Devlet ve Güç Kullanma Hakkı

Ocak 2016 - Yıl 105 - Sayı 341

        DEVLET VE GÜÇ KULLANMA HAKKI

        Yazıya şöyle bir soru ile başlamak istiyoruz: İnsanın en temel ihtiyacı nedir? Bu sorunun cevabı olarak “hayatta kalmak için zaruri olan fizyolojik ihtiyaçlar” olduğunda hemen herkes mutabık olacaktır. Peki, güvenliğin olmadığı durumda yine de insanın en öncelikli ihtiyacının fizyolojik ihtiyacı olduğunu öyle hemen kolayca söyleyebilir miyiz? Belki de insanın güven içinde olması en öncelikli ihtiyacıdır. Hele insanın temel fizyolojik ihtiyacını temin için çalışması, emek sarf etmesi ve üretmesi gerekiyorsa, güvenliğinin olmadığı bir durumda bunları elde etmesi mümkün değildir. Öyleyse bazı durumlarda güvenlik ihtiyacı fizyolojik ihtiyaçtan önce gelmektedir. Devleti bir toplumsal sözleşmeye dayandıran teorilerin temelinde insanın bu güvenlik ihtiyacı bulunur. Özünde çatışmacı ve çıkarcı ve aynı zamanda “kötü” kabul edilen insanın, hemcinsinin güvenliğini ve dolayısıyla özgürlüğünü tehdit ettiği varsayımıyla insanın toplumsal sözleşmeyle devleti yarattığı kabul edilir. Bu açıdan devleti böyle açıklayan teoriler kuvvetli görünürler.

        Devlet denilen yapı insanın güvenlik ihtiyacının bir cevabı olarak ortaya çıkmıştır. Devlet olmadan güvenlik olabilir miydi? Tabii ki olabilirdi ve olmuştur. Çünkü güvenlik bir otorite kaynağına ihtiyaç duyar. Böyle bir kaynağın ve bunun uygulamalarının olduğu her durumda ve yerde şöyle ya da böyle güvenlik olmuştur. Ancak bu hâldeki güvenlik güçlü olanların ve onların himayesinde bulunanlar için söz konusu olabilirdi. Ayrıca böyle bir ortam herkesin kendi güvenliğini elde etmek için çabaladığı bir kaos ve çatışma ortamı anlamına gelecekti ve gelmiştir. Böyle bir tabloda zayıflar için tek seçenek kalırdı: Köle olmak. Bu ise açıktır ki güvenlik karşısında özgürlükten vazgeçmek demek olacaktı. Hatta efendi- köle ilişkisinde güvenlik dahi efendinin bir ihsanı olacaktı.

        Devlet güvenlik ihtiyacının sonucu ortaya çıkmış bulunan en mütekâmil bir aygıttır. Devletin kaynağının ne olduğu, kim ya da kimler tarafından yönetilmesi gerektiği, meşruiyeti vb. gibi önemli kavramların tartışılması, devletin varlığından sonra yapılması gereken veya yapılmış olan tartışmalar gibi durmaktadır. Çünkü bu tartışmaların yapılabilmesi, ancak bir devletin varlığı hâlinde mümkün olmaktadır. Bu nedenle olsa gerek bu gün, yurttaşlık hakları ve özgürlükler temelinde meşruiyeti kabul edilen hukuk devleti olgusuna gelinceye kadar geride kalmış devlet modellerinin tüm tartışma konuları, “nasıl olmalı, neye dayanmalı, meşruiyetinin kaynağı ne olmalıdır.” bağlamında, devlet denilen olgunun vücut bulmasından sonra yapılmıştır. Önce birileri; bir gurup ya da bir egemen, devlet ya da devlet benzeri bir yapıyı inşa etmiş, olgu ortaya çıkmış; sonra teorik temeller oluşturulmaya, olgu açıklanmaya ve dolayısıyla hikmeti anlaşılmaya çalışılmıştır.

        Devleti bir toplumsal sözleşmeye dayandıran teoriler insanın, çatışmacı, çıkarcı ve tabiaten kötü olduğundan yola çıkarlar. Peki, insan doğal olarak çıkarcı, çatışmacı ve kötü müdür?

        İnsanı merkeze alan hümanist felsefenin fideliği olan Aydınlanma düşüncesi insanın en müthiş yetisini; aklı merkeze alarak bir anlam paradigması oluşturmuştur. Aydınlanma düşüncesinin aydınlığında yürüyen sonrakiler de (liberal-kapitalist düşüncede olduğu gibi) çıkarı peşinde koşan çatışmacı, rekabetçi, rasyonel özgür insandan hareket ettiler. Bu bakış açısına göre insan, sahip olduğu aklı marifetiyle ne yaptığını bilen, seçimlerinde rasyonel/ussal davranan bir varlıktır. O ne yaptığını, niçin yaptığını, nasıl yapacağını bilir; kendisi hakkında en doğru kararı verir. İnsan öncelikli olarak kendi çıkarını düşünür; aklını kendi çıkarlarını sağlamak için kullanır ve böyle davranan insan akıllıdır.

        Buradan şu sonuç çıkar: Eğer insanın eylemleri rasyonel ise ve buna da her durumda hakkı varsa, bu bağlamda insanın çıkarlarını elde etmede başvuracağı her yol, yordam, yöntem ve araçlar da meşru addedilmelidir. Çünkü bunların tamamı rasyonel insanın tercihleridir. Bu durumda açıktır ve tecrübeyle de biliriz ki, insanın kendi çıkarlarını tahakkuk ettirmesi ve bunu en fazla kılmak için çabalaması, bir başkasına karşı kazanılan ya da edinilen farka tekabül eder. Ve buradan eğer bu kabul doğru ise; insanın bu tabii/ fıtrî eğilimlerine ket vurmak; onları yasalar, ahlâk ve töre ile disipline etmek, yani insanın bu en haklı yanına; rasyonel davranışına müdahale etmek, onun kendisini geliştirmesini engellemekten başka bir şey değildir ve bunun savunulamaması gerekir. Çünkü -postula olarak- akıllı insan, aklıyla her zaman doğru olanı yapacaktır. Tüm insanlar doğru yaptığında ise –ki teorik olarak doğru yapıyor olmaları gerekir- bu hâlde sosyal hayatta doğru çoğalacak; doğru egemen olacaktır.

        Oysa hakikat böyle değildir. Hakikat böyle olmadığı içindir ki, insanoğlu feodal ya da kutsal belirleyici bir otoriteden başlayarak aşama aşama devlet denilen teşkilatı yaratmıştır. Çünkü çıkar, kendiliğinden bir çatışmayı ima eder ve çıkar peşinde koşma mutlaka bir çatışmayı netice verir. Çünkü “insan insanın kurdu”dur. Öyleyse sadece çıkardan hareket eden rasyonel insan davranışını haklılaştıracak ahlâki bir temel bulunmamaktadır. Çünkü çıkar bir başkasına ya da başka bir olguya rağmendir. Öyleyse ahlâken özellikle güçsüz ve zayıf olanlar başta olmak üzere tüm toplumun çıkarının korunması gerekir. Dinlerin bunu telkin, tavsiye ve talim ettiklerini görürüz. Bu aynı zamanda adalet kavramını üretir veya adalet kavramının içini doldurur. İşte bundan dolayı kendisinin farkında olan rasyonel insan, yine rasyonel bir davranış göstermiş; bu çıkar çatışmasını kendi iradesi ile bir takım kurum ve kurallara bağlamış; insan ya da insan öbeklerini aşan bir aygıt olarak güvenliği ve özgürlüğü temin maksadıyla devleti yaratmış; devlet denilen aygıt marifetiyle düzen inşa etmiştir. İnsan bu sonuca ulaşırken kutsal referanslar üzerinden oluşan otoritelere teslim olarak başladığı yolculuğuna, Aydınlanmanın ardından sadece aklını referans alarak devam etmiş ve bu günlere gelmiştir. Bu bağlamda -çok değerli olmakla beraber- referanslara veya devleti açıklayan teorik tartışmalara girmeye gerek kalmadan şunu söylemek mümkün olmaktadır: Düzen olmadan güvenlik, güvenlik olmadan da özgürlük olamamaktadır. Dolayısıyla devlet denilen aygıtla insanlar öncelikle güvenlik ihtiyaçlarını karşılamakta; güvenlik ihtiyaçlarının karşılanmasının ardından insana dair diğer ihtiyaçların karşılanabilme imkânları ortaya çıkabilmektedir. İşte bu olgusal durumdan ötürü güvenlik ihtiyacının karşılanmasını temin için “devletin güç kullanma hakkı ve yetkisi” siyaset biliminin/devlet teorilerinin en önemli ve tartışılan konusunu oluşturmuştur ve oluşturmaya devam etmektedir.

        Devletin güç kullanma biçimlerinin tartışılması, eleştirilmesi ve hatta reddedilmesi “devletin güç kullanma hakkı ve yetkisi” kavramını ne örseler ne de geçersiz kılar. Çünkü devlet, tanımı gereği güç kullanma hakkına sahiptir. Çünkü teorik ve felsefi olarak devletin güç kullanması, devletin gayrişahsî/tüzel kişiliği için değildir. Devletin güç kullanma hakkı ve yetkisi teorik ve felsefi olarak devletin egemenlik alanında yurttaşlık ilişkisi içinde bulunan insan unsuruna karşı taahhütlerinin sonucudur. Çünkü devlet yurttaşlarına güvenlik, özgürlük ve adalet sözü vermiş bir düzenek olup, meşruiyetini bunları temin etmesi üzerinden oluşturur. Dolayısıyla bu taahhütlerini yerine getiremeyen devlet meşruiyetini kaybetmiş demektir. Devlet bu hakkı ve yetkisini kendisini de bağlayan vazedilmiş hukuk kuralları ve normları ile; yani hukuk devleti olmak niteliği ile yapar.

        Gücü kullanan kim? Devlet mi Siyasal İktidar mı?

        Siyasi ihtilafların veya farklılıkların derin olmadığı; siyasal partilerin siyasi bakış açısı ve yaklaşımlarında devletin rejiminin değiştirilmesi üzerine siyasi tartışmaların yaşanmadığı sakin ve istikrarlı devletlerde devletin kullandığı güç politik olarak tartışılmaz. Yani devletin güç kullanma uygulamaları, devletin uygulamaları olarak algılanır. Çünkü bu durumlarda devlet düzen için hukukun gereğini yapmaktadır. Ancak siyasal ekipler arasında derin uçurmaların bulunduğu siyasal toplumlarda devletin güç kullanması, derece itibariyle mutlaka siyasal iktidarın güç kullanması olarak algılanır. Bu algının kuvvetlenmesi ise siyasal rekabeti siyasal düşmanlıklara çevirir; siyasal mücadelenin daha sert yapılmasına veya siyasi muhalefetin siyasi muhalefet yapabilme gücünün kaybına neden olur. Siyasal muhalefetin siyaset yapabilme gücünün kaybı, yani sinmesi ise siyasal iktidarın güç algısında aşırı bir artışa neden olarak siyasal sistemi ve düzeni bozucu sonuçlar doğurabilir. Bu durum aynı zamanda devletin “hukuk devleti” niteliğini de örseleyici duyguların oluşmasına neden olur.

        Gayrişahsi Bir Kişilik Olan Devletin Kendini Koruma Hakkı Var mıdır?

        Bilmek gerekir ki, devletin kendi gayrişahsî/tüzel kişiliğini koruma hakkı vardır. Bu anlamda ayrılıkçı ve bölücü muhalif siyasal hareketlerin devletin güç kullanma hakkı ve bunun görünür olma hâllerine karşı kullandığı muhalif dili veya itirazları, normal siyasal mücadelenin bir sonucu gibi kabul etmek mümkün değildir. Bu açıdan, ayrılıkçı/ bölücü hareketlerin, devletin güç uygulamalarına karşı kullandığı muhalif dil veya itirazların teorik ve felsefi bakımdan da haklı ve gerekli bir yanı bulunamaz. Bu hâllerde ancak ve sadece talep edilecek husus, devlet tarafından yapılıp edilenlerin hukuka uygunluğudur. Özünde gayrişahsi olan devletin kendi varlığını korumak için aldığı tedbirleri ve uygulamaları, -onu işletenin siyasal iktidar ve bürokratik kadro olmasından hareketle- siyasal iktidarın ve onun bürokrasisinin tamamen teknik bir tavrı olarak görmek de mümkün değildir. Doğrudur; devlet denilen aygıtı işleten siyasal kadro ve onun kararlarıdır, ama son tahlilde işleyen devletin kendisidir. Bu bakımdan devletlerin vücut bütünlüğünü koruma hakkı hem teorik hem felsefî hem de hukuki bakımdan meşrudur ve gereklidir. Çünkü devlet egemen olduğu ülke coğrafyasında (hatta bazı durumlarda mücavir alanlarda) kendisini korurken, yurttaşı durumunda olan halkıyla yapmış olduğu sözleşmenin gereğini yapmaktadır.


Türk Yurdu Ocak 2016
Türk Yurdu Ocak 2016
Ocak 2016 - Yıl 105 - Sayı 341

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele