Devlete Sahibiyet ya da ‘Bozgunda Bir Fetih Düşü’

Aralık 2009 - Yıl 98 - Sayı 268

         “En özel gizli demlerde

        Dağlarda ve denizlerde

        Birden kendi ulusumun sırrına erdim

        Halkım yalnız iki duyguyu tanıdı

        Ya birini yaşadı ya öbürünü yaşadı

        Fetih veya bozgunu;

        İşte sırrı ulusumun”

        Sezai Karakoç

         

        Merhum Muhsin Yazıcıoğlu’nun cenaze merasiminde aziz ağabey Efendi Barutçu, bir vesileyle bazı konulara dikkat çekmişti. Ben de anlatılanların hatırasına hürmeten yapılan konuşma ve bende yaptığı çağrışımları kaleme almış ve bir konuya dikkat çekmiştim. Orada belirttiğim husus sağ ve sol olmak üzere idealist gençleri karşı karşıya getiren darbeci güçlerin müdahalesi ve bunlara duyulan tepkiyi dile getirmekti.

         

        Daha sonra karşılaştığımızda bu yazıdan bahsettim kendisine. Bir konuya itirazı olduğunu dile getirdi. Biz, dedi, kimseden talimatla mücadele vermedik. Şekli ve usulü tartışılabilir. Ama bizim tepkimiz, kendiliğinden ve bu topraklara ait olmanın tabii ve hasbi bir yansımasıydı. Kimsenin iktidar olma, bürokrasiden mevki kapma gibi bir beklentisi de yoktu. Bu bir mesuliyet hareketiydi. Bu toprakları vatan yapan aziz milletin hatırası ve sahiplenme duygusunun tabii bir tezahürü. Hepsi bu!

         

        Bu önemli ayrıntı üzerinde daha sonra tekrar düşündüm. Artvin, şimdi Kırklareli valisi Cengiz Aydoğdu, kendisiyle yapılan bir mülakatta, Mevlânâ’dan naklen “Can, haber almakla can olur… (Vali olarak) size itiraz edilmeli, siz itiraz etmelisiniz. Bürokrasi haberleşmez. Emir alır, emir verir. Talimat alır, tekmil verir. Buna haberleşme denemez.” (Alkan, 2009) şeklindeki sözleriyle, bir bakıma Efendi ağabeyle aynı şeyleri söylemiş oluyordu.

         

        İmdi, ben de bu sözlerin altındaki derin mânâya dokunmak istiyorum şimdi. Devletin valisi bu sözlerle ne demek istiyor şeklindeki bir soru, cevabı da beraberinde getiriyor aslında.  Vali, bu sözlerle “kapı halkından” biri olarak değil de bizzat milletin içinden ve devletin sahibi olarak konuştuğunu ihsas ettiriyor bizlere. Kalemiye sınıfından klasik bir bürokratın sözleri değil bunlar. Oğuz Kağan’dan Alpaslan’a ve hatta Hz. Ömer’e kadar uzanan bir hatıranın yükü ve sorumluluğu altında söyleniyor bu sözler.

         

        Aynı duygu, bir yönüyle 12 Eylül öncesi gençlerin birçoğunun tipik davranış tarzıydı. Onlar da birilerinin talimatıyla değil, vicdanlarının sesiyle hareket ediyor ve meseleyi bir memleket meselesi olarak görüyorlardı. Bugün de değişen bir şey yok denilse bile, yenilen darbelerin etkisi nesiller üzerinde ciddi tahribat yapmıştır. Medya, iş çevreleri, bürokrasi ve bir takım önemli yerlerde yuvalanmış küçük bir azınlığın kültürel, ekonomik ve siyasal iktidar üzerindeki baskısı; bir yanılsamayla, bunları, devletin gerçek sahipleriymiş gibi göstermektedir.

         

        Bunlara göre medya, iş hayatı, bürokrasi, bilimsel mahfiller, siyasi mekanizma vs. şeklinde uzayıp giden yerlerde başarılı olmak; ‘makbul yurttaş’ olmak için yeter şart değildir. Yeter şart, belirlenen sınırlar içinde kalmak ve onlara benzemektir. Bu belli sınırları kesin biçimde bir yere dâhil etmek güçtür. Bölücü elebaşı Murat Karayılan bile, bu belli yer ve sınırları işaret ederek, onlar üzerinden hedef saptırabilmekte ve malum yerlere mesaj verebilmektedir.  

         

        Sağ ve solda kritik yerlere ve devletin sinir uçlarına nüfuz etmiş bu çevrelerin mühim bir kısmı, kelimenin tam anlamıyla kapı halkı diyebileceğimiz kozmopolit çevrelerden gelmişlerdir. Bunlara yanaşan ve ekseriyeti itibarıyla yanaşma tabir edilebilecek olanları ise geldikleri sosyolojik taban itibarıyla, tatlı su balıkları olarak nitelendirilebilecek omurgasızlardan devşirilmişlerdir.

         

        Bu süreci daha iyi anlayabilmek için, kapı halkının neden belli bir süre sonra devletin hakiki sahibi, dışarıda kalan öz evlatlarınsa neden yaban kabul edildikleri ve/veya kendilerini öyle hissettikleri sorununu irdelemek gerekir. Bu mesele doğrudan doğruya Türkiye’nin içine girdiği batılılaşma süreciyle ilişkilidir. Burada kullanılan iki anahtar terim vardır: çağdaşlaşmak ve sekülarizm. Türk olmanın yeter şartı bu iki kavramla mukayyettir. 

         

        Türkiye’deki nesiller Batı karşısında kaybedilen mevzi kaybını gidermek ve dünya ölçeğinde şahsiyetli bir yer edinmek isteyince, bunun yegâne çaresi olarak modernleşme yolunu tercih etmişlerdi. Bunun zorunlu sonuçlarından biri de modernleşme hareketlerinin, ekseriyetle batılılaşma şeklinde bir seyir almasına sebep olmuştur. Yüzyıllar içinde birikerek iktisap edilen millî değerlerin neredeyse tamamı, bundan dolayı önce tereddüt, sonra da ret ve inkâr edilme muamelesine maruz kalmıştır.

         

        Batı karşısındaki gerilemenin sorumlusu olarak binyılların birikim ve ahengi olan bütün değerler tartışmaya açılınca, kolay yolu tercih eden reformcu ve inkılâpçı nesillerin tavrı, bir çırpıda eskiye ait ne varsa hepsini atmak ve bunları Batı’nın –Hangi Batı!- harcıâlem değerleriyle ikâme etmek olmuştur. Bu konuda merkezi iktidara en büyük destek, millî bünyeye tam olarak intibak edemeyen kozmopolit çevrelerle merkezin devşirdiği yanaşmalardan gelmiştir.

         

        Bu radikal reformların en mühim sonuçlarından biri; dili bir, gönlü bir, imanı bir nesillerin toplandığı vatan coğrafyası ve devlet çatısı arasındaki ahengin bozulması şeklinde tezahür etmiştir. Ciddi bir şahsiyet parçalanması ve kimlik krizine neden olan bu reformların maşeri vicdanda meydana getirdiği kırılma, sadece millî enerjinin berhava olmasını değil, kendini din ü devlete adayan ana gövdenin bu sentetik yapı karşısında yabancılaşmasını da tetiklemiştir. Tam da Yakup Kadri’nin ‘Yaban’ romanında dile getirdiği, ya da ‘Ankara’ romanında resmettiği o acayip karakterlerin gülünç davranış tarzları ve bunlara karşı halkın ‘geniş’ yer ve manalara çekilebilecek reaksiyonları; bunların tamamı, o büyük kırılmanın, devlet millet yabancılaşmasının kilometre taşlarıdır.

         

        Fakat millî bünye, asırların etkisiyle mukavemetini sürdürmüş ve sürdürmektedir. Bütün kırılma ve kopmalara, adını ve yönünü tam olarak tayin edemeyişlere rağmen millî bünye henüz tükenmiş değildir. Yahya Kemal’in “Gördüm ön saflarda oturmuş nefer esvaplı biri” şeklinde adını koyduğu ve arkasından;

         

        “Kimdi? Bânisî mi, mîmârı mı ulvî eserin?

        Tâ Malazgirt ovasından yürüyen Türkoğlu

        Bu nefer miydi? Derin gözleri yaşlarla dolu,

        Yüzü dünyada yiğit yüzlerinin en güzeli,

         

        Çok büyük bir işi görmekle yorulmuş belli; mısralarıyla tasvir ettiği bu nefer esvaplı tipleme, hâlâ “Hem büyük yurdu kuran hem de koruyan kudretimiz”dir. Türkçenin geleneğe ait son temsilcilerinden biri olan Yahya Kemal, devam eden mısralarda

         

        Vatanın hem yaşayan vârisi hem sâhibi o,

        Görünür halka bu günlerde teselli gibi o,

        Hem bu toprakta bugün, bizde kalan her yerde,

         

        Hem de çoktan beri kaybettiğimiz yerlerde.” İfadesiyle şiire son noktayı koyar. Her zaman her yerde hor görülen ve fakat vekar ve asaletini muhafaza eden Türkoğlu, ‘vârisi ve sâhibi’ olduğu bir coğrafyada, iş başa düştüğü zaman, çok tabii ki kimseden emir ya da talimat beklemeden, vazifeye koşacak ve emaneti koruyacaktır. Bu onun hem hakkı, hem de görevidir. 12 Eylül’ün yapmak istediği ve büyük ölçüde başardığı şeylerden biri, bu tabii refleksi kırmak olmuştur. Aynen Nevzat Tandoğan gibi, 12 Eylül generalleri de bu memlekete komünizm de gelecekse ‘biz’ getiririz tavrı içinde, ‘bürokrasinin’ gücünü teyit etmek istemişlerdir.

         

        Eskilerin “kapı halkı” dediği Kalemiye sınıfından bürokratların gadrine rağmen, vatan coğrafyasının ‘vârisi ve sahibi’ olduğunun şuurunda olan memleket çocukları, evin sahibi olmanın verdiği sorumluluk ve ağırbaşlılıkla, bu süreçte devlete değil kırılmak, kaşlarını bile karartmadılar. Kendi içinde gayet tutarlı bu tavrı, ‘mustazaf’ edebiyatı yapan bazı İslamcı çevrelerle, ‘ezilmişlik’ retoriğini dillerinden düşürmeyen Sol çevreler ve ‘özgürlük’ kavramını dillerine dolayan Liberallerin anlamasını beklemek safdillik olur.

         

        Fakat daha da ilginç olanı, hem Kalemiye sınıfına mensup bürokrasi takımı, hem de sözü edilen üç akıma ait aydın tavrındaki kapılanma ve iktidar hırsıdır. Bu iktidar isteği sadece sivil alana ilişkin kültürel, ideolojik ve ekonomik iktidar de değildir. Doğrudan doğruya devlete dair ve devletten devşirilecek iktidarın farklı türevleriyle ilgili talepler, bu çevrelerde ciddi bir ağırlığa sahiptir.

         

        Bunların ‘kapıda bekleyenleri’ büyük bir ihtirasla devlet iktidarını istemelerine rağmen, ciddi bir yanılsama veya samimiyetsizlikle devletle aralarına mesafe koymuş gibi tuhaf bir görüntü vermektedirler. Bunun seyrine dair izlenimler başlı başına bir inceleme konusu olsa da bu tavrın hâkim karakteristiği olarak, ‘kapı halkı’ psikolojisini gizleyemedikleri aşikârdır. Kemal Tahir, türedi burjuvazi sınıfını da bu kapsama dâhil etmektedir. Bunlar da aynen diğerleri gibi ‘oluşları ve davranışları bakımından yüzdeyüz kapıkuludurlar. Bu sebeple talanla biriken sermaye hiçbir zaman verimli burjuva işletmelerine yatırılmaz. Kârı talana benzer kısa vadeli yağma vasıtalarına yatırılır.’ (Tahir, 1992: 27).

         

        Kapı halkı sınıfına sadece yukarıda adı geçen çevreleri dâhil etmek yanıltıcı olabilir. Bugün itibarıyla –eskiden de vardı- bu çerçeveye kendilerini milliyetçi ve ulusalcı gören bazı yazarçizer takımıyla, yine aynı çevrelerden gelen bürokratlar ve iş çevreleri ve hatta bir yönüyle yozlaşan ve gittikçe köklerinden uzaklaşan geniş halk kitlelerini de dâhil etmek gerekir. Bunun tarihten gelen ve üstyapıyı etkileyen siyasi, ekonomik, kültürel ve sosyolojik sebeplerini tavzih etmek müstakil bir çalışmanın konusu olduğundan, şimdilik sadece temas etmekle iktifa edilecektir.

         

        Mesele bu hâliyle ortaya konulunca, işin esas itibarıyla bir şuur, hissetme ve kültürel aidiyet meselesi olduğu anlaşılmaktadır. Cengiz Aydoğdu ve Efendi Barutçu ağabeyin altını çizdiği tip ise, son turfanda diyebileceğimiz cinsten özel bir tipoloji kategorisine girmektedir. Bu tipin olmazsa olmazlarını tarihi şahsiyetlerle besleyen bir geleneğe dayandırması rastlantı değildir. Milletleri kendi tarihi geçmişlerinden kopartmak mümkün olmadığı için, şahsiyeti geliştiren asıl güç de tarih şuuru ve kültürel devamlılıkta yatmaktadır. Hatta daha da ileri gidilerek âbide şahsiyetlerin birer rol model hâlinde millî bünyeyi besleyip geliştirdiğini söylemek gerekiyor.

         

        Eskiden daha çocuk denilecek yaşta masal ve hikâyelerle kendi rol modellerini bir sonraki nesle aktarma basiretini gösteren halk irfanı, geleneği devam ettiriyor ve adını koymasalar bile, kendiliğinden milliyetçiliğin pratiğini yaparak millî bünyeyi tahkim ediyorlardı. Bu, kendiliğinden ve doğal bir süreç olduğundan, değişmeler de büyük sarsıntılara sebep olmadan kolaylıkla ve tabii seyrinde mesafe alıyordu. Bugünse rol modeller, popüler kültür olarak nitelendirilen ve sonsuz denilebilecek kadar gerçeklik algısının olağan bir şey gibi sunulduğu post modern bir çağda, hakiki olanla sahtesini yan yana ve aynı ambalajda rahatlıkla sunabilmenin lüksüne sahip bulunuyorlar. Bu vasat, cemiyetin müşterek değerlerini kaybettiği ve ‘toz’ hâline ge(tiri)ldiği, yaşanan tarihi süreçleri bile bir musiki gibi icra eden ana yoldan bir sapmayı remzeder.

         

        Yaşanan süreç, memleketin yaşayan vâris ve sahiplerinde bile sahiplik duygusunu ciddi biçimde zedelemiştir. Asıl kavga mülkten beslenen kapı halkıyla mülkün sahipleri arasında yaşanmaktadır. Kendi mülküne yabancılaşan ev sahipleri, mülkün bekası için, emaneti, varlık ve bekasıyla doğrudan alakalı ehil ellere teslim etmek istemektedir. Asıl sorun da burada yaşanmaktadır aslında. Çünkü mülkü idare edenler de en nihayet memleketin yaşayan vâris ve sahipleri arasından devşirildiğinden, sorun, en azından birçoğu için, bu tipten bir sorun teşkil etmese bile, mekanizmanın işleyiş süreci ve başkalaşmayla ilgili bir sorun olarak karşımıza çıkıyor.

         

        Tam da burada aklıma Doğu’nun Yedinci Oğlu geliyor. Orada uygarlığımızın büyük şairi Batı’nın tek, ama büyük bir gücüne dikkat çeker: Karşısındakini değiştirmek! Bizde de devşirilen nesliler, Cengiz Aytmatov’un imgeli deyişiyle Mankurtlar vardır. Bu, öyle bir değirmen, öyle bir devvâr u gaddardır ki önüne kim gelirse gelsin un ufak etmekte, eritip çamur hâline getirmektedir.

         

        İyi dikkat edilirse, mesele esas itibarıyla ruh ve şuur etrafında dönmektedir, maddi veraset etrafında değil. Müzelik bir eşyaya çevrilen batmış, batırılmış bir medeniyet ve onun ‘ruh arkeologlarının’ devreye girmesi, ‘ruhun malzemelerini’ yeniden diriltmesidir aslolan. Neslimizin büyük görevi budur!

         

        Erol Güngör, nesli içinde ideal bir portre ararken, yaşayanlar içinde Dündar Taşer üzerinde duruyor, oradan hareketle ruhun malzemelerini, yakın ve uzak mazimize uzatıyordu. Taşer’i Yahya Kemal ve neslinden ayıran belirgin fark, öncekilerin yaşayan büyük bir imparatorluğun içinden gelmelerine mukabil, onun Anadolu vilayetine sıkıştırılmış küçük bir toprak parçasında nefes darlığı çekmesiydi. Öncekiler bozgunu bütün fecaatiyle yaşamışlar, ama o bozgun içinde düşlerini muhafaza eden yaşayan bir gerçeğin canlı tanıkları olmuşlardı. Taşer ve ondan sonra gelenlerle biz ve bizden önce gelenler, yaşayan gerçek olarak içine hapsolduğumuz bu manzarayı gördük.

         

        —Yahya Kemal mi?

        —Ha evet Yahya Kemal;

         

        Bozgunda bir fetih düşü

         

        Beşir Ayvazoğlu’nun Sezai Karakoç’tan aynen aldığı bu mısralar daha sonra Yahya Kemal otobiyografisine ilham kaynağı olmuştur. Ben, tam da burada, bir meseleye daha dikkat çekerek sözü bitirmek istiyorum.

         

          12 Eylül öncesinde yollara dökülen nesiller de bir yönüyle bu büyük rüyayı görmüş, onun terennümleriyle yollarını aydınlatmışlardı. İçlerine bozgun sinmiş bürokrasi, bu rüyadan hoşlanmadı. Kapı halkı ‘Gökten inmiş bir dizi güvercin gibi’, ulusunun bozgun yaşamış talihine baş kaldıran, onu kabullenmeyen memleket çocuklarının üzerine çullandı. Yere kapaklanan, sonra tekrar doğrulan saf kan atlar gibi, bu neslin öncüleri de çatlayıncaya kadar koşmaya azmetmişlerdi oysa.

         

        Güzel olan şu ki henüz bu büyük rüyanın büyüsünü kaybetmeyen canlı tanıkların, aynı hal üzere berdevam olması, mücadeleye ket vurmamasıdır. Ataların söz gümüş ise sükût altındır sözünü, bir de tersinden, söz gümüş ise eylem altındır şeklinde düşünür ve eylemenin konuşmaktan daha faik olduğunu tezekkür edersek, maksat daha iyi anlaşılır.

         

        Mustafa Kafalı hocamız, Kubbealtı sohbetlerinde bir yerde, “Türklerde çöken bir yapıya sahibiyet yoktur, derhal yeni bir yapıya geçiş vardır.” şeklinde bir tespitte bulunuyor. Doğru söylemişler. Çökmeyen, eskimeyen, solmayan ve pörsümeyen bir yapıya sahibiyet vardır Türklerde. Bir ‘koka kola veya votka bardağında’ eriyen bir uygarlığa bel bağlayanlar yanılıyorlar.

         

        Hâlbuki bu neslin vârisleri yüzleri semada hep şöyle yakarıştadırlar: “ Ey Rab! Bu fâniler Bedir’den Puvatya’ya, Sina Çölünden Kosova ovasına, Bağdat’tan Budin’e kadar akıttıkları kanlarıyla toprağa senin ismini yazmak için yaşamışlardı. Hudutlarda olduğu gibi kendi vatanlarında da bu mukaddes dava için binlerce kahraman başlar fedâ edildi. Mansûr’un dârındaki feryat, İslam diyarının her tarafında akisler yaparken Anadolu’da yepyeni bir devlet kuracak kahraman gâzi, harp meydanında atının üstünde kefene bürünüyordu. Müslüman yurdunda bir an bile susmayan ezan sesleri, ruhlar arasındaki esrarlı birliğin ilâhi ağını örerken hükümdarlar, ilim meclislerinde diz çöküp feyz alıyorlardı. Sen bu dünyayı yüksekten temaşa ettin. Eminim ki Büyük Peygamber de ona hayrandır. Zirâ ümmetine ondan bin şefaat, bin hidayet inmişti.

         

        Sonra bir devir geldi. Bu kulların yeryüzünden yükselip sana yaklaşan mübarek ecdadına sitem eder oldu; sitem de değil, küfrân eder oldu; isyan eder oldu. Ben onun hücrelerinden sızan iradesiyim. Senden rahmet dilemeye geldim: Onları affet, onların ecdatlarına isyanı, Hâtem-ül enbiyayı öldürmek için [Ömer’in] yaptığı ilk hataya benzer. Nasıl ki Ömer, cahiliyet devrinin bu hamlesiyle hidayetin sinesine atılmış ve sonra senin isminin en büyük alemdarı olmuşsa, bu kavim bu millet de sana götürecek yolu ararken, devlette, ilimde, adalette müstesna ruhların aynası olan en güzel yolu seçti.” (Topçu,1962: 57–58)

         

         

        Kaynaklar

         

        Alkan, Ahmet Turan, (2009), “Bir vali "ne idüğü" hakkında konuşursa...”, Zaman Gazetesi 31 Mayıs-Pazar.

        Beyatlı, Yahya Kemal, (2005), Kendi Gök Kubbemiz, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul.

        Karakoç, Sezai,  (2003), Gün Doğmadan/Şiirler, Diriliş Yayınları, İstanbul.

        Meriç, Cemil, (1993), Sosyoloji Notları ve Konferanslar, (haz.) Ümit Meriç Yazan, İletişim Yayınları, İstanbul.

        Tahir, Kemal, (1993), Notlar/Batılılaşma, (haz.) Cengiz Yazoğlu, Bağlam Yayınları, İstanbul.

               Topçu, Nurettin, (1962), Büyük Fetih, Milliyetçiler Derneği Neşriyatı: 15/İstanbul Şubesi Neşriyatı:1, İstanbul.

         


Türk Yurdu Aralık 2009
Türk Yurdu Aralık 2009
Aralık 2009 - Yıl 98 - Sayı 268

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele