Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ı Gördüm!

Kasım 2009 - Yıl 98 - Sayı 267

        Çoğumuz hikâyenin şiire düşman olduğunu tekrarlar dururuz. Bu kanaati ispat için verilen örnekler de hep şiirin posasıdır. Fakat mutlak tanım ve sıfatlandırmalar, şiiri ansiklopedi maddesi/bilgisi hâline koyar. Bu gibi şeyler, mektep çocuklarının işidir. Hikâye etmeye çalışırken asıl çehre ve dokusunu, varlık sebebini unutmuş manzum metinler vardır. Ama diğer yandan, etki alanı hayli geniş pek çok şiir vardır ki bunlarda da hikâyemsi bir taraf, bir olay parçası etrafında anlatım bulunur. Guillaume Apollinaire (1880–1918)’in Rosmond’u, Edgar Allan Poe (1809-1849)’nun Anabelle’i, Lafontaine (1621-1695)’in pek çok fablı hemen akla geliveren dünya şaheserleridir. Türk Edebiyatında da bir hikâye etrafında oluşmuş çok başarılı şiirler vardır. Faruk Nafiz’in Han Duvarları şiiri bence bunların başında gelir. Edebî metinler için pek hazırlıklı, donanımlı olmayan okuyucu ve dinleyici bile bu şiirdeki hikâyeyi kavrar ve çok etkilenir.

         

        Reşat Nuri Güntekin, Anadolu Notları’nda (tarihsiz 26. basım, s. 159-160) yüzümüzde gülümseme meltemi estiren bir hatırasını naklediyor:

         

        “Niğde’ye yaklaşıyorduk.

         

        Yanıma oturan bir Niğdeli, şehrin eteğini saran ağaç kümeleri arasında pek iyi seçemediğim bir noktayı işaret etti:

         

        -Faruk Nafiz’in hanı, dedi.

         

        Büyük şairin han sahibi olduğu günleri de inşallah görürüz. Fakat yol arkadaşlarımın bana gösterdiği bina, sadece Faruk Nafiz’in unutulmaz Han Duvarları şiirinde tasvir ettiği han idi.

         

        Kıyafetinden anlaşıldığına göre Niğdeli arkadaş bir esnaf, yahut işçi idi. Böyle olmakla beraber Han Duvarları’nı ve Faruk Nafiz’i biliyordu. Daha garibi trende ilk gördüğü bir yabancının bu şiiri, şiirde tasvir edilen hanı ve Faruk Nafiz’i tanımamasını kabul etmiyor, ateş ve su nevinden herkesçe malum şeylerden bahseder gibi iki kelime ile bana maksadını anlattığına inanıyordu.

         

        Güzel şiirin kudreti. İyi yazılmış bir manzum hikâyeye koskoca bir hanı, koynundaki tapu senedine rağmen asıl sahibinin elinden alıyor, Faruk Nafiz’e mal ediyordu.

         

        Mamafih arabamızda ayakta duran ve bizi dinleyen uzun boylu bir sakallının ‘yok, yahu… o han falanındır’ diye öteki mal sahibinin hakkını da zıyâdan kurtardığını itirafa mecburum.”

         

        Bu etki nereden geliyor?

         

        Sıralamada ön sıraya yerleşebilecek olanı söyleyelim:

         

        Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ın acıklı hikâyesinden.

         

        Bu abidevî şiir her okunduğunda, Maraşlı Şeyhoğlu’nun başka şiirlerini nerede bulabileceğini soran öğrencilerimiz olur mutlaka. Onun kurmaca bir şahıs olduğunu öğrenince de hayretler içinde kalırlar. Çünkü bu metin o kadar başarılıdır ki okuyucu oradaki kahramanla âdeta bütünleşir. Tıpkı şairin Şeyhoğlu ve onun gibileri hatırlatan mekânlarla bütünleşmesi gibi… Faruk Nafiz Han Duvarları’nın sonunda iç geçirme bâbında der ki:

         

        Gönlümü Maraşlının yaktı kara haberi

        Aradan yıllar geçti, işte o günden beri

        Ne zaman yolda bir han rastlasam irkilirim

        Çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirim

        Ey köyleri hududa bağlayan yaslı yollar,

        Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar!

        Ey garip çizgilerle dolu han duvarları,

        Ey hanların gönlümü sızlatan duvarları

         

        Şiiri okuyan hemen herkes, -nerde bir hana rastlasa- gönlünün sızladığını duyar. Çünkü gönlü Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ın hazin kaderiyle yanmıştır. Herkesin için farklı bir Şeyhoğlu vardır.

         

        Maraşlı Şeyhoğlu’yla ben de bir hikâyede rastlaştım.

         

        Şevket Arı’nın Sabrımı Denedim (Ötüken Yay., İstanbul, 1999) adıyla kitaplaşan hikâyeleri içinde Hava Tebdili (s.7-18) başlıklı bir metin var ki âdeta Han Duvarları’nın hikâyeleştirilmiş şeklidir.

         

        Malum; Han Duvarları’nda muhtemelen İstanbul çocuğu olan bir aydının Kayseri’ye gidişi vardır. Ulukışla, Bor, Niğde, Araplıbeli, İncesu yolundan Kayseri’ye giden bu aydın, Niğde’nin göründüğü bir beldedeki handa geceyi geçirirken, hanın duvarlarındaki bir kıt’aya takılır gözü... Yani bir “şair arkadaş”a rastlar. “Şair arkadaş”ın duvara kazıdığı dört mısra ile gözleri yanar âdeta!

         

        “Bu dört mısra değildi, sanki dört damla kandı.”

         

        O mısralardan anlaşılmaktadır ki bu şair, Trablusgarp Savaşı’ndan itibaren on yıldır “baba ocağından, yar kucağından” uzak, “huduttan hududa atılarak” savaşmıştır, şimdi memleketi Kınadağı’na dönmektedir. Araplıbeli’ndeki handa aydın şairin kalbine ateş gibi giren satırlar, İncesu’daki handa bir mezar kitâbesi kokusu hissettirir. Yolcu aydın, handan ayrılırken hancıya Maraşlı Şeyhoğlu’nu tanıyıp tanımadığını sorar. Hancı “-Hana sağ indi, ölü çıktı geçende” der.

         

        İşte Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ın hazin kaderi!..

         

        Şevket Arı’nın Hava Tebdili hikâyesinde de Kayseri yolcusu bir aydın (kahraman-anlatıcı) vardır. Anlatıcı, I. Dünya Savaşı yıllarında İstanbul’da Eskişehir ve Konya’da birer gece yattıktan sonra ıssız, istasyona benzemeyen bir durakta, Ulukışla’da mola veren trenden iner.

         

        Burada kiraladığı bir yaylı at arabası ile Kayseri’ye gidecektir. Ürgüplü arabacı çocuk, masum bir hile ile Ürgüp yoluna sapmıştır. Kahraman-anlatıcı, yol üstünde birisinin yatmakta olduğunu görür, arabaya alır. Bu, Çanakkale Cephelerinde yaralanıp İstanbul hastanelerinden birine gönderilmiş, üç aylık tedaviden sonra tekrar cepheye sevk edilmiş, orada hastalanınca yine İstanbul hastanelerinden birine yatırılıp daha sonra üç aylık hava tebdiline gönderilmiş bir gazidir. Trende tekrar hastalanınca çürüğe çıkarılmıştır. Yolculukta ona, kendisi gibi “hava tebdili”ne giden askerler arasındaki dört hemşehrisi bakmışlardır. Ulukışla’da trenin sevk memuru bir araba kiralayarak bu beş hemşehriyi memleketlerine yolculamıştır. Hasta gazi, durumu kötüleşince devrilir arabanın içine… Diğerlerine yer kalmamıştır. Onu arabadan indirip yol üstüne bırakmışlardır. Bu asil insan, bu gazi, “onlar da ne yapsınlardı?” diyerek arkadaşlarını hoş görmektedir.

         

        Gecenin iyice bastığı sıralarda Ürgüp’te bir hana inerler. Anlatıcı aydın, arabacı çocuğun dayısı vasıtasıyla, durumu ağırlaşan hasta gazinin köyüne/yakınlarına haber salmıştır. Ertesi sabah köyden gelenler ağlaşmaya başlayınca, hasta gazi onların hepsini birer birer gözden geçirerek “Param yetmemişti, arabacıya otuz kuruş borcum kaldı. Mezarımda beni borçlu yatırmayın.” vasiyetinde bulunmuştur. Han Duvarları şairinin

         

        Gönlümü Maraşlının yaktı kara haberi

        Aradan yıllar geçti işte o günden beri

        Ne zaman yolda bir han rastlasam irkilirim.

         

        demesi gibi, Hava Tebdili anlatıcısı (yazarı) da gönül sıkıntısı, vicdan sızısı ile “Bu vasiyettir bana bu yazıyı yazdıran” der.

         

        İki metin arasındaki garip benzerliklere bakın!

         

        İkisi de I.Dünya Savaşı sonrasında yaşanan bir vak’a etrafında gelişiyor.

         

        İkisi de Anadolu’ya göreve giden bir aydın tarafından müşahede olunuyor ve anlatılıyor. Ayrıca bu iki aydın da edip! Yani anlatıcılar aynı denilebilir.

         

        İki metin arasındaki diğer bir ortak taraf mekân benzerliği hatta ortaklığı!

         

        İki metinin olay kahramanı da gazi! Her iki gazi de kara bahtlarıyla, hazin sonlarıyla gönlümüzü yakıyor!

         

        Hülasa olay, zaman, mekân ve kahraman ve anlatıcı benzerlikleri oldukça şaşırtıcı...

         

        Hikâyeci Şevket Arı, Hava Tebdili’ni (altındaki nota göre) 1957 Kasım’ında yazıp Haziran 1964’te Van’da çıkan İkinisan gazetesinde yayımlamış. “Kânûn-ı evvel 1341 (Ocak 1925)” diye tarihlenen Han Duvarları’nın ise ilk defa 15 Kasım 1925 tarihli Türk Yurdu’nda yayımlandığını biliyoruz. Şüphesiz ki her aydın gibi Şevket Arı da Han Duvarları’nı yayımlandığından beri biliyordu. Acaba Hava Tebdili’i Han Duvarları’nın gölgesinde mi yapıldı (yazıldı)?

         

        Şevket Arı, Faruk Nafiz’den 10 yaş büyük olmakla beraber I. Dünya Şavaşı’ndan Cumhuriyet’e uzanan sürecin acılarını birlikte yaşamışlardır. Aynı dönemin boğucu havasında, yürek burkan nice olaya şahit olmuş bu iki aydının aynı veya benzer temaları işlemeleri son derece doğaldır ve “metinlerarasılık” bağlamında değerlendirilmesi gerekir. Devrin zihniyeti dediğimiz şey de budur.

         

        Ben, Hava Tebdili’nde Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ı gördüm. Han Duvarları’na kazılan matemde Hava Tebdili’ndeki adsız nefer(ler)in nefeslerini hissettim.

         


Türk Yurdu Kasım 2009
Türk Yurdu Kasım 2009
Kasım 2009 - Yıl 98 - Sayı 267

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele