Ercüment Hocaya Veda

Aralık 2009 - Yıl 98 - Sayı 268

        Ercüment Kuran’ı TRT Ankara Radyosu’nda tanıdım. 1980’li yıllardı, Seyfettin Sağlam’ın odasında karşılaştık. Sonra da ses kaydı sırasında stüdyoda birlikte bulunduk. ‘Türk Büyükleri’ programı için hoca bir şahsiyet üzerine konuşma yapmış; bu konuşma bir tür mülakat havasında olsun diye de ben kendisine önceden hazırlanan soruları sormuştum. İlerleyen zamanlarda hocaya defalarca Dil ve Tarih, Coğrafya Fakültesinin önünde rastladım. Ya Tarih Kurumu’na gidiyor, ya eve dönüyordu.  Her zaman gri takım elbiseli, kravatlı ve bej pardösülü idi. Bu pardösü bazen üzerinde, bazen de elinde olurdu.  Koltuğunun altında ise siyah deri bir çanta bulunurdu.

         

         

        Hoca, kendisini emekli profesör diye tanıtsa da öyle bir görüntü vermezdi. Sürekli araştırır, yazar; kütüphanelere gider, çalışırdı. Adeta bitmek bilmeyen bir enerjisi ve doymak bilmeyen tecessüsü vardı. Bu karşılaşmalarda ayaküstü hatırımızı sorar,  gündelik olaylarla ilgili görüşümüzü alır, sonra kendi duyduklarını, bildiklerini anlatır, olup bitenleri değerlendirirdi. Radyoevinde Seyfettin Sağlam’ın odasındaki sohbetleri ise çok daha uzun sürerdi. Konuları tarihi derinliği içinde ele alır, gelecekle ilgili tahminleri, üç beş asırlık bir perspektifle yapardı. Tarihi ve tarihçiliği objektif bir bilim dalı olarak değerlendirir, kendi tabiriyle  ‘vesika’ olmadan konuşmazdı. Sırf bu sebeple olsa gerek, bir tarihi şahsiyeti anlatırken bile fevkalade disiplinli ve titiz davranır, kalıcı nitelikte metinler hazırlardı.

         

         

        Ercüment Hoca’ya göre biz tarih ilminde pek iyi bir konumda değildik. Yetiştirdiğimiz tarihçiler arasında dünya çapında itibarı olanlar azdı.  Topu topu üç isim: Merhum Fuat Köprülü, merhum Cengiz Orhonlu ve ismini hatırlayamadığım bir tarihçimiz. Ama yaşayan büyük tarihçilerimiz de vardı ki hocaya göre bu isimler Halil İnalcık, Kemal Karpat ve Şerif Mardin idi. İlginçtir, o zamanlar bu isimler Türkiye’de tarih çevreleri dışında pek tanınmazdı, üstelik Şerif Mardin de sosyologdu, ama hoca buna rağmen ona tarihçiler arasında yer verirdi. Aradan yıllar geçince o zamanlar Amerika Birleşik Devletleri’nde bulunan bu bilim adamları bir ya da birkaç sözle ülke gündemini değiştirecekler, entelektüel çevrelerde uzun süren hararetli tartışmalara vesile olacaklardı.

         

         

        Geleceğin tarihçileri ise  hocaya göre zaten kendi bölümünde idi. O zamanlar henüz  Doçent seviyesinde olan bu isimler Ahmet Yaşar Ocak, Bahaeddin Yediyıldız ve Tuncer Baykara ‘dır. Şimdilerde her biri saygın birer bilim adamı olan, bu üç isme de hoca çok güvenir, onları takip eder, öne çıkmaları için çaba gösterirdi.

         

         

        1980’li yılların sonuna doğru kendisiyle uzun bir otomobil yolculuğumuz oldu, bir toplantı için Ankara’dan Giresun’a gittik. Yolculuk boyunca Ercüment Kuran’ı daha yakından tanıma imkânı buldum, uzun uzun dinledim. Adeta çevresini yeni tanıyan bir çocuk acemiliğiyle sorduğum sorulara teferruatlı cevaplar verdi, bazı yorumlarına katılıp katılmadığımı sordu. Seyahatlerinden ve gözlemlerinden söz etti. Meksika’yı, Somali’yi, Cezayir’i anlattı. Bire bir tanışma fırsatı bulduğu tarihi şahsiyetlerle ilgili görüşlerini nakletti. Heyetimizde Ankara İlahiyat’tan hocalar da vardı. Bazı konularda onlara da söz verdi. O sıralar sanırım 70 yaş civarındaydı, ama çok dinçti, sağlıklıydı. Hoca meğer mahalli yemekleri merak eder, severmiş. Giresun’da evlerin dışında hiç rastlamadığımız yöre yemeklerini onun sayesinde yeniden tatmıştık. Sonradan biz de aynı merak içine girdik, gittiğimiz yerlerde farklı tatlar arıyoruz.

         

         

        Tamamen tesadüf, bir defasında da hocaya Ankara-istanbul treninde rastladım. Birlikte restorana geçip uzun uzun sohbet ettik. Demiryolunun karayoluna göre 100 kilometre civarında daha uzun olduğunu ve bunun hikâyesini bu yolculukta öğrendim.

         

         

        Ercüment Kuran yakın çağ tarihçisiydi. İlk ve orta tahsilini Fransızca eğitim veren okullarda yapmış, üniversiteye fen dalında fizik bölümünde başlayıp fikir değiştirerek tarih bölümüne geçmişti. Bu yüzden benim de kimya tahsil etmişliğime şaşırırdı. O, bizler için bir hocadan ziyade, bir arkadaş, görmüş geçirmiş bir ağabey gibiydi.

         

         

        Girit meselesinin tam yüz yıl sürdüğünü, dolayısıyla Kıbrıs konusunu değerlendirirken bunu asla unutmamak gerektiğini söylerdi. Yüz yıl insanlara uzun bir zaman dilimi gibi görünse de milletlerin hayatında neydi ki? AB karşıtı değildi. Ancak AB projelerinin ülke bütünlüğünü tehlikeye düşürebileceğini, bu sebeple gerekirse AB’ye sırt dönülebileceğini anlatır; Batı’ya güvenmezdi.

         

         

        TRT’den ve Ankara’dan ayrıldıktan sonra kendisiyle İstanbul’da bir toplantıda karşılaştık. İlk kez elini öptüm. Çok mutlu oldu.

         

         

        Çalışkanlığından, titizliğinden, heyecanından, disiplininden hiçbir şey yitirmemişti. Azıcık kamburlaşmıştı ama hâlâ dinç, ince uzun, tığ gibiydi. Yine üzerinde gri takım elbise ve bej pardösü, yine koltuk altında siyah deri çanta.

         

         

        Bu, onu son görüşümdü. Aradan kaç yıl geçtiğini hatırlamıyorum..Belki tarihçiler uzun yaşar düşüncesiyle olsa gerek, arayıp hal hatır sormayı erteledim. Bir sabah Bekir Soysal’dan vefat ettiğini öğrendim. Cenazesi kaldırılacaktı. Son görev için gittiğimizde çok sevdiği öğrencileri, arkadaşları Ahmet Yaşar Ocak ve Bahaeddin Yediyıldız’ı da mezar başında gördük. Abdülhaluk Çay ve Mehmet İpşirli de oradaydı. Ama en önemlisi Serdar Sağlam, Asude Soysal Doğan, Teyfur  Erdoğdu   idi. Ve yıllar önce hocayla tanışmamızı sağlayan kadim dost Seyfettin Sağlam. Taa Ankara’dan gelmişti. Hem son görevdi bu, hem de bir hasret giderme. Ayrıca Karacaahmet Mezarlığı’ndaki bu az sayıda insan bize milletçe henüz vefa gibi hasletlerden uzaklaşmadığımızı da gösteriyordu.

         

         

        Mekânın cennet olsun Hoca’m.

         


Türk Yurdu Aralık 2009
Türk Yurdu Aralık 2009
Aralık 2009 - Yıl 98 - Sayı 268

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele