Selçuklu Çağlarını Yani Şahsiyetimizi Anlamak

Ocak 2016 - Yıl 105 - Sayı 341

        SELÇUKLU ÇAĞLARINI YANİ ŞAHSİYETİMİZİ ANLAMAK

        Tarih, olayları sadece biriktirmez, aynı zamanda hatırlanacak önemli değerleri de mirasçıları için dikkatle saklar. Anlamak için bakmasını bilenlere sonsuzluğa sunulmuş hazinelerdir bunlar. Bir şahsın veya bir çağın tarihî mirası, içinde şimdiki zamanı değerli kılacak önemli manalar gizlenmiş olabilir ve tarih bizi bunları görmeye ve anlamaya çağrıdır bir anlamda. Nurettin Topçu’nun tespitiyle “Eşyada yaşamak ve eşyanın bizde yaşayışına şahit olmaktır. Bu ebedi ruhlar ve manalardan bize doğru bir akım, millet adına fenadan bekaya bir intikaldir. Zaman ile mekân bu şekilde bir vücutta birleşir; mâzi ile hâl yer değiştirir, mâzinin hâl, hâlin mâzi tarafına geçerek kucaklaşmalarıdır. Zamanın ebedilikle el ele vermesidir.[i] Bu yaklaşım kronolojik birtakım tespitlerden daha önemli bir tarih bilgisini sağlar. Dolayısıyla, bir çağı anlamak o çağın yapı taşları olan kavram ve kurumları anlamaktan geçer. Devlet bu manadaki organizasyonun en üst çatısını temsil eder. Orta Çağ söz konusu olduğunda şüphesiz en önemli iki yapı taşı din ve topraktır. Bu zaman dilimini karakterize eden ve esaslarını belirleyen en temel nokta da bu iki unsurdur. Bu belirleme Doğu ve Batı bağlamında geçerliliği olan bir durumdur.

        Din, birey ve toplum bazında, sosyolojik düzeyden devlet seviyesinde siyasi hayata kadar tüm alanlarda arke kavram hâlindedir. Toprak ise tüm bu yapının kendisini dayandığı en temel unsurdur. Şüphesiz din ve toprak, bir inanç ve maddi imkanlar manzumesi olmanın çok ötesinde kurumlaşan yapılar var eden çok önemli iki temadır. Tarih, Orta Çağ’da bu iki temel üzerine inşa olunmuştur. Türkler, Orta Çağ’da oynadıkları çok önemli rollerle dikkati çekerken, din ve toprağa dair etkili siyaset ve uygulamaları ile bu çağlara izlerini bırakmışlardır. Türklerin Orta Çağ’daki büyük başarısının ardında yatan en önemli sebeplerden biri, işte bu din ve toprağı, buna bağlı yapıları başarı ile düzenlenmiş olmalarıdır. Bu Türk çağları içinde Selçuklular, göz ardı edilemeyecek derecede önemlidir. Önemleri ciddi siyasi ve askeri başarılarına bağlı olmakla birlikte din ve toprak alanında yaptıkları yapısal hamleler, onları daha da dikkate değer kılmaktadır. Kurumlaşan bu hamleler sonraki bin yıla damgasını vuracaktır. Memlûk devri yazarı el-Kalkaşandî; Selâh ed-Dîn’in Nûr ed-Dîn Mahmud Zengî adına Mısır’a hâkim olunca bu ülkede icrâ edilmekte olan Fâtımî usûl ve merasimini kâmilen değiştirip yerine Türk (yani Selçuklu) nizamını ikame ettiğini yazar. Dolaysıyla, Eyyûbîler Selçukluların pek çok âdet ve nizamını Mısır ve Suriye’ye getirmişlerdir. Bu sebeple Eyyûbî, Memlûk ve Osmanlı devletleri teşkilâtını iyi anlayabilmek için Selçuklu nizamının iyi anlaşılması gereklidir. Anadolu’nun fethi ve Türkiye hâline gelmesini sağlayan İslamlaşma süreci, Selçukların en zikredilmesi gereken yönlerindendir. Müslüman olan göçebe Oğuzlar, Selçuklu ile ferdiyetten şahsiyete çıktılar dense yanlış olmayacaktır.

        Toprağı Vatan Kılmak

        Toprağın doğal bir unsur, beslenme için vasıta olmasının ötesinde siyasi amaçlarla teşkilatlanması Selçuklu nizam kurucu idarecilerinin en büyük başarılarındandır. Bu düzen, devleti şekillendirme boyutunda önemi olan bir yapıyı temsil eder. Selçuklular, askerî ıktâ düzenine dair önemli uygulamaları ile toprağı devletin ve milletin ilerlemesinde maharetle kullanmışlardır. Her çağ, kendince kurguladığı değerlerin, siyasetçiler ve milletler tarafından kullanılması yoluyla ilerlemelere veya tam tersi geri kalmalara şahittir. Askeri ıktâ düzeni, Selçukların İran ve Anadolu başta olmak üzere, kendi etki sahalarındaki toprağın askerî amaçlarla organizasyonunun en dikkat çekici uygulamasıdır. Prof. Dr. Osman Turan’ın tespitleriyle “Selçuklular değerli kumandanlarına askerî hizmet karşılığında ıktâlar veriyorlar ve onları atabek olarak şehzadeleri terbiye ile  görevlendiriyorlardı. Selçuklular, askerlerini ülkenin her tarafına dağıtarak toprağa bağlı bir ordu vücuda getirirken, devletin temelini teşkil eden bir kısım Türkmenlerin geçimini de temin ediyor ve memleketin imar ve idaresine de yeni bir yol buluyorlardı. Iktâ nizamıyla devlet maaş ödemeden bir orduyu beslemekte, mühim bir Türkmen nüfusunu toprağa ve devlete bağlayarak iskân etmekte ve istihsalin artmasını sağlamakta, halk ile hükümet arasında yeni askerî ve idârî bir kadro oluşturmakta idi.” İslâm Dünyasında kendi şartları içinde gelişmiş  bulunan ıktâ, Selçuklular devrinde Türk askerî ve idârî yapısına göre tamamıyla yeni bir mahiyet kazanmıştı. Askerî ıktâ rejimi Büyük Selçuklu Devleti’nin her tarafına yerleştikten sonra, onun diğer müesseseleri gibi, ondan doğan veya medeni tesirlerine maruz kalan devletlerde, yani Atabeyliklerde, Harizmşahlarda ve biraz daha tadil edilmiş ve tekamül etmiş olarak Türkiye Selçuklularında da yerleşmiş ve bu vasıta ile tımar/dirlik adı altında Osmanlılara intikal etmiştir. Musul Atabeyleri vasıtasıyla da Mısır’a geçmiş, kuruluşundaki gibi Fâtımî ıktâının tadili şeklinde Eyyûbî ve Memlûk devletlerinde Selçuklulardaki ehemmiyetini kazanmış ve hattâ Selçuklu idaresinde kalmış toprakların ilhakı suretiyle Gurîlere ve bu kanal ile de Aybek zamanında Hindistan’a kadar yayılmıştır. Toprak artık devletin dayandığı en önemli siyasi ve hukuki kurum olan ıktâ düzeninin temel taşı durumunda idi. Iktâ nizamına paralel olarak uygulanan gulam nizamı, Türk unsuru dışındaki grupların devlet içine alınarak intisap şuuruyla devlete meylettirmelerini sağlamıştır. Bu yapı Osmanlıların devşirmeleri ve tımar sistemi ile daha sonra da güncellenerek uygulanacaktır. Toprak düzeni noktasında dünyanın Batı’sında ise Feodalizm adındaki diğer bir rejim, Doğu’dan çok farklı şartlar ve uygulamalarla ama yine topraktan beslenerek hayatın en önemli parçası hâlindeydi. Yani toprak hükmünü tüm medeni coğrafyalarda çağının ruhuna uygun olarak sürüyordu. Toprak anamız böylece şahsiyetimizin maddi yapıcısı, vatan olarak milletimizin manasını besleyecektir.

        Dinin Çağı Çağın Dini

        Cemil Meriç’in tabiriyle Orta Çağ bir istiğrak çağıydı. Din insanlıkla yaşıt bir kavramdır, ancak Orta Çağ’daki manası, öncesi ve sonrası dâhil tüm çağlardan farklıdır. Dinin, hayatı tüm katmanlarında etkilediği, sembolleriyle kendini gösterdiği bir çağ… Siyaset bu manada muhteva ve söylemini zamanın ruhuna uygun olarak dinsel kavramlarla gerçekleştirmiştir. Burada dikkat edilmesi gereken bir konu vardır. Orta Çağ’da din, halklar üzerinde çok etkili olduğu için siyaset kendi dilini din üzerinden kurmuştur. Bu nedenle yaşanan pek çok siyasi olayda dinî kavramlar öne çıkmıştır. Bu durum birçok hâlde siyasi meselelerin dinî tartışmalarmış gibi yanlış algılanmasına yol açmaktadır. Tarihe Orta Çağ penceresinden bakarken bu hususa her zaman dikkat edilmelidir. Selçuklular, pek çok farklı din ve mezhep mensubunun bulunduğu bir coğrafyaya hâkim oldular. Ermeniler, Süryaniler ve Rumlar Selçuklu dünyasında birlikte yaşamanın ve özgürlüğün ortamını Türk kültürü ve İslam medeniyeti doğrultusundaki siyasetlerde tecrübe etmişler, bu yapı daha sonra Osmanlılar devrinde de devam etmiştir. Selçuklular, her zaman ötekine saygı duymayı esas bilen devlet anlayışları ile tüm unsurlara adil ve eşdeğer mesafede muamele ettiler. Bunun yanında aşırılıkları ve mezhep çatışmalarını körükleyen yapılarla siyasî ve askerî yollarla olduğu kadar eğitim yoluyla da mücadele etmekten geri durmadılar. Bu cümleden; Şiilik, Batınîlik gibi siyasi iddialarla ortaya çıkıp, mezhep kavgalarını körükleyenlere karşı ciddi tedbirler alarak anlaşmazlıkların ortadan kalkması için her türlü tedbire başvurdular. Bunun yolu ise bilginin doğru yerlerde, doğru yöntemlerle öğretilmesi ve yayılmasıydı. Bu bakımdan eğitim kurumları çok önemlidir. Selçuklular kendi çağlarının yapı taşlarından dinin değerini gereğince idrak etmişler; ıktâ düzeni ile maddi hayatlarının her sahasına tesir edecek önemli düzenlemeleri yaptıkları gibi, din ve ona bağlı kurumlarda da siyasetin önemli yürütücüleri olmuşlardır. Bu noktada eğitimin önemini çok iyi kavramış bulunan Selçuklu sultanları dinî ve din dışı bilimlerin eğitimine önem vermişler, muazzam bilim kurumlarının kurulmasına öncülük etmişler ve kendilerinden sonraki dönemlere de bu bakımdan etki etmişlerdir. Bunun sembol kurumu Nizamiye medreseleridir. Devletin ihtiyaç duyduğu medreseleri açma işini sultan adına vezir Nizâmülmülk üstlendiği için, bu medreseler aslında devletin açtığı medreseler olmasına rağmen, vezirin adına nispetle bunlara Nizâmiye Medreseleri denecektir. Bu medreseler dönemin eğitim kurumları olarak ilmî faaliyetlerin gelişmesinde önemli rol oynayacaklardır. Devlet, gelirleri yüksek vakıflarla eğitimi desteklemiş, öğrencilerin yeme, içme, barınma, defter, kitap vb. tüm ihtiyaçlarını karşılamıştır. Aynı zamanda bu kurumlar, eğitim için gerekli olan hocaların bir merkezde toplandığı, maaşlarının devlet tarafından karşılandığı, geçim sıkıntısını ve maişet derdini düşünmeden eğitimin yapıldığı ilk kurumlar olma özelliğine de sahiptir. Selçuklular, bu medreseleri açarak ilmin hizmetine vermekle kalmamış, dönemin en önemli şahsiyetlerini bu medreselerde müderris olarak görevlendirerek ilmî seviyenin yükselmesine de hizmet etmişlerdir. Selçukluların oluşturduğu güven ve fikrî serbestîden dolayı, İslâm dünyasının değişik yerlerinden insanlar gelerek bu medreselerde eğitim görmüş, sonra memleketlerine dönerek din adamı veya bürokrat olarak hizmet etmişlerdir. Bu, Nizâmiyelerin temsil ettiği düşünce doğrultusunda yeni bir dünyanın kurulması anlamına gelmektedir. Bahsedilen bu müesseselerde okuyup, Nizâmiye ruhunu memleketlerine taşıyan insanlar arasında Endülüs ve Kuzey Afrika bölgelerinden gelen insanları da görmek mümkündür. Bu anlamda Endülüs, Selçuklu ilim, kültür ve sanatının Avrupa’ya geçiş yollarından biri olmanın yanında, günümüz Batı medeniyetinin temellerinin atılmasında da önemli bir paya sahip olacaktır. Bu noktada Nizâmiye düşünce ortamında gelişip Mağrib ve Endülüs’e yayılan muhtevanın yeni ufuklar açtığı, dönemin ilmî seviyesinin gelişmesinde önemli yere sahip olduğu söylenebilir. Bu manada bu kurumlar standart bilim kurumlarının ve bürokrasi eğitiminin teşkilini sağlamış, hem de dinî görünümlü siyasi yapılarla mücadele için fikir, bilim insanı ve eser yazılmasını sağlamışlardır. Tasavvuf, Selçuklu dünyasının din ile alakasını açıklamak adına diğer önemli bir kavramdır. Bu dönemde büyük mutasavvıflar yetişmiş ve tasavvufa dair çok değerli eserler yazılmıştır. Selçuklular mutasavvıf din adamları vasıtasıyla; Ebû’l-Hasan Harakanî, Mevlâna, Muhiddin Arabi, Hacı Bektaş-ı Veli ve Yunus gibi büyük şahsiyetlerle maddi fetihleri mana ile bütünleştirmişlerdir. Selçuklular dini, bir kavga vesilesi kılmaktan çok, birlikte yaşamanın ve hoşgörünün mayası olarak Türkiye’nin her yerine çalmışlardır. Aynı dönem Avrupa’sında kilise çok farklı bir siyasi sosyal otoriteyi temsil ediyordu. Din, bu manada çağa damgasını vurmuş ve hükmünü sürmekteydi. Böylece şahsiyetimiz tarih içinde din ile şahsiyetinin manasını bulacak toprak ile birlikte babamız tarih içinde yoğurulan ruh Selçuklu çağının kurucu hareketlerini var edecektir.

        Türkler, Anadolu’yu fethederken siyasi ve sosyal güçleri bu yapılara dayanıyordu. Selçuklu Sultanları Anadolu’nun Türkiyeleşmesi sürecinde toprağı siyasi, sosyal, ekonomik manalarda çok iyi yönetmişlerdir. Dini kurumların da yeni topraklarda yerleşme ve derinleşmesi sağlamaktaki becerisi ve maharetidir ki, Türkiye’nin asırlarca milletlerin birlikte yaşayabildikleri bir vatan olmasını sağlamıştır. Alparslan gibi büyük nizam kurucu şahsiyetler önderliğinde girilen bu vatan, Alâeddin Keykubad gibi büyük hükümdarların elinde altın çağını yaşamış ve Osmanlıların ortaya çıkacağı zemin kurulmuştur.

        Nurettin Topçu, “Şahsiyet, insanın kendi benliğinin farkında olması ve ona bağlı bütün hareketler üzerinde hürriyete sahip bulunmasıdır. Bizi tastamam karakterlendiren ve benliğimizi meydana getiren, hâlde yaşadığımızı ruhî yapıdan ziyade, mâzimizi teşkil eden ve her taraftan gelerek bizim şahsi tarihimize bağlanan eskiye ait ruhî unsurlardır. Mâziden gelerek hâlimizi harekete geçiren bu ruh kuvvetleri, gelmiş oldukları hızla orantılı olarak istikbalin hayatını meydana getirirler. Gerilerden gelerek ileri ufuklara doğru akan bir nehir gibi mâzi, istikbalimizin yaratıcısı olur.[ii]Şahsiyetimiz, yüzlerce yıllık ruh yaşımızın şuurundan ibaret bir sentezdir. İnsan denen şahsiyet, köklerini mâziye salmış bir ağaç gibidir. Kökler yüzyılların derinliğine gömülürse, şahsiyet büyüktür. Bin yılları aşarsa şahsiyet harikadır. Şahsiyet, mutlak manada bütün mâziyi, mâzi olaylarının muhteşem sentezini kaybettiği zaman, işte bu insanları tımarhane kliniklerinden buluyoruz. Hafızasız fert olmadığı gibi, hafızasız millet de olmaz.[iii] der. Selçukluları düşünmek; Türkistan’dan Balkanlara uzanan bir milletin mekân ve inancı, zamanın ruhu, çağın talepleri ve milletin ihtiyaçları bağlamından nasıl organize ettiğini anlamak, zamanın yani tarihin nasıl şekillendiği idrak etmek, Orta Çağ’ın toprak ve din odaklı temasının bu devirlerde nasıl yönetildiğini bilmek, geçmişi değer olarak geleceğe taşımak ve Selçuklu mirasını istikbale aktarmak adına son derece önemlidir. Selçuklular, toprağı bir geçim vesilesi olmanın ötesinde devletlerini yücelttikleri bir kurumlar manzumesi ve eşsiz sanat eserlerine kaynaklık eden bir estetik vasıta hâline getirmenin büyük ve öncü şahsiyetleri olmuşlardır. Bu nizam kurucu şahsiyetler, mesuliyet iradesi ile büyük işler başarmış devlet mistikleridirler.

        Tarihi düşünmek şahsiyeti düşünmektir. Geçmiş var olduğu sonsuz ânda bizimle insanın hareketleri üzerinden konuşur. Burada elzem olan eserden ziyade eserdeki esasa/öze dikkat kesilmektir. Yoksa geçmişin masalları arasında teselli arar dururuz da masal dinleyen çocuklardan fazla nasibimiz olmaz. Ey Türk titre ve şahsiyetini düşün!

         


        [i] Nurettin Topçu, Varolmak, İstanbul, 2011, s.36.

        [ii] Nurettin Topçu, Yarınki Türkiye, İstanbul, 2011, s. 214.

        [iii] Nurettin Topçu, Milliyetçiliğimizin Esasları, İstanbul, 1978, s. 68


Türk Yurdu Ocak 2016
Türk Yurdu Ocak 2016
Ocak 2016 - Yıl 105 - Sayı 341

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele