Kendi Tarzında Bir Aşk-ı Memnu (Çözüm Süreci) Üzerinden 2015 Türkiye’si

Ocak 2016 - Yıl 105 - Sayı 341

        KENDİ TARZINDA BİR AŞK-I MEMNU (ÇÖZÜM SÜRECİ) ÜZERİNDEN 2015 TÜRKİYE’Sİ

        Bu yazı, 2015 Türkiye’sinin çok partili hayata geçişle birlikte demokratik Türkiye’nin yaşadığı en uzun yıl olduğunu ve Türkiye’nin öncelikli gündemi olan çözüm sürecinin, hem içerde barış ve silahsızlanma söylemleriyle hem de dışarda Irak ve Suriye eksenli DAEŞ saldırıları karşısında Batı’nın şövalyeliğini üstlenen ve bu yüzden de adeta bir STK statüsünden özgürlük savaşçısı hâline gelen PKK’nın çözüm sürecini yürüttüğü aktörlerle[i] ilişkisini ifade eden bir aşk-ı memnunun nasıl çözüldüğünü analiz etmeyi amaçlamaktadır.

        Şüphesiz her dönemin kendi içinde tartışmasız bir önemi vardır, o tarihsel dönemi diğerlerinden farklı kılan ise, diğer anlarda yaşanmayan özgüllüklerin varlığıdır. Bu bağlamda 2015 yılı birkaç özgüllüğü bünyesinde taşımaktadır. Bunlardan ilki, çok partili hayata geçişle birlikte ilk defa yapılan bir seçimle (7 Haziran 2015) ne tek başına ne koalisyon ne de azınlık hükümetinin kurulamamasından dolayı Cumhurbaşkanının aldığı kararla bir seçim hükümeti kurularak 1 Kasım 2015 seçimine gidilmesidir.

        İkinci olarak 2009 tarihinde başlayan çözüm sürecinin 2015 yılı içindeki dalgalanmalarıdır. Sanki her şey yolunda gidiyormuş gibi görülen ve gösterilirken bir anda tarafların hoşnutsuz açıklamaları sonrasında ve daha da önemlisi, önceden karşı karşıya kalınan benzer durumlarda verilmeyen tepkilerin 7 Haziran seçimleri sonrası birdenbire verilmesi sürecin akamete uğramasına neden olmuştur. 7 Haziran sonrası hükümet ve Cumhurbaşkanı, çözüm sürecinin terör örgütü PKK tarafından iyi niyetli bir biçimde değerlendirilmediğini gerekçe göstererek çözüm sürecinin buzdolabına kaldırıldığını belirttiler.

        Bu olay üç açıdan önemlidir: Birincisi, süreci yönetme konusunda hükümetin ve ilgili aktörlerin beceriksizliği, ikinci olarak sadece yöntem ve strateji açısından değil bunları da kapsayacak biçimde hükümetin bir terör örgütüne güvenme (argo tabirle ortak iş tutma) konusundaki saflığıdır.

        Üçüncü olarak, “barış” ve “çözüm süreci” gibi söylem düzeyinde bile olsa müspet çabaların, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde (kanton ilanları sonrası) daha önceki düşük yoğunluklu çatışmalardan farklı olarak adeta iç savaşa doğru evrilmesidir.

        2015 yılı Türkiye’nin sadece iç siyasetinin değil dış siyasetinin de kızıştığı yıldır. İlkokuldan beri öğrendiğimiz, “içinde bulunduğumuz jeopolitikten dolayı karşı karşıya kaldığımız tehditler”in neler olduğunu görürken diğer yandan da neden güçlü ve caydırıcı güce sahip bir ülke (Güçlü Türkiye) olmamız gerektiğini, yanı başımızda masum insanlar zalimce ve insanlık dışı yollarla öldürülürken sadece bu durumu kınamakla yetinmenin bizi artık doyurmadığını tecrübe ediyoruz. Jet krizi karşısında Rusya’nın küstah çıkışları, DAEŞ’in insafsız ve gayrı İslami söylem ve savaş tarzı, PKK’nın diğer ülkelerdeki izdüşümleriyle sadece bölgesel değil küresel bir tehdit hâlini alması, neden farklı etnik toplulukların zenginliğinden mürekkep güçlü bir Türkiye’ye ihtiyaç duyduğumuzu gösterdi. Bizim Türk milleti ile kastettiğimiz işte bu güçlü Türkiye’nin milletidir.

        Her Aşkın Bir Hikâyesi Vardır

        Aslında 2015 yılı değerlendirmesi, ne sürecin tarafları ne de tüm Türkiye tarafından ne’liğine dair belirsizliğini devam ettirmesi yüzünden hakkında etraflı bir analizi hak etmektedir. Çözüm sürecinin belirsizliği… Çünkü süreç kabaca, Öcalan üzerinden yürütülecek ve daha sonra Kandil’in de işin içine çekileceği bir çatışmasızlıkla başlayacak, bu çatışmasızlığı takiben PKK’lı silahlı teröristler sınır dışına çekilecek ve silahların nasıl sonsuza kadar susturulacağına dair görüşmeler yapılarak bir yandan PKK’nın var olma sebebi olan Kürt halkının temel talepleri anayasal güvenceyi de kapsayan yasal zemine kavuşturulacak, bir yandan da suça bulaşmamış olanların topluma kazandırılması sağlanacaktı. Ancak ne Öcalan’ın geri çekilme önerisi kabul gördü ne de silahların sonsuza kadar susturulması. Süreç belirsizdi çünkü kırmızı çizgilerin çıtasının yüksekliğinden barışın ne anlama geldiğinin farklı anlamlar içermesine kadar uzlaşılamayan ve farklı anlam atfedilen başlıklar vardı.

        2009 yılı itibariyle dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün “Yakında her şey daha güzel olacak.” sözleriyle başlayan ve Kürt meselesi ile PKK kaynaklı terör sorununun çözümünü hedefleyen ve çeşitli isimler almasına rağmen daha çok da “çözüm süreci” olarak adlandırılan süreç söz konusu tarihten bu güne kadar henüz taraflar ve izleyiciler (Tüm Türkiye’yi izleyiciler kategorisine koyabiliriz) açısından ne olduğuna dair bir belirsizlikle varlığını sürdürmüştür. Belki de bu yüzden yakın dönemde 1 Kasım seçimleri sonrası adı değiştirilerek “Milli Birlik Kardeşlik Süreci” adını almıştır. Ancak daha önce de konulan bu yeni ismin revaç bulması zaman alacak gibi çünkü hâlâ çözüm süreci adı kullanılmakta. Ancak sürecin ne olduğu nereye doğru evrileceği yine bir muamma.

        Çözüm sürecinin belirsizliği taraflardan biri olan Ak Parti cenahında oldukça açıktı çünkü süreç hakkında ilgili bakan ve birkaç bürokrat dışında, bu sürecin ne olduğuna dair hiç kimsenin hatta bazen Sayın Cumhurbaşkanının da bihaber olduğu veya göründüğü, gelişmelerin varlığıyla ortadadır[ii]. Dolmabahçe Mutabakatı olarak anılan buluşmadan TC Cumhurbaşkanının rahatsızlığı herkesin farklı telden çaldığı veya bazı aşamalardan onun haberinin olmadığı anlamına gelmektedir.

        Vatandaş olarak süreç hakkındaki bilgimiz, ancak diğer taraftan yani PKK ve onun siyasi uzantısı HDP -li vekiller- tarafından yapılan açıklamalar sayesinde olmaktadır[iii]. Bu açıklamalar da bazen hükümeti tehdit eden bir dille, sopanın ucunu gösterir tarzda yapılmaktadır, yani “Eğer konuştuklarımız yapılmazsa verdiğiniz tüm sözleri açıklarız.” türünden açıklamalarla. Bu tehdit ve belirsizlik ortamı ve bir yandan da Türkiye dışında, Suriye’de Ocak 2014 yılında Afrin ve Kobani’de ilan edilen kantonlar ve Kobani (Ayn-el Arab)’deki çatışmaların varlığı iç atmosferin iyice ısınmasına neden olmuştur. Çözüm sürecini düzenleyen kanunun çıkışından üç ay sonra 6-8 Ekim’de 39 vatandaşın hayatını kaybetmesi, 433 vatandaş ve 320 güvenlik görevlisinin yaralandığı Kobani olayları Türkiye’de 2012’den beri nispeten hareketsiz duran örgütün tekrar harekete geçmesine neden olmuştur.

        Çözüm süreci 2015 yılının başlangıcında sorunsuz bir biçimde devam ediyor görünüyordu hatta HDP eşbaşkanı Demirtaş neredeyse Türk insanının zekâsıyla alay edercesine PKK’nın Suriye kolu olan PYD’nin DAEŞ’e karşı mücadelesinde Türkiye tarafından desteklenmesi gerektiği yönünde açıklama yapıyordu. 22 Şubat 2015’de Suriye’deki Süleyman Şah Türbesinin ve Saygı Karakolu’nun HDP’nin açıklamalarına göre, PYD desteğinde ve onun kontrolünde olan Eşme Köyü’ne taşındığının duyurulması iki eski düşman arasındaki ilk müspet ilişki gibi görünüyordu. Öcalan yaptığı açıklamalarda bu işbirliğini “Eşme Ruhu” olarak tanımlıyordu. 28 Şubat 2015 tarihinde tarihe Dolmabahçe Mutabakatı olarak geçen ve bir kısım HDP’li vekille hükümeti temsilen başbakan yardımcısı Yalçın Akdoğan’ın katıldığı toplantıda Öcalan’ın silah bırakmaya karşılık olarak öne sürdüğü, yeni anayasanın sahip olması gereken özelliklerden, demokratik cumhuriyete oradan kadın, kültür ve ekolojik sorunların yasal çözüm ve güvence taleplerine kadar bir çok istek açıklanmıştır. Bu açıklama karşısında hükümet tarafının adeta sessiz kalması Türk kültüründe “kabul-evet” anlamına gelecek şekilde yorumlanmıştır, her ne kadar Akdoğan daha sonra bu durumun, sadece Öcalan’ın çağrısının okunmasından ibaret bir toplantı olup, maddeler üzerinde bir anlaşmaya varılmayan toplantı olduğunu söylese de. Bundan hemen sonra Öcalan 21 Mart 2015 tarihinde yine beklenen tarihi (!) Nevruz konuşmasını yaptı, kısaca silahlı mücadele döneminin bittiğini söylüyordu, ancak aslında bu ifade Öcalan’ın bittiğinin bir ifadesiydi çünkü ne zaman Öcalan veya Demirtaş silahların bırakılmasından söz etse KCK-PKK üst komitesi -ya Bayık ya Karayılan ya Duran Kalkan ya da Bese Hozat- silah bırakma kararını ancak kendilerinin vereceğini belirten sert açıklamalar yapıyorlardı. HDP’lilerin Üsküdar’daki kâtip ziyareti edasındaki İmralı ziyaretleri, HDP’lilerle hükümet yetkililerinin düşman çatlatır tarzda çözüm konusundaki mütebessim beraberlikleri, PKK ne yaparsa yapsın, YDG-H’liler hangi sokakta eylem yapıp sokakları yangın yerine çevirip kimlik kontrolü yaparsa yapsın bu sevdadan vazgeçilmeyecekti. Ne 90’lara dönüş isteniyordu ne de 12 Eylül’e, zaten PKK’yı çıkaran da güçlendiren de bunlardı. Ancak sorundan ne geçmiş suçlanarak kurtulmak mümkündü ne de tarih göz ardı edilerek. Terörizm, terörist, milliyetçilik, uluslararası konjonktür vb. bilinmeden, göz önüne alınmadan sorunu analiz etmek mümkün değildi. Bu iyimser hava çok da uzun sürmeyecekti çünkü…

        7 Haziran 2015 Seçimleri ve Çözüm Süreci Buzdolabına…

        7 Haziran 2015 milletvekili genel seçimleri, Türkiye’de 13 yıllık bir tek parti hükümetinin sona ermesine ve Cumhurbaşkanının hükümeti kurmakla görevlendirdiği en çok oyu alan Ak Parti genel başkanı dışında, o, hükümeti kuramasa bile hiç kimseyi hükümeti kurmakla görevlendirmediği ve erken seçim sinyali verdiği bir sürece şahit oldu. Ak Parti’nin, yani son üç seçimdir hep birinci olan ve mecliste ezici bir çoğunluğu elinde bulunduran partinin hükümet kuracak sayıya erişememesinin tek nedeni ne ana muhalefet partisinin oyunu arttırmasıydı ne de taban benzerliğine sahip diğer partinin (MHP) oylarının bariz biçimde artmasıydı. Matematiksel hesaplar yapan solun tüm renklerinin ve neredeyse tüm Kürtlerin (dindarı dinsizi, milliyetçisi ümmetçisi) ve Nişantaşı’yla müsemma bir kısım beyaz Türk’ün oyunu alan HDP, bu tek parti iktidarına Doğu ve Güneydoğuda Ak Parti’yi ezici biçimde aşağıya çekerek sebep olmuştu. Bu yüzden seçimin galibi bir HDP ile karşı karşıya kalınmıştı. Bazı CHP’liler (içlerinde hâlihazırda vekil olan bile vardı) bu durumun HDP’ye verdikleri oy sayesinde olduğu için ve bunu da alenen ifşa ettikleri için en az HDP’liler kadar mutluydular.

        Seçim sonuçları, seçimden birinci çıkan bir parti olarak Ak Parti açısından ise psikolojik bir yenilgiydi ve partililer seçimi kazanmış ama mağlup olmuş gibiydiler. Yenilginin tek sebebi, Kürtçü hareketin, ama artık sadece Kürtçü hareketin değil diğer halkların da temsilcisi, yani neredeyse hiçbir oy oranına sahip olmayan (Türk siyasetinde olması da mümkün olmayan) marjinal solun temsilcisi HDP idi. HDP bu seçim döneminde sadece her kulvardan Kürtçülerin ve dindar, muhafazakar Kürtlerin değil en marjinalinden beyaz ve tatlı su balığı solcu Türklerine kadar farklı insanların da partisiydi.

        Seçim sonuçlarından hemen sonra tehdit dili HDP’lilerden Ak Partililere geçti: “Seçim sürecini biz yürütüyoruz oyları onlar alıyor, artık seçim sürecinin filmini çekerler.” Bu tür ifadeler seçim sürecinin hasbi bir tarzda yürütülmediğini, sürecin oya tahvil edilmek maksadıyla yürütüldüğünü dolayısıyla kardeşlik projesi gibi içinde organik ifadelerin bulunduğu her söylemin gerçekte ucuz siyasetten öte bir anlama sahip olmadığını gösteriyordu, her ne kadar bu sürecin samimi bir süreç olduğu düşünülerek işe başlansa veya böyle olduğuna inanılsa bile. 11 Ağustos 2015 tarihinde Cumhurbaşkanı Erdoğan, silahlar bırakılmadığı takdirde son terörist ortadan kaldırılıncaya kadar mücadele edileceğini ve çözüm sürecinin buzdolabına kaldırıldığını belirten bir konuşma yaptı. Bu konuşma çok önemliydi çünkü süreci başlatan kişinin süreci dondurmasıydı yapılan. Gerçi KCK-PKK çözüm sürecinin önemli bir unsuru olan ateşkesi, daha önce (11 Temmuz 2015’de) barajları gerekçe göstererek bitirdiğini açıklamıştı, ama onlar çözüm sürecinin bağımlı değişkeniydiler, Cumhurbaşkanı ise bağımsız değişken.

        Artık terörle mücadelede AK Parti hükümetlerinde (2012’de kısmen denenen ancak sonra neden vazgeçildiği en azından yazar tarafından hâlâ anlaşılmayan) daha önce denenmeyen bir yola başvuruldu. Neden bu yola başvuruldu? Gerekçe gösterilen açık sebep, terör örgütü DAEŞ ve PKK’nın devlet için bir açık tehdit hâlini almakla yetinmeyip saldırılara başlamasıydı. Ancak bu saldırılar daha önce de (7 Haziran öncesi) yapıldığı halde bu tür bir tepki verilmemiş ve sıcak çatışma süreci başlatılmamıştı. Örneğin 6-8 Ekim olaylarında 39 vatandaşın hayatını kaybetmesi ve hatta bu ölümler arasında yer alan ve sık sık gündeme getirilen Ramazan Bayramında kurban eti dağıtan 16 yaşındaki Yasin Börü adlı gencin ve arkadaşlarının PKK’lılar tarafından trajik linçi de vardı. Yine 9 Ekim 2014 tarihinde Bingöl’de şehit edilen emniyet müdür yardımcısı ve baş komiserin şehadeti; 25 Ekim’de 3 askerin şehit edilmesi, ve 29 Ekim 2014’de Türk milletinin hafızasından çıkmayan olay; hamile eşiyle birlikte pazarda alışveriş yaparken arkasından vurularak şehit edilen astsubay… 2014 yılı tüm bu şehit haberlerine rağmen çözüm süreci zarar görmesin diye es geçilen bir yıl oldu.

        Ancak 2015 yılı, 7 Haziran sonrası bu tür olaylar görmezden gelinmeyecektir, çünkü çözüm sürecinde devletin ve hükümetin sessizliğinin, tepkisizliğinin ve duyarsızlığının oy kaybettirdiği görülmüştür. Fitilin ateşlenmesi, 20 Temmuz 2015’de Şanlıurfa Suruç’ta Kobani’ye gitmek için toplanan SDGH’lilerin toplantısındaki DAEŞ’li canlı bombanın kendini patlaması sonucu 32 kişinin hayatını kaybetmesiyle olmuştur. 22 Temmuz’da PKK tarafından iki polis memuru Şanlıurfa Ceylanpınar’da şehit edilmiş, bir gün sonra 23 Temmuz 2015’de Diyarbakır'da trafik kazası ihbarına giden polis ekibine kurulan pusuda verilen bir şehit, peşinden DAEŞ ateşiyle Kilis sınırında bir astsubayın şehit olması ve tüm bunlara karşılık DAEŞ ve PKK kamplarının bombalanmaya başlanması… Ve böylece PKK’ya 2012’den beri yapılan ilk askeri operasyon.

        PKK Suriye ve Irak’ta geliştirdiği kendi güç alanını ve kanton denemelerini Türkiye içinde deneme çabası içindedir. Bundan sonra PKK’nın kır gerillası taktiği yerine Suriye’de denediği kanton ve özerklik ilanları süreci başlamıştır. Güneydoğu’da bazı il ve ilçelerde belediye başkan ve eş başkanlarınca ilan edilen özerklikler zaten kendilerince tanımlanan özerkliğe içkin savunma tarzını da getirmiştir: Polisin giremeyeceği şekilde yolların hendeklerle kapatılarak semtlerin öz savunma güçlerince (YDG-H yani PKK’nın gençlik yapılanması) savunulduğu dönem başlamıştır. Bu dönemin bir başka özelliği yerel yönetimlerin sağladığı lojistik desteklerle PKK’nın sıcak bir çatışmaya girmeden kolluk kuvvetlerine ciddi bir kayıp verdirme biçiminin başlamasıydı. 6 Eylül 2015 tarihinde Hakkâri-Dağlıca’da verilen 16 şehit asker, bu acıların en büyüğüydü ama tek değildi.

        Her mayın patlamasıyla verilen şehitlerin sayısının artması vatandaşın gözünde çözüm sürecinin itibarını biraz daha aşağı çekerken, en yetkili ağızlardan çözüm sürecinde PKK’nın silah bırakmadığı, bırakmadığı gibi ciddi bir silah (80 bin adet) depoladığı ve çözüm sürecine ihanet ettiği belirtildi. Bu süreç içerisinde zaten belirtildiği gibi PKK’nın eş başkanlıkla görevlendirdiği belediyelerden lojistik destek alınarak yollara mayınlar döşendi. Ancak tüm gelişmeler yani depolanan silahlar, kesilen yollar, yüzü maskeli erken ergen çocukların asayiş timi adı altında yollarda yaptığı kimlik kontrolleri buralarda devletin artık olmadığı anlamına geliyordu ve bu durum sadece istihbarat birimleri veya ilgili memur-bürokratlar tarafından bilinmekle kalmıyor, her gece vatandaşlar bu olayları televizyonlarda seyrederek durumdan haberdar oluyorlardı. Devletin kontrolü sanki bilerek ve isteyerek bıraktığı izlenimi vardı. Devlet gerçekte her şeyden haberdardı ve bunlar tespit edildiği hâlde kimse hakkında hiçbir işlem yapılmadı, sebebi çok basit, o kutsal amaç için; çözüm süreci zarar görmesin. Ancak 7 Haziran sonrası tüm bu iyi niyetli, naif çabalara karşın hükümet bir türlü terör örgütü PKK’dan beklediği samimiyeti (!) görememiştir. Döşenen mayınlardan ve yığılan silahlardan haberi olduğu hâlde bunların vatandaşa ve kolluk kuvvetlerine zarar vermesine engel olmak için hiçbir girişimde bulunmayan her yetkili ve ilgili patlatılan mayınlarda ve kazılan hendeklerin açılmasında verilen şehitlerden payına düşen bir sorumluluğa ve günaha sahiptir. Onlar her şehidin çocuğunun babasız büyümesine, anasının evlatsız, eşlerin kocasız kalmasında, milletin yiğit bir evladının kaybedilmesinde paya sahiptirler. Esas sorun da terör örgütünün şımartılması ve sempati kazanmasına zemin hazırlayan ve bu yüzden de psikolojik olarak terörle mücadelede yenik psikolojisiyle hareket eden, ama hâlâ kuyruğunu aşağı indirmemekte direnen ve bu sürecin nasıl sona erdirileceğine dair ne uzun ne orta ne de uzun vadeli bir politikası olmayan, günü birlik politika ve tedbirlerle işi götürmeye çalışan, devletin bölgedeki gücünü yok ettiği için sadece kendi seçmenini kaybetmekle kalmayıp vatanına bağlı ve vatanını seven Kürtlerin de her geçen gün kaybedilmesine sebep olan, kendi polis ve askerini keskin nişancılar tarafından ya da atılan bir molotofla öldürülebileceğini bile bile o sokaklara gönderen ve böylece Türk polisinin hayatını dünyanın en kolay harcanabilir hayatı hâline getiren bir işleyişle karşı karşıya kalıp her gün hangi hendek açılışında hangi polisin şehit olacağını beklediğimiz bir psikolojiyle yaşamaya başladık.

        Sonuç ya da 1 Kasım Seçimleri ve Sonrası

        7 Haziran sonrası iktidar partisinde azalan oylar çözüm süreci boyunca teröristlere karşı izlenen pasif politikanın oy getirmediğini göstermiştir. Ancak bu oy kaybı muhalefet partilerini de bekledikleri kadar kazançlı çıkarmamıştır. Seçim sonrası bir anda yükselen döviz, yatırımların durma aşamasına gelmesiyle birlikte meydana gelen ekonomik durgunluk, muhalefet partisi olarak MHP’nin izlediği (en azından halkın gözündeki algısı açısından) hükümet kurma konusundaki isteksiz tavrı, muhalefet pozisyonunda durma konusundaki ısrarı ona oy kazandırmamıştır. CHP’liler seçimden hemen sonra seçimin galibinin kendileri olduğunu belirtmişler, ancak Sayın Kılıçdaroğu’nun tüm “efendi” muhalefet tarzına rağmen CHP muhtemelen beklediği 1977 çıkışını yakalayamamıştır. HDP’nin seçim sonrası hayal ettiğinin ötesinde elde ettiği 80 vekile rağmen Türk siyasetine getiremediği yeni sol muhalefet anlayışı, 1960-70’lere takılmış devrimci halk savaşı tarzındaki yavan ve ucuz söylemi onun değil 80, 180 vekille de parlamentoya girse bir şey üretme konusundaki kabızlığının bir işareti olarak okunmalıdır. Son cümle şimdiden söylenebilir: HDP’nin Türk siyasetine hadi kendi üsluplarıyla söyleyelim, Türkiye siyasetine yapacakları hiçbir katkı yoktur. Türk(iye) toplumunun İslamcılarından liberallerine oradan Beyaz Türklerine kadar “HDP’ye bir yaşam alanı açalım ve onu PKK’nın elinden kurtaralım” türünden HDP’yi masumlaştırma ve demokratik takdis operasyonu, demokratik açıdan “dış gebelik” süreci yaşayan HDP’nin bir demokrasi doğuracağı illizyonunu daima varsayacaktır. Ancak Türk demokrasisinin ne Figen Yüksekdağ’ın Kürtçü oyları olmasaydı 0.0’lık oy oranına sahip partisinin (ESP) ne Levent Tüzel’in illegal TDKP’sinin demokratik (!) birikimine ne de Demirtaş’ın dindar ve aydınlanmacı takiyyesine ihtiyacı vardır. Eğer bir muhalefet ihtiyacı varsa bu da daha adam gibi bir sol olmalıdır.

         


        [i] Çözüm sürecinin aktörlerinden biri hükümet ve onun görevlendirdiği organlar iken diğer yanda PKK’nın da katılmasını istediği “Üçüncü Göz” olarak tanımlanacak diğer ülkelerdir, ancak özellikle ABD’nin Suriye ve Irak’ta DAEŞ’e karşı yaptığı saldırılarda kendisine önemli bir müttefik olarak gördüğü PKK-YPG-YPJ’nin özgürlük savaşçıları hâline dönüştürülmeleri ABD’yi çözüm sürecinin “üst sorumsuz akil”i hâline getirmiş gibidir. Ancak ABD’nin Suriye ve Irak dışında PKK ve mahdumlarına yönelik hiçbir mavi boncuk dağıtmaması PKK’nın ABD seviciliğini karşılıksız bırakmakta gibidir. PKK kaybettiği Suriye hamiliğinin yerini ABD’nin alacağı hayali içinde toplumsal cinsiyet, ekolojik sorunlar vb. gibi radikal demokrasinin kavramlarını kendine miğfer ederek mücadele tarzının tamamen demokratik yollarla ve modern kavram teorilerle yaptığını göstererek bir kamu diplomasisi yürütmektedir. Bu çalışma kısa hacim sorunu dolayısıyla sadece hükümet ve PKK ilişkisindeki sonu gelmeyen ilişki üzerinde durmakla yetinecektir.

        [ii] Aslında bu durum çözüm sürecini ifade eden ve Resmî Gazete’de 10.07.2014 tarihinde yayımlanan

        “Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun”un 2. maddesinin ç bendinin işletilmediğini gösterir. Çünkü burada hükümete yüklenen bir görev vardır ç bendi şöyledir: “Bu Kanun kapsamında yapılan çalışmalar ile alınan tedbirlere ilişkin kamuoyunun doğru ve zamanında bilgilendirilmesini sağlar.” Aslında Türkiye’de hukukun işleyiş biçimi, hukuk ve siyaset ilişkisi düşünüldüğünde diğer bentlerin de sözü geçen aktörlerin iyi niyetli ve yasal sınırlar içinde faaliyette bulunduğunu varsaysak bile yine de başlı başına sorun odaklı olduğu görülür. Tam metin için bkz. http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/ 2014/07/20140716-1.htm.

        [iii] Arada paralel yapının hükümeti zora sokmak amacıyla sızdırdığı belgeler de kamuoyunu bir şekilde bilgilendirmektedir.


Türk Yurdu Ocak 2016
Türk Yurdu Ocak 2016
Ocak 2016 - Yıl 105 - Sayı 341

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele