Tartışmaların Temel Çelişkileri ve Yöntem Sorunu

Kasım 2009 - Yıl 98 - Sayı 267

        A. Giriş: Doğru Düşünce ve Hareket ile Tartışmalarda Bilim Zihniyetinin Önemi

         

         

        İnsanların hayatında, kendilerinin nasıl düşünecekleri ya da davranacakları hakkında, içeriden içgüdüsel güçleri, dışarıdan sosyal çevreleri belirleyici olmaktadır. Bunlara ilave olarak, bu iki davranış şekillendirici etken grubunun söz konusu olmadığı zaman ve bağlamlarda, neyi, nerede, nasıl ve ne kadar düşüneceklerini ve hareket edeceklerini, büyük bir ihtimalle kendi zihinsel süreçleri ve birikimleri tayin edecektir. İnsanlar, yaşanılan hayatta karşılaşılan çok sayıdaki nesneleri, kişileri, olayları ve durumları, bir şekilde kendileri bilmek, tanımak ve anlamak gerçekliği ile karşı karşıya kalabilirler. Aslında, kişiler, toplam bilgi ve düşünceleri ile toplam davranışları içerisinde, içgüdüleri ile sosyal güdülerinin belirlediklerinin dışında, bizzat kendi düşünme tarzlarına dayalı hareketlerinin payı arttığı ölçüde, yetişkin, olgun ve özgür insan haline gelirler.

         

         

        Yaşanılan hayatta, karşılaşılan çok sayıdaki belirsizlik ve bilinmezlik hallerinde, halihazırda bilinen belli bir bilgi ve düşünce veya davranış tarzı yoksa insanların bu tür belirsizlik ve bilinmeyen durumlarda yeni bir düşünce ve hareket tavrı geliştirmede kullanabilecekleri en sağlam ve güvenilir bilgi kaynaklarından biri de, “bilimsel bilgidir”. İnsanlığın yaşadığı hayat ile kurulan kültür ve medeniyet oluşumlarında, yararlandıkları birçok bilgi çeşidi ve türü içerisinde, bilimsel faaliyetler ile elde edilen bilgilerin ayrı bir yeri ve önemi vardır. Bu bağlamda, yaşanılan tabiat ve hayatta karşılaşıp da hakkında bir takım gözlem yapma ve veri toplama imkanı olan eşya, insan, olay ve olguların mahiyetini öğrenmek maksadıyla gerçekleştirilen neden-sonuç ilişkilerine dair analizler ile bu çerçevede yapılan deneme ve sınama işlemlerinin tümüne birden bilimsel faaliyet denilmektedir. Elbette, insanlığın tarihi gelişiminde ve tecrübesinde, bilimsel faaliyetlerle elde edilen bilgilerin yanında, birçok nitelikli bilgiler (mesela, vahiy bilgisi, felsefe bilgisi, sanat bilgisi, ahlak bilgisi, dini bilgi, teknik bilgi v.b.g.) ve niteliksiz bilgiler (mesela, efsaneler, falcılık, astroloji, popüler ve magazin bilgileri ile çeşitli propaganda, reklam, manipülasyon, dezenformasyon şeklindeki psikolojik savaş öğesi olan bilgiler), sürekli iç içe ve hep birlikte olagelmiştir (Eroğlu, 2009, 20-21).

         

                    Bilim, tabiata ve insanlara dair olay ve olgulardan, hakkında gözlem yapılabilir olanlardan toplanan bazı verilerden yararlanmak suretiyle bunların neden-sonuç ilişkileriyle ilgili tutarlı ve mantıklı analizler yapıldıktan sonra, oluşturulacak varsayımların ne derecede geçerli olup olmadığını açık bir şekilde anlayabilmek için bir takım deneme ve sınama faaliyetlerinden meydana gelen bir süreçtir. Bilim zihniyeti ise en azından hakkında gözlem yapılabilir ve veri toplama imkanı bulunan olay ve olguların, öncelikle bütün yönleriyle (mesela, çok sebeplilik ile tüm iç ve dış etkenlerin karşılıklı etkileşimi içerisinde) neden ve sonuçları açıklayıcı bir fikre ulaşmak, daha sonra da bunları gerçek hayat olaylarıyla sınamak suretiyle tutarlılıklarını test etme yoluyla anlamak; yaşanılan hayatta karşılaşılan çeşitli sorunları ise bu yöntemle elde edilen bilgilerin kullanılmasıyla çözmeye çalışmaktır. Bu çerçevede, bilimsel faaliyet yapmak ve bilim zihniyeti ile sosyal olay ve olgulara yaklaşmanın temel parametreleri ise tarafsız gözlem, sağlıklı veri toplama, mantıklı varsayım oluşturma, geçerli test ve denemeden sonra tutarlı açıklamalara ulaşmak olmaktadır. Bütün bunlara bakarak, özellikle önemli sorun ve konularda yapılan çalışmaların, ne derecede ciddiyete sahip olduğunu ve çözmeyi hedeflediği sorunu hangi ölçüde çözebileceğini anlamak açısından, bütün bu kapsamda yapılan çabaları, bilim zihniyetiyle ilgili temel parametrelerle değerlendirmek son derece bilimsel gerçekliğe uygun düşecek bir tavır olacaktır.

         

         

        Sosyal olayların ve olguların hiç olmazsa bir kısmının, bilimsel faaliyetler kapsamında  zihinsel etkinliklere dayanan tutarlı açıklamalara dayandırılması ve tartışılması gerekir. Bu çerçevede, insanların ve toplumların nasıl bir hayat yaşadıklarının  (mesela, bağımsız ya da güdümlü, nitelikli ya da niteliksiz, huzurlu ve çatışmalı, v.b.g.) en temel belirleyicilerinden birisi de bu insan ve toplumların, gerçekte bilim zihniyetine ne derecede sahip oldukları ve yaptıkları tartışmalarda, bilimsel zihniyet ve tutarlılığın hangi ölçüde yer almış olması ile yakından ilgilidir. Bilim zihniyeti ile eşyaya, kişilere, gruplara, olaylara ve olgulara bakma ve yaklaşma alışkanlığı, yaşanılan tabiat ve hayat ile ilgili doğru bilgilere, doğru düşüncelere, doğru kararlara, doğru eylemlere ulaşma imkanı sağlar. Ayrıca, bilimsel zihniyetin doğru düşünce ve hareketteki rolü kadar, bu maksatla yapılmış olan tartışmaların niteliğini de tayin edici bir işlevi vardır. Bireyler ve toplumlar, kararlarını ve hareketlerini mümkün olduğu ölçüde, doğru bilgi ve düşünceye dayandırdıkları kadar, bilim zihniyetini esas alan ve son derece tutarlı tartışmalar içerisinde bulunmakla da özgür, özgün ve sorun çözme kapasitesini sağlayıcı bir tartışma kültürü yaratılmış olacaklardır. Böyle bir durumda, bilim zihniyetini esas alan bireysel ve toplumsal bir hayatta, büyük bir ihtimalle asgari ölçüde yanlış yapılır ve daha az sorunla karşılaşılır; yapılan yanlışlardan çabuk dönülür ve karşılaşılan sorunlar da nispeten büyümeden ve tutarlı bir şekilde çözülür; tarafların karşılıklı iletişimlerindeki “kör dövüş” ya da “kayıkçı kavgası” ortadan kalkar. Buna karşılık, sosyal olay ve olgulara, bilim zihniyetiyle bakmamak ve yapılan tartışmaları bu minval üzerinden yürütmemek; bu sosyal olay ve olgulara öfkeyle, korkuyla, tutkuyla, kinle, bencilce, tehdit ve şantajlarla yaklaşmak ve bunları bu şekilde tartışmak demektir. Bilim zihniyetinin dışında ve çeşitli hissiyata dayalı olarak alınan karar ve uygulanan eylemler ile bu tarzda yapılan tartışmalar, muhtemeldir ki bireylere ve toplumlara çok ciddi yeni sorunlar yaşatır. Bu sorunlar, zamanında ve gerektiği şekilde rasyonel düşünce ve bilim zihniyeti çerçevesinde tartışılmaz ve çözülmezse, bu bireylerin ve toplumların hayatında zaman içerisinde, büyüyen kartopu gibi çeşitli krizlere yol açar. Çünkü bir şekilde yanlış düşünüp yanlış davrananlar ile bilimsel tartışma kültürünü bilmeyenler, muhtemelen bundan sonraki aşamalarda da, yanlış fiiller ve lüzumuz çatışmalar içerisinde savrulup gideceklerdir.

         

         

         

        B- Türkiye’deki “Kürt Açılımı” ile İlgili Tartışmalarda Görülen Temel Metodolojik Çelişkiler

         

         

                    Türkiye, uzun bir süredir, sırf bilim zihniyetine ve milletin manevi değerlerine dayalı bir yönetim sistemi kuramamaktan dolayı birçok sorunu yoğun ve “şiddetli” bir şekilde yaşamaktadır. Pozitivist- batıcı eğitim ve öğrenim sistemi ile yine batı güdümlü ihtilal ve darbeler aracılığıyla zorla yürütülmeye çalışılan bu yönetim tarzı,  bir taraftan gerçekte sorun olmayacak birçok konuyu sorun haline getirirken, diğer taraftan da kişilerin, grupların, kurum ve kuruluşların sorun çözme yetenek ve kapasitelerini de zayıflatmaktadır. Hatta, pozitivist- batıcı yönetim sisteminin, hem seçkinci-bürokratik kanadı, hem de sadece kendi çıkarlarını azamileştirmek maksadına odaklanmış popülist siyasetçi kanadı, her sorun çözme çalışmasında, sorunu hafifletmek bir yana, tam aksine yeni karmaşık sorunlar üretmektedirler. Böyle bir ortamda, güçlü ve egemen çevrelerin sözcülüğü ve gözcülüğü “misyonerliğinden” bir türlü kurtulamayan aydınların “kılavuzluğunda” (!), ülkeye ve millete dair birçok konu, içinden çıkılmaz hale gelmektedir.

         

         

                     Türkiye’nin şu sıralardaki en önemli ve can alıcı sorunlarından biri de, çok iyi organize edildiği anlaşılan ayrılıkçı ve ırkçı terörün yol açtığı, terörle mücadele etmesi gereken resmi yetkililerin dahi, “ Kürt sorunu” olarak andıkları bölücü fitnedir. Bu bölücü fitne ile bugünlerde ülkemiz ve milletimiz, “Kırk katır mı? Kırk satır mı?” şeklindeki bir şantaj ile karşı karşıyadır. Bu konu etrafında yürütülen çalışma ve tartışmalara bakıldığı zaman, konunun çok can alıcı ve önemli olmasına rağmen, çok ciddi metodolojik yanlışlıklar yapıldığı görülmektedir. Bunlardan, bilimsel düşünme ve araştırma yöntemlerinin temel ilkeleri doğrultusunda, en fazla dikkat çeken birkaç husus, analiz edilmeye çalışılacaktır.

         

         

        1. İster bilimsel düşünme ve davranma alanında olsun, isterse bilimsel tartışma alanında olsun, sosyal olay ve olgulara, çok sebeplilik ve çok yönlülük mantığı içerisinde yaklaşmak gerekir. Sosyal olay ve olgunun, tarihi bağlamı derinleştikçe, etki ve kapsam alanı genişledikçe, kendisini meydana getiren sebeplerin sayısı ile sonuçlarını tayin eden iç ve dış etkenlerin çeşidi de o kadar zenginleşir. Bu çerçevede, Türkiye’de yaklaşık yirmi beş yıldır süregelen ve hâlihazırda da devam etmekte olan ayrılıkçı ve ırkçı terörün, çok eski bir geçmişi yanında, iç ve dış kaynaklı olmak üzere çok sayıda ve çok yönlü sebeplerden meydana gelen bir arka planı vardır. Buna karşılık, şu andaki gündemde yer alan “Kürt açılımı” ekseninde yapılan tartışmalara bakılırsa, uzun bir süredir devam etmekte olan terör için önemli bir “sebep” olarak, çoğunlukla Güney Doğu’da yaşayan bölge nüfusuna bir takım dahili baskı yapılıyor olması durumu gösterilmektedir. Oysa daha önceden bölgede meydana gelmiş olan çok sayıda isyan ve ayaklanmalar mevcuttur. Bu isyan ve ayaklanmaların, büyük bir kısmının, Batılı dış kışkırtmalar sonucunda oldukları ve onlar tarafından desteklendikleri, daha sonradan açığa çıkmıştır. Batılı egemen ve sömürücü ülkelerin, Orta Doğu bölgesinde petrolün çıkmasıyla birlikte, bu enerji havzasına daha fazla ilgi duydukları zamandan beri, buralardaki kargaşa, isyan ve ayaklanmaların sayısında büyük bir artış yaşanmaktadır. Batılı güçler (yani ABD, AB, NATO ve çok uluslu şirketler), özellikle 1980’lerden sonraki küreselleşme süreciyle birlikte, bu bölgede kendilerine daha fazla bağımlı olacak ve kendileriyle her türlü işbirliğini yapmaya, bölgedeki müttefiklerine göre daha fazla mecbur olacak olan uydu bir “Peşmerge devleti” kurma stratejisine yönelmişlerdir. Bu maksatla, Orta Doğu’nun kadim milletleri olarak Tükler, Araplar ve Acemlerin ülkelerinin tam ortasında, özellikle NATO’nun üyesi olan Türkiye’ye ileride (yani şimdiki zamanlarda), bu yeni uydu ülkenin hazmedilmesini sağlatacak bir şantaj mekanizması olmak üzere, 25 yıldır devam eden vahşi bir terör organizasyonunu oluşturmuşlardır. Türkiye’deki etnik ve ırkçı terör organizasyonuna diplomatik, siyasi ve lojistik destek sağlamışlardır. (Bu arada, terör örgütünü de terör örgütleri listesine alarak, en azından dünya kamuoyuna karşı, sureti haktan görünmeyi ihmal etmemişlerdir). Türkiye’nin terörle mücadelesini etkisiz hale getirecek dayatmalar ve müdahaleler ile sanki bu terörü,  kendi başına önleyemezmiş izlenimi yarattılar. Şu sıralarda ise, “ölümü gösterip sıtmaya razı etmek” kabilinden, Türkiye’nin önüne, “bölünme korkusunu çıkarıp, sınırın yanı başındaki uydu devletçiğin korumasını yükleme projesini” koymaktadırlar.

         

         

                    Tarihin kaydettiği bu en vahşi terör organizasyonunu, sadece iç dinamiklere ve etkenlere bağlamak, bütün olan bitenlerden (hatta devam etmekte olanlardan) hiçbir anlam çıkaramamak demektir. Kaldı ki böyle bir terör organizasyonunu, sadece sahnedeki ve vitrindeki ”konu mankenlerinin” başlatıp yürüttüğüne inanmak, böyle bir terörist grubun,  ne derecede girişimci, örgütleyici, finansçı, reklam ve pazarlamacı, halkla ilişkilerci, uluslararası ilişkilerci ve hatta diplomatik yetenek ve becerilere sahip olduklarını kabul etmek anlamına gelir. Oysa terörist grubun, yönetici kadrolarından tutunuz en alt kademedeki militanlarına kadar tamamına yakın bir kısmı, psikopat yapılı sıradan kişilerden meydana gelmektedir. Eğer, böyle değillerse, Türkiye gibi bölgedeki güçlü bir ülkeyi bu kadar uğraştıracak kadar güç ve becerileri var idiyse o zaman bu terörist kişilerin, bu imkân ve becerilerini, niçin meşru bir takım işletme ve kuruluşlar şeklinde, bölgenin kalkınmasında bir girişimcilik hamlesi olarak kullanmadılar.

         

         “Kürt açılımı” ile ilgili tartışmalarda, bölgedeki terörün sebepleri arasında sayılan en etkili etkenlerden biri olarak da bu bölgenin Türkiye tarafından bilinçli bir şekilde geri bırakılmış olduğu iddiası ileri sürülmüştür. O zaman, bu bölgede, böyle bir terör organizasyonu için bu miktarda harcanan maddi kaynak nasıl bulunmuştur? Çünkü uluslararası terör, mevcut dünyanın en pahalı işlerinden biridir. Şu halde, bu bölge merkezli terörün, elbette iç etkenlerin sebep olduğu bazı boyutları olmakla beraber, ne kadar saklanırsa saklansın, esas besleyici ve destekleyici sebepleri dış etkenlerdir. Bu anlamda, ayrılıkçı ve ırkçı terörün kaynağı olarak sadece iç sebepler üzerinde abartılı ve hatta hedef saptırıcı şekilde durmak, biraz da terörün gerçek sahipleri olan “batılı müttefikleri” koruma operasyonu gibi görünmektedir. Ayrıca, terörün dış bağlantılarından söz edilmeden, yalnızca iç etkenlerden meydana geldiği hakkında bu kadar yoğun propaganda, tarihin kaydettiği en kanlı terör örgütünün vahşi eylemlerini örtülü olarak “meşrulaştırıcı” ve haklı görücü bir izlenim de yaratmaktadır. Bu durum, küreselleşme teorileri kapsamında ortaya atılan, özellikle 1980’lerden sonraki dönemde dış etkenlerin ve dinamiklerin, ülkelerin iç işlerini giderek daha fazla etkilediği hakkındaki çok yaygın görüş ve iddialarla da çelişmektedir. Ki bu görüş ve iddiaların en fazla savunuculuğunu yapan her meşrebiyle batıcı liberal yazarlar, post modern siyasetçi ve arabesk sanatçı ile terörist örgüt yandaşları, söz konusu olan Türkiye’deki terör eylemleri olunca, hemen “içe kapanmacı” olup bu faaliyetlerdeki dış etkileri ve kışkırtmaları görmezlikten gelmektedirler.

         

         

        2. Ülkemizdeki, “Kürt açılımı” ile ilgili tartışmalarda en fazla dillendirilen konulardan biri de Türkiye Cumhuriyeti devletinin, özellikle Güney Doğu’ da yaşayan vatandaşlar üzerinde zorla “Türkleştirici” ve “asimile edici” politikalar izlemiş olması iddiasıdır. Bu bağlamda, şu sıralarda çok sık söylenen “Ne mutlu Türküm diyene” sözü ve andımızdaki “Türklük” vurgusu ortadan kaldırılırsa,  terör sona erer ve bu “soruna” çözüm de gelmiş olur, anlamındaki söylemler hatırlandığı vakit, bu hususun ne kadar ileri ve yüksek düzeyde bir şartlanma yaratmış olduğu görülür. (Yalnız, bu nasıl bir asimilasyondur ki bu bölgedeki vatandaşlarımızın “Kürtlük” bilinci, hatta küçük bir grup da olsa bir kısmının “bölücü Kürtçülük” bilinci uyanabilmiş; buna karşılık, Türklerin “Türklük” kimliklerinde önemli kayıplar meydana gelmiş; aksine “Kürtler” asimile edilirken yanlışlıkla “Türkler”  mi asimile edilmiş acaba!).

         

          Her şeyden önce şu tespitin yapılması gerekiyor: Bir kere elan yaşamakta olduğumuz bir çok sorunun kökeninde olduğu gibi bu sorunun da kökeninde, genel olarak devletin batıcı ve pozitivist yönetici kadrolarının tarihi ve kültürel bakışlarında, bizi tarihsel bir özne yapan inanç ve ahlak yapısı ve milli değerlerimiz ile donanmamış bir  “Türk Kimliği”  anlayışının bulunması olmuştur. Nitekim bunun bir tezahürü olarak bu kadrolar, batılı müttefiklerin kimlik kalıplarına uydurulmuş yeni bir “insan” ve yeni bir “ulus” yaratma projesinin tahakkuku için ülkenin her bölgesine ve her kesimine baskı ve cebir uygulamıştır. Bu kadroların inşa etmeye çalıştıkları “Türk ulusu”, tarihin bildiği, tanıdığı ve yarattığı bir milletin adı değil, yeniden tasarımlanan bir ulusun adı olmuş, bu nedenle de toplumda ortak bir Türklük bilinci de aslında oluşmamıştır. Dolayısıyla bu kimlik,  milletin gerçekte sahip olduğu fiili bir kimlikle örtüşememiştir. Zaten, çok sıklıkla yapılan ihtilal ve darbelerin arkasında yatan esas faktörlerden birisi de tarihi ve manevi değerleriyle donanmış olan Türk’ü, Batıcı değerlere sahip bireylere dönüştürme arzusu olmuştur. Bu bağlamda, normal zamanlarda ve ara rejimler sırasında, ülkede birçok insan ve grup, antidemokratik baskı ve tahakküme maruz kalmış ancak bunlardan hiç biri “Türklük” davası güdenler kadar fişleme, kovuşturma,  işkence, dışlama ve yıldırma politikalarına maruz kalmamıştır (Mesela, 1944 Türkçülük Olaylarının Tabutlukları, 12 Eylül’ün Mamak İşkenceleri, 28 Şubat’ın esas mağdurları v.b.g.).  Ancak bu insanlar, ne böyle bir konuda şamata ve propaganda yapmaya tenezzül etmişler, ne de uluslararası bir takım kuruluşların arkasına sığınmışlardır. Ayrıca, bu ülkede Batılılarla irtibatlı olanlar ayağına taş değdiğinde Batıl dostlarının himmetlerine sığınırlarken, bu ülkenin yerlileri atalarının dediği ve yaptığı gibi, “kan kusmuşlar ama kızılcık şerbeti içtik” demişlerdir. Bu ülkenin gerçek evlatları, bir şekilde kendilerini tanıtamazken, “insan hakları” savunucularından (!) hiç kimse de,  bu insanların hakkını ve hukukunu görme zahmetine asla girmemiştir.

         

         

        “Kürt açılımı” ile ilgili tartışmalarda çok sık vurgulanan iddialardan biri olarak, Cumhuriyet döneminde planlı bir şekilde “Türkleştirme” programı yürütüldüğü için terörün baş gösterdiği tarzındaki tezin, gerçekle bağdaşmadığını gösteren en önemli kanıtlardan biri de, son iki yüzyıllık tarih içerisinde görülen bizzat “Kürt ayaklanmalarının” kendi tarihçesidir. Bu çerçevede, Türkiye Cumhuriyeti’nden önceki Osmanlı devletinde, resmi söylemin dayandığı bir Türk kimliği yok iken,  devletin adında bile Türk kelimesi mevcut değilken; üstelik Tanzimat’tan sonraki dönemde, bazı batıcı ve türedi yöneticilerin dilinden düşmeyen “Etrak-i bi İdrak” şeklinde Anadolu’nun Türkmen ahalisini aşağılamak dahi söz konusu iken meydana gelen isyanları hangi kimliğin inkârı ya da imhası olarak görmek gerekiyor?

         

        Tarihi arka planı isabetli olarak okumak zorundayız:  Osmanlı devletinde, 1806-1808 yılları arasında Babanzade Abdurrahman Paşa isyanı ile başlayıp 1921 yılında Koçgiri ayaklanması ile devam eden toplam 14 isyan meydana gelmiştir. Dört isyan da Cumhuriyet döneminde patlamıştır. Bunlar, 1924 yılında Şeyh Said ayaklanması, 1927 yılında Ağrı isyanları, 1937 yılında Dersim ayaklanması ve 25 yıldan beri devam eden PKK ihanetidir (Bakiler,mirhaber.com, 4.08.2009). Açık bir şekilde görüldüğü üzere, devlet katında ve yönetim sisteminde “Türklük” sözünün dahi geçmediği bir dönemin 115 yılında toplam 14 ayaklanma olurken, devletin adında “Türklük” vurgusunun olduğu Cumhuriyet döneminde ise dört isyan meydana gelmiştir. Bu durumda, ülkenin Güney Doğu bölgesi eksenli ayaklanma ve devlete başkaldırma eylemlerinin “Türklük” ile nedensellik ilişkisi yoktur. Oysa son zamanlardaki tartışma gündemi ile bölgedeki terör olayları, bir tür psikolojik savaş malzemesi şeklinde ve yapay olarak “Türklük” ile ilişkilendirilme çabaları dikkat çekmektedir. Aslında, bu bölgedeki nüfusun ve vatandaşlarının hiç olmazsa bir kısmında ortaya çıkan rahatsızlıklar ile Orta Doğuda “Petrolün” çıkmaya başladığı tarih arasında kuvvetli bir bağ vardır. Çünkü Batılıların tarihi ile “Altın” ve “Petrol” tarihlerinin birbirleriyle kesiştiği her mekân ve zamanda, soykırımlar, katliamlar, isyanlar, işbirlikçilikler, ihanetler ve son yıllarda terör örgütleri ve eylemleri hep birbirine karışmıştır. Bu bağlamda, terör örgütünün eylemlerine son verme çabaları ve sözde çözüm arayışları içerisinde “Türklük” takıntısı, aslında bu tartışmaya katılanların bilinçaltının dışa vurumu olarak görülmelidir. Ayrıca, bu kesimlerin terör faaliyetlerini Cumhuriyetin “Türklük” vurgusu ile ilişkilendirmesi, gerçekte bu terör örgütünün batılıların gayri nizami ve illegal taşeronu olduğu gerçeğinin üzerini örtme operasyonu olarak görmek gerekmektedir.

         

         

        3. “Kürt açılımı” ile ilgili tartışmalarda ortaya çıkan ve sahiplerindeki en hafif deyimiyle kafa karışıklığını gösteren çelişkilerden bir diğeri de, önce “Kürt açılımı” olarak ifade edilen, ancak daha sonra uyanılıp projenin genel hedefinde hiçbir değişiklik yapılmadan projenin “demokratik açılım” diye isimlendirilmiş olmasıdır. Yapılan tartışmalarda, genel olarak sadece Türkiye’nin belirli bölgesinde yaşayan nüfus için bir takım yeni açılımlar yapılmak istendiği açıktır. Henüz nasıl bir açılım olacağına dair resmi açıklama yapılmamış olsa bile, medyadaki nüfuz ajanları olarak görev yapan her meşrepten bir kısım liberal “misyonerlerin” görüşleri aracılığıyla dışa vurulmaya çalışılan bu açılımdan esas kastedilen şeyin, Türkiye Cumhuriyetinin kendini Kürt olarak tanımlayan vatandaşlarına, devletin diğer vatandaşlarından ayrı olarak bir takım ayrılıkçı  “ayrıcalıklar” verilme niyeti olduğu anlaşılmaktadır. Hatta bu yeni imkân ve ayrıcalıkların boyut ve kapsamları tam olarak telaffuz edilmese de bunların hiç olmazsa bir kısmının, Anayasa’nın değiştirilmesi dahi teklif edilemez nitelikte bulunan başlangıç hükümleriyle ilgili hususlar olduğu anlaşılmaktadır. Bu bağlamda, kuruluş felsefesinin esasının en azından bir niyet beyanı dahi olsa “milli devlet“ olduğu, ancak yukarıda bir nebze deşifre etmeye çalıştığımız batıcı ve pozitivist bürokratlar ile batıcı ve popülist siyasetçi yöneticiler tarafından bir türlü, yaşanılan bir gerçeklik haline sokulamayan, buna rağmen geleceği kurmak için kayıtsız ve şartsız korumamız gereken Türk devletinin açık bir tehditle karşı karşıya olduğunu da görmek zorundayız. Yine bununla birlikte devletin yeterince millî bir demokratik yapıya kavuşmamış olduğunu da teslim etmemiz gerekiyor. Ancak bu yeniden millileşme ve demokratikleşme ihtiyacının, şimdilerde adı “demokratik açılım” olan projeyle asla buluşması veya kısmen dahi örtüşmesi düşünülemez.

         

         

         Bu durumda, devletin hakiki bir “milli devlet” olma ülküsüne katkıda bulunmak üzere, etkili bir araç olarak “demokratikleşme” sürecinin tamamlanmasına çok büyük bir ihtiyaç olduğu da açık olmakla birlikte, “Kürt açılımı” olarak isim konulan bu projenin adının sonradan birden bire “demokratik açılım” olarak “sevimlileştirilmesi” görüntüsü, maksadın mahiyetini değiştirmemekte, sadece zarfı değiştirmektedir. Her şeyden önce bu proje marifetiyle, uğrunda 25 yıldır vahşi terörist eylemlerin yapılmış olduğu bölücü taleplere matuf bir takım tavizlerin verilmesinin düşünüldüğü anlaşılmaktadır. Çünkü bir kere şu soruların sorulması gerekmektedir. Bölücü terör örgütü kendi varlık sebebi saydığı taleplerinden eğer vazgeçecekse bu neyin karşılığında olacaktır? Veya eğer vazgeçeceği sebepler kendi varlığını mümkün kılan sebepler ise ve bundan vazgeçecekse; bu halde geride bırakılan bu faturanın anlamı nedir? Yoksa terör örgütü terör marifetiyle elde etmek istediği siyasal talepleri elde etmenin artık, bundan böyle siyaset yoluyla elde edilmesini mümkün mü görmektedir? Bu halde bir yenilmişlik söz konusu değil midir? Eğer böyle ise bu durumda Türk devleti ve milleti bakımından değişen ne olacaktır?  Sadece artık gelmeyecek olan şehit cenazeleri mi? Burada, açık bir şekilde “demokratik” sözünün cazibesinin, kurnazca bir maske olarak kullanılmak istendiği şüphesi oluşmaktadır. Çünkü demokratik tavır bir bütündür; ülkenin bir kısım ve kesimine uygulanıp, diğer kısım ve kesimlerine, “size kalmadı” denilecek bir husus değildir. Eğer buna rağmen böyle bir şey olursa bu olsa olsa demokrasi üzerinden iki yüzlülük anlamına gelecektir.

         

         

        4. “Kürt açılımı” ekseninde yürütülen tartışmalarda meydana çıkan diğer bir çelişki, bu tartışmaya katılan birçok kişi ve kuruluşun, sosyal olaylara ve olgulara, yaşanılmış ve yaşanılmakta olan fiili hayat üzerinden değil de, her biri çeşitli stratejik araştırma merkezlerinde bir tür psikolojik savaş malzemesi olarak üretilmiş olan “tercüme görüş” ve “teorik aktarmaların” gölgesi altında yaklaşma alışkanlıklarından kaynaklanmaktadır.

         

        “Kürt açılımı” ile ilgili olarak siyasi iktidarın, hâlihazırda ne düşündüğü tam olarak bilinmese de, terör örgütünün siyasi uzantısı olan siyasetçilerin söylemleri ile terör örgütünün banisi ve hamisi küresel güçlerin her meşrepten tetikçiliğini yapan “medya şövalyelerinin” dışa vurdukları görüşler göz önüne alındığı vakit, bu projeden beklenilen en önemli açılım konuları arasında şu hususlar dikkat çekmektedir: “siyasi âdemi merkeziyet”, “kültürel hakların tanınması”, “etnik grup diliyle eğitim”, “daha fazla özgürlük” v.b.g. düzenlemeler.

         

         Bu batıcı birleşik cephe, yukarıdaki hedeflere matuf yeni düzenlemeler ile bütün rahatsızlıkların giderileceğini, kalkınmanın gerçekleşeceğini, barış ve kardeşlik ortamının doğacağını, terörün sona ereceğini, dağdan inenlerin çok “mübarek” insanlar olarak topluma kazandırılacağını ve diğer olumlu sonuçların alınacağı hakkında bol bol propaganda yapmaktadırlar. (Ama aynı çevreler bir zamanlar terörist ile dağda yiğitçe mücadele eden özel tim elemanlarını psikopat, korucuları ise zararlı mahlûklar olarak görüyorlardı). Bir defa, bu hususta çok ciddi yanılsama ve hatta maksatlı bir aldatmaca var. Şöyle ki bu yönde öngörülen düzenlemelerin çok büyük bir kısmı, bölge ve yöre halkının talepleri değil. (Kaldı ki olsa dahi bu egemenliğin paylaşımı talebi olur ki hiçbir demokratik açılım buna kolay kolay evet diyemez. Çünkü yapılacak olanlar eldekinin de kaybı sonucunu verebilir; bu ise durumu herkes için şimdikinden daha da kötü yapabilir. Onun için eskiler “fitneyi “ kıtalden daha tehlikeli görmüşlerdir.)

         

        Elbette bölge ve yöre halkı, iş, aş, kaliteli eğitim ve sağlık, sosyal güvenlik ve özellikle de can, mal ve ırz güvenliği beklentisine sahiptir. Buna ilave olarak ve çok haklı olarak da kendi erkek ve kız çocuklarının zorla “dağa kaldırılıp” terörist yapılmak yerine, adam gibi bir eğitim almış olmalarını talep etmektedirler. Ancak “siyasi âdemi merkeziyet”, “kültürel haklar”, “etnik grup diliyle eğitim”, “daha fazla özgürlük” v.b.g. öngörüler, kendini Kürt olarak tanımlayan ortalama bir vatandaşın talepleri olmadığı gibi, bu gibi siyasi ve ideolojik kavramların ne anlama geldiğini, özellikle bu hususlarda kendini yetiştirmiş olan uzman kişilerin dışında, ülke nüfusunun çok büyük bir kısmı da bilmemektedir.  Bölge ve yöre halkının, bu ülkenin ortalama diğer vatandaşlarının istek ve arzularının dışında, özellikle ayrılıkçı bir takım taleplerinin olduğu görüşleri tamamen bir yanılsamadan ibarettir. Bu tür talepler, terör örgütünün dar yönetici kadroları ile medyadaki her meşrepten batıcı şövalyelerin, Kürt vatandaşlara atfettiği ve yakıştırdığı taleplerdir. Böyle bir yanılsama yapılarak, ülkenin karar mevkiinde olan ve zaten de kafaları karışık olup millî meselelerde irade zafiyeti çeken yöneticiler üzerinde, psikolojik baskı yapılmaya çalışılmaktadır. Halbuki, ülkede, özellikle de “okumuş” olan her tür kesimde, bilim zihniyeti hakim olsa, korku ve “öğrenilmiş acizlik” atmosferinin psikolojisinden sıyrılmış bir ortamda, bilimsel araştırma ve incelemeler yapılmak suretiyle bölge ve yöre halkının gerçek istek ve beklentilerinin öğrenilmesi çok kolay olurdu.

         

         

        Aslında Türk tarihinde, bölge ve yöre halkının, “siyasi âdemi merkeziyet”, “kültürel haklar”, “etnik grup diliyle eğitim”, “daha fazla özgürlük” ve benzeri taleplerinin olduğu gerekçesi ile terör ve komitacılık yapılması da Batı merkezli yerli işbirlikçilerin bunlarla ilgili konularda, sürekli yazarak ve konuşarak, içeriden devlet yöneticilerini psikolojik baskı altına alma “eylemleri de” yeni bir şey değildir. Bütün bunlar, bir asır öncesinde, Kapitalist ve Hıristiyan Batının, Osmanlı devletini çözme ve dağıtma operasyonu sırasında kullandığı yöntemlerin tıpa tıp aynısı olan ve Türk Milletinin başına ikinci defadır gelen bir Batılı beladır. Tarihimizdeki bu tür talepler ve kışkırtmalar sonrasında, Osmanlı devleti feci ve çok acı bir şekilde parçalanmıştır. Ancak bu gerekçelerle Osmanlı devletinden ayrılan bölge ve yörelerin hiç birinde, ademi merkeziyet ve demokrasi gelmemiştir. Ayrıca, bazı yapısal ve yönetim zafiyetlerine ilave olarak, batının tarihi işgal ve yayılmacı stratejilerinin en büyük parametrelerinden biri olan “yerli işbirlikçilerin” katkıları sonucunda, o günün yöneticilerine “iyi şeyler olacak” denilerek baskıyla yaptırılan reformların, öyle iddia edildiği gibi Osmanlı ülkesinde, “yerelleşmeye”, “özgürleşmeye”,  “kardeşliğe”, “barış ve huzura”, “refah ve mutluluk artışına” ve “ülke bütünlüğüne” hiçbir katkısı olmamıştır. Tam aksine, yeni kurulan devletlerin vatandaşları, kendilerinin Osmanlı devletinden ayrılmasına ön ayak olan belirli komitacı grupların koyu bir despotizmine mahkûm olmuşlardır. Bu durumda, yüz yıl sonrasında, batıcı küreselleşme stratejilerin bir projesi olarak yeniden gündeme gelen aynı talep ve kışkırtmaların, ne derecede haklı ve gerçekçi olduğunu anlayabilme noktasında, şimdiki zamandaki postmodern talep ve kışkırtmaların, yakın geçmişteki fiili gerçekliklerle mukayese edilmesi gerekir. Sosyal olay ve olgulara bilim zihniyeti ile bakmanın temel şartlarından biri de öngörülen tez ve görüşlerin, hakkında iddia edildiği toplumsal gerçekliklerle test edilmesidir. Böyle bir bilimsel test ile bu durumu sınamaya yanaşmayan kişi ve örgütlerin, hâlâ “çağdaşlıktan” ve ”dünyayı okumaktan” bahsetmeleri, bu bahiste başka bir yaman çelişkilerini göstermektedir.

         

         

        Tanzimat’tan sonra, Osmanlı devletinin içinde bulunduğu ciddi sorunlar karşısında, entelektüel bir çözüm iklimi oluşturamayan ülke aydını ve yönetici sınıfı, bu gün de bu sorunların ağırlığı altında ezilmişler; güçlü ve egemen batılıların öngörülerine “mal bulmuş mağribi” gibi sarılmışlardır. Osmanlı aydın ve yönetici sınıfının, batı tarafından açıktan dayatılan ya da örtülü olarak benimsetilen bu çözüm önerilerine, moda adıyla “açılımlara”, bunun arkasından olabilecekleri tahmin edemeyerek doğrudan sarılmasında, her şeye rağmen anlaşılabilir bir taraf vardır; o da yakın bir geçmişte, onlara rehberlik edecek böyle bir tecrübenin bulunmaması idi. Oysa “Kürt açılımı”, adı altında yapılması düşünülen veya önerilenlerin bu gün için tarih denilen laboratuarımızda yeterince sınanmış örnekleri vardır. Bu örnekler yeterince incelenmeden ve sonuçları dikkate alınmadan atılacak bu adımlar veya tamamen “niyet hayr, akibet hayr” inancıyla yapılacak hatalar, ülkemizi bu günkünden daha sıkıntılı bir sürece sokacaktır. Çünkü ortaya çıkan ipuçları, içinde birçok stratejik tehlikeyi barındırmaktadır.  Tekrar vurgulamak gerekir ki şimdiki bürokratik ve siyasi elitlerin önünde, hâlâ çok yakıcı ve acı tecrübeler var. Bu defa, vahim bir yanlışın telafisi de asla mümkün değildir.

         

         

        Osmanlı Devletinin, çok sayıda etken ile birlikte, özellikle askeri alanlarda arka arkaya yaşadığı maddi ve psikolojik yenilgilerden sonra razı olunan Tanzimat’tan bu yana, öncelikle yönetici ve aydın kesiminin, daha sonradan da Türk Milleti’nin “hâkimiyet bilincinde”, çok ciddi sarsılmalar meydana gelmiştir. Osmanlı toplumunda meydana gelen  “hâkimiyet bilinci” kaybının derinleştiği ölçüde, Osmanlı Devletinden ayrılma arzu ve talepleri de yükselmiştir. Cumhuriyet döneminin başlangıcı itibarıyla belirli bir “millî hâkimiyet” tesis edilmeye çalışılmışsa da, Tek Parti döneminden itibaren, Batıcı pozitivist bürokrat yöneticiler ile Batıcı fırsatçı siyaset erbabının, ihtilal ve darbelerin gölgesindeki anlamsız çekişmeleri altında “millî hâkimiyet” tekrar büyük bir zaafa uğramıştır. Osmanlı toplumunda meydana gelen  “hâkimiyet bilinci” kaybının, o zamanlarda ayrılıkçı ve bölücü hisleri kışkırtmış olması gibi, Cumhuriyet döneminin Batıcı eğitim sisteminin “milli kimliği” gevşetici etkisi ile Batı destekli terör örgütünün silahlı propagandasının sonucunda, Türkiye Cumhuriyetinin ortak değerler ve kültür üzerine oluşmuş olan birlikte yaşama iradesi, oldukça zayıflamış görünmektedir. Bütün bu nazik durum karşısında, en önemli çözüm yollarından birisi, Türkiye’nin mevcut bütünlüğünü daha fazla sağlamlaştıracak ortak bir “millî hâkimiyet bilincinin” uyandırılmasıdır. Böyle bir heyecan dalgasının en önemli kaynağı ise Batıdan esinlenen mevcut Batıcı, pozitivist, kapitalist ve materyalist hâliyle değil, tarihi ve manevi değerleri de içine alacak şekilde yapılandırılmış olup  “millî hâkimiyet bilincini” ateşleyebilecek gerçekten bir “milli eğitim” sistemini merkeze alan yeni bir bilgi reformudur. Bu reformun irfan kaynağını da hiç şüphe yoktur ki “İslam ahlak ve fazileti” oluşturacaktır.

         

         

         

        C. Sonuç: “Allah, sizlerden iman edip iyi davranışlarda bulunanlara, kendilerinden öncekileri sahip ve hâkim kıldığı gibi onları da yeryüzüne sahip ve hâkim kılacağını, onlar için beğenip seçtiği dini (İslâm’ı) onların iyiliğine yerleştirip koruyacağını ve (geçirdikleri) korku döneminden sonra, bunun yerine onlara güven sağlayacağını vaat etti…” (Nûr Suresi, 55).

         

         

        Türkiye’de çok uzun bir süredir, her şeyin yolunda olmadığı, birçok can alıcı sorun yanında, aslında yaşanması hiç de gerekmeyen terör gibi can yakan sorunlarla da, karşı karşıya olunduğu çok açık bir gerçektir. Hiçbir sorunu olamayan toplum ya da ülke, elbette mevcut değildir. Bu bağlamda, sorunların varlığı ve bunlarla milli ve manevi değerlere, bilimsel bilgiye ve aklıselime dayalı çözümler aramak, uğraşmak, didinmek ve gayret etmek, ayrıca insanların, kurum ve kuruluşların ve hatta toplumların yeteneklerini kullanma kapasitelerini geliştirerek, daha yüksek bir kültür ve medeniyet yaratılmasına önemli ölçüde katkıda bulunur. Sorunları, başka sorunlara yol açmadan çözmenin yüzde yüz garantisi mevcut değildir. Ancak, mümkün olduğu ölçüde doğru düşünme teknikleri ve bilimsel bilgi edinme yöntemlerine göre elde edilen bilgilerin kullanılması ile birlikte elde edilen çözümlerin, nispeten daha sağlıklı ve etkili sonuçlar vermiş olduğu çok sayıdaki tecrübelerle sabittir. Bu bağlamda, başta üniversitelerin akademik kadroları ile yönetici ve aydın sınıfının, şimdiye kadar yaşananlar göz önüne alındığı vakit, Türkiye’nin ülke ve millet olarak yaşamak durumunda kalınan sorunlara kalıcı ve tatmin edici çözümler üretemedikleri ve bu konularda çok yetersiz ve verimsiz oldukları, açık bir şekilde görülmektedir. Bu yetersizliğin ve verimsizliğin, elbette birçok sebebi bulunmakla beraber, bu hususta temel etken, bir türlü bilim zihniyetinin yerleşmemiş ve kurumsallaşmamış olmasıdır. Bu durumda, hem “Kürt açılımı” adlı gündemle ilgili sorunların, hem de diğer sorunların çözümlerinde, en önemli tedbir, romantik bir hak ve özgürlükler söylemi yerine âcilen ülkede bilim zihniyetinin yeniden tesis edilmesidir.  Bu anlamda, tarihi romantik olarak değil gerçekçi olarak okumak ve bilimsel bir yöntem olarak kullanmak suretiyle mevcut projenin ülkeyi hangi karışıklıklara götürebileceği hakkında sağlam analizler yapmak gerekir. Romantizmin insanları gerçeklerden kopuk, sevdalanmış; yani “delirmiş” yapma ihtimali her zaman vardır. Çünkü sevdanın haddi aşanı insanı deli eder. Onun için Anadolu’nun bazı yerlerinde deliye sevdalı da derler.

        .

         

                        Sonuç olarak, son iki yüz yıldır, bu ülke ve coğrafyanın en büyük sorunu, millete yabancılaşmış ve Batılı değerler yörüngesinde zihinsel şartlanmalara maruz kalmış, ancak bilimsel zihniyet ve milleti temel değer alan demokratik bir kültürü içselleştirememiş bürokrat ve siyasetçileri ile yönetici sınıftır. Bu durumda, bu ülke ve coğrafyanın en büyük ihtiyacı da adalet ve hakkaniyet ölçülerine göre hareket etmeyi kendine temel ilke edinmiş,  milletin hakkını ve hukukunu önceleyen, ülkenin tarihini kesintisiz bir tarih bilinci ile benimseyen, milletin değerlerine saygılı olan, milletin hâkimiyetini küresel güçler ile onların işbirlikçisi yasal ya da yasal olmayan organizasyonlarla paylaşmayan, bir yeniden “milli devlet” olma ülküsüdür. Bu bağlamda, ilk yapılacak olan hamleler de devlet otoritesinin tam bir tesisini sağlamak üzere, “bedeli ne olursa olsun”,  her hâlükârda terörü önlemektir. İkinci olarak, şimdiye kadar “milli devlet” olma ülküsüne engel teşkil eden anti demokratik yasaların temizlenerek, demokratik bir hale getirilmesidir. (Mesela, özellikle 12 Eylül yasaları olarak bilinen Siyasi Partiler Kanunu, 2547 sayılı YÖK yasası, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu v.b. gibi yasaların demokratikleşmesi, demokratikleşmenin gerçekte ne derecede ciddi ve samimi olunduğunun da göstergesidir). Üçüncü olarak, Türk Devletini ve Milletini sadece küresel güçlerin taşeronu ya da kuyruğu yapacak entegrasyonlar yerine, soydaşlarının ve dindaşlarının önderi olmaya talip alternatif organizasyonların girişimlerine öncülük etmektir. Dördüncü olarak, ülkenin bütün komşuları ile Batılı ülkeler adına değil, doğrudan doğruya Türkiye’nin çıkarlarını merkeze alan bir diplomasi yürütmektir.

         

         

         

        Kaynaklar

         

         

        1- Bakiler, Yavuz Bülent: “Kürt Açılımı Değil, Kürtçü Çalımı”  Mirhaber.com,erişim 04.08.2009

        2- Eroğlu, Feyzullah: Davranış Bilimleri, Beta Yayınları, Genişletilmiş 9.Bası, İstanbul, 2009

         


Türk Yurdu Kasım 2009
Türk Yurdu Kasım 2009
Kasım 2009 - Yıl 98 - Sayı 267

E-Dergi: Ücretsiz

Sayının Makaleleri İncele