Biyo-Politik İktidar ve Zorbalık Üzerine

Aralık 2009 - Yıl 98 - Sayı 268

        Her iktidarın totalitarizme kayma ihtimali vardır, güçlü iktidarlar ise despotizmle maluldür. Bu nedenle iktidarları denetleyen mekanizmalar demokrasilerin olmazsa olmaz koşulları arasındadır. Kuvvetler ayrılığı bu yüzden demokratik iktidarın mütemmim cüzüdür. Kuvvetler ayrılığı ilkesinin çiğnendiği her yerde iktidarlar despotizme kayarlar. Erk sınırsızlaşınca meşruiyet de kaybolur. İktidarların diktatörlüğe kayışı bu süreç ve şartlar içinde oluşur. Toplumu disiplin altına almak daha sonra da kontrollü toplum yaratmak despotizme kayışın işaretleridir. Bu işaretlerden bazıları Türkiye’de de görülmektedir. Bu nedenle despotik uygulamalardan bazılarını mercek altına alarak hatırlamakta ve hatırlatmakta yarar vardır.

         

         

         

        Disiplinli Toplumdan Kontrollü Topluma!

         

        İktidarlar genellikle ‘disiplin toplumu’ndan ‘kontrol toplumu’na geçerken yeni bir iktidar paradigması edinirler. Bu paradigma, toplumu ‘biyo-iktidar’ alanı olarak görür.../… İktidar bütünüyle ‘biyo-politik’ hale geldiğinde, bütün toplumsal bünye iktidar mekanizması tarafından tasarlanır ve onun çerçevesinde gelişir. Bu ilişki açık, nitel ve hissidir. Toplumsal yapı ve gelişme süreçlerinin sinir uçlarına kadar erişen bir iktidar altında toplum tek bir bünye gibi tepki verir. İktidar böylelikle insanların bilincinin ve bedenlerinin –aynı zamanda bütün toplumsal ilişkilerin- derinliklerine işleyen bir kontrol mekanizması olarak kendini gösterir (Hardt, Negri, 2001; 49).  İktidar yanlısı sesler, yalnızca erkin arzuladığı görüntüler, yönlendirilmiş basın ve sindirilmiş muhalefet bu tür bir iktidar uygulamasının alametleridir. Biyo politik iktidarlar doğal olarak zorbalığa kayan yönetim biçimleri inşa ederler. Bu yönetim biçimleri yalnız faşist, nazist ya da komünist yönetimlere özgü de değildir. Demokratik yönetimlerin totaliter ve zorba sistemlere dönüşebildiği tarihi tecrübelerle sabittir. Bu neden her sistemin bir totaliter ve zorba yanın bulunabileceğini gözden ırak tutmamak gerekir. Gerçekte zorbalığın çok zalim uygulamalarından bahsedilebilir ama ideolojisinden bahsedilemez! Elbette bazı ideolojilerin kendisi despotiktir. Ama despotiklik yalnız sistemlerin kusuru da değildir.

         

        Despotik bir yönetim için uygun bir sistemin olması yetmez; her şeyden önce bir veya birkaç da zorba gereklidir. Zorbalar da çoğu kez kendilerini topluma adamış kişiler arasından çıkar. Günümüzün en kötü zorbaları, insanlığa hizmet etmeye içtenlikle “and içmiş” olan ama komşuları birbirine düşürmekten başka bir şey yapmayan insanlardır. Bir totaliter rejimin her şeyi gören gözü, yan evdeki komşunun sizi gözleyen gözüdür. Komünist bir rejimde, komşu sevgisi, karşı-devrimcilik olarak vasıflandırılması mümkündür. Mao Tsetung, “tanıdıkların, akrabaların, okul arkadaşlarının, arkadaşların, sevgililerin” kötü davranışlarını bildirmemeyi liberallerin işleyeceği bir günah olarak görür. Komşular arasında dayanışmayı teşvik etmek, bir toplumda totalitarizmin yayılmasını engellemenin yollarından birisidir (Hooffer, 2001; 81). Komşuyu komşuyla denetim altına aldırmak proleterin ahlaki anlayışından türer. Proletarya adına hükmedebilmek için oligarşiye mutlak kontrol gereklidir. O da ideoloji ya da demokrasi adına bir biçimde ele geçirilir.  Bu tür zorba yönetimler muhaliflerini dinlemeyi, gözlemeyi ve izlemeyi demokrasinin sağlığı için zorunlu görerek ve göstererek bunu gerçekleştirirler.

         

         

                   

        Siyasi Süreçlerin Despotizme Dönüşmesi!

         

        Lenin 1903’te ne yapılmalı? Adındaki küçük kitabında ilk kez demokratik merkeziyet teorisini geliştirdiği zaman, Trotsky aşağı yukarı şu itirazı ileri sürmüştür: Partiyi proletaryanın yerine, ardından merkez Komiteyi Partinin yerine, en sonra da Parti Genel Sekreterini merkez Komite yerine geçireceksiniz ve işin sonu proletarya adına, bir tek kişinin mutlak iktidarı olacak. Ne var ki Trotsky’nin kendisi de kehanetin doğruluğuna hiçbir zaman tam olarak inanmamıştır (Aron, 1976; 294).

         

        Türkiye’deki seçim sisteminde; seçmen iradesi delege yerine, delege lider yerine, lider de parti yerine konularak bir tek kişinin mutlak iktidarı dolaylı olarak gerçekleştirilmiş olmaktadır. Halk iradesinin komünizm ya da demokrasi adına gaspı yapılan işin niteliğini değiştirmemektedir.

         

         Unutmamak gerekir ki zorbayı, zorbalığı ve zulmü zalimler değil mazlumlar yaratır. Bireyler, toplumlar ve halklar izin verdikleri ölçüde ezilir, örselenir ve yok sayılırlar. İmkân bulan her zorba kurumları, kavramları ve yapıları kendi amaçları doğrultusunda kullanır. Ülkenin, partinin ya da proleterin amaçlarını savunarak bürokrasiyi denetim altına alanlar sonuçta ülkenin amaçlarının yerine kendi amaçlarını ikame ederler. Sonuçta iş, öyle bir noktaya gelmektedir ki kişilerin yaşamları da Tanrı’nın elinden zorbanın eline geçer. Bunlara demir bürokrasisi olan SSCB Politbürosunda yaşanan tarihi bir olay ilginç bir örnek teşkil etmektedir. Deustcher, Stalin adlı eserde şöyle yazar: “Trocki’den sonra Savaş Komiserliğine getirilmiş olan Frunze, o sırada hastalanmıştı. Kendisine bakan doktorlardan bir kısmı ameliyat geçirmesi gerektiğini söylüyorlardı; bazıları da ameliyata dayanamayacağını ileri sürüyorlardı. Politbüro, komiserin ameliyat geçirmesi konusunda emir vererek meseleyi çözmüştü Frunze, istemeye istemeye boyun eğdi bu emre ve ameliyat sırasında öldü. Daha sonraları Troçki, Stalin’in Politbüroya ameliyat lehinde fikir vermeleri için kendi adamı olan bazı doktorlar bulmuş olduğunu ve Politbüro, bu doktorların kanaatine dayanarak emir verdiği için, Stalin’in Zinoviev’i destekleyen Frunze’yi öldürmüş sayılacağını ileri sürdü. İşin içyüzünü açıklamak çok güçtür. Burada kesin ve en önemli olan nokta, Politbüronun, bu ölçüde kişisel bir meselede karar verme yetkisini kendi kendisine vermesidir. Birey olarak Bolşevik, ister başkomutan ister bir taşra komitesi başkanı olsun, bütün varlığıyla partinin malıydı. Parti dışında, varlığı ya da iradesi diye bir şey söz konusu değildi. Özel hayatının en mahrem gerçekleri bile, üstleri tarafından ele alınıp incelenebilirdi. Frunze gibi bir kimse bu emre boyun eğdikten sonra, sıradan bir üyenin itiraza kalkışması şüphesiz ki olanaksızdı. Parti ise o amansız cerrahın, yani Genel Sekreterin bıçağı altına yatmış durumdaydı”(Deustcher, 1990; 22).

         

        Stalin’e tam anlamıyla sadık olmak ve hatta onun pek çok suçuna iştirak etmek bile aşağılanmamak veya katledilmemek için yeterli sayılmıyordu. Molotov ve Kalinin, eşleri Stalin’in emirleri doğrultusunda çalışma kamplarına yollandıktan sonra bile Politbüro masasında oturmaya ve katledilecek olan yoldaşların listesini çıkarmaya devam ettiler (Brezezinski, 1994; 26).

         

         

         

        Zorbalığa Uygun İnanç ve Gelenekler!

         

        İnsanlara başkalarının taktıkları zincirlerden daha çok kendi davranışlarıyla edindiği alışkanlıklar zarar verir. Kendi elleriyle kendilerini çivileyenlerin, çarmıhlarından kurtulmaları imkânsızdır. Çoğu kez ütopyalar dünyasında bile hayal edilemeyenler gelenekler sayesinde hayatın gerçeği haline gelebilmektedir. İnsanlar alışkanlıklarının, ideolojilerinin ya da inançlarının katkısıyla fanatizm tuzağına düşebilmektedir. Bu durum doğanın ve insanlığın kirletilmesine büyük katkı sağlamaktadır. İnsanın en büyük düşmanı özgür olmalarına elverişli olmayan zihniyet ve tutkularıdır. Alışkanlıkların nasıl bir fanatizm ürettiğini Güliver Swift şöyle anlatmaktadır: Güliver, boyları iki parmağı geçmeyen cüceler ülkesinden döndüğü zaman, kendisini dev gibi görmeye çok alışmış olduğunu, Londra sokaklarında dolaşırken kendisini hep cüceler arasında bir dev olarak gördüğünden, elinde olmadan yanından gelip geçenlere, ezilmesinler diye dikkatli olmalarını, kenara çekilmelerini bağırarak ihtar ettiğini anlatır. Bu yüzden kendisine küfür edenler ve alay edenler olur; hatta kimiler bu devi kırbaçlarlar. Ama bunlar haklı mıdırlar? İnsanları alışkanlıklarından vazgeçirmek kolay mıdır?

         

        İnançlarını saplantı ölçüsüne getirerek melankolik bir psikozun pençesinde kıvrananlar da temeli olmayan günahkârlık içinde inim inim inlemektedirler. Bu tür bir inancın nelere kadir olduğunu da Gorki bir eserinde şöyle anlatır: Volga Nehri vapurlarından birinde, herkesin vapura gireceğim çıkacağım diye birbirini ezdiği bir sırada, güverte merdivenin bir basamağına uzanıp, yapışarak:

         

        -İyi Hıristiyanlar! Beni çiğneyiniz! Beni eziniz! Ben günahkarım!..diye yalvaran birinin hikayesini anlatır. İyi Hıristiyanlar, onu gerçekten ezerler. Ama o, ömrü boyunca bir dilencidir. Dilendiği de para değil, ıstıraptır. Aslında zaten bir günah işlememiştir de (Aydemir, 1974; 248).

         

        “Hayata gelişi kaderin en bedbaht tecellisi ve dolayısıyla en büyük günah sayarak, bir lekeyi temizlemek için kendini yakmak dini Rusya’da doğdu. Hem de bu ateşe atılış bütün aile, bütün çoluk çocuk, hatta yeni doğan masumlar ve bütün dünya malıyla beraber olurdu... Yıllar ve yıllarca devlet, istediği kadar takip ve tedip kıtaları göndersin, bu dine kendilerini verenler, dünyaya gelmiş olmak günahının, hem de bütün çilelerini çektikten sonra vakit ve saat gelince kendilerini  ve yakınlarını tereddütsüz ateşe attılar”.

         

        Aynı inancın ince bir ayrıntısının sonuçlarının neler olduğunu da yine eski Rusya’daki teslis inancında bulmak mümkündür: “Rusya’da teslis inanışı gereğince “birbirinden ayrı oldukları, aynı zamanda da bir bulundukları için, birbirlerine birleştirilmiş üç parmakla mı takdis edileceği; Yoksa baba, oğulda mündemiç olduğu için, bu takdise yalnız iki parmağın mı yeteceği şeklinde beliren akım uğrunda, binler ve binlerce insan, siyasetgahlarda isteyerek can verdiler. Hatta üçüncü parmağın ucu diğer parmakların uçlarıyla birleştirileceği yerde, onların ancak ortalarına dokunduruluyordu. Bu inanışa bağlanan mahkûmlar ölüme götürülürken, yollarda dizilen birçok insanlar, kendilerini isteyerek bu ölüm kafilelerinin içine attılar. Üç parmak yerine iki parmakla yahut üçüncü parmağı hafifçe kısarak, darağaçlarında, maktellerde, can verdiler”(Aydemir, 1974; 247).

         

        İnançlarının kurbanı olanlar yalnız kendilerine mahvetmek ya da mahvettirmekle kalmayıp aynı zamanda daha sonra yapılacak uygulamalara da örnek teşkil etmişlerdir. İnsanı yalnız biyolojik yönden değil aynı zamanda zihinsel yönden kirleten bu uygulamalar türlü çeşit fanatizmin türemesine de neden olmuşlardır.

         

         

         

        Bir İnsanlık Dramı!

         

Kızıl Khmer’lerin lideri Pol Pot “Partinin tarihine saf ve kusursuz bir görüntü” vermek amacıyla Kampuçya’da silahla iktidara el koyar. Pol Pot, Kampuçya halkına tarihin yaptığı en zalim şakaydı. Eflatun’un İdeal Devleti, Francis Bacon’ın Yeni Atlantis’i, Tommaso Campanella’nın Güneş Ülkesi, Thomas Mor’un Ütopya’sında bile akla hayale gelmeyen duygular Pol Pot tarafından uygulamaya konulmuştur. O, cenneti yer yüzüne indirmeye karar vermişti. 20 yüzyılda devrim önce Rusça, sonra da Çince konuşmuştu bundan sonra da Khmerce konuşacaktı. Sonuçta ortaya öyle bir devrim çıktı ki insanlık için cehennem bile Pol Pot zihniyeti yanında yavan kalmıştı.

         

        Pol Pot’un havarileri: “kurduğumuz ülke için bir milyon iyi devrimci yeterlidir: geri kalanına gereksinimiz yok. Bir düşmanımızı hayatta bırakmaktansa, on dostumuzu öldürmeyi yeğleriz” (Rıgoulot, 2000; 708), biçiminde bir ilkeyi esas almışlardı. Bu anlayış ileri düzeyde totaliter kafaların anlayışıdır. Komünistler, Nazi, Faşist ve benzeri kesin inançlı kişilere göre “demokrasi ülkelerinde halk çok yumuşak, çok zevkine düşkün ve ulusu için veya bir kutsal amaç için ölümü göze almayacak kadar bencildirler ve bu ölümü göze almayış manevi ve biyolojik çürümenin bir işaretidir (Hoffer, 1993; 180).

         

        Sonuçta insanlığın binlerce yıllık mirasını kökünden reddeden Kızıl Khmer’ler ilkel ve barbar bir anlayışı şiddetle uygulamaya koydular. Aşağıdaki metin Khmer’lerin ilkel ve barbar anlayışını göstermesi bakımından ilginçtir. “Demokratik Kampuçya’da, Angkar’ın şanlı rejimini değil geleceği düşünmek zorundayız. Geçmiş toprağa gömüldü. “Yeniler konyağı, pahalı giysileri ve modaya uygun saç kesimlerini unutmalı.(..) Kapitalistlerin teknolojisine gereksinimimiz yok, hem de hiç! Yeni sistemde çocukların okula gönderilmeleri de gerekmiyor. Kırlar bizim okulumuz, toprak kağıdımız, saban dolma  kalemimiz; yazılarımızı çift sürerek yazacağız! Karneler ve sınavlar yararsızdır; çift sürmeyi öğrenin, kanal kazmayı öğrenin; işte yeni diplomalarınız! Ve doktorlar; artık onlara da gereksinimimiz bulunmuyor! Eğer bağırsaklarının çıkartılmasın isteyen bir kişi varsa, onunla ben kendim ilgileneceğim!

         

        Adam, bıçakla birinin karnının yarar gibi yapmasa, ne kastettiğini anlayamayacaktık.

         

        -Görüyorsunuz ne kadar basit, bunun için okula gitmeye gerek yok! Üstelik biz mühendislik ya da profesörlük gibi kapitalist mesleklerine de gereksinim duymuyoruz! Ne yapmamız gerektiği söyleyecek öğretmenlere de gereksinimimiz yok; bunların hepsi kokuşmuştur. Tarlalarda sıkı çalışmak isteyen kişilerden başkalarını gereksinim duymuyoruz!(Rıgoulot, 2000; 817-818)

         

        Medeniyet düşmanlığı temel ilkedir ve medeniyete ait ne varsa kökten kaldırıp atılmalıdır. Kapitalist geçmiş kurumlarıyla birlikte yok edilmelidir. İnsanları kapitalist geçmişlerinden ayırmak ancak öldürmekle mümkün olabilecektir. Kapitalizm tarafından kirletilmiş olan insanlar acımasızca katledilmelidir. Onların okudukları okullar, taktıkları gözlükler, kullandıkları kimlikler, yazdıkları kitaplar, çektikleri fotoğraflar tarihin çöplüğüne atılmalıdır. Pol Pot’un teorisyenleri bu hususu şöyle ifade etmişti: Şimdi artık kapitalist kitaplar yok! Yabancı kitaplar ülkeye ihanet eden eski rejimin araçlarıdır. Neden senin kitapların var, yoksa CIA’ den misin? Angkar yönetiminde artık yabancı kitap istemiyoruz”. Diplomaların, hatta kimlik kartlarının ve fotoğraf albümlerinin bile yakılması uygun bulunuyordu. Devrim sıfırdan, yeniden başlamak demekti. Oldukça mantıklı olarak, devrimde kayrılanlar geçmişi olmayan kişilerdi. “Yalnızca yeni doğmuş çocuk lekesizdir” diyordu bir slogan. Eğitim en basit ifadesine indirgendi: hiç okul yoktu, beş ila dokuz yaş arasındaki çocuklara, bazen günde bir saatten fazla olmamak koşuluyla, sıkça birkaç okuma yazma ve özellikle devrimci şarkılar dersi veriliyordu. Öğretmenlerin kendileri bile çoğu kez alfabeyi ancak sökmüş kişilerdi. Yalnız uygulamalı bilgi geçerliydi: yararsız kitabi kültürden uzakta, “Kırsal bölgelerdeki çocuklarımız çok yararlı bilgiler ediniyor; uysal bir ineği huysuz bir inekten ayırabiliyorlar. Bir mandanın üzerine her iki yönden de binebiliyorlar. Onlar, sürünün efendisidir. Uygulamalı olarak, doğaya hükmediyor, pirincin türlerini avuçlarının içi gibi biliyorlar (Rıgoulot, 2000; 813).

         

        Pol-Pot rejimi, yeni bir tür insan yaratmak ütopyasını, eline geçirdiği gücü zalimce kullanarak uygulamaya sokmuştu. Belki de dünyada bir ilk gerçekleşmiş, ütopya bir gerçek olmuştur. Ancak bu yeni bir yaşamı değil, çeşit çeşit işkence ve ölüm tarlalarını ortaya çıkartmıştır. Kızıl Khmerler işledikleri cinayetlerle ülke nüfusunun iki milyondan fazlasını yok etmişlerdir. Ülkede kalan diğer nüfusu yok etmeye ise zamanları yetmemiştir.

         

         

         

        Sonuç Yerine!

         

        Hiçbir yönetim insanlık için kötü bir dünya arzuladığından kötü şeyler yapmamıştır. Yönetimler kendilerine, topluma ya da insanlığa yararlı olduğuna inandıklarından bazı kötü muameleleri reva görmüşlerdir. Onlar “yaratıcı yok ediş” ilkesini esas alarak daha iyisi için kötüyü yok etmeye kalkmışlardır. Bunu yalnız faşistler ya da komünistler yapmamış demokratlar da yapmışlardır. Bir anda yüzbine yakın insanı öldüren Atom bombasını demokrasinin kıblesi olan bir ülkenin yönetimi attırmıştır. İktidar sahiplerinin bütün bu olup bitenden ders almak gibi büyük sorumlulukları vardır.

         

         

         

        Kaynaklar

         

        M. Hardt, A. Negriİ, İmparatorluk, Çev; Abdullah Yılmaz, Ayrıntı Yayını, İstanbul, 2001.

        Eric Hoffer, Değişim Sancısı, Ceviren; İhsan Durdu, Ayışığı Kitapları, İstanbul, 2000.

        Raymond Aron, Demokrasi ve Totalitarizm, Çev; Vahdi Hatay, İstanbul, 1976.

        Isaac Deustcher, Stalin, Cilt: 2, Çev: Selahattin Hilav, Sosyal Yayını, İstanbul, 1990.

        Zbigniew Brzezinski, Büyük Çöküş, 3. Baskı, Çev;G. Keskil, G. Pekkan, Ankara, 1994.

         C. Frıedrıch ve Z. Brzezınskı, Totaliter Diktatörlük ve Otokrasi, Çev: Oğuz Onaran, Ankara, 1964.

         Bertrand Russell, Batı Felsefesi Tarihi Orta cağ, Çeviren; M. Sencer, Bilgi Yayını,  Ankara, 1972.

        Şevket Süreyya Aydemir, Suyu Arayan Adam, Remzi Yayınları, 5. Baskı, İstanbul, 1974.

        Pierre Rigoulot, Jean Louis Margolin vd, Komünizmin Kara Kitabı, İstanbul, 2000.

        Eric Hoffer, Kesin İnançlılar Kitle Hareketlerinin Anatomisi, Çeviren; Erkıl Günur, Arkan Yayıncıları, İstanbul, 1993.

         

         


Türk Yurdu Aralık 2009
Türk Yurdu Aralık 2009
Aralık 2009 - Yıl 98 - Sayı 268

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele