Bir Yılın Muhasebesi: Yaralı Belleğin Sınırlarında Kimlik ve Yönünü Aramak ya da Hiç Biri

Ocak 2016 - Yıl 105 - Sayı 341

        BİR YILIN MUHASEBESİ:

        YARALI BELLEĞİN SINIRLARINDA

        KİMLİK VE YÖNÜNÜ ARAMAK YA DA HİÇ BİRİ

        “Şu kadar var ki bendenizin itikadımca yalnız hürriyet-perverâne hareketlerde biz vatanı hudud-ı askeriyesi, istiklâl-i siyasîsi, haysiyet-i asliyyesi ile istediğimiz bir hâlde görmeye muvaffak olamayız. Fikr-i hürriyete bir de askerlik fikri ilâve etmek belki askerlik fikrini, hatta fikr-i hürriyete müreccah tutmak zaruretindeyiz. Zira burada görebildiğim, okuyabildiğim neşriyata ve alabildiğim istilâata göre bizim bu defa şimdiki hâl olsun, bekamıza sebep bin türlü noksanlarımız, bin türlü hatalarımızla beraber gösterdiğimiz askerliktir. Şühedâmızın cismi vatan toprağına karıştığı gibi, ruhu da vatanın cismine hulûl etti, o sayede yaşıyoruz desem, hata etmemiş olurum.”[1] NAMIK KEMAL

        Bir yıl daha geride kaldı. Ve kayıtlara muhataralı bir yıl olarak geçti. Haklı olarak tarihimizin hangi dönemi muhataralı geçmedi ki şeklinde itirazî bir kayıt düşenlerimiz olabilir. Haklıdırlar, fakat böyle bile olsa, sahnenin dışındakilere düşen asıl görev sahnedeki dramayla onun senaryo ve aktörlerini anlamaya çalışmak, perdenin arkasını aralayabilmektir. Bunun yolu ise, alet kutusunun kavramsal dizgesine müracaat etmekten geçiyor. Zaten elimizde kullanabileceğimiz başka da bir seçenek bulunmuyor. Sezgilerimizin bulanık sularında değil de usulle meselelere yaklaşma yolu da denebilir buna. Fakat burada da ulaşılan bütün sonuçlar kullanılan kavramlarla malul, onların menziliyle sınırlı birer deneme yazısı olarak kayıtlara geçiyor. Daha ötesi mümkün de değildir zaten.

        Bendeniz meslekten bir sosyal bilimci olduğum için, yaptığım değerlendirme ve ulaştığım sonuçlar, pek tabii ki kavramlarla inşa edilen bir dünyanın sınırları içinde cereyan ediyor. Wittgenstein’in dediği gibi, dilimizin sınırları dünyamızın sınırlarıdır. Alınyazımız bu. Bundan kaçış yok. Hâl böyleyken sözle yazı arasındaki ilişki, sözle eylem arasındaki sınırları da belirliyor. İkisi arasındaki diyalektik ilişki, deneyimlenemeyen şeylerin dile gelemeyeceği, dile gelen şeylerinse bir biçimde deneyimlendiğine ilişkin belgeler sunuyor bize. Onun içindir ki, “halkın söylediği hakkın söylediğidir” denilmiştir.

        İyi de dilin sınırları derken, içine gömülü olduğumuz kültürel ve kurumsal dünyanın sınırlarını meselenin dışında tutabilir miyiz? Elbette ki hayır. Kullandığımız dil, eğer, iyi bir okumaya tâbi tutulur ve oradan bir neticeye ulaşılmaya çalışılırsa, bize muhakkak ki çok değerli malzemeler sunacak, çoğu bilinmezi bilinir hâle getireceği gibi ufkumuzun sınırlarını da belirleyecektir. Bunda şüphe yok. Şu hâlde bu yöntem, uzun erimli sosyal, ekonomik ve siyasal kırılma ve devam zincirine dair sağlam verilere ulaşmak için bizim de ufkumuzu açabilir.

        Anlama (verstehen) yöntemi olarak da bilinen bu yöntem, Wilhelm Diltey’den Max Weber’e, oradan da tartışmalarla farklı biçimlerde Martin Heidegger, Hans Georg Gadamer ve Jürgen Habermas’a kadar uzanan çok ciddi bir felsefî gelenektir. Bu yöntem sadece geçmişten günümüze aktarılan ve adına “nesnel tin” de denilen sosyal, ekonomik, siyasal ve kültürel bütün mutabakat biçimleri ve kurumsal yapıları değil, aynı zamanda insanın yaratılıştan getirdiği kendi varlığına ait birikimlerle içinde kendi yerellik ve tarihselliğinin de bulunduğu bütün biçim ve içerikleri kapsayan bir süreç-bilimdir. Sadece bu mu? Değil tabii ki. Aynı zamanda geçmişten günümüze aktarılan kültürel birikimlerle kendini bu birikim içinde hazır bulan insan öznenin, bu birikime kattıkları ve ikisi arasındaki diyalektik ilişkilerin macerasını da sunar bize.

        Türkiye’de henüz adına sosyal tin de denilen sosyal mutabakat biçimleri ve bunları belirleyen tarihî ve sosyal süreçlerle kurumsal yapıların tarihi yeterince aydınlatılabilmiş değildir. Bu konuda bizdeki sistematik içerikli yöntem tartışmalarını başlatanlardan biri, belki de ilki Gökalp’tır. II. Meşrutiyet döneminde onun acil bir problem olarak önümüze koyduğu “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” sorunsalı, henüz sağlam ve esaslı bir zeminde vuzuha kavuşturulamadığı gibi, söz konusu alanlardaki belirsizlik ve gri alanlar üst üste katlanarak çözümü daha da ağırlaştırmış ve türev sorunlarla yeni kutuplaşma ve çatışmaların kaynağı hâline gelmiştir.

        Hâlbuki adına millî kültür/sosyal tin de diyebileceğimiz sosyal mutabakat biçimleri (yapı, kurum, norm vs.) ve bunların tarihî süreç içinde geçirdiği dönüşüm evreleri, bu devam ve kırılmalar zinciri; sağlıklı biçimde tespit edilip üzerinde ciddi tartışmalar yapılabilseydi, devam ve kırılmaların sebebine dair daha sahih sonuçlara ulaşılabilirdi. Bu yapılmadı. Yapılmadığı gibi, söz konusu problematik alanlar ve türevleri üzerinde, çoğu zihnî birer kurgudan öteye geçmeyen retoriklerle vaziyet idare edildi. Daha da kötüsü, bu hayalî kurguların olgusal birer gerçeklikmiş gibi esas alınarak resmî birer devlet politikası hâline getirilmesi ve kamusal güce yaslanarak topluma dayatılmasıdır. Yakın tarihimizin tamamı, neredeyse, zihnî birer kurgudan öteye geçmeyen bu tip fantezilerin topluma boca edilmesiyle geçmiştir.

        Bugün de AB’den Kürt Meselesine, Rusya ve Batı İttifakından Orta Doğu, İslam Dünyası, İran, Dış Türkler ve Akraba Topluluklarla ilişkilerimize varıncaya kadar hemen her şeye damgasını vuran yegâne şey, bir devam zincirinin tarihî tecrübe içinde oluşturduğu serinkanlı kurumsal devlet aklı ve toplumsal hafıza değil, nevzuhur zihnî kurguların öne çıkardığı anlık tepkilerdir. Bu tipik davranış tarzı sadece dış politikada değil, estetik algıdan, eğer varsa böyle bir teşebbüs kendi referans setimizin inşa edilme biçimleri ve farklı kültürlerle ilişki kurma şekillerindeki belirsizlik ve keşmekeşliğe, oradan da mimarî ve şehirleşme politikalarındaki sosyal ve kültürel önceliklere varıncaya kadar hemen her şeyde geçerlidir. Bu tavırların hepsinin ortak özelliği, toplumsal mutabakatın verili dünyasını esas alan tarihî gerçek çizgiyi değil, zihnî kurguları esas alan nevzuhur hayalî bir çizgiyi esas almasıdır.

        Cumhuriyet elitleri her ne kadar belli alanlarda sadece ülkenin değil, aynı zamanda dünyanın da yöneldiği çizgiye muvafık bir tavır belirlemişlerse de Küçük Kaynarca’dan (12 Temmuz 1774) bu yana içine girdiğimiz zorunlu bir sürecin, beka sorununun, artık sadece kendi inisiyatifimize bağlı değil, Avrupa Güvenlik Sistemine bağlı olmasının dayattığı mecburiyetten ötürü, belli konularda ikircikli tavırlar sergilemiş, sergilemek zorunda kalmışlardır. İkircikli tavrın sebeplerinden biri beka sorununa dayalı dış baskı olsa bile, bunun yanında pozitivizmin dayattığı ağır kültürel baskılarla bir bütün olarak Batı Medeniyeti karşısında o günden bugüne bir türlü belirlenemeyen ilişki kurma biçiminin belli bir üslûba kavuşturulamamasını bilhassa zikretmek gerekir. Bu konuda gerek İnkılâpçılar, gerekse kendilerinden sonra gelenlerin tamamı, ciddi bir kafa karışıklığı içinde bulunmuşlardır.

        Fakat böyle bile olsa devlet bir konuda, dış politikadaki hassas dengeler konusunda daima tarihî zaruretlere sadık kalmıştır. Şöyle ki, devlet o günden (Küçük Kaynarca 1774) bugüne gerek Mısır Meselesi (14 Mayıs 1833), gerek Kırım Harbi (4 Ekim 1853-30 Mart 1856), gerek Birinci Dünya Savaşı (1914-1918), gerekse İkinci Dünya Savaşı (1939-1945) ve sonrasındaki bütün büyük çatışma ve değişimlerde (Türkiye’nin NATO’ya girişi 1952) beka sorununu mutlaka bir büyük güçle kurduğu ittifaka dayandırmıştır. Bunlardan hiçbirinde devlet sadece kendi ekonomik, politik ve askerî gücüne dayanarak müstakil hiçbir harekete girişmemiş, hepsinde beka sorununu müttefiklerinin güvenlik sorunlarıyla ilişkilendirmiştir. Bu devamlılığı sağlayan harici şartlarda hiçbir değişme olmadan girilen dâhilî ve haricî politik değişme teşebbüsleri, işin erbabı tarafından her zaman bir macera denemesi olarak görülmüştür.

        Başta Hilafetin ilgası olmak üzere devletin laik kimliği dâhil içerideki bütün düzenlemelerin hepsini, dış politikaya dayalı beka sorunu kapsamında girişilen düzenlemeler olarak görmek lazım gelir. Uluslaşma sürecinde cumhuriyet elitlerinin başlangıçta girdiği sahih zeminin –millet-i İslamiye- terk edilerek, yerine içeriği boşaltılmış seküler bir Türklüğü ikame çabaları da politika yapıcıların kararlarını etkileyen o iki etkenin (dış politik baskı ve pozitivist kafa karışıklığı) tesiri dikkate alınmadan anlaşılamaz. Neticede olguyla kurgu çatışmış ve kendi doğal mecrasında nihaî formuna ulaşabilecek kültürel nüveler, daha doğmadan yarım mahlûklar hâlinde hayata gözlerini açmışlardır. Bunlardan biri doğal prematüre ya da sosyal fosil (yerel kültürel kimlikler), diğeri ise yapay prematüre (resmî millî kimlik) olmak üzere çatallanmış iki ayrı kültürel kodun temsilcileri olarak bitmek tükenmek bilmeyen bir çatışmanın tarafını oluşturmuşlardır. Böylece uluslaşma süreci gibi olumlu bir teşebbüs bile, biri yapay pozitivist, diğeri de yerli ilkel kültürün çatışma alanı hâline getirilerek, melez formların fitilini ateşleyen tehlikeli bir kıvılcıma dönüştürülmüştür. Neticede sivil milliyetçilik hareketleri de “taşra radikalliği” şeklindeki yarı ölü ve üslûbunu bir türlü bulamamış yarım davranış formları hâlinde gidip gelmiş ve bir türlü kendine esaslı bir istikamet belirleyememiştir.

        Bugün Türkiye’de milliyetçilik de dâhil bütün meseleler pekâlâ cemaat, cemaatleşme vs. türünden tartışmalar bağlamında değerlendirilebilir. Millet olmayı açık toplum ve demokratikleşmenin tabii bir gereği olarak değil de bir tür “taşra radikalliği” ve kapalı yapıların kozası hâline getiren anlayış, her ne kadar retorik olarak milliyetçiliği savunsa bile, bal gibi kapalı cemaat/community yapılarının devamı olarak görülebilir. Belki de sırf bu yüzden, milletin kâhir ekseriyeti bu tarz davranış biçimlerini haklı olarak normun (millet/millî kültür) bizatihi kendisi olarak değil, normdan bir sapma, marjdaki hareketler olarak görmüş, öyle değerlendirmiştir. Bu, sadece halkın bulunduğu yerden görünen manzara da değildir. Benzer bir manzara, kendisini milliyetçi bir söylemin sahibi olarak görenlerin de karşı karşıya kaldığı bir manzaradır. Onlar da açık ve demokratik bir toplumun esas alındığı gevşek yapılı, geçişli yatay yapılanmaları değil, kapalı dar bir kadro hareketinin oluşturduğu otoriter, geçişsiz, dikey yapılanmaları esas almış, ona göre örgütlenmişlerdir. Tam da bu yüzden hiçbir zaman neden kendimize merkezde değil de çevrede yer bulabiliyoruz sorusunu sorma gereği duymamış, mevcut hâllerini normal bir sonuç olarak görme eğiliminde olmuşlardır.

        Pekâlâ, bir yönüyle ve kurucu normlarıyla açık toplumu temsil ettiğine inanılan taşra orijinli memleket ahalisinin oluşturduğu ana kütle, o cephede durum nedir? Öteden beri devlet ve devlet elitlerini temsil ettiğine şüphe bulunmayan bürokrat-aydın ikilemi ve bunların sivil uzantılarını sivil merkezin dışında tutsak bile, bu birincilerin durumunu nasıl açıklayacağız? Sivil merkez denilen hadise ve oluşturduğu kültürel harita, her ne kadar kurucu normlarıyla kitabî Sünni İslam’ın temsil ettiği merkezin değerlerine yaslansa da modernleşme dönemlerimizden itibaren resmî çizginin dışındaki yarı eğitimli bir zümrenin elinde şekillendiği için, kendini parçalı cemaat yapıları hâlinde konumlandırmış, o şekilde ifade etmiştir. O yüzden de merkezde gibi görünen bu kitle, her ne kadar dayandığı kültürel kodlar asırların birikimi olan ve esas itibarıyla merkezin temsil ettiği kuvvetli bir geleneğe yaslansa bile, mevcut hâliyle merkezi temsil etme yeteneğine sahip değildir. Kendilerini, daha çok merkezi temsil eden gelenek ve devletin kurucu tarihî isimleriyle özdeşleştiren ve referans noktalarını oralardan aldığını iddia eden bu kesimler, modernleşme sürecimizden bu yana sadece resmî merkezin değil, adeta hayatımızın da periferisi sayılabilecek sorunlu bir yerde konumlanmış bulunuyorlar.

        Söz konusu kitleleri şekillendiren asıl kaynak yazılı kaynaklara dayanan Sünni İslam yorumu olsa bile, bu geleneği sürdüren taşıyıcı mekanizmalar, adına cemaatleşme de denilen dinî içerikli ve kendi aralarında geçişliliği olan sosyal kompartımanlardır. Bunların bir kısmı kitabî İslam’ı temsil eden medresenin tam karşısında konumlanmış eski zamanların tekke mensuplarını andırsa bile, modernleşme sürecinin bıraktığı olumsuz çağrışımlar nedeniyle kendisine halk nezdinde ciddi bir meşruiyet bulabilmiş, pozitivist kültürel baskılara karşı da bir tür sığınak görevi üstlenmişlerdir. Kaldı ki, Türkiye’de bu tür oluşumların liderliğini üstlenen kişilerin önemli bir bölümü de geçmişte devletin resmî bir kurumu olan diyanette görev yapmış kişilerdir. Bu da işin bir başka boyutunu, devletin şu veya bu nedenle halkıyla ilişki kurma biçimlerinden biri olarak bu tür yapılanmalara bir şekilde göz yumduğunu ya da izin verdiğini akla getiriyor.

        Her ne ise, sonuçta tam da merkezde görünen bu kesimlerin sosyalleşme süreçleri, büyük ölçüde uluslaşma kurgusundaki açık toplumu temsil eden büyük resmî çevrimin sınırları içinde değil, devlet dışı bir çevrimin birbirinden bağımsız kapalı ve parçalı onay mekanizmaları içinde gelişmiş, o şekilde anlam kazanmıştır. Dolayısıyla kimlik de büyük ölçüde birbirinden bağımsız bu heterojen yapılarla resmî çizginin gelgitleri arasında şekillenmiştir. Sosyalleşme süreçlerindeki bu büyük kopma, kırılma, sürtüşme ve çekişme zincirinin yarattığı sarsıntılar, kişilerin kültürel kimlik katında kişilik ve kimlik bölünmeleri dâhil ciddi bellek yaralanmalarına yol açmıştır. Türkiye’deki şu kadar yıllık Batılaşma maceramızdaki temel sorunlarımızdan biri, belki de başlıcalarından biri olarak bu sorunu görmek gerekiyor: kendiliğin bölünmesi ve bütünlük fikrinin yitirilmesi!

        Ne ki, bu yapılar ayrıca büyük şehirlerde korunaksız kalan kitlelerin devletle olan ilişkilerinde aracı bir fonksiyon üstlenerek Batı’daki ikincil yapıların görevlerini yerine getirmişlerdir. Taşrayı merkeze taşıyan tanımsız araçsal mekanizmalar da bu yapıların ellerinde toplanmıştır. Sadece devlet ve toplumsal kesimler arasındaki politik ve ekonomik paylaşım araçları değil, aynı zamanda iktidar ve sermayenin bizzat kendisi de bu yapılar üzerinden taşınmış, ilişkiler bu şekilde tanımlanmıştır. Tıpkı Klasik Osmanlı sistemindeki ulema-asker-esnaf ve medrese mensupları arasındaki çıkar ilişkilerini sağlayan kurumsal mekanizmalar gibi, bu kesimlerle politik güç merkezlerinin araçlarını temsil eden siyasal partiler arasında da yarı ideolojik, yarı çıkar esasına göre şekillenen tanımsız bir ilişkiler ağı kurulmuştur.

        Türkiye bugün her ne kadar kendi içinde adı şu veya bu şekilde ifade edilen siyasal çatışmalarla enerji kaybeden bir ülke görünümünde kamplara ayrışmış görünse de asıl sarsıntı, çok daha derinlerde, sosyolojinin bir türlü ahengini bulamayan parçalı fay hatlarında, bunların derûnundaki enerji haznelerinde, o büyük çelişkinin katmanlarında birikiyor. Dolayısıyla çatışma ve sarsıntı, iç dinamizmini mevzii, anlık ve kişisel sebeplerden değil, çok daha köklü ve tarihsel sebeplerden almaktadır. Tıpkı büyük kara parçaları ve kıtaların kırılması, birbirinden ayrılması ve sonra yeniden buluşması gibi kültürümüz de birbiriyle uyumsuz görünen sayısız denklem ve gerilimin iç çelişkilerini yaşamakta, eskiyle yeniyi uyumlaştıracak gücü bir türlü kendisinde bulamamaktadır. Artık hayatımızdan çıktı denilen ve yeni terkipte hiçbir fonksiyonu kalmamış asırlık kültürel normlar, bağlamından kopartılmış tuhaf bir eski zaman heyulası gibi ansızın hayatımıza girip sahnede pekâlâ kendilerine yer bulabiliyorlar. Sadece bu mu? Değil elbette. Bunun hemen yanı başında, eskiyle taban tabana zıt ve köksüz bir yığın hayat formu, bir öncekinin hemen yanı başında arsız ve serazat bir şekilde serpilip gelişebiliyor. Buğday bahçesinde bir gelincik mahcubiyetini yaşayan çiçekler gibiyiz. O kadar yalnız, o kadar çaresiz ve o kadar sessiz! Sadece olan biteni seyreden biçareler gibiyiz, hepsi bu.

        “Bugün umumî hayatımızda herhangi kökten bir ameliyeyi yapabilmek için lâzım gelen şartlardan âdeta mahrum gibiyiz. Bizi değiştiren şeylere karşı ne bir mukavemet gösterebiliyoruz, ne de ona tamamiyle teslim olabiliyoruz. Sanki varlık ve tarih cevherimizi kaybetmişiz; bir kıymet buhranı içindeyiz. Hiç birini büyük manasında kendimize ilâve etmeden her şeyi kabul ediyor; ve her kabul ettiğimizi zihnimizin bir köşesinde adeta kilid altında saklıyoruz.” [2]

        Bu tarz ortamlarda hayatın kendi üslûbunu bulması hemen hemen imkânsız gibidir. Bırakınız kendi referans setine uygun bir iman ve bilgi dizgesi oluşturmayı, kültürün asırlar içinde ikame ettiği kültürel envanteri toplamaktan bile aciz bulunuyoruz. Kendi referans seti ve nispetler dünyası tahrip olduğundan ahlâk, değerler sistemi, hukuk, estetik, ekonomi, ekoloji ve peş peşe sıralayabileceğimiz ne kadar alan varsa, hiç birinde kültürün kendi özgün eserlerini üretmesi mümkün görünmüyor. Öyle anlaşılıyor ki, bir ara dönem insanı olarak hayatın iptidaî şekillerle meydan okumasından bunalan ruhlarımız, hayatı mevcut hayat formlarının şekillendirdiği kültürel taleplerle değil, imanın talepleriyle yeniden şekillendireceği ana kadar da bu berzah hayatı devam edecek ve yakın bir gelecekte tünelin sonunu görmeyecek gibiyiz.

         


        [1] Ali Akyıldız, Azmi Özcan, (2013), Namık Kemal’den Mektup Var, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, s. 17.

        [2]Metinde yapılan italik vurgular yazara değil, bana aittir. Bkz. Ahmet Hamdi Tanpınar, (tarihsiz), Yaşadığım Gibi, (haz) Birol emil, Dergâh Yayınları, İstanbul, s. 25.


Türk Yurdu Ocak 2016
Türk Yurdu Ocak 2016
Ocak 2016 - Yıl 105 - Sayı 341

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele