Üç Güzeller Masalı

Aralık 2009 - Yıl 98 - Sayı 268

        Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, Turan ilinde, şairlerin dilinde, ozanların telinde, on asırdan beri sözü edebî kılmak uğruna birbiriyle yarışan iki güzel arkadaş, iki kardeş varmış: Hece ve aruz…

         

        Bu kardeşler ikiz değil. Hece daha yaşlı, tecrübeli… Onun için aruzun, henüz reşit olmadığı çağlarda, ara sıra istemeye istemeye büyük kardeşinkine benzer sesler çıkardığına şahit olmuşuz:

         

         

        Bu hikmeti kim ne bile bilse dahi gelmez dile

        Bu âh ile bu zâr ile gözüm yaşı nice dine (Âşık Paşa)

         

         

        Fakat devran değişmiş, gün gelmiş ki daha genç olan aruz, yaşlı heceyi bastırmış! Onu dar bir alana itmiş, sıkıştırmış… Artık hece ondan imdat dilermiş. Türkü çığırırken onun nağmesini taklit eder olmuş:

         

         

        Bu gün ben bir güzel gördüm

        Bakar cennet sarâyından

        Kamaştı gözümün nûru

        Onun hüsn-i cemâlinden (Erzurumlu Emrah)

         

         

        Hecenin kısık sesi sadece taşradaki dağ başlarından ovalardan, gâh mani ile türkü ile, gâh koşma ile varsağı ile, ozanların diliyle, âşıkların sazındaki tel ile kulaklara çalınmış!.. Hazmedemezmiş kendine reva görüleni… Tenhaya çekilir, için için sızlanırmış:

         

         

        Ben neyledim bu feleğe

        Yatar iken yordu beni

        Külümü koydu eleğe

        Rüzâra savurdu beni! (Reyhani)

         

        Aruz ise saraylarda salınıp saltanatına saltanat katmış. Mağrurmuş... Zaman zaman heceyi sarayına konuk edip, onu kapıya yakın yerde tutarmış… Misafirin yeri başköşedir ama onun maksadı zaten kendi saltanatını göstermekmiş!.. Hecenin sesini kopuzdan sazdan duydukça, gökkubbeyi çınlatan kahkahalar atarmış! Heceyi gördükçe bazen fısıltılı konuşur, nazla bakar, bazen alaycı davranırmış!

         

        Bir mecliste karşılaştıklarında, işveli aruz süzüle süzüle, zavallı hece ezile büzüle, manalı manalı bakışırlarmış. İhtiyar hece yüzü döküle döküle, içten içe isyanla dermiş ki:

         

        Hor görmeyin âşıkları

        Her âşığın bir âhı var!

        Sizde bu şal tohunur mu?

        Bizde sitem tezgâhı var! (Mevlüt İhsanî)

         

        Aruz, bu sitem tezgâhındaki kumaşın kıskanılacak âvazına tegâfül göstermekten başka elinden bir şey gelmeyeceğini anlayınca

         

         

        Kaçan ki görse beni ekşidip yüzüni rakîp

        Verir hemîn acı dil nice bî-halâvet olur (Zâtî)

        dermiş.

         

        Mağrur aruz, herkesin bilmediği düzgünler sürer, süslendikçe süslenirmiş! Öylesine süslenmiş ki süsten çehresi görünmez olmuş, ama sesindeki açılma kapanmalar, yükselme alçalmalar rengârenk bir tavusun hareketleri gibi büyüler, serhoş edermiş:

         

         

        Oldu eşkim gülşen-ârâ-yı heves-cûlar gibi

        Aktı gönlüm bir nihâl-i işveye sular gibi

        (Gözyaşım, arzu bahçesini ırmaklar gibi süsledi; gönlüm, bir işve/naz fidanına su gibi aktı)

         

         

        Turfe Mecnûn’um ki pey-der-pey hayâl-i çeşm-i yâr

        Devr eder etrâfımı sergeşte âhûlar gibi

         

        (Bir garip Mecnun’um ki sevgilinin gözlerinin hayali, etrafımda şaşkın ceylanlar gibi yavaş yavaş dolaşıp durur.)

         

         

        Âb ü tâb-ı tal’at-i ebkâr-ı nazmım Nâilî

        Ta’n eder âyîne-i hurşîde mehûlar gibi (Nâilî-i Kadîm)

         

        (Ey Nâilî! bir kız gibi taze ve saf olan nazmımın/şiirimin yüzündeki parlaklık ve güzellikler, ay yüzlü güzeller gibi güneşin aynası olan ayın parlaklığını hiçe sayar.)

         

        Hece, sanmış ki nasihatın faydası olur da aruz bu kibir illetinden kurtulur. Fırsat kollamış, haber yollamış ki bir çift söz söyleye... Bakmış olmuyor, yazmış bir “İrşad”iye:

         

         

        Güvenme sevdiğim güzelliğine

        Senin de saçların târ-mâr olur

        Aldanma talihin penbe rengine

        Hayatın uzun bir intizar olur

         

         

        Sevdiğim, senin de geçer zamanın

        Ne güzelliğin kalır ne hüsn ü ânın

        Kanunu böyledir kahpe dünyanın

        Dört mevsim içinde bir bahar olur. (Kemalettin Kâmi Kamu)

         

        Aruz, hecenin dediklerine hiç mi hiç ihtimal vermiyormuş. Onu duyan ona alışan kulakların artık kendisinden vazgeçemeyeceğini düşünüyormuş. Bu güvenle demiş ki:

         

         

        Ben ölürsem yine âşüfte olur halk-ı cihan

        Hüsn-i ta‘bîr-i zebân-ı çemen-i hâkimden (Nef’î)

         

        (Ben ölsem bile yine de toprağımın çemeninin dilindeki tabirlerin güzelliği, dünyadaki herkesi kendine bağlı/âşüfte kılar.)

         

        Yine devran değişmiş, hecenin dediği günler gelmiş, aruzun da beli bükülmüş, yüzünden düzgünü dökülmüş, eli sakar mı sakar, gözü câdûca bakar olmuş. Anmış, “alevli bir çölün üstünde ansızın billûr sesiyle hıçkırarak doğduğu günü… binbir diyarda binbir ilâhî güzel kızın hatırlamış nasıl inlettiğini gönlünü”… Kolu kanadı devrin rüzgârıyla/sam yeliyle kırılan aruz, son gücünü de sarf ederek bu bâdireyi atlatmak istemiş ama nafile…

         

        Hece yeniden saltanat davasına düşmüş. Fakat beraber yaşadıkları altın çağların hatırına onun, zevale düşmeden, şâhâne geldiği gibi yine şâhâne gitmesini arzu ve tavsiye etmiş. Son bir defa ona onun sesindeki ihtişamla seslenmiş, “Aruza Veda” etmiş:

         

         

        İlk hasretiyle gençliğimin ilk elemleri

        Ey paslı tellerinde gülen, ağlayan aruz,

        Ey eski dost, yâd edelim eski demleri,

        Mâdem ki, son sadânı dağıtmış, yorulmuşuz!

         

         

        Biz şimdi başka bir âhenge bağlıyız:

        Âşık sazıyla geldi erenler bu meclise,

        Yalnız, bugün senin gibi ölgün sadâlıyız;

        Zîrâ bu saz da parçalanır gülmek istese…

         

         

        İncitmeden rübâbını insafsız ellerin

        Zâlim temâsıyle zamânın sitemleri,

        Âh ayrılırken, inleyerek paslı tellerin,

        Ey eski dost, yâd edelim eski demleri! (Halit Fahri Ozansoy)

         

         

        Çok geçmeden hece aruzun mirasını devralmış. Sazına onun ses perdesini öyle bir ilâve etmiş ki epey bir müddet, hecenin hançeresindeki sesleri aruzun sanmışlar. Hecenin sandıkları nağmelerin birçoğu aruzunmuş. Birlikte “Çıktım bugün güzellerin gözlerinde seyâhate” diye şarkı söylemişler.

         

        Hatta

        Aktılar seyl-i kûhsâr gibi

        Estiler bâd-ı nevbahêr gibi (İbn-i Kemâl)

        (Dağ seli gibi aktılar, ilkbahar yeli gibi estiler).

         

        Ne var ki… Gelimli gidimli dünya, son ucu ölümlü dünya! Gün gelmiş, aruzun tahtına geçen hece de sendelemeye başlamış. Hecenin aruza seslenirken, “bugün senin gibi ölgün sadâlıyız; gülmek istese bu saz da parçalanır” derken yüreğinde taşıdığı korku, gelip kapısına dayanmış!…

        Sergerde edâlı biri çıkmış ortaya! Bu, serâzâd tavırlı, “serbest” imiş. Atası “müstezâd”dan olma “serbest müstezâd”mış. Aruzu tanıyanlar böyle derler demesine ya, hecenin dostları da, aruz henüz Türkçenin kâinâtına/mülküne girmeden, serbestin hoyrat köşkünde doğduğuna şahadet ederlermiş.

        At ayağı yürük, ozan dili çevik olur derlermiş. Öyle de olmuş.

        Yüz aya değer,                                                                                                                                         Hüsnün yüz aya değer                                                                                                                                      Ay var bir güne değmez,                                                                                                                                  Gün var: Yüz aya değer! (Haşim Nahit Erbil’den Kerkük hoyratı)                                                                                                                                                                                                                                     Serbest, az müddette serpilip boy atmış, güzelliğine güzellik katmış. İki güzele de dudak bükerek “Sizler artık eskidiniz, eskiye hizmet ediyorsunuz! Biriniz Ferhat biriniz Mecnûn’sunuz! Birinizin dağdan, birinizin çölden başka bildiği yok! Siz ne makinanın, fabrika düdüğünün sesini çıkarabilirsiniz, ne de dili eski püskü süslerden kurtarabilirsiniz!” der, onlara istiğnâ ile bakar, biraz da toyluğun verdiği bir mizaç sergilermiş. Hatta onlarla alay etmek için onların sesini taklitle                                                                                      Aşk hâlâtını Ferhâd ile Mecnûn ne bilir.                                                                                                            Biri dağ âdemidir ol biri sahrâ delisi… (Tacizâde Sait Çelebi)                                                                               diyip gülermiş. Dermiş ki “yürekteki her burkuntuyu, hiçbir engele takılmadan ancak ben söylerim. Aklı fikri ihmâl etmemek benimle olur, gayrısı yalan!”                                                                                        Fakat ilk dönemlerin toyluğu geçtikten sonra oda kavramış ki Sultan Türkçeye hizmet, onun âhengiyle hem-âhenk olmaktır. Zaman zaman heceyi de aruzu da yanına almış, üçü kolkola girerek memleketin ufuklarını dolaşmışlar, bağından dağına, çölünden denizine bilumum Türk illerine ses vermişler.                                                                                                                                                

         Üç güzel, daha nice güzelliklere vesile olmuşlar!    

         Gökten üç elma düşmüş üç güzelin başına. Murada ermişler, nice mutlu gün görmüşler!                     

        Darısı yurdumuzun Güzelleri başına! (Orhan Seyfi Orhon)


Türk Yurdu Aralık 2009
Türk Yurdu Aralık 2009
Aralık 2009 - Yıl 98 - Sayı 268

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele