Türkiye’de Değeri Yeterince Bilinmeyen Önemli Bir Tarihçi: Merhum Prof. Dr. Ercüment Kuran

Aralık 2009 - Yıl 98 - Sayı 268

        Toplumlara değer kazandıran çeşitli unsurlardan birisi de onların içinden çıkan ve o toplumların varlıklarını, ürettikleri değerlerle dünyaya duyuran siyaset, bilim, düşünce, sanat ve kültür adamlarıdır. Bir toplumda bunlardan ne kadar fazla sayıda çıkarsa, o topluma o kadar saygınlık kazandırırlar.

         

        İşte bu tür bilim adamlarında biri de, daha geçenlerde kaybettiğimiz, Hacettepe Üniversitesi’nden emekli tarih profesörü Ercüment Kuran’dır. Bu satırların yazarı onu İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’ndeki öğrencilik yıllarında ismen duymakla beraber, ancak Hacettepe Üniversitesi’nin 1972 yılında Tarih Bölümü için açtığı asistanlık sınavında vicahen tanıdı. 1967 yılında açılan bu üniversitede 1971 yılında o zamanki adıyla Sosyal ve İdarî Bilimler Fakültesi’nde bir Tarih Bölümü açılmak istenmiş ve kuruculuğuna o sıralar Kanada’da Toronto Üniversitesi’nde bulunan Profesör Ercüment Kuran getirilmiş, aynı zamanda fakültenin dekanlık görevini de üstlenmiş.. Bölümün o yıllarda kendi öğrencisi yoktur. Ancak Ercüment Kuran’ın, kendisi başta olmak üzere bölüm, Fransa’da Aix-en-Provence Üniversitesi’nde tanınmış tarihçi Prof. Robert Mantran’ın yanında doktora yapmış Bayram Kodaman (Halen Süleyman Demirel Üniversitesi Tarih Bölümü profesör öğretim üyesi), İstanbul’dan Başbakanlık Arşivi’nden naklen asistan gelmiş Özcan Mert (halen Marmara Üniversitesi Eğitim Fakültesi Tarih Bölümü profesör öğretim üyesi) ve İstanbul Üniversitesi Tarih Bölümü’nden yine naklen atanmış Prof. Nejat Göyünç’ten (2000 yılında vefat etti) oluşan az sayıdaki öğretim elemanıyla üniversitenin diğer fakültelerinin Devrim Tarihi derslerini vermektedir.

         

        Ben Osmaniye İmam-Hatip Okulu’nda meslek dersleri öğretmeni iken, Nisan 1972’de asistanlık sınavı açıldı. Sınava ben dahil beş kişi girmiştik. Sınav sabahı salona alındığımızda, elinde bir takım kâğıtlarla acele acele bir oraya bir buraya gelip giden, uzun boylu, zayıfça, gözlüklü, acele acele konuşan zatın, dekan ve bölüm başkanı Ercüment Kuran olduğunu o gün öğrenmiştim. Konuşmalarını anlayabilmek için bayağı bir çaba sarf etmem gerekmişti. İşte hocayla ilk karşılaşmamız böyle olmuştu. Açıkçası o sıralar ona pek de ısınamamıştım.

         

        İlerleyen günlerde onu zaman zaman gördüm, çünkü daha ziyade dekanlıktaki odasında oluyordu. Çok ciddi ve pek gülmeyen bir çehresi vardı. Arada sırada beş kişinin oturduğu, büyükçe bir sınıftan bozma odamıza geliyordu. Her geldiğinde, bize sürekli Batı üniversitelerinin nasıl çalıştığını, bilimin nasıl ciddiye alındığını, tarih çalışmalarının nasıl olması gerektiğini anlatıyordu ve özellikle Özcan Mert ile ben merakla onu dinliyorduk. Dinledikçe de Batı üniversitelerini merak ve hayranlıkla karışık bir şekilde hayal etmeğe çalışıyorduk.

         

        Özcan Mert’le master eğitimine başladığımda, Ercüment Hoca dekanlıktan ayrılmıştı ve küçük bir odada oturuyordu. Nejat Göyünç Hoca’dan ve bölüme o sıra Erzurum’dan naklen gelen Prof. Abdurrahman Çaycı’dan aldığım diğer derslerimin dışında, ondan da iki ders aldım. Derslerini bu küçük odada yapıyordu. Hızlı konuştuğu için ilk zamanlarda hocayı anlamakta zorlanıyordum ama, sonra sonra kulağım alıştı. Dersleri çok ciddi bir ortamda geçerdi. Metod konusuna çok önem veriyor, sık sık önemli tarihçilerden örnekler vererek bir tarihçinin nasıl olması gerektiğini, araştırmalarını nasıl yapması icap ettiğini anlatıyordu. Arada sırada İstanbul Üniversitesi Tarih Bölümü’ndeki kendi öğrencilik yıllarından bahseder,  genç bir asistanken gittiği İngiltere’deki yıllarını, özellikle Paul Wittek’in seminerlerini anlatırdı. Onun doğru bildiğini yahut doğru olduğuna inandığı bir fikri, hiçbir rezerv koymadan açık açık dile getirdiği, daha o zamanlar dikkatimi çekmeğe başlamıştı. Ben hocayı dinledikçe, zamanla ufkumun açıldığını, tarihçiliğin ne demek olduğunu daha iyi anlamaya başladığımı hissettim.

         

        Onun biz öğrencilerine yaptığı katkılardan biri de master eğitimimiz boyunca yalnız tarih değil, sosyoloji ve ekonomi disiplinlerinden de ders almamızı sağlaması, bu sayede sağlam bir tarihçiliğin ancak bu disiplinlerden yararlanmak suretiyle mümkün olabileceğini göstermiş olmasıdır. Özcan Mert ile devam ettiğimiz bu derslerden çok yararlandığımı daha sonraki yıllarda fark ettim. Bu arada İstanbul’dan da hocam olan Nejat Göyünç Hoca’nın beni yetiştirme konusunda sarf ettiği gayretleri de bu vesileyle anmak ve ona duyduğum minnettarlığı bu vesileyle yad etmek isterim. Onun benim meslek hayatıma başlamamdaki rolünü asla unutamam.

         

        Ercüment Hoca’nın benim üzerimde yarattığı müspet bir etki de sürekli teşvik edici olmasıydı. Onun bu konuda bana söylediği bir söz, belki beni meslek hayatımda en çok teşvik eden üç sözden ilki oldu ki diğer ikisini, 1977 yılında rahmetli Osman Turan ile Abdülbaki Gölpınarlı’dan duyacaktım.

         

        1973 yılı, Cumhuriyet’in 50. kuruluş yıldönümüydü. Bölümde henüz bir yılımı tamamlamak üzereydim. Bu vesileyle Nejat Göyünç Hoca bana Yozgat Çapanoğlu İsyanı ile ilgili bir makale kaleme almamı ve bunun için de olayı yaşayanlardan hayatta kalanlar varsa, onlarla röportajlar yapmamı tavsiye etti. Dediğini yaptım. Yozgat’a gittim; Çapanoğulları’nın ikiyüz elli yıllık ikametgâhları olan ve hâlâ onların hatıralarını saklayan, doğup büyüdüğüm bu ilginç kasabada, zaten bir kısmı babamın yakın dostları olan insanlarla ilişki kurmam hiç de zor olmadı. Onlara isyanın nasıl ve ne sebeplerle, nasıl bir ortamda başlayıp geliştiğine, Çapanoğulları’nın nasıl tam da Millî Mücadele’nin yeni başladığı bir sırada böyle bir ayaklanmaya kalkıştıklarını, isyanın nasıl cereyan edip sonuçlandığını, bu esnada Yozgat’ta ve çevresinde yaşananlara dair sorular sordum. Verdikleri cevapları, anlattıkları hikâyeleri büyük bir merak ve zevkle dinlediğimi, anlattıklarından, olayların hiç de resmi tarihin yazdıklarına uymadığını görmenin beni şaşırtmadığını söylemeliyim. Kısacası, kâğıda geçirdiğim röportajlarla, yazılı malzemeden edindiğim bilgileri karşılaştırıp analiz ederek bir makale kaleme aldım. Makaleyi önce Nejat Hoca okudu, çok beğendi. Sonra Ercüment Hoca’ya da götürdüm. İki hafta sonra beni yanına çağırdı ve “Ahmet, dedi, sende iyi bir tarihçi kafası var. Kendini geliştirmeye çalış ve devam et!”.

         

        İşte hocalarımın bu sözlerinin beni ne kadar mutlu ettiğini anlatamam. Bu makale hocalarımın teşvikiyle hemen o yıl Türk Kültürü Araştırma Enstitüsü’nün, 1973 yılında Cumhuriyetin 5o. yılı anısına çıkarılanbirözel kitapta yayınlandı. "Milli Mücadelede Çapanoğlu isyanı" (Türk Kültürü Araştırmaları, VII-X (1970-1973),  ss. 83-149) adındaki, eski tabirle benim ilk “tecribe-i kalemiyye”m olan bu makale çok ilgi çekti. Sonradan 1980’li yıllardan itibaren çok moda olan “sözlü tarih” anlayışının belki de –o zamanlar farkına varmadan gerçekleştirdiğim- Türkiye’deki ilk örneklerinden biriydi. Benzer bir çalışmayı, Menemen’e giderek orada da yapıp Menemen olayı hakkında da benzer bir makale kaleme almayı istediğimi Nejat Göyünç Hoca’ya söylediğimde, beni bundan vazgeçmem konusunda uyardı. Ne demek istediğini anlamıştım ve ısrar etmedim.  Çünkü tıpkı Çapanoğlu İsyanı hadisesinde olduğu gibi, resmi tarihin bu olay hakkında zihinlere kazıdığı senaryoya hiç de uymayan bir takım bulgular elde edileceğini muhakkak ki hoca da biliyordu, ben de tahmin etmedim değil. Ercüment Kuran o makaleden sonra artık her zaman beni teşvik eden bir tutum sergiledi. Doktora için Fransa’ya gitmem konusunda da Nejat Hoca ile beraber hep yardımcı oldu. Nejat Hoca Strasbourg’da dünyaca ünlü Prof. Irene Mélikoff’un yanına gitmemin çok yararlı olacağını söyledi. Böylece benim hem mesleğe intisabımda, hem çalışma alanımın belirlenmesinde çok büyük katkısı oldu. Her iki hocam da ben oraya gittikten sonra yazdıkları mektuplarla bu teşvik ve cesaretlendirme işini sürdürdüler.

         

        Fransa’dan dönüp öğretim görevlisi olarak bölümde çalışmaya başladığımda Ercüment Hoca’nın, iyi bir milliyetçi olmasına rağmen, asla ideolojik saplantılara kapılmadığını, her zaman bilimsel perspektife riayet etmekte titiz davrandığını, kendi gibi düşünmeyen ama bilim adamlığı vasıflarına sahip olanları dışlamadığını, onlarla diyalogunu kesmediğini her vesileyle gözlemleme imkânım oldu. Her gün öğle tatilinde yamak sonrası bölüm odasında yaptığı bilimsel sohbetler, en az verdiği dersler kadar ufuk açıcıydı. Bazen bu sohbetlere başka bölümlerden de hocayı dinlemek için gelen meslektaşlar da katılırdı.

         

        Haksız tavırlar, yanlış ve bilimsel olmayan iddialar karşısında hiç çekinmeden fikrini heyecanla ve açıkça söylemeyi yıllarca sürdürdü ve bu tutumundan asla tâviz vermedi. Hatta bu yüzden zaman zaman da kırıcı olabilmiştir, ama onun mizacı başka türlü olmasına imkân vermiyordu. Hayatı boyunca doğru bildiklerini gerektiği her yerde, her zaman çekinmeden söylediği için, bazı meslektaşları gibi belli mevki ve makamlara gelmedi, getirilmedi; zaten böyle bir beklenti içinde olmadığını, onunla aynı düşünceleri paylaşan paylaşmayan herkes çok yakından bilir.  O yüzden de her kesimden sevenleri, saygı duyanları çok olmuştur hocanın.

         

        Hocanın kendi alanında çok derin bir bilgi birikimine ve literatür bilgisine sahip olduğu her vesile ile ortaya çıkmıştır. Bunu yabancı meslektaşlarının da teslim ettiğini, ona saygı duyduklarını defalarca uluslararası kongrelerde gözlemlemişimdir. Ayrıca bölüme sık sık Amerikalı, İngiliz ve Fransız meslektaşlarının onu ziyarete gelmeleri, hocanın dışarıda da ne kadar hatırı sayılır bir tarihçi olduğunu gösteriyordu. O bilgisini paylaşmaktan, genç meslektaşlarına yardımcı olmaktan hiçbir zaman geri durmadı. Türk Tarih Kurumu kütüphanesinin en devamlı okuyucularındandı. Oraya gelen yabancı dergileri inceden inceye tetkik eder, meslektaşlarını ilgilendiren makaleleri dahi not eder ve onları kendilerine haber verirdi. Hattâ bazen, bizzat o makalelerin fotokopisini yaptırıp adresine postalardı. Şimdilerde kaç hoca böyle yapıyor acaba?

         

        Üzücü olan şu ki onun gibi, Osmanlı yenileşme tarihinin birinci sınıf uzmanlarından biri olan bir tarihçi, kendisinden beklenen ve yazabileceğinde şüphe olmayan, sahip olduğu birikimle mütenasip hacimli çalışmalar bırakmadı geride. Uzun süreli yazılar kaleme alamadığını her zaman söylerdi. Sağlam, kaliteli, bilime katkı niteliğindeki çalışmaların mutlaka çok sayfalı olmasının şart olmadığını haklı olarak da söylerdi. Her zaman örnek verdiği Paul Wittek gibi, az sayfalı, ince birkaç kitap ve bir miktar da makalesi kaldı. Bunlar bundan yıllar önce birkaç cilt içinde Mümtaz’er Türköne’nin delaleti ve kadirbilirliği sonucu toplanıp yayımlanmıştır. 

         

        Hepimize ilginç gelen hoş ve bence de doğru bir sözünü burada hatırlatmak isterim: Hocanın Türkiye’de yolunda gitmeyen veya yanlış, akıl mantık dışı işler olduğu zaman yarı ciddi yarı şaka sık sık tekrar ettiği bir cümleyi ben de burada, son yıllarda siyasi arenada yaşamakta olduğumuz akıl, mantık, demokrasi ve bilim dışı olaylar vesilesiyle yüz defa katılarak tekrar edip hatırasını rahmet ve minnetle yâd etmek isterim: “Dekart (Descartes) Türkiye’ye hiç uğramamış!”.

         


Türk Yurdu Aralık 2009
Türk Yurdu Aralık 2009
Aralık 2009 - Yıl 98 - Sayı 268

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele