Erkin Kün, Erkin Yurt / Ergene Kon

Nisan 2015 - Yıl 104 - Sayı 332

        Türklerin kadim tarihinde yer alan türeme efsanesi ile bağlı görünse de “Erkin Kün ” / özgürlük günü veya “ Erkin yurt” / bağımsız vatan kavramlarının, onların zihinlerinde ve hayatlarında, Ergenekon öncesi de güçlü bir şekilde var olduğu anlaşılmaktadır. Bu yüzden uğradıkları kanlı bir baskın sonunda ayakta kalan Türk yiğidi, eşleri ve hayvanları ile bir gece düşman hatlarını aşıp kaçmışlar. Düşmanların kendilerine erişemeyeceği, arayıp bulamayacağı bir yer, bir sığınak aradılar. Sonunda böyle bir yerde, zirvesi göğe doğru yükselen bir dağın dibinde durdular. Yaban koyunlarının yüksek dağın yamaçlarından tepeye doğru dolana dolana yürüdüğünü ve sonra gözden kaybolduklarını gördüler. Bu yol onlara umut verdi. Biraz dinlendikten sonra, yaban koyunlarının izlediği dar ve tehlikeli yolu yürümeye başladılar.

        
Sonunda, yaban koyunları gibi dağın tepesini öbür yana dönünce şaşırdılar. Önlerinde, aşağılarda alabildiğine geniş otlarla, ağaçlarla kaplı, gölü akarsuları olan bir yer uzanıyordu. Dağdan aşağı ovaya, düzlüğe eriştiler. Bulundukları yerin dört bir tarafı yüksek dağlar ile çevriliydi. Düşmanların kendilerini bulamayacaklarına karar verip oturdular. Tanrı onları korumuştu, alkış / dua kıldılar. O güne “Erkin Kün” adını verdiler. O gün, onlar için erkinlik, özgürlük, bağımsız var olma günüydü. Yeni yerleşecekleri yerin adını da güne benzer biçimde “erkin kon” verdiler. “Ergene Kon” biçimine, Moğollar döneminde yazıya alınması nedeniyle dönüşmüş olmalıdır, diye düşünüyorum.

        
Zamanla ‘kün” ve “kon” sözcüklerinin birbirinin yerini alması, birinin diğerini anlatı metni içinde koruması, dilimizin ve anlatı metninin bir özelliği mi, üzerinde ciddiyetle durulması icap eden bir husus gibi görünmektedir. Şüphesiz, “ergene” sözcüğü “erkin” sözcüğünün Moğol dilinde telaffuzu ile karşımıza çıkmaktadır. Bu durum, Moğol dilinin ödünçlediği sözcükleri muhafazakâr biçimde koruduğu ile mi, yoksa Türk dilinin ana gövdeden ayrılıp gelişmesi ile mi açıklanabilir? Bütün bunları ve sözcüğün tarihî gelişimi ve sürecini dikkatli incelemek gerekir. Kök atanın çocuklarının torunlarına bıraktığı tarihî ve filolojik araştırma sorunlarından başlıcası budur.

        
Erkin sözcüğü, Türk dilinin hangi kadim sürecinde Moğolcaya yerleşmiştir veya o zaman her iki dil bir dil gibi miydi? Ödünçlemeler var ise, nasıl ve ne zaman olduğu ve o dilin muhafazakârlığının özellikleri nelerdir, o süreçlerde iki dilin ne tür bir etkileşim içinde bulunduğu gibi hususların aydınlatılması önemlidir. Türk dili, gelişimi bakımından nasıl bir aykırı yol izliyordu ve nedenleri neydi, bunlara doğru ve yeterli açıklıkta cevap bulunması gerekir. Filoloji uzmanlarının dikkatini, Kaşgarlı’nın sözlüğünde bir sözcüğün hem ince sıralı hem kalın sıralı ama aynı anlam ve işlev ile verilmesi üzerine çekmek isterim. Tabii, bu husus, şüphesiz konunun bir boyutudur. Bu boyutu üzerinde her iki dilin kadim dip yapısı ve kadim gelişim evreleri üzerine uzman filoloji araştırıcıları duracaktır. Bugün olmasa, yarın olacaktır.

        
Konunun bir başka boyutu, anlatının kişioğlunun ilk türemesi/yaratılışı ve yeniden türemesi ve çoğalması ile bağlı toplumların kadim yaşamlarında yer alan anlatılar ile ilişkisidir. Dünyada kadimden var olan toplumların pek çoğunun geçmiş yaşamlarıyla ilişkili bu türden anlatılara rastlanır. Fakat, her birinin dayanağı her toplumun kendi geçmişleri ile bağlı açıklayıcı anlatılardır. Bu türden anlatılar, yaratıcıları ve anlatıcıları veyahut olguları açıklayıcılar tarafından tasavvur edilen veya toplum tarafından yaşanmış, toplum hafızasında derin izler bırakmış dramatik olgulara istinat ettirilirler. Savaşlar, doğal olaylar, inançlar ve dinler, bunların başlıca unsurları olabilir.

        
Semavi dinlerde de ilk insanın yaradılışından ve türemesinden sonra, kişioğlunun yeniden türemesi ve çoğalması anlatıları mevcuttur. Bilindiği gibi Âdem Peygamber’den sonra Tufan çıkışı ile insanlığın ilk üreme süreci sona erer. Yeniden üreme süreci ise, Nuh Peygamber ve çocukları ile başlar ve bu süreç bugün de devam etmektedir. Türkler, medeniyet tarihinde hem kendi kadim türeme ve yeniden türeme anlatıları hem de İslam dinine intisap ile bütün bu anlatıların tamamına kendi medeniyeti içinde sahiptir. Üstelik İslam dinine intisap edince yeniden türeme sürecinin kadim şeklini insanileştirmişler ve İslam dinine intisap edilmiş Türk- Moğol medeniyeti döneminde kadim anlatılar İslam’a uygun değişime uğratılarak yeniden yazıya alınmıştır. Bu bakımdan Türklerin yeniden türeme anlatıları, iki ana anlatı oluşturur. İlki, Çin kaynaklarında yer alan dişi kurttan yeniden türeme anlatılarıdır. İkinci ana anlatı metinleri, İslami çehreye büründürülmüş “Ergene Kon” adıyla bağlı anlatılardır. Bir tarihte, bunların önemli bir bölümünü bir araya getirip yayımlamıştım; burada o açıdan üzerinde durmamızı gerektirecek başka bir husus bulunmamaktadır. Bu yazının konusu da temel olarak ilk türeme veya yeniden türeme değildir. Burada durmak istediğim iki kavram var: 1. Erkin Kün; 2. Erkin Yurt.

        
“Ergene Kon” kavramı, bir bakıma “Erkin Kün” ile “Erkin Kon” kavramlarının bir alaşımıdır. Biri olmaz ise öbürü de olmaz. Eskilerin deyimi ile biri ötekinin içinde mündemiçtir. Ben bu iki kavramın, Tanrı’nın Türk milletine gönderdiği son mucize diye gördüğüm M. Kemal Atatürk’ün bağımsızlığımızın gerçekleşmesi için hedef koyduğu “istiklâl-i tamme” ile eşdeğer ve daha güçlü, daha çağdaş bir hüviyet kazandığını düşünüyorum. Türkiye’yi ve Türkleri, Önavrasya üzerinde kurdukları yurttan söküp atmak üzere saldıranlara karşı verilen amansız mücadele de “istiklâl-i tamme” uğruna, “erkin kün” ve “erkin yurt” için verilen mukaddes savaş ve sonrası adımlar, her üç kavramı içinde barındırır. Bunlar olmaksızın ne insan ne toplum olma olanağı vardır. “İstiklâl-i tamme” yani “tam bağımsızlık” her toplum için bir “erkin kün” ve bir “erkin yurt” kudreti içinde yaşayıp nefes almak, demektir. Dünya toplumları arasında bu yetenek ve kapasiteleri gösterip tarih içindeki yürüyüşlerini sürdüren toplumlar arasında Türklerin de var olduğu ve olmaya devam ettiği gerçeğini, başınıza geçirdiğiniz insanlar unutsa bile, onlara nerede ve niçin bulunduklarını hatırlatmak Türklerin var olma adına kaçınılmaz görevleridir.

        
Türkler, vatanlarına, devletlerine ve milletlerine sahip gücü yaratmak, sürdürmek, birlik ve dirliklerini korumak azim ve kararlılıklarını gösterdikleri sürece, düşmanlar ne denli içerden işbirlikçiler bulurlar ise bulsunlar, gönüllerde korunan “kuvây-ı milliye” ateşini ortaya çıkardıklarında, ne içerdeki hainlere ne de dışardan gelecek düşman saldırılarına yer kalır. “Ergene Kon”, bugünün sembolik ateşini sürekli diri tutmak ve hatırlatmak üzere her yıl kutlanır ve yeni kuşaklara hatırlatılır.

        
“Erkin Kün” ve “Erkin Yurt” sahibi millet demek, “istiklâl-i tamme”ye sahip yaşamak demektir. İmrenilecek bir medeniyet inşa edip âleme gösterme iradesine sahip olmak demektir. Düşünce, estetik, bilim ve teknolojide zamandaş olup yürümek demektir. Geçmişin bize bıraktığı eserleri, ne idüğü belirsiz talancıların beton yığınları arasında ezilmesine, yok olmasına izin vermemektir. Gecekondu kültürü ile stratejik düşünce, jeostratejik değerlendirme ancak bu beton yığınları altında ezilir ve ezilmeye devam eder. Tarih zenginliklerini, medeniyet miraslarını koruyamayanların birer tüfeylîden farkı yoktur. İnsan, bir milletin en yüce makamlarında niye oturur, bir hoş sada bırakmak için; yoksa kırıp dökmek, nara atmak için elbette değildir. Peki, bunca zaman yaşadıklarımıza ne demeliyiz, nasıl bir ad vermeliyiz? Tarihimiz nasıl bir süreçten geçmektedir? Bunu düşünmek bile ağır geliyor, acı veriyor, sadece yüreğimin çığlıklarını duyuyorum. Yirminci yüzyıl sonunda bayram yerine çevrilen Türk dünyası, bugün içler acısı bir manzaraya bürünmüş ise, yazıklar olsun bu tabloyu yaratan kendini ve yerini bilmezlere ve onlara, görevleri iken hadlerini bildirmeyip, uyarmayıp iştirak edenlere.

        
Tarih, günümüzde, yürekli yiğitler, yüksek bilime ve teknolojiye egemenler elinde yürümektedir. Erkin gün, erkin yurt onlara sahip olanların ellerindedir. Bağırıp çağırma ile sadece kurbağalar derelerde gülüyor. Âlemin maskaralığına soyunmuşlardan toplumları yönetecek idareciler yetişmez. Bilgi, görgü, liyakat gerekir; dünyayı köklerinden okuyup anlayacak, ona göre toplumu yönetecek yetenek ve kapasiteye sahip yöneticileri bulup ortaya çıkarmak gerekir. Toplum, bu idrak seviyesine doğru, çağdaş, akılcı bir eğitim ve öğretim anlayışı ile hazırlanmadıkça ne erkin kün ne erkin yurt olur. İşte önümüzde din adına, İslam adına birbirini “Allah Allah” deyip boğazlayan emperyalizmin oyuncağı şuursuz kitleler, terör şebekeleri var. Ders alma zamanı gelmedi mi? Bölücü teröristler ülkenin üçte ikisinde istediğini yürütüyor ve kalanında da tehdit ediyor ise, ey Türk milleti, ne zaman düşünüp kendine dönmeyi hedefine koydun acaba? Önavrasya üzerine kurduğun ikinci vatan toprağında erkin kün, erkin yurt umudunu emperyalizm bitirmek, ocağına incir dikmek istiyor ve sen, cehennemin sihirli reklamları ile zaman tüketiyorsun, hayret ediyorum, tarihten utanıyorum.

        
Yedi yüz binlik bir ordu, vatan toprağını nerede olur ise olsun, koruyamıyor ise, etkin ve yetkin bir gücünüz yoktur. Daha düne kadar Türk karasuları içinde yer alan, Gül’ün misafirlerine, eşekler için ecdadın yaptırdığı ahırları gezdirdiği “Eşek Adası” bile yok oldu. Eşekler geçmeye devam ediyor ama öteki 16 ada ile birlikte Yunan bayrağı çekilmiş bir şekilde. Etkin bir donanmamız yok. Deniz kuvvetleri, kara ordusu, hava kuvvetleri çökertilmiş, subayları tarumar edilmiş bir ordu ile “Erkin Kün” ve “Erkin Yurt” yaşanır mı? Yaşanmaz ve yaşanmıyor. Ve en yetkin koltukta oturan kişi, itiraf ediyor bugün: Kandırıldık, yanıltıldık!.. Ve tarumar edilmişler de dinliyorlar. Vatan sağolsun!.. Ben bu sözü, Nara Burnu’nda batan Dumlupınar Denizaltısı’nda subaylarımız çaresiz ölüme terk edilmek zorunda kalındığında, o vatansever yiğitlerin satıhta yaşayan bizlere çektiği son telgraftaki sözler diye hatırlıyorum. Yiğitleri tükenmiş, vatanları korunaksız kalmış toplumlar yıkılmaya ve tarihten silinmeye mahkûmdur. Tanrı’ya yakarışım, Türkleri yiğitsiz koma, tarihin akışını durdurma olacaktır.

        
Türkler, bugün, “Ergene Kon” yeniden diriliş günüdür. Ocakta kızdırılan demirin örs üstünde çekiçle dövülme günüdür. Kılıçların kınlarından çekildiği, tuğların yükseldiği, anayurda hâkimiyet tesis edildiği gündür. Gününe sahip çıkar, demiri döver, döverken düşünürsen, başın dik nasıl yürüyeceğine de karar verirsin. “İstiklâl-i tamme”ye sahip olmak, zamandaşlarınla başın dik, medeniyet kervanında yerini almak demektir. PKK teröristleri ve teröristbaşı, vatanında çelik çomak oynuyor ve sen ölü toprağı üstüne serilmiş gibi olanı biteni seyrediyorsan zaten ölmüşsün; sana bugün bayram etmek, ecdat ateşini hatırlatmak da beyhudedir. Anladık, vatanını koruyacak Türk ordusu tarumar edilmiş olsun, say ki orduların dağıtılmış Birinci Dünya Savaşı yıllarındasın; öyle olsa kuvay-ı milliye ateşi yanardı her yerde; yanmıyor, vatan yanıyor. Bu sünepe, vurdumduymaz hâlin beni korkutuyor. Ayağa kalk Türk oğlu, diyor Azerin, ama sen uzanmış yatıyorsun. Bu hâlinden tarih adına, geçmiş adına utanıyorum!..

        
Bir yarın var içimde. Medeniyet ilerlemesinde 7. fazdan dünyaya hükmedenleri aşıp 9. fazdan hesap soran, düzen kuran bir kuşak. O kuşağın Türkleri, ülkemden her türlü bozuk gıda rejimi ürünlerinin kökünü kazıyorlar. Bilimde ve teknolojide herkesten ilerde, üretim ve kalitede bütün standartları alt üst etmişler. Üniversiteleri başka ülkelerin öğrenme merkezine dönüşmüş. Vatanın her köşesini beton yığınlarından kurtarmış, ince zevk ile örülmüş bir şehircilik. Bağları, bahçeleri, ürünleri sağlık dolu bir tarım. Ormanları, dağları gece gündüz dolaşılacak, inip çıkılacak yerler ile dolu erkin bir yurt olsun. Boğazların güzelliklerini koruyacak bir imar düzeni, bir hâkim estetik kararlılık görsün dünya. Kaybettiğimiz, bize ait vatan parçalarını geri getirecek bir gücümüzün olmasını isterim. Hainlere, çıkarcılara, hırsızlara aman vermeyecek bir feraset, vicdan, akıl ve ruh zenginliği; ceketi sırtında yük diye düşünecek devlet vicdan ve adalet sahibi devlet adamları vermesini isterim. Bir gün bu rüya elbet gerçek olacak, Türk tarihi, dünya tarihi akışını sürdürecek ve aziz milletim, yine eşitler arasında en eşit olmanın gurur ve ihtişamını yeniden yaşayacaktır. Tarihte gerçekleşenleri, elbette onların torunları da gerçekleştirecek yetenek ve kapasiteye sahip olacak yeni kuşaklarımız gerçekleştirecektir. Bugünden umutsuz ama yarından umut doluyum beyler! Geleceğimin rüyası gerçek olacak, Tanrı’nın bağışı Türk tarihi, yeniden akışını sürdürecektir. Güne bakıp aldananlar, yazık sizlere, rüyamı gerçek kılacak gençleri, yiğitleri uzaklardan da olsa görüyorum.

        
O gün gelende gençler, beni de hatırlayın. Yıllar yıllar önce bir ak saçlı böyle hayaller kurardı, diye. O gün, o erkin yurtta, o erkin günde, “istiklâl-i tamme”yi gerçek etmiş gençler, ecdadınıza yaraşır biçimde, örs üstünde kızgın demire bir kez de benim için çekici indirin. Bayramınız şimdiden kutlu olsun.


Türk Yurdu Nisan 2015
Türk Yurdu Nisan 2015
Nisan 2015 - Yıl 104 - Sayı 332

Basılı: 10 TL

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele