Açılımın Açılımı

Aralık 2009 - Yıl 98 - Sayı 268

        Varlığın varoluş süreci açısından bir şey ifade etmeyen, ölümlülerin icat ettikleri ve akıp giden olayları arka arkaya dizip onları birbiriyle ilişkilendirmekte kullandıkları ve adına takvim denilen zaman ölçüm aracı, Miladî hesaba göre iki bin yılın geride kaldığını gösterdiği sularda, belki hemen öncesinde, iletişim devrimi diye adlandırılan teknik bir olay yaşandı. Bu devrimle, hız çağı adlandırmasının çağrıştırdığı “birim zamana daha çok iş sığdırma” durumu çoktan aşıldı.

         

        Hatırlayalım; 1900’lü yılların sonuna yaklaşırken, özellikle ikinci yarısından itibaren o dönemlere de “hız çağı” denilmekteydi. Gerçi bizim kuşağımız bunun ne manaya geldiğini o yıllarda pek de anlayamamıştı. Çünkü bu yıllarda dünya adeta kendi coğrafyamızdan ibaretti ve her şey adeta bizim etrafımızda dönüyordu. Dünya çok küçük, iddiamız ve azmimiz çok büyüktü. Avuçlarımızda dünyayı yeniden biçimlendirecek bir gücün var olduğuna inanıyorduk. Tek sorun ülkeyi ele geçirmekti. Ülkeyi bir ele geçirdik mi, gerisi çorap söküğü gibi gelecekti. İmanımız kuvvetli, duygularımız samimi, fedakarlıklarımız yüksek, hedeflerimiz de kutsaldı. Ardından darbecilerin açtığı çukura yuvarlandık. Bizler yaralarımızı sarmaya çalışırken dışımızda inşa edilmekte olan dünyayı zamanında fark edemedik. Kendimize geldiğimizde karşımızda bambaşka bir dünya bulduk. Bu dünyanın parametreleri, değerleri ve kutsalları bizim tanışık olduğumuz şeyler değildi. Her yerde ve her şeyde ortaya hemen insan çıkıyordu ama bu insanda bir tuhaflık vardı. Bu insanın ideali yoktu. Hırsları vardı, arzuları vardı, zevkleri vardı ve istediği tüm şeyler bunlara dairdi. Tüm kurgular ve ürünler bu insana göre kurgulanıyor ve üretiliyordu. Reel ideale galip gelmişti. Yeni dünyanın yükselen bu yeni değerleri ve toplumun bu değerleri içselleştirmesi bir başka darbeydi. Konumumuzu kaybedip adeta yersiz yurtsuz kaldık. Bu kayıp fikir dünyamızda da sarsıntılar meydana getirdi ve kutsallarımızla bağlantımız ağır hasara uğradı.

         

        İş bununla bitmedi; zaman içinde eski kamplaşmalar bitti ve eski doğrular mutlak doğru olmaktan çıktı. Çünkü yıllardır dile getirdiğimiz “dünya hakkındaki” yargılarımıza, “devlete, topluma ve insana ilişkin” doğrularımıza temel aramakta ve tek tük olgulardan, tarihten, muhayyel dünyamızdan kanıtlar toplamaktayken, insanlık dünyasında da tablo ve söylem çoktan değişmişti. Yeni teknoloji ile sınırların adeta buharlaşması, küresel dünya düzeni iddiası, temel hak ve özgürlükler söylemi eski süreçten kökten bir kopuşa işaret etmekteydi. Bir açılıma tanık oluyorduk!

         

        Nasıl sanayi devriminden sonra, hiçbir şey eskisi gibi olmadıysa, iletişim devriminden sonra da hiçbir şey eskisi gibi olmayacak ve bu çok açık! Asıl sorun ise, “yeni”nin ne olacağı, nasıl olacağı ve kapımıza neler taşıyacağı… Büyük dedemiz tarımsal üretim devrinde ve imparatorluk ortamında gözlerini dünyaya kapamıştı, dedemiz ulus devletler çağında! Sanayi devrimi insan dokusundan toplumsal-siyasal yapıya ve güncel yaşantıya kadar her şeyi değiştirdi. Bu yeni süreç de insan dokusundan yaşama dünyasına ve toplum yapısına, siyasal organizasyona kadar her şeyi değiştirecek; ama nasıl? Ya bizler nasıl bir dünyayı geride bırakacağız? Ya çocuklarımız, onların çocukları nasıl bir dünyaya doğacaklar?

         

         

         

        Ulus Devletin Durumu

         

        Yıllar önce tarihe şöyle bir not düşmüşüz: “Yeni süreçte millî devletin kaderi ne olacaktır? Kapalı ekonomi döneminde devletin elinde tuttuğu ekonomik güç kayıp gitmektedir. Buna direnenlerin bütçe açıklarıyla, iç ve dış borçlarla, yoksullaşmanın ve dengesiz gelir dağılımının doğurduğu problemlerle boğuştukları, dünyanın refah pastasından halkına yeterli pay sağlayamadıkları bir gerçektir. Kendi toprakları üzerinde hiçbir güce hesap vermeden etkinlik gösteren bir devlet, yoksul milletin sınırsız-sorumsuz devleti olma ile egemenliği elinde tutan ama evrensel idelere aykırı uygulamaları dolayısıyla milletler ailesine hesap vermemek için otoritesini daha dikkatli kullanan sınırlı-sorumlu ve zenginleşme yolundaki milletin devleti olma arasındaki yol ayrımına gelinmiştir. …bireyleri demir yatağa yatıran ideolojik veya mitos devlet ya şimdiye kadar sürdürdüğü problemsizmiş gibi varoluşunu artık sürdüremeyecek, ya da eğer varoluşunu sürdürmek istiyorsa, kendi özünü gerçekleştirmeye geri dönmek zorunda kalacaktır. O artık önceki varoluş biçimi ile var olamayacaktır. Çağın özgürlük ruhunu yakalayıp kendini dönüştüremeyen, görünüşte ısrar eden devletleri büyük sancılar beklemektedir. Onlar dünya ile bütünleşemeyeceği için kendi sınırlarına kapatılacak, dünya üzerinde hiçbir etkinliği olmadan geri kalmışlığı içine gömülmüş olarak yaşamaya mahkûm olacaklardır. Dünya millî devleti, konumu özellikle yolların kesiştiği kavşak noktalardaysa, kendisiyle bütünleşmeye adeta mecbur etmekte, onun kendisine, kendi değerlerine uymasını istemektedir. O halde millî devlet bu yeni sürece kadarki varoluş biçimini ve idelerini, kendi bireyleriyle ilişkilerini gözden geçirmek zorundadır.” [1]

         

        İşte tam da bu kavşak noktasında bulunmaktayız. Çünkü dünyanın siyasal dengeleri yeniden kuruluyor. Yeni kutuplar, yeni ittifaklar, yeni düşmanlıklar. Şekillenen bu dünya, teknik medeniyetin imkânları dolayısıyla, artık yüz yıl önceki dünya değildir; bırakınız yüz yıl önceyi, yirmi yıl önceki dünya bile değildir. Ama diğer yandan dünya hep aynı dünyadır. Uygarlıklar kurulur, yükselir, çöker. Toplumlar parlar, durgunlaşır ve sıradanlaşır. Entropik tarihsel süreçte dünya sistemi hep yeniden inşa edilir. Bir mücadeledir sürer gider. Vasıtaları, dozu, alanı değişse de, egemenlik alanını genişletme çabaları hep varoldu, bundan sonra da var olacak.Bu “aynı” ve “farklı” dünyada, kavşak noktalarındaki kararlar kendi ellerimizle kaleme aldığımız felaket davetiyesi olabileceği gibi, yeni bir ufkun kapısını da aralayabilir. Bunun olumlu ya da olumsuz anlamda olabilirliği, tarihin çağrısına bağlıdır. Tarih, sahnesi dışına ittiklerini kendi kaderiyle baş başa bırakır yahut aktörlerin eline oyuncak olarak teslim eder. Çağırdıkları ise rolünü oynayamazlar veya rol üstlenmekten kaçarlarsa artık kendileri olarak varlıklarını sürdüremezler. Bu yüzden, tarih çağırdığı zaman gitmemek olmaz.  

         

        Yeni süreçte tarih, ister olup bitenin doğal sonucu olarak ister güç mücadelesinin aktörleri eliyle diyelim, bizi yeniden çağırmaktadır. Çünkü tarih kendisini oyuncular eliyle ve onun üzerinden gerçekleştirir. Modern mitos formunda ve halkını provoke eden bir bürokrasinin işgali altındaki ulus devlet modelimize, lime lime dökülen siyasal yapımıza, sadece geçmişin baskıcı sistemlerinde kalmış olan anlayış, ritüel ve tabularımıza, kendimize kendi elimizle vurduğumuz prangalara rağmen tarih bizi çağırdı ve tarihin sahnesine doğru hızla yol alıyoruz. Hem de tarih, bizi mitos formunda bırakmamakta, bize rağmen bizi dönüştürüp kendi ruhuna uygun biçime sokmakta kararlı! Deyim yerindeyse, tarihin terbiye edici cenderesinde kıvranıyoruz.

         

        Ya geleceğimiz! Bu forma sokulma, sonumuz mu şahlanışımız mı olacak? Bu hızla giderken sahne duvarına mı bindireceğiz? Bunu yaşayıp göreceğiz.

         

         

         

        Gelecek Üzerine

         

        Filozof Cassirer, toplumsal varoluşun, kültür dünyasının, yani -onun deyimiyle- insan kültürünün geleceğini ‘önceden bilme’nin yahut ‘önceden belirleme’nin mümkün olmadığını söyler.[2] Gerçekten de futuristler hiç isabetli tahminlerde bulunamadılar. Uzun zaman dilimlerinde yaşanan gelişmeler Cassirer’i haklı çıkarmış gibi görünmektedir.

         

        Toplumun geleceğini ve kültür dünyasının gelecekte alacağı hali bilemeyeceksek eğer, bizzat faili olduğumuz bu dünya ve tanık olduğumuz süreç karşısında, suskun kalıp teslim mi olmak gerekir? Elbette hayır. Sadece mevcut durum ve ilişkilere bakarak, mevcut nedenlerin muhtemel sonuçları üzerinde düşünüp taşınarak, bugüne etki eden yakın dönem tarihsel deneyimleri de hesaba katarak yaklaşık tahminlerde bulunabiliriz. Ayrıca kendimize özgü olarak da, bu ülke için arzu ettiğimiz “iyi”nin gerçekleşmesini mümkün kılabilecek adımlar üzerine kafa yorabilir; doğadaki katı neden-sonuç ilişkisinin, tarihsel süreç ve akıcı toplumsal yaşantının tabiatına uymadığını unutmadan, kendimize, bu güzel ülkenin bir mensubu, bu güzel milletin bir ferdi olarak görev çıkarabilir ve doğru adımları atmaya çalışabiliriz. Tarih toplumları davet etse de, doğru karar iradesine sahip olamayan ve doğru eylemleri sergileyemeyenlerden davetini geri çeker.

         

        İnsan dünyasının gelecekte alacağı şeklin net olarak bilinememesi, apaçık yanlışların sonuçlarının da bilinemeyeceği anlamına gelmez. Toplumsal ortamda atılacak yanlış adımların doğuracağı olumsuzlukları önceden kestirmek imkânsız da değildir. Bir laboratuar olarak yakın tarih, bize yeterli ipuçlarını sunar. Fakat aynı tarih, kendi zamanımızda gelinen noktada kördüğüm olmuş sorunların çözüm reçetesini sunmaz. Ondan, ilkesel sonuçlar çıkarabiliriz. Bugünün kapımızı çalmış sorunu bugünün dinamiklerinden beslenir. Öyleyse dünyaya sadece kendi penceremizden bakarak, başka pencerelerden görülebilecek olan unsurları yok farz ederek çözüm üretilemez. Bu nedenle çözüm önerilerini daha en baştan felaket ilan etmek veya onlardan dünya cenneti doğmasını beklemek sadece bir ön yargı olabilir. Hem sosyal olayların karakteristiği bakımından hem de günümüz dünyasındaki sayısız değişkeni göz önüne alarak derinlemesine çözümlemeler yapmak gerekir.

         

        Batı uygarlık çevresinin artan ivmeyle devasa bir etki gücü ve üstünlük kazanışını anlayabilmek için, 1870’li yıllar sonrası sosyal bilim çalışmaları literatürüne bakmak yeterlidir. Dünyada gerilimler yaşanır, savaşlar ve çatışmalar sürerken, o toplumun düşünen beyinlerinin, o toplumun bilim ve düşünce insanlarının, politik kamplaşmalarla uğraşmadan işlerini yaptığı, sanat ve edebiyatı, felsefi yahut diğer türden bilgi üretimini, o yıllarda tüm canlılığı içinde sürdürdükleri görülmektedir. Batı uygarlığı, kendi gücünü ve etkinliğini bu bilgi idealistlerine borçlu oldu. Pozitivizmde temsil edilen tekçi bilgi anlayışı ortadan kalkalı çok oldu. Batı entelektüeli çoğulcu bilgi anlayışıyla, zihniyette yeni açılımlarla kendi sosyal ve düşünsel dünyasını tekâmül ettirdi. Fakat Türkiye’de entelektüel kesim, Batı aydınının yaklaşık yüz yıl önceki ‘tekçi’ zihniyetine takılı kaldı. Tek doğru çözüm yolu vardı ve onu da sadece seçkinler bilebilirdi. Yapılması gerekenler halka rağmen halk için yapılmalıydı; gerekirse zor kullanarak! İdeolojik tavır bundan başka bir şey değildi. Sistem seçkinleri, dedelerimizin canları pahasına kurdukları Cumhuriyet’i ele geçirip cumhura onu adeta yasakladılar ve demokratik görünümlü ideolojik bir ulus-devlet haline getirdiler. Bu yüzdendir ki demokrasi yerleşemedi. Bu yüzdendir ki, ülke kaynakları heba edildi yahut seçkinlerce paylaşıldı ve ülke sathında dengeli bir sosyal gelişim yaşanmadı. Ülkenin batısı açık toplum olurken, doğusu feodal zihniyetin kalesi olmaya devam etti. Gelir dağılımındaki dudak uçuklatan dengesizlik cabası…

         

        Dünya tarihindeki bu yeni süreçte, bugün, sürdürülemez siyasal ve sosyal yapıyı aynen koruma veya yeniden düzenleme arasındaki gerilimin sancılarını yaşıyoruz. Bu sancı bir şekilde bitecektir. Nasıl biteceği ise toplumsal aktörlerin atacağı adımlara bağlıdır. Soğuk savaş ürünü zihniyet yapısı ve siyasal etkinlik biçimi artık sürdürülemez hale geldiğine göre, açılım yapmak gerekir.

         

         

         

        Açılım

         

        Nedir açılım? Açılım bir şeyin kendi mevcut ve sınırlı varoluşunun dışına taşarak kendini daha mütekâmil kategoride gerçekleştirme ve kendi varoluşundaki eksiklikleri tamamlayarak olduğundan daha iyi olmayı mümkün kılacak adımları atma çabası ve iddiasıdır. Açılım kutsanacak bir şey değil, sadece sınırlı akılla ulaşılabilecek olan doğruyu bulma gayretidir.

         

        İnsanlık, bilinen çağlardan beri, açılım üstüne açılım sergiledi. Mitolojik düşünüş biçiminden akılcı düşünüş biçimine, vahşi feodal ortamdan vahy-i ilahi ile erdemli toplum inşasına, insana yer ve değer vermeyen dünya algısından daha insani bir dünya kavrayışına, kadim bilgelikten dünyaya tahakkümü öngören bilgi anlayışına, halkı kul gören yönetim anlayışından tek tek her bireyi ve giderek de toplumu hürmete layık kabul eden siyasal bilince geçişlerin hepsi birer açılımdır. İnsanlığın tekâmülü, biteviye gerçekleşen açılımlar dizisiyle mümkün olmuştur. Aksi ise, donup katılaşmış yapılara, eskimiş ve işlevini yitirdiği halde değiştirilmeyen ve değişmesine izin verilmeyen kabullere mahkûmiyet olur. Buradan, açılımın yüceltildiği sonucu çıkarılmamalıdır. Zira saydığımız açılımlardan bir kısmı, insanlığa felaket getirdi. Ancak açılımlar dizisi olmasaydı, insanlık geçmiştekinden daha iyi durumda olmayacaktı. Durduğu yerde aynı biçimde duran tekâmül edip olduğundan daha iyi hale gelemez.

         

        Şu da bir vakıa ki bu açılımların hiçbiri açılış kurdelesi kesilerek, “haydin açılıma” denilerek yapılmadı. Hele “etnik açılım” hiç yapılmadı. Etnik-romantik tatmini hedefleyen açılımlar huzur ve sükûneti sağlamadığı gibi, sosyal ve siyasal yapıyı tekâmül de ettirmedi. Daha önemlisi, bahsettiğimiz ve insanlığı yeni ufuklara taşıyan açılımlar hep zihniyet açılımları oldu. Tarihsel olayların seyrini siyasetçiler, insanlığın ruhunu ve geleceğini ise din, bilim ve fikir insanları belirledi. Muhtemeldir ki, bundan sonra da böyle olacak.

         

        İnsanlık dünyasındaki doğrular arasında, sadece ezeli ve ebedi doğrular ilahi kaynaktan özel kişilere, peygamberlere sunulmuştur. Bu doğrular ilahi kaynaklı olması bakımından tüm zamanlar için geçerli ve evrensel ilkelerdir. Biz sıradan bireyler olsa olsa onlara inanabiliriz. Bu dünyada, toplulukların kendi özel sınırlı problemleri ve şartları için üretilmiş, insan elinden çıkan mutlak ve kalıcı doğruluklar yoktur. Akıllar değişen durum ve şartlar karşısındaki yeni doğruları, dilerlerse kendi dünyaları için en uygun olanı akılcı yoldan, yavaş yavaş ve el yordamıyla, dilerlerse ilahi olana da kulak vererek arayıp bulabilirler.

         

        İnsanlık bizimle varolmadı ve bizimle yok olmayacak. Biz, bu satırların yazarından okuyanlara veya bugünün yaşama dünyasını dolduranlara kadar herkes, olup bitenlerin ve olacak olanların sadece kendi ömrü zarfında gerçekleşeceğini zannetmemelidir. Bizler, geçmişin bilemediğimiz zamanlarına kadar uzanan, kuşakların eklemlendiği ve adına insanlık denilen varoluş zincirinde sadece bir halkayız. Kendimizi, birey olarak, tarihsel süreçte işte böyle konumlayabiliriz. Üstelik insanlık, varoluşunu sadece bize borçlu da değildir. O halde bizatihi yaşantı sürecinde yahut gelecekte oynamayı arzu ettiğimiz bireysel ve toplumsal rolü, bu çerçevede belirlememiz gerekir. Doğaldır ki bu millete gönülden bağlı olan herkes, özlenen ‘iyi’nin Türk milletinin elinden çıkıp insanlığa armağan edilmesini arzu eder. Bunun zorunlu şartı, toplumsal dünyayı özlenen iyiye ulaştıracak doğru adımların, sadece akılla ve aklın kılı kırk yarıcı çözümlemeleriyle, evrenselci bakış açısıyla değil milli aidiyet duygusuyla, değer öncelikli bilinçle aranıp bulunabileceği gerçeğini kabul etmektir. Bu, aynı zamanda özgün bir sentez teklifidir. Tekâmül işte bu süreçte gerçekleşir.

         

        İnsanlığın ve toplumsallığın en ideal formu henüz gerçekleştirilememiştir. İnsanlık ve insan oluş süreci, mütekâmil olanı arayış sürecidir. Bu nedenle açılımlara sırt çevirmemek gerekir. Eski hal muhaldir, ama yeni hal izmihlal olmamalıdır. Bu da, önceki halden yeni hale geçecek olanların, en çok da aydınların, düşünen düşüncelerin elindedir.

         

         

         

         

         


        


        

        [1] Milay Köktürk, “Modern Mitosun İflası” I-II, Türk Yurdu 2002, sayı: 179 ve 180


        

        [2] Ernst Cassirer, “Kültür Felsefesinde İnsancı ve Doğalcı Temellendirme” Çev. Doğan Özlem, Kültür Bilimleri ve Kültür Felsefesi,     Remzi Kitabevi, İstanbul 1986, s. 190


Türk Yurdu Aralık 2009
Türk Yurdu Aralık 2009
Aralık 2009 - Yıl 98 - Sayı 268

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele