Mehmet Âkif’in Şiirlerinde Yoksul İnsan Manzaraları

Aralık 2009 - Yıl 98 - Sayı 268

                    Türk tarihinin en zor döneminde doğan Mehmet Akif,  Türk-Rus, Türk Yunan, Balkan ve Birinci Dünya Savaşlarına şahit olmuş, imkânsızlıkları imkâna dönüştürme mücadelesi olan İstiklal Savaşı’nda, aydın ve sanatkâr olarak üzerine düşeni layıkıyla yerine getirmiş ve Türk istiklalinin marşını yazarak tarihe geçmiş bir şairimizdir.   Türk Medeniyetinin ve Osmanlı Devletinin çökme, çözülme ve dağılma dönemine şahit olan Mehmet Akif, hem bir aydın hem de bir şair olarak bunun acısını kalbinin derinliklerinde hissetmiş, bunların sebepleri üzerine kafa yormuş, çözüm üretmeye çalışmıştır.  

         

                    Biz yazımızda İstiklal Marşı şairi Mehmet Âkif’in şiirlerinde yer alan yoksul insan manzaraları üzerinde durmak istiyoruz. Bu manzaraların mekânı, başta imparatorluğun başkenti İstanbul olmak üzere özelde bütün bir Türk, genelde ise İslam coğrafyasıdır.

         

                    Mehmet Âkif Ersoy, Sebilürreşat’ta yayımlanan Edebiyat başlıklı yazısına şu cümlelerle başlar:

         

                    “Edebiyatı nasıl telakki ettiğimizi, nasıl bir meslek tutmak istediğimizi şimdiye kadar çıkan yazılarımız elbette göstermiştir. Şiir için, edebiyat için ‘süs’, ‘çerez’ diyenler var. Karnı tok, sırtı pek milletlere göre bu söz belki doğrudur. Lakin bizim gibi aç, çıplak milletlere süsten, çerezden evvel giyecek, yiyecek lazım. Onun için ne kadar süslü, ne kadar tatlı olursa, libas hizmetini, gıda vazifesini görmeyen edebiyat bize hiç söylemez.” (Abdulkadiroğlu 1990: 142)

         

                    Bu cümlelerde, Mehmet Âkif’in aydın olarak vicdanını, şair olarak da poetikasını okumak mümkündür. Hace-i Evvel Ahmet Midhat Efendi’nin “sosyal fayda prensibini” gözeten edebiyat anlayışını hatırlatan bu cümleler, Âkif’in şiirlerinin sosyal yönünü de açıklar. Mehmet Âkif, aynı yazının devamında,  Sebilürreşat dergisinde hemen her konuda yazı kaleme alacağını belirtir ve şöyle devam eder:

         

                    “Hele içtimaî dertlerimizi dökmekten, yaralarımızı açıp göstermekten hiç çekinmeyeceğiz. Bundan maksadımız bir takım zavallıların zannettiği gibi milleti ele, düşmana maskara etmek değildir. Meramımız kendimizi değil, maskaralıklarımızı maskara etmektir. Ta ki ülfet neticesi olarak, her gün yapmaktan hiç sıkılmadığımız, hiç azap duymadığımız bir sürü fenalıkları yavaş yavaş bırakalım da elbirliği ile insanlığa doğru bir adım atalım.” (Abdulkadiroğlu 1990: 143-144)

         

                    Mehmet Âkif, medeniyetimizin çöküş, devletimizin dağılma döneminde hem toplum hem de fert olarak yaşanan sosyal aksaklıkları şiir ve nesir çerçevesi dâhilinde işleyerek dikkatleri buralara çekmek ister. Toplumda her gün karşılaşılan, ancak duyarsızlıktan dolayı görmezlikten gelinen meseleleri, hem ilgili kurum, kuruluş olmak üzere devlet yetkililerine; hem de mahalle halkı ve sıradan insana duyurmak suretiyle kamuoyu yaratmak ister. Bu konudaki şahsî hassasiyetini, buna mukabil ilgili kurum ve kuruluşlarla toplumun duyarsızlığını şu iki mısrada ne güzel ifade eder:                     

         

                    “Kanayan bir yara gördü mü yanar ta ciğerim

                    Onu dindirmek için çifte yerim, kamçı yerim.”

         

                    Mehmet Âkif, İstanbul’daki yoksulluk manzaralarını çizerken tahkiyeli (hikâye etmeye dayalı) ve tasvirî bir üslubu tercih eder. Gözlemlerinden kaynaklanan bu sefalet sahnelerini, bir hikâye bütünlüğü içinde okura aktarır. Konuşma cümleleri, bu manzum hikâyeleri geliştirme ve aktarmada önemli bir rol üstlenir.

         

                    Bu noktada, Mehmet Âkif’e gelinceye kadar Türk şiirinin geçirdiği tecrübenin de olumlu etkisini anmak gerekir.  Servet-i Fünun topluluğunun büyük şairi Tevfik Fikret’in bazı şiirlerinde karşılaştığımız tahkiyeli anlatım tarzı, aruza hâkimiyet ve nesir üslubuna meyil (Fransızca’nın etkisi ile mısraya hâkim olan anjambmantlar), Mehmet Âkif’in kendi edebî mizacından ve yeteneğinden gelen özelliklere eklenir. Mehmet Kaplan,

         

                    “Fikret’in sosyal sefalet manzaralarını tasvir eden şiirleri, konuşma ve hitabet cümlesi ve mürşit tavrı Mehmet Emin ve Mehmet Âkif tarafından değişik bir şekilde devam ettirilmiştir.”  tespitini yaparken bu eklenmeye, edebî akıştaki bütünlüğe dikkat çekmek ister. (1971: 238)           

                                                                                                                 

                    Mehmet Âkif’in yoksulluk manzaralarının resmini çizmekteki amacı, ferdî merhamet duygularını komşu, mahalle, yetkili kurum ve kuruluşlara da aynı hassasiyetleri aşılayarak, kuru merhametin ötesinde yardımlaşma ve diğer hâl çarelerini faaliyete geçirmektir. Bu noktada şiirlerini topladığı Safahat’ta aksiyon, hareket, kuvveden fiile geçirmek önem kazanır. Yoksa şairin bu sefalet manzaralarını çizmekten amacı, sadece bir manzumenin yazılması veya sadece bir duygu beraberliğinin kurulması değildir.           

                   

                    Mehmet Akif’in yoksulluk temalı şiirlerinde, sefaletten en fazla etkilenen ve zarar gören çocuklardır.[1] İçinde bulundukları olumsuz şartlar yetim, öksüz ve fakir çocukların, yaşıtları gibi bir hayat sürdürmelerine engel olur. Bu çocuklar, eğitim, barınma, beslenme, oyun gibi imkânlardan mahrum bırakılır; neşe, sevinç gibi duyguları tadamazlar. Âkif, öğretmen olarak görev yaptığı Halkalı Ziraat Mektebi’nde vereme yakalanmış bir çocuğun trajedisini, Hasta başlıklı manzumede gerçekçi bir dille şöyle anlatır: (Kuntay 1986: 63)

         

                    “Soydu biçareyi üç beş kişi birden, o zaman

                    Aldı bir heykel-i üryan-ı sefalet meydan!

                    Bu kemik külçesinin dinlenecek bir ciheti yoktu.” [2] (s. 12)

         

                    Çocuk veremdir ve ancak birkaç günlük ömrü kalmıştır. Durum hassastır. Yatılı okulda öğrencilerden birinin verem gibi bulaşıcı bir hastalıktan öldüğünün duyulması, okulun yöneticileri ve itibarını zora sokacaktır. Hemen hâl çaresi düşünülür. “Tebdil-i hava” bahanesi ile çocuk okuldan uzaklaştırılacak, daha doğrusu okul sınırları dışına atılacaktır. Haber çocuğa ulaştırıldığında çocuk, üç yıla yakın bir zamandır kaldığı okulundan ayrılmak istemez. Son günlerini sokaklarda değil, okulunda geçirmek ister. Trajik olan çocuğun hastalığının ciddiyetinin farkında olmasıdır:

         

                    “Şimdi tebdil-i hava var mı benim istediğim 

                    Bırakın halime artık beni rahat öleyim!

                                           (…)

                    Beni yıllarca barındırmış olan bir yerden, 

                    Öleceksin diye kovmak? Bu kovulmaktır. Ben

                    Kimsesiz bir çocuğum, nerde gider yer bulurum? 

                    Etmeyin, sonra sokaklarda perişan olurum!

                    Anam ölmüş, babamın bilmiyorum hiç yüzünü;

                    Kardeşim var, o da lakin bana dikmiş gözünü; 

                    Sanki âtideki mevhum refahım giderek, 

                    Onu çalkandığı hüsranlar içinden çekecek! 

                    Kardeşim kurduğun âmâli devirmekte ölüm” (s. 13)

         

                    Böylece sadece çocuğun değil, ona muhtaç durumdaki kardeşinin de ümitleri yıkılır. Veremli çocuk, arkadaşları tarafından bir arabaya bindirilir ve okuldan uzaklaştırılır. İstikamet, Gureba Hastanesi’dir. Âkif, eğitimin en üst basamağından yatılı okul müdürü, öğretmenleri ve doktorlarına kadar bir ikazı, bu şiir aracılığıyla yapar. Bu ikaz, hasta -veya sağlam- çocuklara yönelik üslup, muamele ve hassasiyetlerle ilgilidir. Manzume, çocuğun cümleleri ile bitirilir. Anlatıcı hiçbir yorumda bulunmaz. Bu tarz, Âkif’in yoksulluk konulu şiirlerinde genellikle tercih ettiği bir sonlandırmadır. O, çocuğun son cümlelerinin etkisini kırmak istemez. İdrak ve insaf sahiplerinin vicdanlarına arz olunmuş bir yatılı okul manzarasını aralar ve kapatır.  

                                                                  

                    Mehmet Âkif, Küfe başlıklı manzumede de, İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde geçen bir sefalet tablosu çizer. Mağdur olan yine çocuktur. Babanın erken gelen ölümü, okul çağındaki çocuğu evin yükü ile karşı karşıya bırakır. Anlatıcı-şair, sokaktaki su dolu çukurlara basmamak için dikkatle yürürken önüne eski, büyükçe bir hamal küfesi gelir. Küfeyi on üç yaşında bir çocuk hışımla tekmeler. Bu tekme, babasını sekiz yıl boyunca yüküyle altında ezen küfeye savrulduğu kadar, kendisini okul, oyun gibi imkânlardan mahrum bırakacak kaderine de savrulur. Sokaktan geçen anlatıcı-şair, çocuk ile onu sakinleştirmeye çalışan annesinin konuşmalarına şahit olur. Adının Hasan olduğu bildirilen çocuk, anlatıcı- şairin de devreye girmesiyle yatıştırılmaya çalışılır. Hasan “zihni açık” bir çocuktur, hamallık yapmak değil, yaşıtları gibi okula gitmek ister. Oradan uzaklaşan anlatıcı-şair, günün ilerleyen saatlerinde kızını biraz dolaştırmak üzere dışarı çıkardığında, Hasan ile bir kez daha karşılaşır. Hasan’ın sabahki tekmelediği küfe, şimdi sırtındadır:

         

                    “Cılız bacaklarının dizden altı çırçıplak…

                    Bir ince mintanın altında titriyor, donacak!

                    Ayakta kundura yok, başta var mı fes?

                    Ne gezer

                    Düğümlü alnının üstünde sade bir çember.

                    Nefes değil o soluklar, kesik kesik feryad

                    Nazar değil o bakışlar, dümû-i istimdad.

                    Bu bir ayaklı sefalet ki yalnayak, baş açık;

                    On üç yaşında buruşmuş cebin-i sâfı, yazık!” (s. 22)

         

                    Anlatıcı-şairin elinden tutarak dolaşmaya çıkardığı kızı ile babasız bu yetim, tezat teşkil eder. Bu tezat, biraz sonra daha da belirgin bir hâl alır. Yaşı gereği Hasan’ın da aralarında bulunması gereken bir grup rüştiyeli çocuk, gençlik sevinci ile dolu “âşiyân-ı nura” koşarak okullarından çıkar. “Âşiyân-ı nur”, çocukların hem mutlu anneli-babalı evlerini hem de istikballerini ifade için kullanılır. Manzume, Hasta şiirinde olduğu gibi olumsuz biter. Şair-anlatıcının Hasan’ı ikna etmek üzere daha önce övdüğü küfe, şiirin sonlarında çocuğun istikbal yolunu engelleyen bir “ceza” olarak tanımlanır:

         

                    “Fakat Hasan, babasından kalan o pis küfeyi,

                    -Ki ezmek istedi görmekle reh-güzarında- 

                    İlelebed çekecek dûş-i ıztırarında!” 

                    O, yük değil, kaderin bir cezası masuma…

                    Yazık, günahı nedir, bilmeyen şu mahkûma!” (s. 23) 

         

                    Küfe manzumesi, sonlanışı bakımından Hasta manzumesine nazaran daha fazla çarpıcı ve okur üzerinde daha fazla çaresizlik duygusu yaratan bir manzumedir. Hasta’da, sorumluluk yüklenecek muhatap varken Küfe manzumesinde böyle somut bir muhatabın olmayışı, çaresizlik duygusunun ortaya çıkmasına yol açar. Bu çaresizlik duygusu, “Kaderin bir cezası” tamlamasında ifadesini bulur. Çocuklar söz konusu olduğunda, Âkif’in tavrı çok açıktır: Engin bir merhamet duygusu ve sahiplenme.

         

                    Safahat’taki şiirlerde sefalet, çocuklardan sonra en fazla yaşlıları etkiler. Seyfi Baba manzumesinde yalnız yaşayan bir ihtiyarın hastalanıp yatağa düşmesini anlatıcı-şair, çaresizlik içinde aktarır. Anlatıcı-şairin, kadim dostu olan Seyfi Baba’nın evine ulaşıncaya kadar geçtiği yollara sefalet hâkimdir. Anlatıcı-şair, elinde feneriyle ve sopasıyla sokakların çamurlarına karşı verdiği zorlu bir mücadeleden sonra, Seyfi Baba’nın evine ulaşır.

         

                    “Kâh olur; kör gibi çarpar sıvasız bir duvara;

                    Kâh olur, mürde şua’atı düşer bir mezara;

                    Kâh bir sakfı çökük hanenin altında koşar;

                    Kâh bir mabed-i fersudenin üstünden aşar.” (s. 60-61)   

                               

                    Bu kısa, meşakkatli yolculuğa eşlik eden “kırık camlı” fener, yol boyunca sıvasız duvarları; sakfı çökük haneleri; mabed-i fersudeyi; saçak altına sokulup uyumaya çalışan evsizleri cansız ışığı ile gözler önünde belirginleştirir. Sokağın manzarası, gündüz görünümünden farklı, “haşyet”, korku veren bir manzara arz eder.     

         

        Manzumenin ilk bölümündeki sokak tasviri, adeta, anlatıcı-şairin bir müddet sonra ulaşacağı evin fakirliğinin habercisi ve hazırlayıcısı durumundadır. Fenerin cılız ışığında kendisine bir saçak altını yurt edinen evsizler, bölgesel loş bir ışığın aydınlığında bir an için görünüp kaybolurlar: 

         

                    “Gecenin sürte-i yeldasını çekmiş, üryan,

                    Sokulup bir saçağın altına güya uyuyan

                    Hanüman yoksulu binlerce sefilan-ı beşer;

                    Sesi dinmiş yuvalar, hâke serilmiş evler;

                    Kocasından boşanan bir sürü biçare karı;

                    O kopan rabıtanın darmadağın yavruları;

                    Zulmetin yer yer içinden kabaran mezbeleler;

                    Evi sırtında sokakta gezen aileler!” (s. 61)         

         

                    Neyse ki Seyfi Baba’nın iç açıcı olmasa da başını sokabileceği bir evi vardır. Ev, komşu kadının mangala getirdiği ateşle ısıtılmaktadır. Evin oğlu Osman, iş aramakla meşguldür. Yakılan mum ile odanın sefaleti görünür hâle gelir:

         

                    “O zaman nim açılıp perde-i zulmet nagah,

                    Gördü bir sahne-i üryan- ı sefalet ki nigah

                    Şair olsam yine tasviri olur bence muhal:

                    O perişanlığı derpiş* edemez çünkü hayal!” (s. 62)

         

                    Artık odanın tasvirini aktarmakta söz yetersiz kalır. Sohbet başlar. Seyfi Baba, o yaşında dam aktarmak üzere çalışırken hastalanmıştır. Anlatıcı-şair, komşu kadının getirdiği ıhlamuru kaynatarak ihtiyara içirir, onu terlemeye yatırır. Geceyi hastaya refakat ederek geçiren anlatıcı-şair, sabah ayrılırken ihtiyara bir miktar para bırakmak ister. Ancak, kesesi boştur. Manzume, “Ya hamiyetsiz olaydım, ya param olsa idi!” (s. 63) dizesi ile biter. Yaşanılan çaresizlik, bu dizede bir isyana dönüşür. Manzumede aynı zamanda bir özdeyiş gibi bu şiirin sınırları dışına taşan

         

                    “Kim kazanmazsa bu dünyada bir ekmek parası

                    Dostunun yüz karası; düşmanının maskarası”

         

        dizeleri ile çalışma, alın teri gibi kavramlar yüceltilir. Seyfi Baba manzumesi de, Küfe’de olduğu gibi okuyucuyu saran çaresizlik ve boşluk duygularının ağırlığı eşliğinde son bulur. Her iki şiirde de bu duyguların yoğunluğu, çalışmanın, ekmeğini kazanmanın kutsal olduğu vurgusunu arka plana atar.

         

        Bir yaşlının sokaklardaki sefaletini anlatan Kör Neyzen manzumesinde, anlatıcı-şair, dilencinin üflediği neyden çıkan seslere yoğunlaşır. “Kırık saz”dan çıkan sesler, acıklı seda; nale-sera; feryat etme; sine-çak enîn; inlemek; nale-i tazallüm ifadeleri ile tanımlanır. Kör neyzenin sefil kıyafeti şu dizelerle anlatılır:

         

                    “Görür şedaid-i eyyama karşı dûşunda,

                    Siper vazifesini lime lime bir abacık,

                    Fakat o sürte-i bitabı her huruşunda

                    Açar da dest-i inadıyla rûzgar; artık,

                    Körün sakındığı üryan vücudu meydana

                    Çıkar, göğüs gerer emvac-ı berf ü barana!” (s. 68)                                                                    Yağmurlu bir günde şadırvanın altına sığınmış kör neyzen, keşkülüne düşen yağmur damlasının çıkardığı sesi, atılan bozukluk zannederek boşuna kabın içinde para aranır:

         

                    “Şadırvanın, körü altında saklayan saçağı

                    Delinmemiş mi? Buluttan coşup gelen yağmur,

                    O sakbeden uzanıp bir sicim gibi aşağı, 

                    Zavallı keşkülü baktım yavaşça kamçılıyor,

                    Duyunca kör, bunu bir cûş-i merhamet sandı, 

                    Uzandı keşküle, heyhat, işte aldandı:

                    Morarmış elleri boş çıktı, sade ıslandı!” (s. 68)

         

                    Bu dizeler, sokaktan gelip geçerken bir an için göze ilişen manzaralar olmaktan daha öte, bir süre duraklayıp, bekleyip gözlem yapmayı gerektiren bir dikkatin mahsulüdür. Kör Neyzen de, yukarıda isimleri anılan şiirlerle beraber bizim gözlerimiz önüne canlı birer tablo getirir. Küfe ve Seyfi Baba’da yerilen dilencilik, artık burada bir tenkidin hedefi olmaktan çok uzaktır. İhtiyarın üflediği ney’den çıkan cansız sesler, kimsenin kulaklarına ulaşmaz. Anlatıcı-şair burada çaresizlik içinde:

         

                    “Mezardan akseden avazı kimse dinler mi?       

         

                    Zavallı ölmeye bak, nale-i tazallümü kes!” mısralarını söyler. (s. 68)       

                                Yemişçi İhtiyar manzumesi de yavaş adımları ile sokaklarda yemiş satan bir ihtiyarı gözlerimizin önüne getirir. Elinde tartı, sırtında seyyar mülkü ile dolaşan ihtiyarın tasvir edildiği şiir, yukarıda isimleri anılan manzumelere göre daha kısadır. Artık anlatıcı-şair ihtiyarın macerasını bir hikâye akışı içinde verme endişesini taşımaz. İhtiyarın sırtındaki seyyar mülk ile “bar-ı hayat” özdeşleştirilmiştir:

         

                    “Çeker şu bar-ı hayatında hep hayatı için;

                    Bilinse ah şu bar-ı hayatı çekme neden?” [3] (s.137)

         

                    Safahat’ta, sefalete yol açan unsurlardan biri de içkidir. Meyhane manzumesi, evi gözü görmeyip soluğu meyhanede alan bir adamın durumunu anlatır. Adamın peşine, komşusunu da yanına alan karısı gelir. Evin eşyasını satan adam, parayı kumarda yemiştir. Kadın, çamaşır yıkayarak evin geçimini üstlenmiştir. Çocuklar sefil hâlde babanın kötü şöhretinden nasiplerine düşeni alır. Kız, hayatını değiştirecek bir evlilik gerçekleştiremezken, oğlan işten atılır. Yukarıdaki diğer tahkiyeli şiirlerde olduğu kadar son kısmı kuvvetli olmayan şiir,  adamın karısını hakaret ederek kovması, kadının düşüp bayılması ile son bulur.         Bir diğer sefalet manzarası Hasır manzumesinde karşımıza çıkar. Arkadaşının attar dükkânına hâl hatır sormak üzere uğrayan anlatıcı-şair, burada hazin bir pazarlığa şahit olur. Mahallede beş aydır yatmakta olan fakir ve kimsesiz bir kadın vefat etmiştir. Komşusu bir adam, hasırcıdan kimsesiz yaşlı kadın için kefen olarak kullanılmak üzere bir hasır satın almak istemektedir. Şahit olduğu bu alışverişten sonrasını, anlatıcı-şair zihninde canlandırır:

         

                    ”Hasır büküldü, omuzlandı daldı bir sokağa;  

                    Sokuldu kim bilir ordan da hangi bir bucağa.  

                    Açıldı bir ölü saklanmak üzre sinesine  

                    Kapandı ketm-i adem heybetiyle sonra yine!

                                            (…)  

                    Mezarcının o kürek yüzlü dest-i lakaydı  

        İanesiyle nihayet mezara yaslandı.” (s. 28)

         

        Böylelikle kadının “enîn-i ruhu” da ebediyen diner. Şahit olduğu bu olumsuzluklar, Âkif’te karamsarlığa yol açar:

         

                    “Yüzümde âleme nefrin, içimde şevk-i memat

                    Gözümde iç yüzü dehrin: Yığın yığın zulümat

                                            (…)

                    Hayat namına ya Rab, nedir bu devr-i azab?” (s. 28)

         

                    Küfe’de, kader karşısında tevekkül gösteren bir tavır varken, Hasır’da muhasebe yapan, sorgulayan bir tavırla karşılaşırız.      

                   

                    Köse İmam manzumesinde, boşanmaların getirdiği sefalet de işlenir. Köse İmam, “Gel nikâh kıy” demesinler diye çoğu zaman kaçtığını ifade eder:

         

                    “Ayrılık faslı da var sonra bunun, mahkemede;  

                    Ne kadınlar, ne sefalet doğuranlar görürüz;

                    İşte binlerce çocuk, hem baba sağ, hem öksüz!

                    Üç sınıf halka içim parçalanır, hem ne kadar!

                    İhtiyarlar, karılar, bir de küçükler; bunlar  

                    Merhamet görmeli, yüz görmeli insanlardan;  

                    Yoksa insanlığı bilmem nasıl anlar insan?” (s. 116)

         

                    “Milletin ruh-ı gayretini” emen kahvehaneler de sefaletin ortaya çıkma sebeplerinden biridir. Mahalle Kahvesi başlıklı manzumede, geçim kavgasından da, el emeğinden de habersiz, vaktini kahvelerde öldüren insanlar tenkit edilir. Zamanında hastaneler, imaretler, kanallar, köprüler, sebiller gibi hayır kurumları yapan o kahraman babaların “nesl-i cebîn” evlatları, şimdi çalışmayı rüyalarında görseler azap içinde kalmaktadırlar:

         

                    “Ne hastanesi kalmış zavallı eslafın,

                    Ne bir imareti, bitmiş elinde ahlâfın  

                    Kanalların izi yok, köprüler harap olmuş  

                    Sebillerin başıboş, çeşmeler serab olmuş  

                    O kahraman babalardan doğan bu nesl-i cebîn  

                    Ne gîrûdâr-ı maişet bilir, ne kedd-i yemin

                    Azab içinde kalır sayyi görse rüyada” (s. 103)

         

                    Mahalle Kahvesi’nde eski medeniyetin hastane, imaret, kanal, köprü, sebil, çeşme gibi halka hizmet sunan teşkilatlarının artık bayındır olmadıklarından söz edilir. Bunların yerlerine yenilerini yapacak zihniyet de yetişmemiştir. Bu manzumede aynı zamanda, mamur eski medeniyet ile inkırazı yaşayan medeniyet mukayese edilir. Böylelikle Âkif tek bir tahkiyeli metinden ya da bir mekâna, muhite dayalı bir çerçeveden yavaş yavaş dışarı doğru açılır. Medeniyetin çöküş sebeplerinden bazıları da buralarda dile getirilir. Medeniyetin çöküş sebeplerinden bir kısmı da, buralarda dile getirilir.

         

                    Mehmet Âkif Ersoy, kaynağını İslam tarihinden alan iki manzumesinde de müstakil olarak sefalet manzaralarını işler. Kocakarı ile Ömer başlığını taşıyan manzume, sahabeden Abbas’ın ağzından naklediliyormuş gibi verilir. Manzumede, Hz. Ömer’in halifeliği zamanında yaşanan bir olay hikâye edilir. Medine dışında çocukları ile birlikte bir çadırda yaşayan kadın, tebdili kıyafet dolaşan Hz. Ömer’e çektikleri açlığı anlatır. Çocukların boğazından günlerdir lokma geçmemiştir. Halifeye neden hâlini bildirmediği sorusuna kadın, “Gidip de söyleyeyim ha? Dilencilik yapamam!” cevabını verir. (s. 85) Hz. Ömer’in emri üzerine zahire ambarından un-yağ getirilir. Sonuçta manzume kalıcı bir çözüm sunmamakla beraber Âkif’in diğer sefalet konulu şiirlerinden farklı olarak müspet biter. İkazlar ve ihtarlar ise yöneticilere kadının ağzından yöneltilir:

         

                    “Niçin hilâfeti vaktiyle eylemişti kabul?

                    Sonunda böyle çürük özrü kim sayar makbul?

                    Zavallının işi çokmuş! Nedir, muhârebe mi?

                    İşitme sen de civârında inleyen elemi,

                    Medîne halkını üryan bırak, Mısır’da dolaş…

                    Gazâ! Gazâ! diye git soy cihânı, gel paylaş!” (s.84)

         

                    Konusunu İslâm tarihinden alan Dirvâs manzumesinde, üç yıldır açlık çeken Şam halkı ele alınır. Açlıktan toplu ölümler olur, ocaklar söner. Halk, dert yanmak üzere Emevi halifelerinden Hişâm’a gelir. Çocuk yaşına rağmen söz ustası Dirvâs sözcülüğünü üstlenir. Üç yıldır yaşanan sıkıntıları anlattıktan sonra sözünü esirgemeden Emir’e:

         

                    “Yok, sendeki ihtişama pâyân;

                    Bizlerse alay alay sefilân!” der. (s. 100) Çocuk, Emir’den adaletin tecelli ettirilmesini ister:

                    “Bir yanda demek ki fazla var çok;

                    Hayfâ ki öbür tarafta hiç yok.

                    Öyleyse biraz tevâzün ister.” (s. 100) Dirvâs’ın sözleri, Emir üzerinde şaşkınlık yaratır ve gerekenin yapılmasını emreder.

         

                    Görüldüğü gibi Âkif, sefalet manzaralarını, diğer bazı şiirlerini de kaleme aldığı “manzum hikâye” formunda işler. (Göçgün 1986: 13) Bu manzum hikâyelerinde, sefaletin ortadan nasıl kaldırılacağına dair mesajlar da yer alır. Mesajlarını, gözlemlerin neticesinde çok başarılı bir şekilde canlandırdığı tiplerini konuşturarak ya da doğrudan verir. Bu tiplerden bir kısmını da mazlumlar, sahipsizler, garibanlar oluşturur. (Uç 2007:174)    

                   

                    Âkif,  yoksulluğa ve buna bağlı olarak ortaya çıkan olumsuzluklara, diğer temaları ele aldığı şiirlerinde de yer yer değinir. İstanbul’da, sadece insanlar değil sokaklar, evler, mahallelerin görünümü de sefil ve perişandır. Süleymaniye Kürsüsü’nde İstanbul’un evleri “pis, eski, ağlamış yüzlü, sakil”dir. (s. 142) Âkif, bu manzumenin giriş mahiyetindeki ilk kısmından sonra,  Afganlı seyyah Abdürreşit İbrahim kanalıyla mevcut durumun tespitini yapmaya devam eder. Abdürreşit İbrahim, Süleymaniye Kürsüsü’nde verdiği vaazda, Anadolu’daki sefaletten de bahseder:

                               

                    “Bin sefil ordu ki efradı: Bütün aileler

                    Hepsi aç, bir paralar yok, kadın, erkek çıplak;

                    Sokağın ortası ev, kaldırımın sırtı yatak!” (s. 166)

         

                    1908 İkinci Meşrutiyeti’nin esas alınarak işlendiği durum ile vaazın verildiği camiyi ortaya çıkaran medeniyet arasındaki uçurum ise Âkif’in asıl vurgulamak istediği husus ile ilgilidir.

         

                    Âkif’in dar bir çevreden hareketle -ki bu dar çevre İstanbul’dur- sefalet manzaralarını ele aldığı şiirleri, Safahat Birinci Kitap’ta yer alır. Âkif daha sonra, bu ferdî sefalet manzaralarını genişleterek medeniyetin sefalet manzaralarına doğru açılacaktır.        Mehmet Âkif, yoksulluğu ortadan kaldıracak hâl çarelerini de Safahat’ta sunar. Âkif’in bu noktada ısrarla vurguladığı hususlar, miskinliği ve tevekkülü bırakarak çalışmak; ihtiyaç sahiplerinin en yakın çevrelerinden başlayarak yöneticilere kadar uzanan hassasiyetlerin işlerlik kazanması.  

                               

                    Âkif, mensup olduğu milletin çektiği yoksulluğu, şiirlerinde estetik bir malzeme olarak kullanmaz. Yoksul insanlarla ve yoksullukla sadece duygu ve eser planında gerçekleşen bir aynileşmeye gitmez. Fransız şair,  editör ve deneme yazarı Charles Peguy’den naklen bir yazarımızın romanında yer verdiği “Fakirlik insanı güzelleştirir ve asilleştirir. Fakat sefalet hoyratlaştırır; ruhen sefil eder.” gibi özdeyişlere sığınmaz. Yoksulluğa hariçten bakmaz, çözüm yolları üretir ve imkânları elverdiği nispette kendisi de çözümün bir parçası olur. Bu hususta kendi hayatından da birçok örnek vermek mümkündür. Arabistan’da görev yaptığı sırada, orada bulunan bir tren şefinin sefil hayatını gören Âkif, bulundukları yere bir hayli uzak olan Şam’a giderek ailenin ihtiyaç duyduğu eşyaları satın alır ve getirir. (Eşref Edip 1939: 216-218)  

         

        Eserindeki hassasiyetlerin izlerini, Âkif’in hayat hikâyesinde de görmek mümkündür. Bununla ilgili bir hikâyecik, Âkif’in bu konudaki hassasiyetini göstermesi açısından yeterlidir. Baytar mektebinde beraber okuduğu Hasan isimli arkadaşı ile birbirlerine bir söz verirler. İleride kim erken ölürse diğerinin çocuklarını ortada bırakmayarak sahiplenecektir. Arkadaşı, peşinde üç çocuğunu bırakarak terk-i dünya eder. Âkif’in evindeki çocuk sayısı, üçten beşe çıkar. Üstelik o günlerde Âkif, bir arkadaşına yapılan haksızlığa tahammül edemediğinden Ziraat Nezareti’ndeki memuriyetinden de istifa etmiş, kendisi de zaruretler içinde evin geçimini zor idare edebilmektedir. (Kuntay 1986: 242-243)

         

        Çocukluğundan itibaren Âkif’in müreffeh bir hayat sürmediğini de burada ifade edelim. Doğduğu Sarıgüzel’deki ev ve çocukluğunu geçirdiği evler, hep mütevazı evlerdir. (Mazıoğlu 1986: 8) Âkif, Mülkiye İdadisi’ne kaydolunurken gereken kayıt harcı güçlükle tedarik edilir. Babanın gümüş saati verilecekken kâtip, harç için bir sonraki güne kadar zaman tanır. (Edib 1939: 75-76) Âkif’in çocukluğu ve kendi aile hayatı da hep kira evlerinde geçer. Mülkiye’nin yüksek kısmına devam ederken babasını kaybeden Âkif, maddi sıkıntılardan dolayı buradaki öğrenimini yarım bırakır. (Mazıoğlu 1986: 9)  Mezunlarına daha garantili imkânlar sağlayan Halkalı Baytar Mektebi’ne gider. Maddi zaruretlerden dolayı yarım bırakılmış okul, herhalde Âkif’te bir ukde olmalı. Babanın vefatını, Sarıgüzel’deki evin yanması takip edecek (Mazıoğlu 1986: 9),  aile birbiri peşi sıra talihsizlikler yaşayacaktır. İlköğretim öğrencilerinin Mehmet Âkif Ersoy’un biyografisine yönelik olarak ilk öğrendikleri İstiklal Marşı mükâfatı-palto bahsi, onun fakruzaruret içinde bir hayat sürdüğünün göstergesi gibi algılanır. Âkif’in kış günü paltosuz gezmesi, bizim kavrayışımız dışında bir cömertlik anlayışına sahip olduğunu gösterir: “Bir gün, Ankara’nın soğuk bir kış günü, eve incecik bir ceketle geldi. Hanımefendisi sordu: ‘Ceketinizi bir yerde mi unuttunuz?’ Cevap verdi: ‘Hayır, yolda gördüğüm bir fukaraya hediye ettim, üşüyordu!” (Bolak 1986: 57) Bir başka hikâye: “Bir gün bir arkadaş grubunda konuştular, ‘Çaya bize buyurun’ diye onları davet etti. (.) Biraz sonra koşarak geldi. ‘Bizim kilimi vermişiz, onu unutmuşum, aman gelmeyin’ dedi. Zira bir tek kilimleri vardı üzerinde oturulacak. (.) Bir tek elbise dahi alabilecek parası olsa, onu da götürüp fakirlere verirdi.” (Bolak 1986: 57) Eşref Edip, Âkif’in cömertliğini, şu cümlelerle örneklendirir: “Her hangi bir arkadaşının parasız kaldığını hissedince hemen kesesini ortaya döker: ‘Bunun yarısını sen al, yarısını bana bırak’ derdi.” Vapur’da karşılaştığı bir arkadaşı, Âkif’in bütün parasını vapur çıkışı bir fakire verdiğini unutarak az ileride gazete almak için ceplerinde nasıl para aradığını anlatır. (Eşref Edip 1938: 260)

         

        Âkif’in şiirleri ile hayatı toplumumuzu ilgilendiren diğer bahislerde olduğu gibi yoksulluğu ortadan kaldırmaya yönelik hassasiyetler ve teşebbüsler noktasında bir bütünlük sergiler.

         

         

                                Kaynaklar                                                                                                                                                        

        Abdulkadiroğlu, Abdulkerim- Nuran Abdulkadiroğlu  (1990), Mehmed Âkif Ersoy’un Makaleleri, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara.                                                         

        Ersoy, Mehmet Âkif (1987), Safahat, Gonca Yayınevi, İstanbul.                                            

        Kuntay, Mithat Cemal (1986), Ölümünün 50. Yılında Mehmet Âkif, Türkiye İş Bankası Yayınları, Ankara.

        Özcan, Mustafa (1986), “Safahat’ta Çocuklar”, Ölümünün 50. Yılında Mehmet Âkif Ersoy’a Armağan, Selçuk Üniversitesi Yayınları, Konya.                                         

        Uç, Himmet (2007), Mehmet Âkif ve Hikâye Sanatı, 2. Baskı, Ankara.                 

        Yetiş, Kâzım (1992), Mehmet Âkif’in Sanat-Edebiyat ve Fikir Dünyasından Çizgiler, Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, Ankara.


        


        

        [1] Dr. Mustafa Özcan’ın ,“Safahat’ta Çocuklar” başlıklı makalesine bakılabilir. (1986; 73-81)


        

        [2] Alıntılar, M. Ertuğrul Düzdağ’ın baskıya hazırladığı nüshadan yapılmıştır: Mehmet Âkif Ersoy, Safahat, Gonca Yayınları, İstanbul 1987, 576 s.


        

        [3] Âkif, Geçinme Belası ve Selma gibi şiirlerinde de, burada olduğu gibi hayatı “cedel-gâh-ı maişet, ceng-i maişet” olarak tanımlar. Sadi’de rastladığı bir cümle onu çok fazla etki etkiler. “Kıymetli ömür yazın ne yiyeyim, kışın ne giyeyim derken bitti.” Maişet temini için çalışıp çabalayan insan, ruhunun ihtiyaçlarını göz ardı eder. Ancak Âkif, şiirlerinde bu durumu tenkit eder.             


Türk Yurdu Aralık 2009
Türk Yurdu Aralık 2009
Aralık 2009 - Yıl 98 - Sayı 268

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele