seçmen Raporu Analizi”, www.konda.com.tr., s.4

        [13] KONDA, a.g.e., s.76.

        [14] Metropoll, “Türkiye’nin Nabzı Ekim 2015”, s.50.

        [15]Andrew Heywood, Siyaset, Adres Yayınları, 2013, Ankara, s.311-314. Heywood, bu dört çeşit oy verme davranışlarını; parti kimliği modeli (partiyi kendi partileri olarak gören, kendilerini partiyle tanımlayan insanları açıklayan model), sosyolojik model (ait olunan sınıf, cinsiyet, inanç ve bölge temelli grup üyeliğinin sosyal ve ekonomik durumunu yansıtan oy verme biçimi) ve rasyonel tercih modeli (alışılmış bağlılık ve sadakatin geniş kapsamlı ifadesinden ziyade seçmenlerin kendi öz çıkarlarını göre oy vermesi), hakim ideoloji modeli ( bireysel tercihlerin ideolojik manipülasyon ve kontrol ile şekillenmesi) olarak sınıflandırır.


Türk Yurdu Ocak 2016
Türk Yurdu Ocak 2016
Ocak 2016 - Yıl 105 - Sayı 341

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele