Tarihî Gelişmesi Açısından Antropoloji ve Psikoloji Etkileşmesi

Aralık 2015 - Yıl 104 - Sayı 340

         

        Eski Yunan’a kadar gitmeden söyleyecek olursak, Psikoloji- Antropoloji veya Antropoloji-Psikoloji ve Kişilik İlişkisi, Almanya’da 1800’lü yılların ilk yarısından bu yana bu konuda araştırma yapmış olan Adolf Bastian, Wilhelm Wundt ve Theodor Waitz gibi sosyal bilim adamlarıyla bazı filozoflara çok şey borçlu olmuştur. Deneysel psikolojinin kurucusu olarak kabul edilen Wundt, kültür (folklor) psikoloji ilişkisi üzerinde yaptığı araştırmalarla ünlenmiş bir kişidir. “Yedi dünyayı” dolaşmış ve pek çok eser kaleme almış bir kişi olarak Bastian, insanoğlunun aynı elementer fikirlere sahip bir yaratık olduğu fikrini yaygınlaştırmanın yanında, anormaller psikolojisine ilgi duymuş bir kişidir de. Bu ikisinden de yaşça daha büyük bir kişi olan Theodor Waitz ise, Anthropologie der Naturvölker adlı kitabıyla, bir bilim olarak antropolojinin kurucularından biri olmuştur. 1859 yılında basılmış olan kitabının birinci cildi, Introduction to Antropology adıyla 1863 yılında İngilizceye; G. Elliot Smith’in bildirdiğine göre[1], İngiliz Antropoloji Cemiyeti’nin ilk başkanı (Rivers’in dayısı) Dr. Hunt tarafından Cambridge Üniversitesi’nin ünlü fizyoloğu ve psikoloğu olacak olan Rivers’in, henüz daha küçük bir yaşta iken önüne konmuştur.

         

        Waitz’in kitabının birinci cildini oluşturan Intraduction to Antropology adlı kitabının birinci kısmı insan anatomisi, fizyolojisi ve psikolojisi konularını; ikinci kısmı ise medeniyet tarihi ve sosyal hayatın gelişimi konularını inceleme konusu yapmaktadır. Bununla birlikte, Bastian ve Waitz gibi kurucuların yaptıkları, Cambridge Antropoloji Okulu tarzında, psikoloji-antropoloji veya antropoloji-psikoloji ilişkisini deneysel psikoloji açısından ve insanı karşılaştırmalı olarak ele alıp tanımaya yönelik çalışmalar olmamıştır. Diğer yönden, Cambridge Antropoloji Okulu da dâhil olmak üzere, iki bilim kolu arasındaki ilişkiyi gün yüzüne çıkarmaya çalışmalarına rağmen, bu psikolog antropologlar, “Psikolojik Antropoloji” veya “Kültürel Psikoloji”, “Karşılaştırmalı Kültür Psikolojisi”, “Cognitive Anthropoloji” ve benzeri adlar vererek yani bir bilim dalının isim babası olmuş değillerdir. Bugün bu adlarla isimlendirilmiş bilim alanlarında yapılan araştırmaların sonuçlarının ve geliştirilmiş olan teorik çalışmaların, 1930’lu ve 1950’li yıllar arasında psikanalitik, Yeni-Freudcu ve konfigürasyonis yaklaşımların etkisinde kalınarak geliştirilmiş bulunan Kültür ve Kişilik, 1960’lı ve 1990’lı yıllar arasında psikolojik antropoloji adıyla; bugün ise çok hacimli kitaplara konu yapılmış ve kültürel psikoloji başlığı altında varlığını sürdürmeke olan bilim kolunun ortaya koyduğu verileri ve teorileri tanıtmaya çalışmayacağız. Bu yazımızda, bize ayrılmış olan yazım alanının hudutları içerisinde kalmak kaydıyla, antropoloji (sosyo-kültürel antropoloji), psikoloji ve kişilik ilişkisinin tarihî gelişmesine bir miktar olsun ışık tutmaya çalışacağız.

         

         

         

        Bir deniz biyoloğu olarak akademik hayatına başlamış olan Alfred Cort Haddon (1855-1940), yaptığı geziler sırasında, değişik kültürleri tanıdıktan sonra antropolojiye büyük bir yakınlık duymaya başlamış ve Cambridge Üniversitesi’nde bu bilim dalının kurucu “babası” olmuş; erken dönem antropologlarından Maine, Mc Lennan, Bachofen, Tylor, Frazer, Pitt-Rivers, Boas, hattâ Malinowski ve Radcliffe-Brown gibi, başka bir alanda yetişmiş kimselerin pek çoğu gibi[2], müspet bilim tahsil etmiş, düzenlediği Cambridge Torres Straits Seferi’nin araştırma sonuçlarını da altı cilt hâlinde yayımlamış olan kişidir.

         

        Torres Straits Seferi, Yeni Gine ve Avusturalya arasında bulunan adalara çeşitli meslekten ilim adamlarınca 1898-1899 yılları arasında yapılmış olan bilimsel seferin adıdır. Haddon rehberliğinde veya yönetiminde yapılmış olan bu sefer sırasında, mahallî dilin, örf ve âdetlerin araştırılmasının yanında, o güne kadar insan tabiatı ile ilgili olarak ileri sürülmüş bazı teorik yaklaşımların doğrulukları da test edilmek istenmiştir. Heyete bir fizyolog ve psikolog olan W. H. R. Rivers, sinir sisteminin evrimi konusunda incelemeler yapmakta olan beyin cerrahı Victor Horsley, bir neoro-fizyolojist olan Henry Head, fizyolojik psikoloji ve tecrübî psikoloji alanında yaptığı çalışmalarla adını duyuracak olan C. S. Myers ile sosyal psikolog William McDougal, bir tıbbî patalojist, sağlık ve kişilik konusunda araştırmalar yapmakta olan Charles Seligman da katılmıştır. Böyle bir antropolojik geziye, antropologların dışında insan sağlığı anatomisi, fizyolojisi ve psikolojisi eğitimi görmüş bilim adamlarının katılması ve insan tabiatı konusunda kemikleşmiş olan kanaatlerin “ilkel” denen toplumların Avrupalı beyazlardan bir farklılıklarının bulunup bulunmadığını inceleme konusu yapmaları, bir zihin temizliği yapmak bakımından ilk defa hayata geçirilmiş oluyordu.

         

        Rivers, psikoloji ve antropoloji, “sosyoloji ve psikoloji”[3] ilişkisi konusunda yaptığı yayınların dışında, “Freud’s Concept of the ‘Censorship’”[4] adlı yazısı ile ilgi alanını geniş tutmuş bir kişi olduğunu da göstermiştir. G. Elliot Smith tarafından derlenmiş olan Psychology and Ethology adlı kitabının birinci bölümü, “Psychology”; ikinci bölümü ise “Psycho-medical Studies” konularını işleyen yazılardan oluşmaktadır. Bu bakımdan Rivers, psikoloji ve antropoloji ilişkisinin önemine vurgu yapmış ilk kişilerden biri olmamakla birlikte, etnolojik ve psikolojik araştırmaların bütünleştirerek bir disiplin hâline getirilmesi konusunda emek vermiş bir kişi olmuştur. 1920 ve 1932 yıllarında yayımladığı “Instinct and the Unconscious”[5]; 1923 yılında yayımladığı “Psychology and Politics”[6]; gene 1923 yılında yayımladığı “Conflicts and Dream”[7]; 1924 yılında yayımladığı “Medicine, Magic and Religion”[8] adlı eseriyle psikoloji kültür ilişkisini somutlaştırmaya çalışmıştır. 1924 yılında Social Organization[9] adıyla yayımladığı eserinin başında, “insanlık” konusunda yapılacak tarihî veya bilimsel inceleme ve araştırmaların insan tavır ve hareketlerinin psikolojik terimlerle, fikir, inanç ve içgüdü terimleriyle açıklanması gerektiğine işaret etmektedir. Böyle bir yaklaşımın, insan ve kültürünü daha iyi tanımada, karşılaştığı problemleri çözmede büyük bir katkı sağlayacağını; bu bağlamda olmak üzere etnolojinin de psikolojik çalışmalara veriler sunacağını söylemektedir.

         

        Rivers, yaptığı ve kitaplaştırdığı araştırmalar sonucunda şu kanaate varmıştır ki, “iptidaî” denen insanlar ile İngilizler arasında var olduğu düşünülen yetenek ve hassî özellik farkları[10] insanların “fıtrat” denen biyolojik özelliklerinden çok, bu insanların kazandıkları tecrübelerden, gördükleri eğitimden kaynaklanmaktadır. Kültürlerde görülen farklılık, Avrupalılar ile iptidaîler arasında görülen davranış farklarını izah etmek üzere kullanılan ırkın bir fonksiyonu değildir. Belirtmek gerekir ki, A. C. Haddon ve C. G. Seligman ile birlikte Britanya antropolojisinin organize edilmesinde önemli bir yere sahip bulunan Rivers, aynı zamanda psikolojinin de önemli bir atası durumunda olmuştur. Torres Straits araştırması sırasında, “Hearing, Smell, Taste-Reaction-Times” adıyla Haddon’un editörlüğünü yaptığı ve 1903 yılında yayımlanmış seri ciltlerin ikincisinde yer almış bulunan çalışmasından tanıdığımız C. S. Myers, Rivers’in pisikoloji öğrencisi olarak, dolaylı da olsa, hocasının ilgi ve görüşünü daha sonraki nesillere, özellikle de ünlü bir tecrübî sosyal psikolog olan F. C. Bartlett’e kadar ulaştırmıştır. Bartlett’in Psychology and Primitive Culture [11] ve Remembering[12] adıyla yayımladığı kitaplarında bu dolaylı etkinin izlerini görmek mümkündür. Bartlett de insanın psişik birlikteliğine ve benzer şartlar altında aynı şekilde düşünmekte veya hareket etmekte olduğuna inanan bir kişidir. Haddon ve Bartlett, saygılarının bir ifadesi olarak, arkadaş ve hoca olarak Rivers’in hatırasını canlı tutabilmek için Man dergisinde bir yazı ve bibliyografya da yayımlamışlardır, 22, ss. 97-107.

         

        Ünlü sosyal antropolag A. R. Radcliffe-Brown, Rivers’in psikoloji öğrencisi olmuş, Haddon ile Rivers’in yönlendirmesiyle Andaman Adaları’ndaki antropolojik araştırmasına başlamıştır. London School of Economics’de Hobhous’un, Westermarck ve Seligman’ın öğrencisi olan Bronislaw Malinowski ise, psikanalize duyduğu ilgiyi hocası Seligman’a[13] borçludur. Rivers, Radcliffe-Brown’un doğrudan doğruya hocası olmuş, informel şekilde de Malinowski’yi etkilemiş ve fonksiyonalist görüşün atalarından biri olmuştur. Nitekim The Todas[14] adlı kitabının hemen başında, iptidaî toplumlarda sosyal hayatın unsurlarının birbirine son derece bağlı olduğunu ve ilgili sahanın bütününü göz önünde bulundurmadıkça, bu unsurlar hakkında herhangi bir açıklamada bulunmaya imkân bulunmadığını söyleyerek, antropolojide fonksiyanalizmin ve yapısal fonksiyanalizmin kurucuları olarak kabul edilen Malinowski’yi ve Radcliffe-Brown’u öncelemiştir.

         

         

         

        Yirminci yüzyılın başından itibaren sosyo-kültürel âlemin bireyi çeşitli surette şekillendirdiğine dair antropolojik, sosyolojik ve psikolojik görüş açısıyla yapılmış olan araştırmalar, toplum temelinde kişilik probleminin incelenmesi veya psikolojik ve psikiyatrik bulguların tahkiki şeklinde yürütülmüştür. Göreceğimiz üzere, Cambridge’li psikolog ve anropologların, özellikle Rivers’in, Malinowski’nin, Franz Boas’ın ikinci dönem bir öğrencisi olan Margaret Mead’in bu konuda gösterdiği gayretler, sosyal psikolojinin gelişmesi, psikolojik antropoloji alanında yapılacak araştırmaların somut bazı örneklerini vermiştir.

         

        Rivers’in bildirdiğine göre, Polenazyalılar arasında ölmüş olarak kabul edilmek, sadece oksidasyonun durmasıyla olmamaktadır. Rivers, bu insanların hastaları, sağlam olduğu hâlde fazla yaşlanmış kimseleri ve gerçekten bizim kabul ettiğimiz mânâda ölmüş olanları ölü olarak telâkki ettiklerini, bu üç durumu da matelik olarak kabullendiklerine işaret etmektedir. B. Malinowski, Trobriand yerlileri üzerinde yaptığı araştırmalar sırasında[15] görmüştür ki, kardeşlerin birbirine benzemesinin tabu olduğu bu toplumda, birbirlerine çok benzedikleri ve ayrı ayrı babalarına benzer olarak kabul edildikleri hâlde, kardeşlerin birbirine benzemez olarak görülmeleri veya öyle kabul edilmeleri, mantık ölçüsüne sığmadığı hâlde, kültürel normların koymuş olduğu yasakla, bireylerin içinde yaşadığı izafet çerçevesi (frame of reference) ileaçıklanabilmektedir. Toplumun neyi ne kadar kontrol ettiği konusunu karşılaştırmalı bir incelemeye tâbi tutan C. S. Ford, bize kültürün, örneklemeye dahil ettiği toplumları oranlamak suretiyle rüya görmeyi, emzirmeyi, işitmeyi, doğurmayı, engel olmayı, acı ifade etmeyi, savaşa mâni olmayı, burun çekmeyi, surat asmayı, titremeyi, uykuda yürümeyi, uykuda konuşmayı, baygınlığı, gıdıklanmayı, göz kırpmayı bile belli bir oranda kontrol ettiğini söylemektedir.[16]

         

         

        Hatırlama konusunda yaptığı sosyal psikolojik araştırmalarla ünlenmiş, Atina’dan, Belçika Loovan’dan, Edinburgh’tan, Princeton’dan ve Oxford’dan kendisine verilmiş olan fahrî doktorluk unvanları ile ödüllendirilmiş bulunan, Torres Straits Seferi’nden tanıdığımız hocası C. S. Myers’in yerine 1922 yılında Cambridge Üniversitesi’nin Psikoloji Laboratuvarı’nın başına getirildikten bir yıl sonra Psychology and Primitive Culture, 1932 yılında da Remembering adlı ünlü eserlerini yayımlamış bulunan Frederic Bartlett[17], hocası C. S. Myers’in, dolayısıyla Rivers’in yarattığı atmosferin etkisinde kalarak, Londra’yı ziyaret etmiş Swazi kabîle üyelerinin Londra’da en çok dikkatlerini çeken ve canlı olarak hatırladıkları şeyin, kendi izafet çerçevelerinde arkadaşlarına ve misafirlerine karşı yaptıkları hareketlere benzeyen, trafik polislerince yapılmış olan hareketleri andıran hareketler olduğunu gözlemlemiştir.

         

        Man dergisindeki tanıtma yazısında ifade edildiği üzere, Antropolojik literatürün en önemli teorik eserlerinden birini kaleme almış bulunan S. F. Nadel, zamanın büyük otoritelerini bünyesinde toplamış olan Viyana Üniversite’sinde psikolog Karl Bühler’in ve Viyana Çevresi Felsefecileri arasında mümtaz bir yeri bulunan “logical positivist” Moritz von Schlick’in öğrencisi olmuştur. Ne var ki, antropolojiye olan ilgisi dolayısıyla, London School of Ekonomics’te C. G. Seligman’ın ve Branislaw Malinowski’nin yanında eğitim gördükten sonra, çalışmalarını antropolog olarak sürdürmeye başlamıştır. The Foundations of Social Anthropology (1951), onun Viyana’da görmüş olduğu eğitimin izlerini taşıyan, antropolojinin teorik temellerini tartışan, metod konularını işleyen bir kitabıdır. Nadel, Batı ve Merkezî Afrika’da yaptığı araştırmalar sebebiyle kendisine Royal Antropoloji Enstitüsü tarafından Rivers anı madalyası verilmiş olan bir kişidir.

         

        Kültürün hatırlama süreci üzerindeki etkisini Bartlett’in çalışmalarında gördüğümüz şekilde, Nadel’in deneysel psikoloji teknikleri kullanarak elde ettiği araştırma sonuçlarında da görmekteyiz. Nadel, Anglo-Egyptian Sudan’da hükümet antropoloğu olarak görev yaptığı bir dönemde, Afrikalı Hupe ve Yorubalı okul çocukları üzerinde yaptığı bir araştırmada, çocuklara okuduğu bir öyküde ve gösterdiği bir resimde yer almakta olan nesneleri, akıllarında kaldığı şekilde anlatmalarını istemiştir. Sonuçta, iki grup arasında çarpıcı bir algılama farkının bulunduğunu tespit etmiştir. Hupeli çocuklar, öyküdeki ve resimdeki objeleri parçalara ayırarak her hangi bir bütünleştirme eğilimi göstermeden sayıp döktükleri hâlde, Yorubalı çocuklar, ayrıntılarla daha az ilgilenmişler, onlara sunulmuş olan öykünün genel mânâsı ve bireysel unsurları arasındaki ilişki üzerinde durmuşlardır. Bu araştırma, bu iki toplumda yaşayan çocukların hafızalarının farklı bir şekilde işlemiş olduğunu ortaya koymuştur.

         

        Bu farkın sebebini anlamak üzere, bu iki kabîlenin kültürünü inceleme konusu yaptığında Nadel, Hupe pantheonunun çok sayıda tanrı ve ruhtan oluştuğunu ve bu unsurların birbiriyle olan ilişkilerinin açık seçik bir şekilde belirlenmemiş olduğunu, her bir tanrısal unsurun birbirinden farklı bir şekilde hareket ettiğini belirlemiştir. Yoruba’da ise, tanrıların bir bütün oluşturacak şekilde hareket ettiğini, aralarında belirgin bir hiyerarşinin bulunduğunu, güç ve sorumluluk bakımından bir iş bölümüne tâbi olduklarını, çocukların da bu kültürel algının etkisi altında kaldığını gözlemlemiştir.[18]

         

        Rorschach projektif testi, simetrik mürekkep lekelerinden oluşan, deneklerden yorumlamaları istenen on kartlık bir kişilik testidir. Thematic Apperception Testi gibi bir öykü içermediği için, değişik kültürlere mensup olan insanlar üzerinde de sıklıkla kullanılabilen bir testtir. Weyne Dennis’in “Cultural and Developmental Factors in Perception” adlı yazısında Bleuler’lerin, Henry’lerin, Hallowell’in. Cora DuBois’in, P. H. Cook’un ve Chicago Üniversitesi ile Amerikan Kızılderili Dairesi’nin birlikte yürüttüğü araştırmalara dayanarak verdiği test sonuçları, bize kültürün algılamada ne derece müessir bir rol oynadığını göstermektedir.

         

        M. ve R. Bleuler’lerin 1935 yılında Faslı denekler üzerinde yaptığı bir araştırma, deneklerin mürekkep lekelerinde çok fazla ayrıntı ve birçok anatomik yapı algıladıklarını ortaya koymuştur. J. ve Z. Henry’lerin kuzey-doğu Arjantin Kızılderililerinden Pilagalar üzerinde 1941 ve 1942 yıllarında yaptığı araştırmalarda, çocukların birçok detay belirleyerek cinsel tepkiler geliştirdiklerini bulgulamıştır. P. H. Cook’un Samoalı oğlan çocukları üzerinde 1942 yılında yaptığı bir araştırma, deneklerin bu test grubuna çok büyük oranda bir mekân tepkisi verdiklerini ortaya koymuştur. A. S. Hallowell’in 1941, 1945 yıllarında yaptığı araştırmalarda Salteaux Kızılderililerin pek çok rüya materyalini dile getirdikleri; DuBois’in Alor’da yaptığı araştırmalarda ise, deneklerin daha az hareketlilik tepkisi verdikleri görülmüştür.

         

        Wayne Dennis, bu iptidaî grupların Amerikalılardan ve Avrupalılardan niçin bu derece farklı tepkilerde bulunduğunun sebebinin, bu insanların yaşadıkları tecrübelerde aranması lâzım geldiğini söylemektedir. Fas sanatının ve dininin önemli ayrıntılar üzerinde durduğunu; Pilaga Kızılderililerinde cinsel yaşantının ve cinsel ilişkinin serbest olduğunu; Samao’da, gözde ve sembolik renk olarak beyazın benimsenmiş olduğunu; Salteaux deneklerinin rüya yaşantılarına büyük önem verdiklerini, tabiat-üstü varlıklarla doğrudan temasa geçmenin rüyalar vasıtasıyla olmasının bu algılamada bir etkisi bulunduğunu söylemektedir.[19]

         

        Burada, Batı ülkeleri için düzenlenmiş zekâ testleri de dahil olmak üzere bu ve benzeri türden sosyal içerikli kişilik testlerinin, başka sosyo-kültürel gruplara mensup insanların kişilik yapılarını ortaya çıkarmada kullanılıp kullanılamayacağı konusunu tartışma konusu yapmadan şunu söyleyebiliriz ki, algılama, neye, nasıl baktığımıza, baktığımız şeyi nasıl bir izafet çerçevesi içerisinde veya ne tür bir schematanın parçası olarak gördüğümüze bağlı olmaktadır. 1954 yılında yayımladığımız, 2013 yılında bir kitabımızda tekrar yayımlanmış olan “Bir Zihniyet Şekillenmesi Olarak İptidaîlerde Kutsal ve Kutsal Dışı Sahalar Ayrılığı” adlı yazımızda ortaya koymuş olduğumuz kanıtlar da bu görüşü desteklemektedir.[20]

         

        Anastasi ve Foley[21], Kuzey-batı sahilindeki Kızılderili çocukların serbest olarak yaptıkları resimlerde, bu çocukların yoğun bir şekilde toplumun kültürünü ve sanat formlarını aksettirdiklerini görmüştür. Verdiğimiz örnekler, bütün bu süreçlerde algılamanın hayatımızda büyük bir belirleyici rol oynadığını göstermektedir.

         

         

         

        “Duyu” veya “duyum” (sensation), insanların ve hayvanların görme, işitme, koklama, dokunma ve kavrayarak tutma yoluyla duyu (hasse) organlarıyla dışarıdan edindiği; içeriden ise açlık, susuzluk, cinsel istek, ağrı (acı) şeklinde edindiği izlenimlerin adı olarak tarif edilmektedir. “Algı”(perception) ise, dış ve iç duyumlarımızdan farklı ve fazla bir şeyi ifade etmektedir. Algı, duyu veya duyum denen şeyin mânâlandırılmış hâlidir; başka algılarımızla ilişkilendirmeye, bütünleştirmeye çalıştığımız; iç ve dış algı şeklinde ortaya çıkan, bilerek veya pek farkında olmadan yorumladığımız duyumlarımızdır. Eskiden “idrak” dediğimiz şeydir. Arapça “derk” (anlama, tefehhüm) kelimesinden üretilmiş olan idrak kelimesi veya kavramı, anlama ve akıl erdirme mânâlarını da içerdiği için, perception denen olgunun içeriğini daha iyi aksettiren bir kavram olarak hâlâ kullanımda bulunmaktadır. Duyu veya duyum (his), bir fizyolojik psikoloji kavramı olduğu hâlde algı (idrak), cognitive psikolojiye, zihinsel olayları inceleme konusu yapan psikoloji alanına ait bulunmaktadır.

         

        Duyu ve duyum, pasif bir süreçtir; algı ise bilerek veya pek farkında olmayarak gerçekleşmiş aktif bir sürecin ürünüdür. Bu bakımdan zımnî olmak üzere anlayışımızı, takındığımız tavırları etki altında bulundurabilen, dolayısıyla aksiyonlarımızı kontrol edebilen; izafet çerçevesi denen; bizi, karşılaştırmalar yaparak hareket etmeye hazır hâle getiren; içte egonun, dışta ise bireyin dışında varlığını sürdürmüş olan, bir dereceye kadar aksiyonumuzu kontrol edebilen, inanç, fikir ve takındığımız tavırlarda (attitude’lerde) ifadesini bulan izafet çerçevelerinin etkisi altında bulunur. Mübalağalı bir ifadelendirme olsa da, bizi körlerin fil algılamasında olduğu gibi, “taraflı” değerlendirmeler yapamaya sevkeder. Ayrıca, içte olmak üzere, algılarımızın içeriğini, fikir ve kavramlardan oluşan schema veya çoğul olarak schemata denen, Frederic Bartlett’in benimsediği bir kavram olarak, algıya dâhil edilmiş bulunan bilgiyi bir seçime ve işleme tâbi tutarak onu kodlayan ve çerçeveleyen, duyumlarımızı tutarlı bir plân ve ilişkiler ağı içerisinde mânâlı hâle getiren başka bir cognitive sürecin daha etkisinde bırakır.

         

        Algılanan olayların ayrıntısına ve bağlantılarına kritik gözle bakmasını bilen bir birey, herhangi bir ön fikre saplanmamış olan araştırıcı, doğruyu görmekte pek fazla güçlük çekmemektedir. Fizik ve sosyal bilim tarihleri, felsefî tartışmalar, hattâ folklor ve edebî metinler insanoğluna, bazen gecikmiş olsa da, uygun olanı veya doğruyu bulmada yardımcı olmuşlardır. Bilimsel antropolojinin verdiği örnekler ise, karşılaştırmalı olduğu için, çoğunlukla düşündürücü ve doğruyu buldurucu olmuştur. Algının bu özellikleri dolayısıyla, onu kendi çıkar ve emellerine âlet etmek isteyenler, sosyal hayatımızda sıklıkla gördüğümüz ve algı operasyonu denen aldatıcı bir sürece başvurarak bizleri yanıltabilmişlerdir. “Ergenekon” ve “Çözüm Süreci”, bu gibi yanıltıcı süreçlere örneklik etmiştir. “Çözüm Süreci”nde “Âkil insanlar” uygulaması, “Ergenekon”da geçmiş darbeler söylemi, bir izafet çerçevesi oluşturmak bakımından gözlerimizi kapamamız için etkili bir araç hizmeti görmüştür. Diğer yönden, bir konuyu bütünü ile tartışmak yerine, farklı görüşlere sahip iki insanın, iki zıt görüşü savunup kafa karıştırmaya çalışması da, gerçeğe ulaşmak yerine bir algı operasyonu yapmayı amaçlamıştır. Yapılmakta olan, taraf tutan bir insanın tuttuğu tarafta kalmasını sağlamaya yardımcı olmakta; bir tartışmada gerçeğe ulaşmaktan çok, baskın bireyin etkisini pekiştiren ve yaygınlaştıran schemata türü bir süreci kullanarak, Bezm-i Âlem Camii’ne, tesettürlü ve çocuklu bir kadına yarı çıplak, siyah eldivenli kırk erkek tarafından yapıldığı iddia edilen ve dinî unsurları kullanmak suretiyle, duyguları rencide eden olaylarda görülen türden bir algı operasyonunun yapılmasını sağlamaktadır.

         

        Algı operasyonu sonunda, kitle histeriası denen bir olayın yaşanması; bu gibi olaylarda Malinowski’nin verdiği örnekte görülen masum türden, benzer kardeşlerin birbirine benzemediği gibi gerçek dışı bir algıyı paylaşıyor olmamız sağlanmak istenmektedir. Gördüğümüz üzere, çeşitli ülkelerde uygulanmış Rorschach testlerinde yorumlamayı etkileyen din kültüründen yararlanmak suretiyle cami ve tesettür motiflerinin de algıya dahil edilmesiyle schemata’nın içeriği zenginleştirilmiştir. Aynı olayın, gerçekmiş gibi tekrar tekrar gündeme taşınması ile de histeria olaylarının temelinde bulunan telkin olayından faydalanılmıştır. Bu somut telkin olayı, şunu göstermektedir ki, yanılmamak ve yanıltılmamak için halkımızın daha iyi bir eğitim görmesi, kritik şüphe duymayı öğrenmesi gerekmektedir.

         

         

         

        Torres Straits Seferi’ne katılmış olan psikolog antropologlardan Rivers[22] ve Seligman[23], Freud’un çalışmalarından haberdar olan kimselerdi; hattâ Birinci Dünya Savaşı sonrasında psikanalizden yararlanarak hasta bile tedavi etmişlerdi. Ancak bunlar, taraftar olarak kabul edebileceğimiz türden kimseler değillerdi. Buna rağmen hocası Seligman, Malinowski’yi psikanalize yönlendirmeye çalışmış; bu konuda bilimsel çalışmalar yapmasını istemiştir. Malinowski, Trobriand araştırmaları sırasında göstermiştir ki, Oipudus Kompleksi gibi Freudçu gelişme teorisinin temel unsurlarından birisini teşkil eden bir kompleksin yapısı, ailenin ve sosyal organizasyonun içeriğine göre şekil almaktadır. Malinowski matrilineal bir aile içerisinde bu kompleksin, Freud’un iddia ettiği gibi babaya karşı olmayıp dayıya karşı geliştirilmiş olduğunu, bu bakımdan insanlık açısından cinsiyet temelli mutlak bir kompleks olmadığını, otorite merciine karşı geliştirilmiş olduğunu[24] bulgulamıştır. Géza Roheim de psikanalizmin güçlü bir taraftarı olmasına rağmen, Orta Avustralya’da yaptığı araştırmalarda, çocuğun cinsel arzularını baskı altına aldığı iddia edilen ve “Latency” denen bir kişilik gelişme devresine rastlanmadığını bildirmiştir.

         

        Psikanalizcilerin teklif ettikleri ve benimsedikleri, gelişme sırasında bir safhada takılıp kalmaya işaret eden fixation; kişiliğin gelişmesinde önemli bir rolü bulunduğu kabul edilen endişe (anxiety), narkissizm ve daha birçok kavramın geçerliliğinin değişik kültürler açısından test edilmesi ve psikanalitik teorinin geçerliliğinin bulunup bulunmadığının ortaya konması antropologları, sosyal psikologları, özellikle de psikiyatristleri harekete geçirmiştir. Başlangıçta antropoloji ve psikoloji etkileşmesi alanında yapılan, daha sonra da, bu yazımızda bütünüyle ele almadığımız, konfigürasyonist, pisikanalitik ve öğrenme psikiolojisi görüş açılarıyla geliştirilmiş spesifik kültür ve kişilik araştırmaları sırasında büyük ekiplerce yürütülen çalışmalar, temel bir ilgi alanına dönüşmüş, Rivers ve Malinowski’nin dışında, Alfred Kroeber, Edward Sapir, Margaret Mead, DuBois, Melford Spiro, Clyde Kluckhohn, Morris ve Marvin Opler, Ralph Linton gibi araştırıcılar antropolojik yönden; Abram Kardiner, Harry Stack Sullivan, Karen Horney, Erich Fromm, Erik Hamburger Erikson ise psikiyatrik ve psikolojik yönden kültür psikoloji ilişkisini ve kişilik gelişmesi konusunu, doğrudan doğruya bazı kültürler üzerinde veya holocutural araştırma teknolojisi yoluyla (çeşitli toplumlar üzerinden elde edilmiş verilere dayanılarak, kültür ve insan davranışları konusunda ileri sürülmüş evrensel teorileri karşılaştırmalı bir metod kullanarak test etmeye) çalışmışlardır. Erikson, antropolog olarak S. Mekeel ile; psikiyatris David M. Levy, J. ve Z. Henry’lerle, Minskey ve R. Bunzel ile; psikiyatrist Kardiner, DuBois ve Ralph Linton ile, antropolog Kluckhohn ise sosyal psikiyatrist Alexander ve Dorothea Leighton’larla ve psikolog HenryA. Murray ile; John W. M. Whiting ise psikolog I. L. Child ile birlikte çalışmıştır. Bu çalışmalar ile insan tabiatı hakkında daha güvenilir bilgiler edinmekle kalmamışlar, faydalandıkları Yeni Freudcu akımın güçlendirilmesine ve psikolojik antropoloji araştırmalarının yeni bir ilgi alanı olarak temellerinin atılmasına katkılarda bulunmuşlardır.

         

        Antropologlar ve bazı psikiyatristler ile psikologlar, sadece psikolojinin ve psikiyatrinin ortaya koyduğu bulguları test etmekle kalmayıp, Batı sosyal hayatının diğer cepheleri ile ilgili bazı denetlemeler daha yapmaya çalışmışlardır.

         

        Columbia Üniversitesinde Franz Boas’un ve Ruth Benedict’in öğrencilerinden biri olmuş bulunan Margaret Mead, bilimsel olduğundan şüphe edilen diğer bazı bireysel gelişme teorilerinin doğruluğunu ilkel kültürler içerisinde tahkik etmeye çalışmıştır. Stanley Hall’in iddia ettiği şekilde, Batı kültürleri için “fırtınalı” olarak kabul edilen bir gençlik devresinin Samoa gibi ilkel bir toplumda bulunmadığını ortaya koymuştur. Mead, Samao’da geç kızlar arasında yaptığı araştırmalarda bir pozisyon elde etme mücadelesinin bulunmadığını ve evlenmeden önce gönül ilişkilerinin serbest ve oynaş değiştirmenin çok kolay olduğu bu toplumda, Hall’in Batı kültürleri için tespit ettiği ve mutlak bir özellik olarak gördüğü “storm and stress” denen fırtınalı bir buhran devresinin bulunmadığını ortaya koymuştur. Mead, aynı şekilde Piaget’nin bir animistik gelişme safhasının Manus çocukları arasında bulunmadığını, çünkü Manus ana-babasının çocuklarına, İsviçreli çocuklar için olduğu şekilde animistik hareket etmelerini mümkün kılacak bir telkinde ve eğitimde bulunmadıkların, aksine gerçekçi olmayı öğrettiklerini bulgulamıştır. Mead, Manus oğlan çocuklarının kendilerine verilen bebeklere büyük ilgi gösterdiklerini ve onlarla oynadıklarını, buna karşılık kız çocuklarının bebeklerle ilgilenmediklerini, çünkü bu toplamda çocuklara daha çok babaların baktıklarını gözlemlemiştir.

         

        Bir zamanların neredeyse insan davranışlarının tamamını “içgüdü”, “kalıtım” veya “gen” gibi çeşitli biyolojik altyapı unsurlarıyla, sâiklerle veya kaza, kader, “fıtrat” ile açıklamaya kalkan görüşler, bizim ülkemiz hariç, ileri Batı ülkelerinde artık bir sınırlamaya tâbi tutulmuş, hattâ açıklayıcı özelliğini kaybetmiştir. İnsanı belirli hareketlere sevk eden sâiklerimizin bir kısmı biyolojik veya daha uygun bir terim kullanacak olursak “biyojenik”, bir kısmı da “sosyojenik”tir. Kaybedildiği zaman intihara sürükleyen para ve mevki hırsı, ölümü hiçe sayıp vatan savunması için hayatını feda etme veya Cennet’te mümtaz bir yere sahip olabilmek için intihar bombacısı olmak gibi… Bu sâikler, sonradan öğrenilmiş olan ve açlık, cinsellik, ana-babalık, yaşama, neslini sürdürme isteği ve benzeri sâiklerimizin önüne geçebilen ve sosyo-kültürel kişiliğimize şekil vermiş olan sâiklerdir. Ağızlardan düşürülmeyen “fıtrat” kavramı ile kolayca izah edilebilecek yaşantılar değildirler. Sosyo-kültüreldirler ve çok uzun bir liste oluştururlar.[25]

         

         

*

         

        Yazım alanımızın sınırlı olmasına rağmen, başka önemli bir konuya daha kısaca temas etmemiz gerekmektedir. Açıklamasını yaptığımız bu antropoloji-psikoloji etkileşmesi, ana bilim dalı olarak sosyo-kültürel antropolojide yapısal bir değişikliği de yol açmıştır. Daha önce ilkel kültürlere gidip donmuş veya ölü birtakım malzeme toplayarak geri dönmüş olan antropologlar, psikolojinin etkisiyle, araştırma yaptıkları toplumlarda bireyin yaşadığı şekliyle kültürü ve kişilerin hayat hikâyelerini, yaşama tarzlarını da hem teorik olarak hem de yaşandığı şekliyle inceleme konusu yapmaya başlamışlardır.

         

        Biyografik ve otobiyografik veriler, çok eski tarihlerden bu yana özellikle psikiyatristler tarafından yoğun bir şekilde kullanılan veriler olmuştur. Psikiyatristler bireysel veya sosyo-kültürel içerikli bu veriler arasında, bireyin kişilik yapısında herhangi bir bozukluğu meydana getirme ihtimali olan yaşantıların izlerini bulmaya çalışmışlardır. Bu verilerin bir kısmı bireysel, bir kısmı bireysel-sosyal, bir kısmı ise sosyo-kültüreldir. Bireysel-sosyal olanlar, bireyin diğer insanlarla olan ilişkisinden kaynaklanmış olan, sosyo-kültürel olanlar ise, bireyin içinde yaşadığı, başkalarıyla paylaştığı yaşantıların bıraktığı izlere işaret etmektedir. Bir kişinin maddî kültür objesi ile ilişkisinden dolayı yaşadığı soyut bireysel tecrübe bile kültürel olabilmekte, kişilik üzerinde derin izler bırakabilmekte ve o bireyin kişiliğinin ayrılmaz bir parçası hâline gelebilmektedir. Bu durumda kişinin yaşadıkları, içinde yaşadığı kültürel çerçeveyi yansıttığı gibi, bu etkilerle şekillenmiş kişilik de bu etkilerin bir özetini bize verebilmektedir.

         

        Franz Boas’ın ilk dönem öğrencilerinden birisi olan, Jung ve Adler gibi psikiyatristlerin, hattâ Adler’in bir eserini İngilizceye çevirecek kadar bu psikiyatristlerin çalışmalarına ilgi duymuş bir kimse olarak Paul Radin vermiştir bize ilk kapsamlı antropolojik kişi yaşantısı örneğini. Bu, bir Winnebago Kızılderilisi olan Crashing Thunder’ın Radin tarafından kaydedilen otobiyografisidir.[26] Daha sonra C. S. Ford,[27] L. W. Simmons[28] ve W. Dyk[29] tarafından kaleme alınmış olan hacimli oto ve biyografilerin yanında, DuBois’in Alor[30] araştırmasında yaptığı şekilde, kısa ve kısmî hayat hikâyeleri de toplanmaya başlamıştır. Belirtmek gerekir ki, bu yaklaşım tarzı, kültür ve kişilik araştırmalarını etkilediği gibi, Alfred Kroeber tarafından geliştirilmiş olan süperorganik[31]kültür anlayışının değişmesine veya onun yanında organik bir kültür anlayışının oluşmasına da zemin hazırlamıştır; bir reel kültür anlayışını gündeme taşımıştır.

         

         

        Bütün bu psikoloji ve kültürel antropoloji etkileşmeleri konusunda yapılmış çalışmalar, sadece psikoloji, psikiyatri ve antropoloji ilişkisi ile sınırlı olmaktan çıkıp sosyolojiye, sosyal hayatta temel davranış birimi olarak kabul edilen sosyal etkileşme (social interaction) sürecinin, birtakım sosyal yapı unsurlarının, bazı sosyal kurumların toplumların sosyo-kültürel yapısına göre değiştiğini de göstermiştir. Sosyoloji ise, sosyal etkileşim sürecinin bireye kültürü aşılamada, sosyalleşmeyi sağlamada büyük bir etkisi bulunduğunu, kültürleri taşıyan ve devam ettiren temel unsurun toplum olduğunu ortaya koymuştur. Ve böylece psikoloji, sosyoloji ve sosyo-kültürel antropoloji arasında kişilik konusu etrafında kültürel kişilik adıyla bir temel ve yapıcı unsur ortaya çıkmıştır; kişilik merkez olarak kabul edilerek bu üç bilim dalının bütünleştirilmesine doğru verimli bir adım atılmaya başlamıştır. H. M. Lynd’in, Karl Manheim’in, A. Kardiner ve R. Linton’un, P. Sorakin’nin ve Talcott Parsons ve arkadaşlarının başlattıkları “aksiyon teorisi” teşebbüsünün bu üç alanın bütünleşmesine giden yolu açacağı görülmektedir. Bizim inancımız ve temennimiz de bu yönde olmaktadır.

         

         

        

         

        Alfred Adler (1870-1937) çağımızın en önde gelen psikologlarından biridir. Meslek hayatının ilk yıllarını Viyana'da geçirmiş ve 1910 yılına kadar Sigmund Freud'la birlikte çalışmıştır. 1910-1911 yıllarında Freud çevresindeki gruptan ayrılıp bazı noktalarda tamamen farklı yeni bir sistem ortaya atmıştır. Bireysel Psikoloji adını verdiği sistemini kamuoyuna yaymak için Avrupa ve ABD'nin birçok kentinde sosyal hizmet görevlilerine, öğretmenlere, doktorlara ve halka konferanslar veren Adler, "çocuk yönetimi" klinikleri de kurmuştur. Herkesin anlayabileceği sade ve açık bir üslupla kaleme alınmış, birçok dile çevrilmiş ve tekrar tekrar basılmış eserleriyle çağımızın en çok okunan psikologlarından olan Alfred Adler'in yayımlanmış kitaplarından bazıları şunlardır: The Neurotic Constitutiori (1917); Study of Organ Inferiority and Its Psychical Compensation Practise and Theory of Individual Psychology (1927); Problems of Neurosis (1929); The Science of Living (1929); The Pattern of Life (1930); Social lnterest( 1939)


        


        

        [1] Smith, G. Elliot, “Introduction”, W. H. R. Rivers’in Psychology and Ethnology (London: Kegan Paul, 1926, ss. IX-XXVIII) adlı eserinde, s. X.


        

        [2] E. E. Evans-Pritchard’ın belirlemesiyle söyleyecek olursak, “Maine, Mc Lennan, Bachofen, Morgan gibi antropologlar avukattırlar. Fustel de Coulanges bir Klâsik Dönem ve Orta Çağ tarihçisi, Spencer bir filozof, Tylor bir yabancı dil kâtibi, Pitt-Rivers bir asker, Lubbock bir bankacı, Robertson Smith bir Presbyterian rahip ve Kutsal Kitap uzmanı, Frazer bir klâsik edebiyat uzmanı idi.” Haddon, Rivers, Seligman’ın dışında kalan “Boas, bir fizikçi ve coğrafyacı, Elliot Smith bir anatomist, Balfour bir zoolog, Malinovski bir fizikçi, Radcliffe-Brown ise Cambridge Üniversitesi’nde ahlâkî ilimlerin yanında deneysel psikoloji eğitimi görmüş bir kişiydi.”, Social Antropology, Glancoe: The Free Pres, 1954, s. 72. Bir Avusturyalı fonsiyonalist olan Richard Thurnwald da psikoloji tahsil etmiş bir kişiydi.


        

        [3] Rivers, W. H. R., “Sociology and Psycohology”, Sociological Review, IX, ss.1-13.


        

        [4] Elliot Smith, G., Psychology and Ethology, London: Kegan Paul, 1926. Yukarıda söz konusu ettiğimiz iki yazısı ve başka bir yazımızda söz konusu ettiğimiz “The Primitive Conception of Death” adlı önemli yazısı, kitabın bu birinci kısmında yer almaktadır.


        

        [5] Rivers, W. H. R., Instinct and the Unconscious, Cambridge Univ. Press, 1920, 2nd ed. 1922.


        

        [6] Rivers, W. H. R., Psychology and Politics and Other Essays, London: Routledge, 1923.


        

        [7] Rivers, W. H. R., Conflicts and Dream, London: Routledge, 1923.


        

        [8] Rivers, W. H. R., Medicine, Magic and Religion, London: Routledge, 1924.


        

        [9] Rivers, W. H. R., Social Organization, London: Routledge, 1924.


        

        [10] Rivers, 1904 yılında yayımladığı “Observations on the Senses of the Todas” (Brit. J. Pschol.,1, ss. 321-96) adlı yazısında, duyu organlarının duyarlığı konusunda ırklar arasında herhangi bir farkın bulunmadığınısöylemektedir.


        

        [11] Bartlett, F. C., Psychology and Primitive Culture, Cambridge Univ. Press, 1923.


        

        [12] Remembering, Cambridge: Cambridge Univ. Press, 1932.


        

        [13] Torres Straits Seferi’ne katılan C. G. Seligman’ın “Anthropology and Psychology”, JRAI, 1924, 54, ss. 13-46;“The Unconscious in Relation to Anthropology”, British Journal of Psychology, 1928, 18, ss.373-387; “Anthropogical Perspective and Psycological Theory”, J.R.A.I, 1932, 62, ss. 193-224 gibi hacimli yazıların da sahibi olan Seligman, 1910’lu yıllardan itibaren Malinowski’nin hocası olmuş ve onun psikolojiye olan ilgisinin artmasında yardımcı olmuştur.


        

        [14] Rivers, W. H. R., The Todas, London: Macmillan, 1906.


        

        [15] Malinowski, B., The Father in Primitive Psychology, London: Kegan Paul, 1927.


        

        [16] Ford, C. S., “Society, culture and Human Organizm”, The Journal of General Psychology, 1939, 20, ss. 167-168; Turhan Yökükân, Sosyolojik ve Sosyal Psikolojik Görüş Açısıyla Öğrenme, Etkileşme, Sosyaleşme, Kültür ve Kişilik, Ankara: Atatürk Kültür Merkezi, 2013, s. 36.


        

        [17] Bartlett, F. C., Remembering, Cambridge: Cambridge Univ. Press, 1932.


        

        [18] Nadel, S. F., “Field Experiment in Ratial Psychology”, Brit. J. Psychology, 1937, 28, ss. 195-211.


        

        [19] Dennis, W., “Cultural and Developmental Factors in Perception”, Robert R. Blake ve G. V. Ramsey’in derlediği Perception, An Appoach to Personality (New York: The Ronald Press, 1951, ss. 148-169) adlı eserde, ss. 155-156.


        

        [20] Yörükân, Turhan, Sosyolojik ve Sosyal Psikolojik Görüş Açısıyla Öğrenme, Etkileşme, Sosyalleşme, Kültür ve Kişilik, Ankara: Atatürk Kültür Merkezi, 2013, ss. 265-295.


        

        [21] Anastasi, A. and J. P. Foley, “An Analysis of Spontaneous Drowings by Children in Different Cultures”, J. Appl. Psychology, 1936, 20, ss. 689-726.


        

        [22] Rivers, W. H. R., Instinct and the Unconscious: A Contribution to a Biological Theory of the Psychoneuroses, Cambridge Univ. Press, 2nd. ed. 1922.


        

        [23] Seligman,C. G., “The Unconscious in Relation to Anthropology”, Birt. Journ. Psychology, 1928, 18, ss. 373-387.


        

        [24] Malinowski, B., Sex and Repression in Savage Society, London: Routledge and Kegan Poul, 1927.


        

        [25] Yörükân, Turhan, Sosyolojik ve Sosyal Psikolojik Görüş açısıyla Öğrenme, Etkileşme, Sosyalleşme, Kültür ve Kişilik, Ankara: Atatürk Kültür Merkezi, 2013.


        

        [26] Radin, P., ed., Crashing Thunder: The Autobiography of an Amercan İndian, New York:Appleton, 1926.


        

        [27] Ford, C. S., Smoke from Their Fires, New Haven: Yale Univ. Press, 1941.


        

        [28] Simmons, L. W., Sun Chief: The Autobiography of a Hopi Indian, New Haven: Yale Univ. Press, 1942.


        

        [29] Dyk, W., Son of Old Man Hat; A Navaho Autobiogrophy Recorded by Walter Dyk, New York: Harcourt Brace, 1938.


        

        [30] DuBois, Cora, “Some Psychological Objectives and Techniques in Etnography”, Journal of Social Psychology, 1937, 8, ss. 285-301; The People of Alor, Minneapolis: Univ. of Minnesota Press, 1944.


        

        [31] Kroeber, A., “The Superorganik”, American Antropologist, 1917, 19, ss. 207-236.


Türk Yurdu Aralık 2015
Türk Yurdu Aralık 2015
Aralık 2015 - Yıl 104 - Sayı 340

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele